BİRİNCİ KESİM




Osmanlı İmparatorluğunun
Gerileyiş ve Çöküşü
BİRİNCİ BOLÜM



Bir Makedonyalının Doğuşu

SARP DAĞLARI, sel gibi akan ırmaklarıyla Makedonya, Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli milletlerin bir yandan rastlaşıp karıştıkları, bir Yandan da kendilerine özgü farklı yaşayışlarını sürdürdükleri bir yerdi. Buraya Türklerin, beş yüzyıldan beri Doğulu, Batılı bir sürü ırkı birarada tutmak için uyguladıkları gevşek, fakat etkili organizmanın küçük bir örneği denebilirdi. Makedonya, Osmanlıların 'Rumeli' diye adlandırdıkları, Bizanslı Rumlarınsa eskiden 'Romalıların diyarı' dedikleri Avrupa Türkiyesi'nin tam ortasındaydı. Makedonyalılar, Müslüman, Hıristiyan ya da Musevi; Türk, Yunan, Slav, Ulah ya da Arnavut, hepsi ülkelerinin toprak yapısının ve en soğuktan en sıcağa kadar değişen ikliminin gerektirdiği disiplinle sertleşmiş, sağlam, dayanıklı insanlardı. Batı uygarlığı bunların üzerinde içten ve dıştan yumuşatıcı bir etki yapabilmiş; ama, Makedonyalılar yine, bu birbirine karşıt unsurlardan dolayı, kişisel özgürlüklerine sımsıkı bağlı kalmışlardı.

    Mustafa Kemal bir Makedonyalıydı. Doğum yeri, vilâyetin denize açıldığı kozmopolit bir liman olan Selanik, doğum tarihi ise 1881'di. Hıristiyanların Müslümanlara ve Yunanlılara, Slavların Türklere ve birbirlerini karşı ayaklandıkları, Rumeli'nin tümünü oluşturan çeşitli unsurların biriminden kopup dağıldıkları bir tedirginlik çağı. Milli duyguları kabarmış ulan bu topluluklar, İmparatorluktan silkinip kurtulmaya ve ülkeyi Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan yararına olarak kesip biçmeye çalışıyorlardı. Yayılma isteği peşinde koşan Büyük Devletler, birbirlerine rakip Rusya ve Avusturya - Macaristan imparatorlukları, bitişik sınırları arkasında entrikalar çeviriyor, uydularını ayaklandırıyor, vakti gelince harekete geçip bölgeyi istilâ için hazırlık yapıyorlardı. İngiltere toprak kazanmak için değilse bile, daha doğudaki sömürgeleriyle olan ulaşım yollarını koruyabilmek için bir kuvvet dengesi kurmak çabasındaydı. Böylece Mustafa'nın doğduğu sıralarda, bir zamanlar Batı nasıl Doğu'nun önünde dize gelmişse, Doğu da Batı'nın önünde dize geliyor ve Osmanlı İmparatorluğu, gerileyiş ve çöküşüne doğru hızla kayıyordu.

    O zamana kadar İmparatorluğun karşılaştığı baskı kendi sınırlarının içinden gelmişti. Ama Mustafa'nın doğuşundan dört yıl önce, 1877'de bu baskı dışarıdan kendini gösterdi. Akdeniz'e doğru yayılmak konusundaki Pan-Slav rüyalarının peşinde koşan Ruslar, sınırı aşarak İstanbul'un dış mahallelerine kadar ilerlediler. Burada onları ancak İngiliz donanması durdurabilmişti. Büyük devletlerin işe karışması sonucu Ayastafanos'ta (1)bir anlaşma imzalandı. Bu, aslında en başta Bulgaristan'ın yararına olarak, Türkiye'nin Avrupa'daki topraklarının parçalara bölünmesi demekti. Ama, bu da, 'Düveli Muazzama'nın (2) işine gelmedi. İngiltere ile Avusturya, Rusya'nın Avrupa'ya bu kadar yayılmasından telâşa düştüler. 1878'deki Berlin Kongresinde, en çok Disraeli'nin etkisi ile, karar değiştirildi ve buna karşılık Rusya'ya Doğu'da birtakım haklar tanındı. Böylece Rumeli, yeni bir yaşama hakkı kazanıyordu, ancak temeli çürük bir hak. Çünkü yanı başında komşu olarak daha küçük, ama daha şamatacı bir Bulgaristan ve henüz Osmanlı İmparatorluğu içinde olmasına rağmen her an patlamaya hazır bir Makedonya vardı.
(1) Yeşilköy
(2) Büyük devletler.


    Mustafa, böylece içeride kargaşalıklar ve dışarıda yabancı tehditler ile kuşatılmış tedirgin bir dünyaya gözlerini açtı. Türk soyundan, küçük bir orta sınıf aileden, Müslüman bir Osmanlı olarak doğmuştu. Makedonyalıların birçoğu gibi kanında bir parçacık Slav -ya da Arnavut- karışımı olup olmadığı hiçbir kanıta dayanmayan bir varsayımdan öteye geçemez. Ama, büyüdükçe renk ve tip bakımından başkalarına pek benzemediği de gözle görülüyordu. Zaten bu kadar kanşık bir ortamda doğan bir çocuğun, ana babasından daha geride hangi ırklarla ilişkisi olduğunu araştırmak boşunadır.

    Mustafa'nın babası Ali Rıza Efendi, anası da Zübeyde Hanımdı. Zübeyde Hanım, Bulgar sınırının ötesindeki Slavlar kadar sarışındı; düzgün, beyaz bir teni, derin ama berrak, açık mavi gözleri vardı. Ailesi Selânik'in batısında, Arnavutluk'a doğru, sert ve çıplak dağların geniş, donuk sulara gömüldüğü göller bölgesinden geliyordu. Burası, Türklerin Makedonya'yı ve Tesalya'yı almalarından sonra Anadolu'nun göbeğinden gelen köylülerin yerleştikleri yerdi. Bu yüzden Zübeyde Hanım, damarlarında ilk göçebe Türk kabilelerinin torunları olan ve hâlâ Toros dağlarında özgür yaşamlarını sürdüren sarışın Yörüklerin kanını taşıdığını düşünmekten hoşlanırdı. Mustafa da annesine çekmişti; saçları onun gibi sarı, gözleri onun gibi maviydi. Annesinin, üzerindeki etkisi büyük oldu. Mustafa bu etkıye zaman zaman saygıyla, zaman zaman da başkaldırarak karşılık verdi. Bir halk kadını olan ve bundan başka türlü görünmek de istemeyen Zübeyde Hanım güçlü bir iradeye ve sağlam bir köylü güzelliğine sahipti. Doğuştan akıllı bir kadındı, yalnız yeteri kadar eğitim görmemiş, okuma yazması ancak öğrenebilmişti.

    Karısından yirmi yaş daha büyük olan Ali Rıza Efendi'nin daha silik bir kişiliği vardı. Ancak, bir ilkokul öğretmeninin oğlu olduğu için biraz eğitim görmüş ve bu yüzden küçük bir devlet memuru olabilmişti. Gümrüklerde ve Evkaf İdaresinde çalıştı. Mesleğinde hiçbir zaman fazla yükselemedi. Zübeyde Hanım'la evlenmeye talip olduğu sırada, ailesinin istediği ağırlığı bile verememişti. Neyse ki Zübeyde'nin ağabeyisi Hüseyin onun tarafını tuttu da Selanik'te evlendiler.

    Bundan sonra Ali Rıza Efendi'nin Olimpos dağı eteklerinde görev aldığı bir köye yerleştiler. Gümrükten aldığı azıcık aylıkla zor geçinen Ali Rıza Efendi, bu zengin ormanlık bölgede birçok kişinin keresteden bol para kazandığını görüyordu. Ticaret konusunda hiç tecrübesi olmadığı halde, memurluktan ayrılıp kereste işi yapmaya karar verdi. Tekrar Selânik'e dönerek Cafer Efendi adında birisiyle ortak oldu ve elindeki birikmiş parayı bu işe yatırdı. Başta, işler iyi gitmişti. Ali Rıza Efendi bundan cesaret alarak ailesine daha büyük bir ev yaptırdı. Bu, iki katlı, geniş odalı bir evdi. Arnavut kaldırımı döşeli bir sokağa bakıyordu. Arkada bakımsız bir bahçesi, kızgın güneşe ve meraklı komşulara karşı kafesle örtülmüş cumbaları vardı.

    Ancak Ali Rıza Efendi, işe atılmak için tarihin kötü bir anını seçmişti. Bu dağlar, çok eskiden beri Türk Beylerinin baskısından kaçan ve kendilerine yerli Hıristiyanların koruyucusu süsü veren Rum çetecilerle doluydu. Şimdi, Türklerin Ruslara yenilmesi ve vilâyetteki hükümet otoritesinin zayıflaması üzerine işi büsbütün azıtmışlar, açıkça başkaldırıp çapulculuğa girişmişlerdi.

    Ali Rıza Efendi de bu eşkıyaların sürekli saldırılarının kurbanı oldu. 'Kerestelerini yakarız' tehdidiyle ondan para sızdırıyor, parayı aldıkları halde yine de yakıyorlardı. İşçilerinin gözlerini korkutup ayartıyorlar, kütüklerin kıyıya taşınmasına engel oluyorlardı. Ali Rıza Efendi ormanda eşkıyalarla çarpışmak zorunda kalıyordu. En sonunda, görevi çapulcuları temizlemek olan Selanik jandarma komutanının sözünü dinledi ve zararın neresinden dönülse kârdır, diye bu işten vazgeçti. Makedonya vilâyetinde Türk kanun ve düzeni bu kadar zayıflamıştı.

    Zübeyde Hanım'ın Ali Rıza Efendi'den beş çocuğu olmuştu. Ama bunlardan yalnız ikisi, Mustafa ile Makbule yaşadı. Ali Rıza Efendi, göreneğe uyarak, Mustafa'nın adını doğduğu zaman kulağına fısıldamıştı. Bu, kendisinin küçükken kaza ile beşiğinden düşürüp ölümüne sebep olduğu bir kardeşinin adıydı. Ataları köle olan bir Arap dadı, Mustafa'ya bakıyor, beşiğini sallarken Bizans, Slav ve Türk melodilerinin bir karışımı olan eski Rumeli türkülerini söylüyordu. Bu türküler ömrü boyunca Mustafa'nın kulağından gitmeyecekti.

    Zübeyde Hanım, atalarının geleneksel inançlarına körükörüne bağlı, beş vakit namazında sofu bir kadındı. Gerek kendi ailesi, gerek kocasının ailesi içinde hacılar bulunmasıyla övünürdü. Mustafa'nın da onların yolunu izlemesini, hafız, hattâ hoca olmasını istiyordu. Bunun için de şimdiden mahalle mektebine gidip, dini bütün Müslüman çocukları gibi, Kur'an ilkelerine uygun bir eğitim görmeliydi.

    Ali Rıza Efendi'nin bu konuda oğluna bir yardımı oldu. Kendisi eğitim bakımından softalığa karşı, açık görüşlüydü. Batıdan özellikle Makedonya'ya sızmakta olan yeni düşüncelere saygı beslediği için, oğlunun Selanik'te ilk açılan ve çağdaş eğitim uygulayan bir okula, Şemsi Efendi özel okuluna gitmesi için ısrar etti. Epey tartışmadan sonra bir uzlaşmaya vardılar. Ali Rıza Efendi, karısının isteğini yerine getirmeye razı olur gibi yaptı ve Mustafa, göreneğe uygun dini törenlerle, Fatma Molla Kadın okuluna gönderildi. Sonradan bunu Mustafa şöyle anlatır:

    'Okula gideceğim sabah annem bana beyaz bir entari giydirmiş, başıma da sırma işlemeli bir sarık sararak süslemişti. Elimde yaldızlı bir dal vardı. Sonra hoca efendi, yanında bütün okul çocuklarıyla, evimizin yeşilliklerle bezenmiş kapısına geldi. Duadan sonra anneme, babama ve hocaya temenna ederek ellerini öptüm. Ardından yeni arkadaşlarımın alkışları arasında, sevinçli bir alay halinde şehrin sokaklarından geçerek, caminin yanındaki okula gittik. Oraya varışımızda hep bir ağızdan yeniden dualar okundu, sonra hoca beni elimden tutarak, çıplak ve kemerli bir odaya götürdü, Kur'an'ın kutsal kelâmını orada bana açıklamaya başladı.'

    Zübeyde Hanım'ın gönlü yapılmış, konukomşunun gözünde itibarı korunmuştu. Mustafa da okula pek ses çıkarmadı. Ama, Türkler arasında hâlâ çok yaygın olan ve annesinin de gönülden katıldığı Müslüman göreneklerine ve bunların uygulanış şekillerine karşı, içinde şimdiden bir çeşit irkilme doğmaya başlamıştı. Böylece Arapça güzelyazı derslerinden ve sınıfta çocukların bağdaş kurup yere oturarak dizlerinin üstünde yazmalarından hiç hoşlanmadı. Yabancı çocukların bu biçimde oturmadıklarına, yazıyıda böyle yazmadıklarına dikkat etmişti.

    Günün birinde kalkıp ayakta durdu. Hoca oturmasını emredince de dizlerinin tutulduğunu ileri sürerek sözünü dinlemedi.

    'Ne,' dedi hoca, 'bana karşı mı geliyorsun?'

    'Evet karşı geliyorum,' diye cevap verdi Mustafa.

    Bunun üzerine öteki çocuklar da ayağa kalkarak, 'Biz de hepimiz size karşı geliyoruz,' dediler. Hoca, çocuklarla uzlaşmak zorunda kaldı.

    Bundan biraz sonra Ali Rıza Efendi, Mustafa'yı mahalle mektebinden alarak Şemsi Efendi okuluna gönderdi. Zübeyde Hanım'ın başta istediği yerine getirilmişti, onun için bu işe artık ses çıkarmadı. Mustafa, yeni okulunda eğitimini oldukça başarılı bir şekilde ilerletti. Mustafa, açık renk saçları, yüzünün daha düzgün çizgileriyle öteki çocuklardan hemen ayrılıyordu. Onlar sokakta aşık atar, meyva çekirdekleriyle oynarken o, kendilerini büyük bir insan gibi, ağırbaşlılıkla seyrederdi. Aralarına hiç karışmazdı. Bir gün onu da birdirbir oynamaya çağırdılar kambura yatmayı kabul etmedi. Ayakta dururken üzerinden atlasınlar diye çocuklara meydan okudu. Ötekilerden uzak durur, mağrur davranır, üstünlük taslardı. Ufacık bir hakaret belirtisine karşı hemen tepki gösterirdi.

    Şimdi artık daha iyi tanımaya başladığı işlek bir ticaret şehri olan Selanik, Mustafa'nın çocukluğu, delikanlılığı ve daha sonra da gençliği üzerinde biçimlendirici bir etki yapacaktı. Dağ eteklerinden yukarıya doğru tırmanan büyük, durgun körfezinin sularına yayılan Selanik, çevresindeki Roma, Bizans ve Türk surlarının sınırlarını çoktan aşmış, çağdaş Batı ölçüsündeki rıhtım ve bulvarları boyunca gelişmeye başlamıştı. Coğrafya durumu ve bundan doğan tarihi, ona kozmopolit bir şehir niteliği vermişti. Yıkık istihkamlarının üzerindeki karmakarışık çatıların arasından minareler ve çan kuleleri yükselirdi. Halkı, kat kat yaşar gibiydi. Müslüman mahallesi en yukardan, tepeyi çevreleyen Ortaçağ surlarından başlar, Arnavut kaldırımlı dik, dolambaçlı sokaklardan meydana gelen bir labirent halinde aşağıya doğru inerdi. Bunun altında ve limanın çevresinde, nüfusun aşağı yukarı yarısını oluşturan Museviler otururlardı. Bunlardan 'Dönme' denilen bir kısmı Müslümanlığı kabul etmişlerdi. Rum mahallesi, ikisi arasında, şehrin merkezini kaplar; çevresinde de denizle dağ arasında çeşitli yönlere doğru Bulgar, Ermeni, Ulah ya da Çingenelerin ve en önemlisi her milletten Frenkler'in mahalleleri uzanırdı. 'Frenkler,' İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya, İtalya ve Portekiz'in zengin tüccarlarıyla güçlü konsoloslarıydı.

    Tepenin eteklerinde, Rum kiliselerinin çan seslerini duyabilecek kadar yakınında oturan Mustafa, böylece yabancıların yaşama tarzına alışarak, onları uyanık ve ihtiyatlı bir şekilde değerlendirmesini öğrenerek büyüdü On sekizine gelmeden, Selânik'e trenin ilk kez girişini görecek ve bu burnundan soluyan çelik canavarın yarattığı heyecanı paylaşacaktı. -Şehrin yerlilerinden biri, 'Yüzyıl sona ermekteydi,' diye yazar, 'Batı, usul usul içeri sokularak, bankalarıyla Doğu'yu ayartmaya çalışıyordu... Kamaşmış gözlerimizin önüne, bilimin büyüsünü ve buluşlarının mucizesini seriyordu. Işıltısını bir an için gözlerimizle görmüş, bizi kendine çağıran sesini ürkek kulaklarımızla işitmiştik. Kendimizi, büyük bir ziyafetteki köylüler gibi, küçük ve yabani görüyorduk. Ama yine de bu parlaklıktaki soğukluğu ve bu yakınlaşmanın bize ne kadar pahalıya mal olacağını içimizden sezmiyor değildik.(3)
(3) Leon Sciaky, Farewell to Salonika (Selanik'e Veda)

    Bu arada Mustafa bir süre için, Selanik'ten ayrılacaktı. Ali Rıza Efendi, sermayesinin geri kalanını da tuz ticaretinde yiyip bitirmişti. Yeniden memurluğa dönmek için başvurdu; almadılar. Kendini içkiye verdi, barsak veremine yakalandı ve üç yıl süren bir hastalıktan sonra öldü. Zübeyde Hanım çok zor durumda kalmıştı. Mustafa'yı okuldan aldı; kızkardeşi Makbule ile beraber, Selânik'in otuz kilometre kadar ötesinde Dangaza yakınlarında bir çiftlik işleten ağabeysi Hüseyin'in yanına götürdü.

    Burada, ovanın yazın kurak, kışın batak olan kırmızı toprağında çeşitli ekinler yetişiyor ve hasattan sonra ekin diplerinde hayvanlar otluyordu. Mandalarla çift sürülürken peşlerinden giden uz.un bacaklı leylekler sapan izlerini gagalıyor ve gıcırtılı kağnılar ürünleri pazara taşıyordu. Yeşilliğin, toprağın, suyun ve gübrenin kokusunu içine çeken Mustafa, ömründe belki ilk kez toprağa ve doğaya karşı bir sevgi duymaya başladı. Açık havada yaşamaktan hoşlanıyor, çiftlik işlerinin kolayca üstesinden geliyordu. En yakın arkadaşı, tombul, dikkafalı, sözünü sakınmaz ve ağabeysinden daha iri bir kız olan Makbule'ydi. İki kardeş sık sık kavga ederlerdi. Gündüzleri, iki çocuk tarlada bir kulübede oturarak fasulyelere dadanan kargaları gözleyip kovarlar; kış geceleri de ocak başında, ateşin yanındaki bir çuvaldan aldıkları kestaneleri kavururlardı.

    Bu sağlıklı çiftlik hayatı Mustafa'ya yanyordu. Kasları gelişmiş, güçlenmişti. Yemek boldu. Dayısı Hüseyin de iyi bir insandı. Ama Mustafa, çok geçmeden sıkılmaya başladı. Bu köylü yaşamından hoşlanmıyordu. Zekâsı uyanmaya başlamıştı. Artık bir şeyler öğrenmek istiyordu. Oysa, eğitimi büsbütün geri kalmaktaydı. Köyde öğretmen olarak yalnız. Müslüman hoca ile Rum papazı vardı ki, bunların arasında da büyük bir fark yoktu. Mustafa'yı sırayla ikisine de gönderdiler. Ama, Mustafa kendisine yabancı olan Rumcayı sevmedi, Hıristiyan çocuklarının soğuk davranışları da gururunu incitti. Kısa bir süre de hocaya gittikten sonra: 'Ben medresede okumam,' diye diretti. Zübeyde Hanım ona özel bir öğretmen buldu, ama, üç gün sonra Mustafa, adamın bilgisiz olduğunu ileri sürerek ondan ders almayı reddetti. Arkasından bir komşu kadın ders verme önerisinde bulundu. Ama, Mustafa bir kadından ders almak istemiyordu.!

    Zübeyde Hanım, artık oğlunun doğru dürüst bir eğitim görmesi gerekililiğini iyice anlamıştı. Mustafa'yı yine Selânik'e, teyzesinin yanına gönderdi. Mustafa, Selanik Mülkiye Rüştiyesine devam etmeye başladı ama, burada da uzun süre kalmadı. Bir gün çocuklar, aralarında kavgaya tutuşmuşlardı; Arapça öğretmeni Kaymak Hafız, onu elebaşı yerine koyarak fena halde dövdü ve yara bere içinde bıraktı. Mustafa buna adamakıllı içerledi. Okula gitmeyi reddetti. Büyükannesi de onun tarafını tutarak, Mustafa'yı okuldan aldı.

    Mustafa bu arada, ne olmak istediğini yavaş yavaş kestirmeye başlamıştı. Çocukluğundan beri dış görünüşüne düşkündü; şimdi giyinişine ve üstünün başının temizliğine daha da önem veriyordu. Öğrencilerin giymek zorunda oldukları şalvarlı, kuşaklı geleneksel giysi sinirine dokunmaya başlıyordu. Bu, artık modası geçmiş bir üniformaydı. Oysa sokaklarda bıyık burup caka satmak, azametli bir tavırla kılıçlarını kaldırım taşlarına vurup şakırdatarak geçerlerken kendilerini saygıyla izlediği askerlerin üniforması buna hiç benzemiyordu. Mustafa onların sorguçlarına, güvenlerine, üstün durumlarına, yabancılarla dolu bir şehirde, Türklüklerini ortaya koyuşlarına özenerek bakıyordu.

    En çok imrendiği, Askerî Rüştiye'ye giden ve üniformasıyla caka satan Ahmet adındaki komşu çocuğuydu. Bu arada annesi de Selânik'e dönmüştü. Mustafa, askerî okula gitmek için ona yalvardı. Ama Zübeyde Hanım kabul etmedi. Oğlunun, Peygamber'in izinden gitmesini yürekten istemişti. Ama Mustafa bunu yapmayacaksa, hiç olmazsa babasının başaramadığı işi başarmalı, tüccar olmalıydı. Zübeyde Hamın da her ana gibi savaştan, ölümden ve her Osmanlı askerinin başına gelen bitmez tükenmez sürgünlerden korkuyordu. Hele, olur a, bir de rütbe alamazsa...

    Ama, Mustafa'ya söz dinletmek kolay değildi. İsteğini komşu çocuğu Ahmet'in binbaşı olan babasına gizlice anlattı ve onun yardımıyla, annesine haber vermeden. Askerî Rüştiye'nin giriş sınavlarına katılmayı başardı. Sınava çok sıkı çalışmıştı. Girdi, kazandı ve böylece Zübeyde Hanım'ı bir olupbitti ile karşı karşıya bıraktı. Ama yine de okula yazılabilmesi için annesinin imzalı iznini alması gerekiyordu. Mustafa aklını kullanarak, annesine, babasının doğumunda ona bir kılıç armağan etmiş ve bu kılıcı, beşiğinin başucuna, duvara asmış olduğunu hatırlattı. Bunun tek bir anlamı olabilirdi: Babası, onun bir asker olmasını istemişti. Mustafa bir kahraman tavrı takınarak annesine, 'Ben asker olarak doğdum,' dedi, 'asker olarak öleceğim.'

    Zübeyde Hanım yumuşamaya başlamıştı. En sonunda ona kararını verdiren, tam zamanında gördüğü bir rüya oldu. Rüyasında oğlunun bir minarenin tepesinde, altın bir tepsi içinde oturduğunu görmüştü. Minareye doğru koşarken, kulağına bir ses geldi: 'Oğlunun asker okuluna gitmesir izin verirsen, hep böyle yüksekte kalacak. Vermezsen yere atılacak,' diyor du. Oğlunu askerlikte parlak bir geleceğin beklediği anaya malûm olmuştu. İsteğini yerine getirdi, gerekli kâğıdı imzaladı, Mustafa saygı ile onun elini öptü, annesi de ona hakkını helâl etti. Böylece Selanik Askerî Rüştiyesine girmiş oldu.

    Mustafa, şimdi on ikisine gelmişti. Ailesinin elinde altı yıldır geçirdiği çeşitli öğrenimlerden sonra, mesleğini kendi seçmişti. Bu seçimde de yanılmamıştı. Subay sınıfı, ülkenin seçkin tabakası sayılıyordu. Ödenekleri padişah tarafından sağlanan askerlik akademileri, öğrencilerine yalnız askerlik konusunda değil, tarih, iktisat ve felsefe konularında da temel bilgiler veren eğitim yuvalarıydı. Bunlar, toplumun bütün sınıflarını içine alan demokratik kuruluşlardı. Öğrenciler ancak yetenek ve değerleriyle yükselebilirlerdi. Bundan başka okulu bitirenler orduya girdikleri vakit seyahat etmek, dünyayı görmek ve yaygın Osmanlı İmparatorluğunun ücra köşelerindeki insanların nasıl yaşadıklarını öğrenmek olanağını da buluyorlardı ki, bu, sivillerin kolay kolay elde edemedikleri bir fırsattı.

    Mustafa, derslerini çok kolay buldu ve çabuk kavradı. En sevdiği ve en iyi başardığı ders, matematikti. Sınıf arkadaşları henüz basit aritmetik konularıyla uğraşırlarken o, cebir problemlerini bile çözmeye başlamıştı. Kendi adı da Mustafa olan matematik öğretmeni, onu, bu alanda kendisine eşil sayacak kadar takdir ediyordu. Küçük Mustafa, güç matematik sorulan bulup büyüğüne verirdi. Bir gün öğretmen, adları birbirinden ayırt edilsin diye, eski bir Türk göreneğine uyarak, öğrencisine ikinci bir ad taktı. Geniş anlamıyla 'olgunluk, eksiksizlik' demek olan 'Kemal' adını seçti. Bu ad, ölünceye kadar onda kalacaktı. Bazen öğretmeni, dersleri iyi bildiklerini öne süren çocukları, ötekilerin önünde sınava çağırırdı. İçlerinde bu cesareti gösterebilen pek azdı. Yalnız, öğretmenlerinin bile kendinden üstün olabileceğini kabul etmeyen Mustafa, hemen kalkar ve sınıfın en iyi öğrencisi olduğunu ispatlardı.

    Mustafa Kemal, çabucak çavuş rütbesine yükseldi. Artık, öğretmenin yokluğunda onun yerine geçiyor, karatahtanın önünde arkadaşlarına ders veriyordu. Öğretici yaradılışta olduğu için, öğretmen rolünde hiç yabancılık çekmiyordu. Olgun davranışı onu arkadaşlarından ayırıyor, ötekiler gibi bir çocuk olmadığı belli oluyordu. Büyük sınıflardaki çocukların arkadaşlığını yeğlediği için, kendi yaşıtları arasında pek az arkadaş edindi. Renginin o alışılmamış sarışınlığı, yalnızlığı, o mavi gözlerindeki ağır, gururlu, hatta küçümseyici bakış, ona, sanki apayrı bir yaratık niteliği veriyordu. Otoriteye içgüdüsüyle karşı geliyor; öğretmenleri ona söz geçirmekle güçlük çekiyorlardı.

    Evde de Zübeyde Hanım'la olan ilişkileri çoğu zaman fırtınalıydı. Kadınlarla dolu bir evde tek erkek olarak, onların davranışlarını küçümsüyor ve kendisini aralarında yaşamaya zorlayan babasızlığına kızıyordu. Arkadan Zübeyde Hanım yeniden evlendi. İkinci kocası, Ragıp Efendi adında, oldukça varlıklı, dul bir adamdı. İki oğlu, iki de kızı vardı. Mustafa, anasının hayatına giren bu ikinci adamı, bir âşık gibi kıskandı. Annesinin, para sıkıntısı yüzünden evlenmek zorunda kalışı ağrına gitmişti. Ama Ragıp Efendi'nin, annesi için iyi bir koca olduğunu görünce, onunla iyi geçinmeye başladı. Subay olan ve ona iyi öğütler veren bir üvey ağabesiyle de dostluk kurdu. Genç adam, çocuğa, haysiyet ve şerefin önemini anlattı. Mustafa kimseden dayak yememeliydi, hiçbir hakaretin altında kalmamalıydı. Şerefine karşı girişilecek herhangi bir davranışa karşı koymalıydı. Ona, kendini savunması için bir de bıçak verdi, ama bunu hiçbir zaman düşüncesizce kullanmamasını da söyledi. Bundan sonra, Mustafa, evden uzun süre ayrı kalacaktı. Çünkü on dört yaşındayken Rüştiye'yi bitirmiş ve yatılı olarak, Manastır Askerî İdadisine yazılmıştı.

    Sıradağlar arasında genişleyen ovanın yüksek bir yerinde kurulmuş olan Manastır, yakındaki Arnavutluk ve Yunanistan sınırlarıyla daha uzaktaki Sırbistan ve Bulgaristan sınırlarına hâkim bir durumdaydı. Bu yüzden büyük bir stratejik önemi vardı. Makedonya'nın başlıca askeri merkeziydi ve bir taşra şehri olmasına karşın, Selânik'in kozmopolit havasını ve zarifliğini taklide özenirdi. Oldukça gösterişli ve süslü bir yapı olan Askeri İdadi, Manastır'ın biraz dışına düşüyordu ve karşısında zarif görünüşlü bir dağ yükseliyordu ki, bu dağa Rumlar, kışın kar tabakasıyla örtülen zirvesinin yumuşaklığından ötürü Pelister', yani güvercin derlerdi.

    Burada Mustafa Kemal, ilk olarak kendini bir çatışma ortasında buldu. Makedonya'daki Türk otoritesi, Yunan ve Slav çeteleri karşısında gittikçe zayıflayıp dağılmaktaydı. Bu hava, subay adayı öğrenciler arasında aşırı yön tutmaların ve ateşli rakipliklerin doğmasına yol açıyordu. Okul içinde de karşıt görüşler çarpışıyor, çeşitli entrikalar dönüyor, çok kere kan dökülmesine kadar varan iç çete savaşları oluyordu. En güçlü çete, Selânikli öğrencilerin kurduğuydu. Mustafa Kemal bu çetenin önderlerinden biri olmakla beraber, akıllı davranarak geride kalıyor, kavgalara hiç karışmıyordu. Bu dönemdeki bir anısını, yıllar sonra bile unutmamıştır: Bir gece yatakhanede gözlerini açmış ve bir çocuğun, elinde bir bıçakla, kendi çetesinden olan başka bir çocuğun yatağının üzerine eğilmiş olduğunu görmüştü. Neyse ki, yataktaki tam zamanında uyanarak, saldırganın elinden bıçağı çekip almıştı.

    Mustafa Kemal, şimdi okul dışındaki geniş dünyada ne olup bittiğini ilk olarak farketmeye başlıyordu. Çocukların içi Osmanlıların Makedonya'yı fethini anlatan kahramanlık hikâyeleri, türküler ve efsanelerle doluydu. Şimdi ise ortalıkta, isyan ve bu toprakların elden çıkması tehditleri dolaşıyordu. Mustafa Kemal, Rumların, Bulgarların ve Sırpların Türk topraklarını ele geçirmek için bütün Rumeli'de nasıl çalıştıklarını öğrenmişti. 1897'de Yunanlılar, Girit'te bir bağımsızlık savaşı açtılar, Türkler de Rumeli'de onlara karşı yürüyüşe geçti. Manastır tam bir seferberlik halindeydi. Sokaklar adam almaz oldu. Erkekler, davul zurna sesleri arasında askere çağrılıyor; sokaklarda öğrenciler, ellerinde bayraklarla yürüyüş yapıyorlardı. Yakın dağlardaki Türk çeteleri Rumlarla kıyasıya dövüşmekteydi. Bir gece Mustafa Kemal'le bir arkadaşı, gönüllü olarak askere gitmek amacıyla okuldan kaçtılar. Ne var ki, öğrenci oldukları anlaşılınca, yaka paça okula geri gönderildiler. Ama, genç Mustafa Kemal'in gönlünde, yurtseverlik alevi tutuşmuş ve vatanına karşı, koruma isteğiyle karışık, şiddetli bir sevgi uyanmıştı.

    Genç adam, İmparatorluğun her yanından gönüllülerin akın ettiğini gördükçe, onlara katılamadığı için yakınıyordu. Manastır'dayken Ömer Naci adında genç bir şairle arkadaş olmuştu. Boş zamanlarında, beraberce Selanik tren istasyonuna giderek, askerlerin cepheye hareketlerini izliyorlardı. Bir akşam, istasyondaki kalabalığın arasında uzun, böl cüppeleri ve sivri külahlarıyla bir derviş grubu gördüler. Dervişler, çaldıkları davul zurna ve neylerin tiz sesleri arasında kendilerinden geçmiş gibi görünüyorlardı. Çevrelerindekiler de onların bu coşkusuna uyarak isteri nöbetine tutulmuşçasına bağırıp çağırıyor, düşüp bayılıyorlardı. Mustafa, bu sahneyi soğuk bir tiksinti ile seyretti. Ömer Naci'ye utancından yüzünün kızardığını açıkladı. İçinde, bu çeşit yobazlıklara karşı büyük bir tepki doğmuştu.

    Okul hayatının sert koşulları, Mustafa Kemal'in vücutça gücünü arttırdı. Ama, programdaki jimnastik dersleri dışında herhangi bir spora merak sarmadı. Bütün dikkatini çalışmaya vermeyi daha uygun buluyordu. En sevdiği ders hâlâ matematikti. Ama bunun yanında, başka konulara da ilgi duymaya başlamıştı. Ömer Naci, yazdığı şiirleri yüksek sesle okumaktan hoşlanırdı. Mustafa Kemal bunları dinliyor ve kelimelerin ahengi, ona çocukluğunda öğrendiği Rumeli türküleri gibi zevk veriyordu. Ömer Naci onu, okumak için kitaplar vermiş, Mustafa Kemal de böylece, edebiyat diye bir şeyin varlığını öğrenmişti. Şiirle ilgilenmeye başladı. Hattâ kendi de biraz yazmayı denedi ama, matematik öğretmeni onu bu hevesten vazgeçirdi.

    Mustafa Kemal, başka bir arkadaşı sayesinde de 'siyaset diye bir şey'in varlığının farkına vardı. Bu arkadaşı, kendisi gibi Makedonyalı olan Ali Fethi'ydi. Fethi rahat, çekici bir davranışla, kıvrak ve esnek bir zekâyı kendinde birleştirmişti. Mustafa Kemal'in epey geri olduğu Fransızcayı çok iyi bilirdi. Fransızca öğretmeninden işittiği azarlara üzülen Mustafa Kemal, tatilde, kendi kendine Fransızca çalışmaya başlamıştı. Şimdi işe sıkı sıkı sarıldı. Dil bilgisi ilerledikçe, Fethi, ona Rousseau, Voltaire, Auguste Comte, Desmoulins, Montesquieu gibi Fransız filozoflarının eserlerini tanıttı. Çok geçmeden iki öğrenci, bu üstadların kendi ülkelerinin sorunlarını ilgilendiren düşünceleri üzerinde, heyecanlı tartışmalar yapmaya başladılar.

    Artık çocukluktan çıkmış olan Mustafa Kemal, Selânik'e döndükçe, bu değişik ve serbest yaşayışlı şehrin zevklerini tatmaya başlamıştı. Çoğu zaman, üvey babasının yakınlarından olan genç bir arkadaşıyla (Fuat Bulca) rıhtımdaki dörtyol ağzını çeviren ve çoğu Rumlar tarafından işletilen Olimpos, Kristal,Yonyo gibi gazinolara giderlerdi. En çok Yonyo'dan hoşlanıyorlardı. Orada bira ile beraber o kadar bol meze verirlerdi ki, ayrıca para harcayıp, yemek ısmarlamaya ihtiyaç kalmazdı. Daha kuvvetli içkileri tattıkları öteki gazinolarda, ancak gezici satıcılardan en ucuz yiyecek olan kebap kesrane almaya güçleri yetiyordu. Öyle ki bir gün Ömer Naci, 'Hayat kuru kestaneden başka nedir ki?' diye şairce bir lâf etmek zorunda kalmıştı. Ama, ne de olsa bu alafranga hayattı ve gençler bunu alaturka çalgılı bir takım kahvelerdeki hayata tercih ediyorlardı.

    Alafranga hayatı daha yakından tanımak isteyen iki genci Fransız öğretmenleri, gayrimüslimlerin devam ettiği bir dans dersanesine götürdü. Delikanlılar burada vals ve polka yapmasını öğrendiler. Ama danslara kızlar katılmadığı için, erkek erkeğe dans ediyorlardı. Bununla beraber şehrin öbür ucundaki kafeşantanlarda kızlar da bulunuyordu. Bunları Fuad'ın ağabeyi tanıtmıştı. Bu gazinolarda orkestra çalıyor, kızlar şarkı söyleyip oynuyorlardı: Napoli şarkıları okuyan tombul İtalyan kadınları, ellerinde tefler ve ayak bileklerinde zillerle şıkır şıkır göbek atan Ermeni kızları. Sonradan kızlar müşterilerin masasına gelip içki içiyorlardı. Aralarında hiç Müslüman yoktu. Sadece Hıristiyan ve Yahudi kızları; peçesiz, elde edilmesi kolay kızlar. Sarışın Mustafa Kemal o kadar beğeniliyordu ki, çok zaman, kadınların ondan para bile almadıkları oluyordu. Böylece kadınlarla olan ilişkilerinin ana çizgisi belirmeye başlamıştı; daima 'isteyen'den çok 'istenen' durumunda olacak, ama peşinde koşanlara, o da, istekle karşılık verecekti. Duygu bakımından da 'seven'den çok 'sevilen' bir insandı. Hele şu sıralarda, tatillerde özel dersler verdiği iyi bir aile kızının ateşli ilgisi, onun gururunu iyice okşamaktaydı.

    Yaşıtlarının çoğunluğundan hâlâ kendini ayrı tutuyordu. Onu konuşturmak, içinden geçenleri ve amaçlarını öğrenmek istedikleri vakit, onlara sadece 'Önemli bir insan olacağım' demekle yetiniyordu. Bir şeyler olmak hırsı, henüz tam yönünü bulamamış olsa bile, içinde tutuşmaya başlamıştı.

    Bitirme sınavlarını başarıyla verdi ve 13 Mart 1899'da İstanbul Harbiye Okulu'nun piyade sınıfına girmeye hak kazandı.