OSMANLININ DOĞU İLLERİNDEKİ DURUM Osmanlı imparatorluğu gerçekte Doğu Anadolunun çoğu bölümünde etkin bir egemenlik kullanıyor değildi. Devlet, doğu nüfusunun yalnızca bir bölümü için, özellikle de kentlerin, kentler yakınındaki kırsal yörelerin ve sınır bölgelerinin nüfusu için önemli ve işlere karışan bir etkendi [ama diğer yörelerde varlığı belli belirsizdi]. Kırsal yörelerin çoğunda, Osmanlılık adına, fırsat buldukça, vergi toplayıcılar iş görüyordu, bir de pek kesin zorunluluk olduğu zaman, kendisine sonuncu aşamada başvurulacak bir askerî güç kullanımı devreye giriyordu. Osmanlının doğu'sunda, asıl tehlike, dolayısiyle de asıl [hesaba katılacak] siyasal etken, ceza ile karşılaşmadan iş becerebilecekleri ortamların kendini göstermesi için sinmiş bekleyen çapulcu öğelerin sürekli varlığı idi. Bunlar, özellikle, göçebe ya da yarı göçebe Kürt aşiretleri idi ve Osmanlı hükümetinin kamu güvenliğini sağlamak açısından ana işlevi bu aşiretleri denetim altında tutmaktı. Osmanlılar, bu Kürtlerin etkinliklerini sürekli olarak dizginlemeye olanak verecek ne insan gücüne [yeterli sayıda askere] ne de parasal kaynağa sahip idiler; bu nedenle onlar üzerinde denetim kurmak için pek tipik biçimde Osmanlıya özgü olan bir yöntemden, güç kullanımıyla desteklenmiş rüşvet sisteminden yararlanıyorlardı. Aşiret başlarının Osmanlı düzenine bağlılığı onlara onurlu unvanlar, makamlar ve para verilmesiyle sağlanıyordu. Az çok durgun zamanlarda Kürtlerin kendi aralarındaki sorunları kendilerinin çözmesine göz yumuluyordu. Bu aşiret başlan, sahip oldukları arazileri ortakçı durumundaki müslüman ve hristiyan çiftçilere işletiyor; el işleri ve yiyecek ürünlerinde pazarlama işletmeleri çalıştırıyor ve pek çok sayıda hayvan içeren sürüler besletiyorlardı; bunların hiçbirine devlet karışmıyordu. Ancak Kürt aşiretlerinin fiilen ayaklanması ya da talan akınlarına girişmesi durumunda onların üzerine Osmanlı birlikleri gönderiliyordu [66]. 66] Örneğin, Hakkâri'de Kürtlerin 1879 yılındaki ayaklanması konusunda bkz. F.O. 195-1237, No. 80, Trotter'dan Layard'a yazı, Erzurum, 5 Eylül 1879. Keza, F.O. 195-1237, Clayton'dan Trotter'a yazı, Van, 19 Ağustos 1879; F.O. 195-1237, No. 83, Trotter'dan Layard'a yazı, 12 Eylül 1879, özellikle de Diyarbakır'daki Yüzbaşı Clayton'dan gelen, buna eklenmiş iki metin. F.O. 195-1237 Kürt ayaklanması üzerine verilmiş başka birçok haberi de içeriyor; bu ayaklanma Kürtlerin Osmanlı düzenli birliklerince yenilmesi ve önderlerinin Arnavutluğa sürülmesi ile sona erdirilmiştir. Kürtlerin Osmanlı ordusuna ve yerel müslüman ya da hristiyan nüfusa karşı tutumu C.B. Norman'm Armenia and the Campaign of 1877 adlı, Londra'da 1878'de yayınlanmış yapıtında pek geniş biçimde ele alınmıştır. Ancak, Norman\n pek hızlı Türk düşmanı ve Rus dostu duygularının, onun tarafından yazılmış herşeyi bulutladığını göz önünde tutmak gerekir. Bu yazar, örneğin, 1877-78 savaşının çıkmasında Türklerin sorumlu olduğuna inanıyordu. Nonnan, özellikle Kürtlerin yakıp yıkıcılığından [müslümanlar ve Türk yönetimi aleyhine sonuç çıkarmak için] örnekler vermeğe çabalamıştır. Zaman zaman, köylüler işin çözümlenmesini kendileri üstleniyor ve kendilerine zulmedenlerden [talancı Kürt Beylerinden], plânlı hareketle, öç alıyorlardı. (Bkz. F.O. 78- 2992, No. 3, Biliotti'den Salisbury'ye, Trabzon, 18 Ocak 1879). 1890 sıralarında Osmanlı doğu'su, ayrıca Kürtler ve Ermeniler üzerine bilgi edinilecek en iyi kaynaklardan biri, Bilâl Şimşirin, British Documents on Ottoman Armenians adlı, Ankarada 1983'de yayınlanmış olan ve c.I'de 1880'e kadar geçen dönemi, c. H'de 1880- 1890 dönemini ele alan, bundan böyle British Documents I ve British Documents II diye yollama yapılacak çalışmasının [bu] ilk iki cildidir. Burada yapılan yollamalar, sayfalara değil, belgelerin sayışmadır. 45 Başarılı olursa, bu gibi baskınlar bazan, ayaklanmacı [çapulculuğa girişmiş] aşiret Şeyh'inin asılmasıyla sonuçlanıyordu. Ancak daha çoğunlukla, sonuç, Şeyh'in İstanbul'da yahut başka yerde oturmağa zorunlu tutulup kendisine yüklü bir gelir bağlanması oluyordu; böylece Osmanlının başındaki karmaşık dertlere bir de [şeyhin yakınlarınca güdülecek] sürekli bir kan dâvasının eklenmesi engellenmiş oluyordu. Doğu'daki bu yapısal durum, değişmeden süregidiyordu. Gerçek anlamda değişiklikleri sağlayabilmek için, ordunun, sürekli biçimde Kürtleri denetim altında tutarak, doğu illerinde kalması gerekirdi. Kürtleri karışıklık çıkarıcı bir öğe olarak nitelemekte ihtiyatlı davranmalıdır. Karışıklık çıkarıcı bir güç kimliğinde olanlar, aşiret topluluklarıydı ve onların bağlılıkları kendi aşiretleri çerçevesinde idi. Aralarında Kürt kimliğine dayanan bir bağlılık yoktu. Aşiretler işbirliğine girmiş iseler, bu, varlığı hakkında hiçbir kanıtın bulunmadığı bir etnik bağlılık yüzünden değil, karşılıklı çıkarları nedeniyle idi. Diğer yandan Kürtçe konuşanların büyük çoğunluğu hiçbir zaman herhangi bir ayaklanmaya bulaşmamışlardı. Onlar, dine ve devlete ilişkin duyguları tıpkı etnik Türk toplumundan olan toprak işleyicilerin ve sürü besleyicilerin duygularının öz yönünden aynı olan, toprak işleyiciler, sürü besleyiciler idi. Ayaklanmış aşiretler, Türkçe konuşan halkın olduğu kadar onların da yaşamları ve geçimleri için bir düşmandı. Bu kitapta, karışıklık çıkarıcı Kürtlerden söz edilirken kasdedilen, elbette ki, çoğunluğu oluşturan, o gibi Kürtler değildir. Doğu illerinin Ermenileri, çoğu kez, kırsal alanda Kürtlerin [yerel Kürt Beylerinin] ve Osmanlı hükümetinin egemenliği altında olmakla birlikte, eylemsel bir özerklik elde etmek için Osmanlının güçsüzlüğünden yararlandılar. Güneydoğunun dağlık bölgelerindeki Ermeni köyleri genellikle herhangi bir dış denetime gerçekte tâbi bulunmuyorlardı. Bu, özellikle [bugünkü Kahramanmaraş ilindeki, daha önce sözü edilen] Zeytun bölgesi için doğru idi. Zeytundaki Ermeniler, vaktiyle Araplara, Bizanslılara ve başkalarına yaptıkları gibi Osmanlılara da homurdana homurdana boyun eğiyor, vergi ödüyor ama kendi kendilerini yönetiyorlardı. 19. yüzyıl boyunca, Zeytun'lular ile Osmanlılar arasında vergi yükümlülüğüne ilişkin gerginlik, ciddî boyutlarda kaldı. Başgösteren silâhlı çatışmalarda Osmanlılar, tarhedilmiş vergileri, haraç parasını almayı ancak kısmen başardılar [67], Kürtlerin ve Ermenilerin yarı özerkliğine Osmanlının gösterdiği hoşgörü, Osmanlı devletinin güçsüzlüğünün belirtilerinden biriydi. Kuzeyde ve batıda ölüm kalım 67] Ayaklanmalar hakkında bkz. Hasan Arfa, The Kurds: An Historical and Political Study, London, 1966, s. 23-25 ve Arshak Safrastian, Kurds and Kurdistan, London, 1948, s. 45-62. Yazık ki, Kürtlerin tarihi yeterince belirlenmiş değildir. Arfa 'nın kısa kitabı çoğu kez gülünçlüğe kaçıyor ve olaylar hakkında birçok yanılgı içeriyor; Safrastian'm kitabı ise pek belirgin biçimde Türk düşmanı eğilimindedir. Örneğin, Safrastian, sivil halka karşı Kürtlerin giriştiği baskınları önlediler diye Osmanlıları kınıyor. Onun kanısınca, Kürt eylemlerine bu yolda karışılması, Türk egemenliğinin haksız biçimde vurgulanması imiş. 46 savaşlarıyla uğraşmakta olan Osmanlılar, doğuda göresel bir durgunlukla yetinmek zorunda kalmışlardı. Osmanlının doğu illerindeki yönetim düzeninin kusurları, özellikle savaş zamanlarında ortaya çıkıyordu. Barış dönemlerinde, Osmanlının yerleşik askeri birliği ve jandarması, ülke içi dirlik düzene yakın bir durumun varlığını güvencede tutmaya yetiyordu. Bu birlikler, yörede sözünü geçirebiliyordu; çünkü onların arkasında, gereğinde kendini gösterecek olan, Osmanlı ordusu vardı. Savaş döneminde ise durum kökten değişiyordu. Osmanlının doğu illerinde kolluk görevi yapan jandarmalar, Ruslarla çarpışan Osmanlı ordusunun ana yapısında çok önemli bir öğe oluşturmak üzere, bulundukları yerlerden çekiliyorlardı. Böylece, bölgenin bir günden diğerine oynak olabilen güvenliği tehlikeye düşüyordu. Üstelik, bu durumda, gereğinde kendini gösterecek bir ordunun varlığından doğan caydırıcılık da söz konusu olmuyordu [çünkü gerek Kürt aşiret Beyleri, gerek Ermeniler, ordunun cephede olduğunu ve gelemiyeceğini biliyorlardı]. Ortaya çıkan bu güç boşluğunu, önce Kürt aşiretleri, daha sonra da Ermeni ayaklanmacılar doldurdu. Kürt aşiretleri, yörede egemenlik kurmak için, bir başarı olasılığı gördükleri her dönemde, Osmanlıyla çekişmeye girmişlerdir. Osmanlı ordusuyla 1834, 1836, 1847 ve 1879'da büyük çapta savaşlarda çatıştılar ve 19. yüzyıl boyunca da küçük çaplı çatışmalara girdiler. Amaçları, bir devlet kurmak değil, sâdece merkezî hükümetin otoritesinden kurtulmaktı. Zaman zaman, Kürt boylarının kendi aralarındaki düşmanlıklar sayesinde Osmanlılar, böl ve yönet politikası çerçevesinde, kendi egemenliklerini [yöredeki tüm aşiretlere] dayatabildiler. Kırım Savaşı sırasında Musul Kürtleri, Osmanlı birliklerinin cephede olmaları ve bir müdahalede bulunmalarının olanaksızlığı nedeniyle, düpedüz hükümete karşı ayaklandılar [68] ve daha sonraki Osmanlı-Rus savaşlarında da Kürtlerin tutumu, olsa olsa, kaypak idi. Gerçi bazıları Osmanlının yanında savaştı ama, bunlardan pek sınırlı ölçüde askerî yarar sağlandı [69]. Ötekiler ise, savaş dönemlerinde, hiç "yerlerinden kımıldamadılar". Hatta kimi, fırsat bulunca, Osmanlı birliklerine saldırıp onları soydular. Bu dönem boyunca, Kürt aşiretleri, tüm topluluk olarak, kendi bağlılıklarının devlete değil, hatta din kardeşleri müslümanlara bile değil, kendi aşiretlerine yönelmiş bulunduğunu gösterdiler. 68] Lynch (c. II, s. 421), 1829 ve 1854 savaşlarında Kürtlerin "bir büyük devleti ötekine karşı kullandığını" belirtmektedir. 69] Charles Williams, çoğu kez olduğu gibi, [Doğu] Bayazıt'ın Osmanlı birliklerince geri alınması sırasında geçen olaylar konusunda da saçma sapan yanlışlara düşmüştür. (Olan bitenin gerçek hikâyesi için bkz. Caucasian Battlefields, s. 148 ve F.O. 65-978, No. 121, Ricketts'den Derby'ye yazı, Tiflis 2 Ekim 1877). Ancak, Kürtlerin ve Çerkeslerin durumu hakkında yaptığı tahlil, kayda değer. Onun anlatımına göre, Osmanlı ordusundaki Çerkesler- Ie Kürtler asker disiplinine uymayan karışıklık çıkarıcı tutumlarda idiler, ama ordu onlardan vazgeçemezdi, çünkü ordunun elinde onlardan başka atlı asker yoktu. (Ahmet Muhtar Paşanın kurmay kurulu içinde yer alan özel muhabirlerden biri olan) Charles Williams'm, The Armenian Campaign adlı, Londrada 1878'de basılmış yapıtında s. 129-130'a bkz. 47 1877-78 Rus-Türk savaşı Doğu Anadoludan bir sel baskını gibi geldi geçti. Gerek müslümanlar gerek hristiyanlar üzerinde etkisi büyük oldu. Ermenilerin, hristiyan egemenliği altında, hatta olabilirse Ermeni özerkliğinde yaşama hevesi arttı. Ermenilerin kendi anayurtları saydıkları yörelerden Kars-Ardahan bölgesi Osmanlının elinden [Ruslarca] alınmıştı ve Ermenistanın [Roma ve Bizans çağlarında Armenia/Ermenistan diye anılan yörelerin] geri kalan bölümlerinin de çok geçmeden Rusların eline geçeceğini ummak için yeterli nedenler vardı. Diğer yandan, Osmanlı hükümetinin doğu illeri üzerindeki etkinliği de bozulmaktaydı. Bu, doğudaki güç dengelerini yıkan savaşın doğrudan doğruya ortaya koyduğu bir sonuç olmuştu. Yoksullaşmış olan ve gelir getiren birçok Avrupa ilini yitirmiş bulunan Osmanlı hükümeti, doğuda güvenliğin sağlanması için gerekli giderleri karşılayacak para bulamıyordu. Olağan durumda yörede güvenliği kolayca sağlayabilecek olan askerlerin, jandarmaların birçoğu, savaşta ölmüşlerdi. Aşağıda aktaracağımız, bir Amerikan misyonerinin ve Bitlis kentinde gerek savaştan önce, gerek savaştan sonra görev yapmış bir İngiliz konsolosunun anlattıkları, durumu betimliyor. Her iki dönemde Osmanlı devletinin temsilcileri, halklarını korumak istediler ve bu amaçla ellerinden geleni yaptılar. Savaştan önce, amaçlarına eriştiler; savaştan sonra, başarısız kaldılar: (1876 yılında [Ağustos ayında], savaştan önce, Bitliste) Bu ayın başında, hristiyanları kıyımdan geçirmek üzere bir komplo olgunlaştırılmakta idi. ...komploculardan bazısı, yörenin Şeyh'ine başvurup onun onayını ve desteğini istediler. Bu kişi ise, tasarlanana karşı çıktı ve eğer [komplocular] tasarladıklarını gerçekleştirmeye kalkışacak olurlarsa kendi evini .yakacağını, kentten çıkıp gideceğini söylemekle, öfkesini belli etti! Bunun çok önemi vardı, çünkü söz konusu kişiye müslümanlar pek saygı gösteriyorlardı. Sonra, komplo tasarımı, seçkin Türklerden bir diğerine, Ali Ağa'ya açıklandı; o da tasarıma kararlı biçimde karşı olduğunu açıklayarak, eğer eyleme geçecek olurlarsa kendi bağımlısı kişilerden 500'ünü evine çağırıp hepsini tüfekle silâhlandıracağını ve komploculara, haydi buyurun bunlarla ölümüne silâhlı çatışmaya girin diyeceğini söyledi. Bunun üzerine komplocular, tasarımlarını müftüye açtılar; o da, daha önce andığım iki kişinin gösterdiği kadar kararlı bir karşı çıkma tepkisi gösterdi. Sonunda, olan biten, Ermeni toplumunun eski Azkabed'i [*] Avedis Efendinin kulağına gitti; o da, yanına kentin mal müdürünü alıp, durumu kaymakama anlattı ve eğer böyle bir kıyımdan geçirmenin gerçekleşmesine izin verilirse bunun ne gibi sonuçlar yaratacağı hakkında kaymakamın dikkatini çekti. Kaymakam onlara, endişeye düşmek için hiçbir neden olmadığı güvencesini verdi; böyle bir komplonun gerçekleşmesine kalkışılmaması için gerekli olanı yapacaktı. Bu bilgiyi bana aktaran, Meclis'in protestan üyesi Yohannes Ağanın söylediğine göre kaymakam her gece, kenti talancılara ve katillere karşı korumak için yanında silâhlı koruyucularıyla sokaklarda kol gezmektedir [70]. [1879 yılında, savaştan hemen sonra, Bitliste] Müslüman olsun hristiyan olsun herkes, kaymakam Râşit Efendi hakkında iyi konuşuyordu ve onun, haklı olan neyse onu yapmak için, kargaşalığı bastırmak ve yan tutmadan adaletin gereğini yerine getirmek konusunda, her zaman özen gösterdiğini söylüyordu. Bu hayırlı işlerinde kendisine Meclis üyelerinden Ahmet Efendi de yardımcı oluyordu. Ne yazık ki, gücü pek az etkili olabilmekteydi. Yolcuların ve postanın güvenliğini sağlamak, vergi toplamak ve düzeni korumak için yararlanabileceği yalnız 40 zaptiyesi vardı. Sonuçta, Kürtler kentin içinde bile soygun suçları işliyorlar ve kaymakam, onları ne engelleyebiliyor, ne de cezalandırabiliyordu [71]. Osmanlı hükümeti için, iyi zamanlarda bile doğu ve güneydoğu Anadoluda kolluk güvenliğini sağlamak zor olmuştu. Bu iyi zamanlarda, Osmanlılar, göçebe Kürtlerin tehdidi altında bulunan bölgelere düzenli ordu birlikleri ve jandarma yerleştirerek orada garnizon kurabiliyorlardı. Ne var ki, iç bunalım dönemlerinde ve daha da özellikle Rusya ile savaş zamanında Osmanlı ordu birlikleri oralardan çekiliyor ve sivil halk, şu ya da bu ölçüde, Kürtlerin baskınlarına ve soygunlarına mâruz kalıyordu. Osmanlı birlikleri 1877-78 savaşında çarpışmak üzere doğu illerinden çekildikçe, Osmanlı sivil hükümetinin doğudaki etkinliği yok olmağa başladı [72]. Daha önce gördüğümüz üzere, Bitlis gibi belli başlı kentlerde bile, Kürtler akıllarına eseni *] Azk (soy, ulus) ve Bed (başkan, önder, yönetici) sözcüklerinden, Azk'a eklenm.ş tamlama eklentisi -a ile: "Ulus önderi" yâni yerel toplumun önden. 48 70] F.O. 195-1100, No. 46, Zohrab'dan Derby'ye yazı, Erzurum 8 Ağustos 1876, yazıya ek, "[Protestan papazı olduğu için Reverend, "Çok sayın" diye anılmış] Çok sayın George Knapp'tan Konsolos Zohrab'a gönderilmiş ve Bitlis 25 Temmuz 1876 tarihi atılmış bir mektuptan alıntı". 71] F.O. 195-1237, Clayton'dan Trotter'a yazı, Van, 19 Ağustos 1879. 72] Bu, bir ölçüde, savaşa girmiş her ülkede ortaya çıkar. Rus yönetiminde bulunan Kafkasyada dahi, o dönemde, her ne kadar Osmanlı imparatorluğundaki durumun ciddiyetine yaklaşılmamış ise de, işlenen suçlarda önemli artış görülmüştü. Bkz. F.O. 65-928, Ricketts'den Derby'ye yazı, Tiflis, 26 Ağustos 1877. 1877-78 savaşının öncesinde bile, bölgede tutulan askeri birlikler, doğu illerinin [iç güvenliğinin] gereğince korunabilmesi bakımından yeterli sayıda olmanın pek uzağındaydi- yapabilmekte idiler. Bitliste, 1877 yılında, Monkanlı aşireti Kürtleri düpedüz hapishaneyi basıp, kendilerinden olan ve bir Ermeniyi öldürdüğü için yargılanmakta bulunan birini serbest bıraktılar. Bir de kenti talan edeceklerdi; ama başka bir Kürt aşireti atlanıp kent halkının yardımına koştu. Kurtarıcıların harekete geçmesi de, aşiretin elde ettiği ve kentteki tacirlere sattığı hayvansal ürünlerin pazarlanmasını sağlayacak tek çıkış yolu bu kent olduğu için idi [73]. Aşiret Kürtleri, silâhlı ve yer değiştiren, dağlarda iyi gizlenen bir güç niteliğinde idiler. Osmanlının bir ilinden, dolayısiyle bir yargı çevresinden diğerine, keza sınırın bir yanından ötekine, İran içine, lar. Erzurumdaki, yalnız Ermeni nüfusun sorunlarını kendisine dert edinen İngiliz Konsolosu Zohrab, oradaki kötü durumdan sürekli yakınıyordu. Erzurumdaki Osmanlı valisiyle bir yazışmasında, açık sözlü bir yanıt aldı: [Ordu komutanı] Samih Paşa bana, dürüstçe konuşarak, Bitlis'de konuşlandırılmak üzere birlikler ayıramıyacağını söyledi; çünkü, dediğine göre, Kürtlerin oluşturduğu tehlike karşısında bulunan her kenti korusun diye asker verecek olursa, sınırı savunmak için ya da müstahkem mevkilerde koruyucu birlik hizmetini görmek için elinde ordu diye birşey kalmıyacakmış. ... (F.O. 195-1140, No. 13, Zohrab'dan Layard'a, Erzurum, 3 Ocak 1877). Ayrıca bkz. F.O. 195-1187, No. 109, Biliotti'den Layard'a, Trabzon, 30 Temmuz 1878. 73] Kurtarıcı Kürtler, Bitlis'in kentlileri kendilerinin "müşterisi" olduğu için böyle davrandıklarını söylemişlerdi. F.O. 78-2623, No. 58, Zohrab'tan Derby'ye yazı, Erzurum, 12 Temmuz 1877, buna eklenmiş olarak "Bitlis'de Amerikan Misyoneri çok sayın G. Knapp'ın bir mektubundan alıntı". Buna benzer anlatımlar bakımından, çok sayın [protestan papazı] Knapp oldukça güvenilebilir bir kaynaktır, çünkü anlatımın içine hristiyanlar girmiyordu [onların lehine, aleyhine birşey söyleniyor değildi]. Ermenilerin sahneye çıktığı olaylarda ise, kendisinin peşin yargıları, aktardığı gözlemlerin tam gerçeği yansıtıyor sayılmasına engel olmaktadır. Ayrıca bkz. : F.O. 195-1211, No. 33, Trotter'ın (Van'dan aldığı, Yüzbaşı Clay'in mektubunu iletmekte olarak) Layard'a yazısı, Erzurum, 30 Ağustos 1879; F.O. 195-1140, Zohrab'tan Elliot'a yazı, Erzurum, 30 Ocak 1877; ayrıca, Van'daki, Bitlis'deki ve başka yerlerdeki Amerikan misyonerlerinden savaş zamanlarında gelmiş raporları içeren, F.O. 195-1140'daki diğer belgelere de bkz. İlginçtir ki, Rus istilâsı üzerine doğu illerinde kendini gösteren sorunlar için misyonerlerin kabullendiği çözüm, Rusların kazanmasının gerekli olduğudur! Misyonerler, Osmanlıların çabucak yenilgiye uğratılması umutlarını [bunu umup dilediklerini] açıkça belirtmişlerdir. (Acaba, protestan misyonerlerin kendi ülkelerinde etkinlik göstermesine izin vermek bakımından, Rusların geleneksel olarak ne kadar olumsuz tutum içinde bulunduklarından hiç haberleri var mı sorusu akla geliyor). layca geçiyorlardı [74]. Daha sonra, 1. Dünya Savaşını izleyen yıllarda, Kuzey Irakta rleşen İngilizler, uçakları ve diğer çağdaş askerî donanımları bulunduğu halde, onlar H Kürtleri düzene uyar hâle getirmenin hemen hemen olanaksız bulunduğunu gördüler [75]. Bütün Doğu Anadoludaki durum hakkında fikir verecek iyi bir örnek, 1877-78 avaşı sırasında ve sonrasında Midyat bölgesinin, savaştan hemen sonra İngiliz konsolosu Trotter tarafından anlatılmış bulunan hâlidir. Onun söylediğine göre, savaştan önce, hükümet Kürt Beylerini denetim altında tutabiliyordu. Düzenli birliklerin uzakta, cephede bulunduğu savaş zamanında, düzene uyulmasını zorla sağlamanın olanağı kalmamıştı [76]. Gerçekten, Kürt aşiretlerinin ayaklanacağından korkulmakta idi. Bu durumun sonucu, Kürt aşiretleri arasında birbirine baskın verme, baskına karşılık olarak baskın yapma olaylarının başgösterip süreklilik kazanması ve bölgede genel bir düzen yokluğunun ortaya çıkması oldu. Midyat yöresi, birkaç silâhlı cepheye bölündü. Hristiyan köyleri dâhil her köy, kendi kendini savunuyordu. Hiç kimse, köyünden fazlaca uzaklaşınca, güvenlikte sayılmıyordu. Gerek hristiyanlar gerek müslümanlar silâhlanmışlardı ve hepsi kendi kendinin güvenliğini sağlamakta idiler. Trotter özellikle, "Mardin'in güneybatısında ovanın ortasına yayılan, yaklaşık 100 evlik" bir Ermeni köyü olan Tellerman'ı anıyor. Köy betimlenirken, "Arap, Kürt ve Çerkeş komşular arasında, iyi silâhlanmış, kendini koruyabilmekte" olduğu belirtilmiştir [77]. Yerleşik Kürtlerin köyleri de tıpatıp böyleydi, yâni "iyi silâhlanmış ve kendini koruyabilmekte" idiler; ayrıca, elbette ki, sürekli olarak çatışmaya hazır durumda bulunmaları, gerek müslümanlarla müslümanların, gerek müslümanlarla hristiyanların köyleri arasında çatışmaya yol açmaktaydı. Silâhlanmalarının gerekçesi olarak bir köyün Kürt ağaları, "Bölgenin tümünde düzeni koruyucu kolluk gücü 4 kişiden oluşmaktadır ve kendilerinin [bu Kürtlerin] Halep iline yürüyerek gitmek 74] Kürtler, İran sınırında gerek bu yandan o yana gerek o yandan bu yana, çapul baskınları için ve cezalandırılmaktan kaçmak için, sık sık geçiyorlardı. En azından bir olayda, Osmanlı jandarmaları onları sınır ötesine de "Daha bile azgın bazı Kürt aşiretlerine göz dağı vermek için" izlemişlerdi (F.O. 424-169, No. 2/1, Devey'den Lloyd'a yazı, Van, 6 Aralık 1890, [Bilâl Şimşir'in yayınladığı] British Documents II No. 383'de). 75] Yakın zamanda 1. Dünya Savaşında zafer kazanmış olan İngilizler, kendilerinin aldığı Irak manda [Milletler Cemiyeti'ne sözde vekâlet] yönetimine tâbi ülkenin bir parçası olmak üzere güneydoğu Anadoluyu da ele geçirebilmek amacıyla o yörenin Kürtlerine boyun eğdirmeğe kalkıştılar. Berbat bir başarısızlığa uğradılar. (Paul C. Helmreich, Paris'ten Sevres'e, Columbus, Ohio, 1974, s. 26, 27 ve 203-205). Osmanlıların ve daha sonra Türkiye Cumhuriyetinin bu yörede egemen kalmayı becermesi, yöre halkının, onlara karşı beklenebileceğinden daha büyük bir bağlılığı bulunduğunu gösterir. 76] F.O. 195-1237, No. 22, Trotter'dan Malet'e yazı, Diyarbekir, 22 Mart 1879. 77] F.O. 195-1237, No. 22. Trotter'dan Malet'e yazı, Diyarbekir, 22 Mart 1879. [Tellerman yazımının doğrusu Arapça Tel Ermen, "Ermeni Sahrası/Çölü" olsa gerek]. 51 zorunda bulunduğu, ayrıca Araplarla, [diğer] Kürtlerle ve Çerkeslerle temas durumunda olduğu göz önünde tutulursa bunun nasıl gülünç ölçüde yetersiz bir sayı olduğu açıkça bellidir" demişlerdi [78]. İngiliz konsoloslarının tipik özelliği olan kendini beğenmişlik ve karşısındakini küçümseme havası ile, hiç kuşkusuz Osmanlı yüksek memurlarının olanlar bitenler hakkında hiçbir fikri olmadığını varsayarak, Trotter, durumu Diyarbekir Vilâyeti'nin [*] valisine bildirmek ve onun dikkatini çekmek istedi. Vali ise, sözünü sakınmadan ona, [yörede güvenliği sağlamak için] gönderebileceği hiç kimsenin bulunmadığını söyledi. Kendisinin emrindeki, zaten tam mevcuduyla varken de pek küçük olan birliğin yarısı, kendilerine değersiz kâğıt para ile aylık ödenince çekip gitmişti ve "gidenlerin yerini alacak kadar enayi hiç kimseyi bulamıyordu" [79]. Sorunun özü de bu idi. Kolluk güçlerine [zaptiyelere] ödeyecek para yoktu, askerlere ödeyecek para yoktu. Bütün doğu illerinde durum aynı idi [80]. Örneğin, Erzurum Vilâyetinde devletin kasasında o kadar az para vardı ki, vali, merkez garnizonu birliğindeki askerlere geleneksel bayram harçlığını verebilmek için Erzurumun zenginlerinden borç para almak zorunda kalmıştı. Askerlere verdiği harçlık da ancak her birinin bir aylığı tutarındaydı ve bu, ödenmemiş durumda bulunan dört yıllık aylıkların bir aylığına sayılmak üzere yapılan bir ödeme olmuştu [81]. Kendilerine ancak bu kadar ödeme yapılan askerlerin etkisiz olması [hiç işe yaramaması], ortada bunlardan pek azının kalmış bulunması, şaşırtıcı sayılmamalıydı. 78 ] F.O. 195-1237, No. 22. Trotter'dan Malet'e yazı, Diyarbekir, 22 Mart 1879. *] Belgelerde doğru olarak ilin ve kentin o zamanki adı hep Diyarbekir diye yazıldığı halde, yazar, burada kendi özgün metninde dalgınlığa düşüp, Türkçe olarak, Diyarbakır Vilâyeti adını kullanmış. Oysa, Diyarbekir adının Diyarbakır'a dönmesi Cumhuriyet dönemindedir. Bağışlayacağı umuduyla, çeviride metne o zamanki adı yazdım. 79] F.O. 195-1237, No. 22. Trotter'dan Malet'e yazı, Diyarbekir, 22 Mart 1879. Trotter, bir Avrupalı devlet temsilcisinin orada boy göstermesinin yaratabileceği hayırlı sonuçlar konusunda pek umutlu idi: "Diyarbekir'e bir İngiliz konsolosunun gelip yerleştiği haberi, yasa tanımaz aşiretleri sakin sakin yerinde durur hâle getirmek bakımından çok işe yaramıştır". Elbette öyle olmuştur. 80] Devletin malî durumu hakkında bilgi edinmek için bkz. Şevket Pamuk, Foreign Trade, Foreign Capital, and the Peripherialization of the Ottoman Empire, Doktora tezi, Berkeley'deki California Üniversitesi, 1978; Charles hsawi, An Economic History of the Middle East and the North Africa, New York, 1982, Bölüm 1; Roger Owen, The Middle East in the World Economy, 1800-1914, London 1981; ayrıca, bunların her birinde verilmiş kaynakçalar. 81] F.O. 195-1237, Trotter'dan Layard'a yazı, Erzurum, 16 Eylül 1879. Ayrıca bkz. F.O. 195-1237, No. 14, Trotter'dan Salisbury'ye yazı, Diyarbekir, 28 Aralık 1878. İngiliz Büyükelçisi Layard, pek yerinde olarak, "Rusyanın hâlâ tehdit edici tutumu" nedeniyle tüm devlet gelirlerinin savunma giderlerine harcanması süregittikçe Osmanlıların bu durum düzelecek diye umut beslemelerinin mümkün olamıyacağını belirtmişti [82]. Ruslar Osmanlının ülkelerini zaptettikçe, savaşlarda Osmanlıya büyük zararlar verdikçe ve büyük bir ordunun hazır tutulmasını zorunlu kıldıkları sürece, [Osmanlı tarafından, ülke içindeki sorunları çözümlemek için] yapılabilecek şey pek azdı. Her ne kadar halkın bütün kesimleri çile çekmekte idiyse de, yapılan çapul baskınlarından çoğu, özel bir hışımla, Ermenileri hedef alıyordu. Örneğin, Osmanlılar, ]877-78 savaşından önce, Harput yakınlarındaki Çemişkezek'te sürekli olarak bir tabur konuşlandırmakta idiler. Savaş sırasında, bunu yapamadılar. Bunun sonucu olarak, Kürt aşiretleri yöreye girdi, köyleri ve özellikle de Ermeni köylerini talan etti [83]. Ancak, Kürt çapulcuların tek hedefinin Ermeni köyleri olduğunu sanmak yanlış olur; bunlar, kurbanlarını seçmekte öylesine ayırımcı değillerdi. Kürtlerin durumunu inceleyip soruşturmak göreviyle gönderilmiş olan, İngilizlerin bir konsolosluk görevlisi, şu raporu vermişti: 82] [Bilal Şimşir'in yayınladığı] British Documents II, No. 111'deki, Turkey No. 51 (1878), s. 12-16, No. 4, Layard'dan Salisbury'ye yazı, Therapia [Tarabya, İstanbul] 30 Ekim 1878. 1875 dolaylarında Osmanlı yıllık gider bütçesinin yalnız % 11.4'ü İçişleri Bakanlığı [o zamanki adı: Dâhiliye Nezareti] ödeneklerine ayrılmıştı. İllerdeki iç güvenlikten ve yönetimden sorumlu olan, bu Bakanlıktır (Shaw, s. 155). 83] F.O. 78-2844, No. 29, Biliotti'den Derby'ye yazı, Trabzon, 25 Şubat 1878. Kürt saldırılarına ilişkin olarak Avrupalıların [yöredeki Avrupa devletleri görevlilerinin] gönderdiği raporlar okunduğunda, acaba Kürtlerin zarar verme eylemleri için Ermeniler özellikle mi kurban seçiliyordu, yoksa Avrupalılar sadece onların uğradığı zararı mı bildiriyordu sorusunu yanıtlamak çoğu kez güç olur. Örneğin, Konsolos Biliotti bir önceki raporunda "Ermeniler arasında ölesiye korku yayılmıştır" demekte ve çeşitli köylerde görülmüş bazı ölüm [öldürülme] olaylarını anmaktadır. Ancak, ölenlerin Ermeniler olduğunu açıkça belirtmiş değildir. Kürtler tarafından öldürülmüş olanlar arasında kimliği hakkında bilgi verilmek üzere sanki seçilmiş bulunan tek kişi, "Ermeni dostu bir müslüman" diye betimleniyor. Olasılıkla, işin gerçeği şöyleydi: yörede yerleşik bütün halk bu hallerden dolayı çile çekiyordu ve Ermenilerin çilesi diğerlerininkinden daha da beterdi. Çapulcu Kürtlerin baş etkinliği adam soymak olduğuna ve Ermeniler de her yönden diğer toplumlara göre daha zengin olduğuna göre, onların daha çok zarar görmemesi, beklenebilecek şey değildi. Müslüman olmayanlara karşı duyulan nefret, olsa olsa, Ermenilerin özellikle hedef seçilmesinin ikincil derecede bir nedeni olabilir ve bu nedenin etkinliği çok daha az güçlü niteliktedir. Ermenilerle Kürtlerin ilişkileri konusunda bkz. Lynch, c.II, s. 431-433. 53 Duyduklarımın ve gördüklerimin tümünden şu sonuca vardım ki, Diyarbekirden Süleymaniyeye kadar uzanan yörede bulunan, yaylalara yayılmış bütün Kürt aşiretleri, az ya da çok, zapt ü rapta gelmez kimliktedir. Bunlar sâdece vergi yükümlülüğünü hiç yerine getirmemekle ve askere gitme yükümlülüğünden kaçmakla kalmıyorlar, ama keyiflerinin istediği gibi talan yürütüp adam öldürüyorlar ve onların istediği bir şeyi kim yapmaz, vermez ise, hem canından hem de malından edileceği kesindir. Ancak, yolculuklarım boyunca gözüme çarpan pek çok örnekte, Kürtlerin çapulculuğundan hristiyanlar kadar müslümanların da zarar gördüğüne tanık olduğumu [bunun belirtilmesini de], anlatımımda eksik bırakmamalıyım. Diyarbekir ile Muş arasındaki dağlarda yaşayan Ruşkutan [Rojqutan?], Şeyh Dodan, Sasun ve Muktu [Mutki?] aşiretleri, ne hristiyam ne de müslümanı esirgiyor; ben Diyarbekir Paşalığında iken, en azından üç müslüman Bey, mallan sebebine, bu eşkiya tarafından öldürüldü [84]. Bu noktaya gelince; her ne kadar Kürtlerin, yoksulu soymaktan ise zengin soymayı ve [kendini savunamıyacak] güçsüzlere saldırmayı yeğledikleri pek açık ise de, müslümanları değil hristiyanları soymayı yeğlediklerini gösteren pek az belirti vardır. Ermeni toplumunun göresel olarak [müslümanlardan] daha varlıklı olması, Kürtlerin saldın hedefi olarak niçin daha çok Ermenileri seçmiş göründüklerinin açıklamasını verebilir. Osmanlının ordusuyla jandarması doğu illerinde sırf Ermenileri Kürtlere karşı korumak için bulunuyor değildi. Onlar orada, herhangi bir [ülkedeki] diğer kolluk gücü gibi, yurtdaşları birbirine [hangi dinsel topluluktan olursa olsun, saldırıya uğrayan yurtdaşı, saldırgan yurtdaşa] karşı korumak için bulunuyorlardı. Aşiretlerden [aşiretlerin saldırılarından] korunması gerekenler de yalnız Ermeniler değildi. Türk köylüler ve hatta diğer Kürtler, Kürt aşiretlerinin kurbanı olmaktaydılar [85]. 1880'lerden önce, Kürtler, Osmanlı imparatorluğunun iç düzeni konusunda Ermenilerin oluşturduğundan çok daha ciddî bir askerî tehdit oluşturmakta idiler. Örneğin, Kırım Savaşı sırasında, Kürt aşiret Beylerinden biri Ruslara karşı savaşmak üzere Musul vilâyetinden büyük bir silâhlı güç oluşturmaya gönüllü çıktı. Kendisine, ücret olarak adamlarına ödemesi ve onlara donanım sağlaması için 50 000 Kuruş verildi [*]. Ancak, topladığı 1500 adam, daha bir araya gelir gelmez ayaklandılar, Cizre'deki 84] Rassam'dan Layard'a yazı, Van, 15 Ekim 1877: [Bilâl Şimşir'ın yayınladığı] British Documents I, No. 43'de. 85] Aşiretlerin müslümanlara ve Ermenilere karşı olağan eylemleri hakkında bilgi edinmek için bkz. [yine Bilâl Şimşir'm yayını] British Documents II, No. 9'daki, Turkey No. 23 (1880), No. 147, Clayton'dan Trotter'a yazı, Van, 25 Mayıs 1880. *] Bir yanlışlık olmalı; belki 50 000 lira denecekti. Çünkü 50 000 kuruş yalnız 500 lira eder ki, birazdan sözü edilecek 1500 adamı silahlandırmak ve onlara aylık ödemek için 500 altın liradan adam başına 1/3 altın lira gibi gülünç bir pay düşer. Osmanlı devlet memurlarına saldırdılar ve tüm yöreyi talan ettiler. Bunların ayaklanması ancak savaşın sona ermesinden sonra bastırılabilmiştir [86]. 1878 yılında, savaş süregiderken Dersim [Tunceli] Kürtleri de ayaklandılar [87]. 1879'da Kürt ayaklanmaları güneydoğu Anadolunun tümüne yayıldı ve son Rus savaşıyla güçsüzleşmiş imparatorluğa karşı en büyük tehlikelerden birini oluşturdu. Ayaklanmacılar, kendi aşiretlerinin mensuplarından başka hiç kimseye bağlılık göstermiyorlardı [diğer müslümanları da esirgemiyorlardı]. Âsilerin yakıp yıktığı köylerin çoğu, Sultana sâdık olan ya da rakip aşiretlere ait olan Kürt köyleriydi [88]. [Ayaklanmacı] Kürtler, 1879 yılında, açlıktan kırılan güneydoğu Anadoluya [Fırat üzerinden] yiyecek taşıyan salları bile bastılar ve o buğdayın gideceği sayısız Kürdün açlıktan perişan hâle düşmesine neden oldular [89]. Osmanlılar, sâdık Kürt aşiretlerinin desteği ile, ayaklanmacı Kürtleri askerî açıdan alt etmeyi her zaman eninde sonunda başarmışlardır [90]; oysa Ermeniler ayaklandığı zaman Avrupa kamu oyunun baskısı altında [yabancı devletlerce] onların bu başarısı çoğu kez görmezlikten gelinmiştir. Bu [görmezlikten gelen] Avrupalılar, her ne zaman Osmanlı, ayaklanmacı Ermenileri tutuklayıp hapsetse acı sözlerle bundan şikâyette bulundukları halde [91], Osmanlının Kürt aşiretleriyle başa çıkmak için yeterince güç kullanmadığından yakınıp durmuşlardır. Eşkiyalık olaylarında ve toplumun [bir yanda müslümanlar diğer yanda hristiyanlar, özellikle Ermeniler olarak] bölünmesinde yalnız müslümanların etkin 86] F.O. 78-1017, No. 2, Holmes'dan Redcliffe'e yazı, Diyarbekir 7 Kasım 1854. 87] F.O. 195-1187, No. 168, Biliotti'den Layard'a yazı, Trabzon, 25 Ekim 1878. 1877-78 savaşı sırasındaki diğer Kürt ayaklanmaları konusunda bkz. F.O. 195-1237, No. 6, Trotter'dan Salisbury'ye yazı, Erzurum, 28 Kasım 1878. 88] F.O. 195-1237, Trotter'dan Layard'a, Erzurum 19 Eylül 1879. 89] F.O. 78-3132, No. 7, Trotter'dan Salisbury'ye yazı, Diyarbekir 3 Mart 1879 ve No. 9, 17 Mart 1879. 90] Konsolosların raporları, Kürt âsilere karşı girişilen askerî harekâta ilişkin bilgilerle doludur. Osmanlılar 1879 ayaklanmalarını bastırmak için doğu illerinin her yanından [âsiler üzerine] tabur üzerine tabur gönderdiler. Hatta, âsi aşiretlere karşı savaşmak için, devlete sâdık Kürt aşiretleri bile kullanıldı. (Bkz. F.O. 195-1237, Trotter'dan Layard'a yazı, Erzurum 2 Ekim 1879). 91] İngiliz diplomatlarının raporlarında, vatana ihanetten olayı mahkûm edilmiş Ermenilerin, özellikle de hüküm giymiş Ermeni piskoposlarının ve papaslarının hapse konmasına ilişkin olarak Avrupalılarca [Osmanlının başkentteki ve illerdeki yöneticilerine, baskı amacıyla] öne sürülmüş şikâyetlerin nice örneği bulunmaktadır. 55 olduğu sanısına düşmemelidir. 1879 yılında bir araştırma gezisine çıkan İngiliz konsolosu Biliotti, müslümanlar üzerine Ermeni saldırılarının hiç görülmedik birşey olmadığını, raporunda bildirmişti [92]. Özellikle Zeytun Ermeni toplumu, çevreye yürüttüğü talan saldırılarıyla ünlü idi. Çerkesler Çerkeslerin Anadoluda varlık göstermesi, pek belirgin biçimde, toplumu karıştırıcı oldu. Kürtler, Ermeniler ve Osmanlı hükümeti arasında bir modus vivendi [var olan duruma saygı göstermek] uzlaşmasına eni konu varılmışlık hâli varken, şimdi, gelenekselleşmiş toplumsal ve ekonomik düzene özümlenmesi hiç de kolay olmayacak yeni bir öğe ortada belirmişti [93]. Osmanlının doğu illerine gelen Çerkesler, Ruslarla yapılan çatışmalarda pişmiş olan kendi uluslarının kalıntısıydı. Korkunç bir yoksulluk içinde idiler ve yaşayabilmek için talana girişmek zorunda kalmaları hiç de şaşırtıcı değildir. Kendi ana yurtlarında sürdükleri olağan düzendeki yaşam üzerine saptanan bilgiler, onların, belli ilkelere uyan, belki [çağımızın uygar insanının yadırgayabi- leceği] kendi törelerine göre yaşıyor da olsalar sürgüne gitme sonrasında girişmek zorunda bırakıldıkları eylemler [yâni, çapulculuk] türünden işleri sürekli yapıyor olmayan bir halk olduklarını göstermiştir. Ne var ki, doğu Anadoluda, geniş ölçüde, yaşam sürdürebilmek için zorda kalmışlığın etkisiyle, bazı Çerkeş sığınmacılar gerek müslüman gerek hristiyan köylerine saldırıp bunları talan ettiler. Kürtlerin bile Çerkeslerden çekinir oldukları bildirilmiştir [94]; [bu haller üzerine] çapulcu Çerkesleri silâhtan arındırmak için üzerlerine Osmanlı askeri gönderildiyse de bu girişimde pek başarı kazanılamadı [95]. Kuşkusuz, söylentilerin her zaman taşıdığı nitelik gereğince, Çerkeslerin gerçekte hak ettiklerine göre çok daha kötü bir nam kazanmış bulundukları da olasıdır; belki [İngilizlerin] konsolosluk yazışmalarında anılanlar sâdece belâ çıkarıcı üç beş kişiden ibaretti. Avrupalılar onların [Çerkeslerin] geçmişini göz önünde tutmaya ya da yoksullukları nedeniyle onlara acıma duymaya hiç eğilimli değillerdi. Kendilerine iyi araziler verilen Çerkesler, elbette ki, yerleşik düzene geçtiler ve onların adı sanı duyulmadı. Ne var ki, talancılığa girişenlerin nâmı, köylerde, [tüm Çerkeslerden] korku yaratmaya yetiyordu. Müslüman olsun hristiyan olsun hiç kimse kendi bölgesinde Çerkeş yerleşimi kurulmasını istemiyordu. Böyle bir yerleşimin kurulması tasarlandığında, hatta tasarlandığının söylentisi çıktığında, müslüman köylerinin eşrafı hemen yerel memurlara gidip, istemeyiz diyorlardı. Ermeniler ise, 92] F.O. 78-3137, Biliotti'den Salisbury'ye yazı, Tripoli [Tirebolu kasdediliyor olmalı], 1 Ekim 1880. 93] Bkz. F.O. 185-1237, No. 22. Trotter'dan Malet'e yazı, Diyarbekir, 22 Mart 1879. 94] F.O. 195-799, No. 1, Taylor'dan Lyons'a yazı, Erzurum, 3 Kasım 1865. 95] F.O. 195-799, Taylor'dan Lyons'a yazı, Erzurum, 25 Kasım 1865. istemezliklerini daha çok Avrupalı konsoloslara ya da yabancı devletleri Büyükelçiliklerine iletiyorlardı [96]. ** Pek kalabalık sayıda Çerkesin doğu Anadolu illerine aktarılması, kuşkusu bölgedeki geleneksel etnik dengeleri altüst etti. Hatta bazı bölgeler Çerkeş bölgesi old\ bunlarda nüfus içinde en ağırlıklı topluluk Çerkeslerdi [97]. Trabzondaki İngilj." konsolosu Biliotti, kendi yöresinde Kafkasyadan gelme müslüman göçmenleri yerleştirilmesi üzerine ortaya çıkan nüfus durumuyla ilgili sayıları hesaplamıştı^ Verdiği sayılar kaba tahmin olmanın pek ötesine gitmiyor ise de, göçmenler nedeniyf ortaya çıkan "nüfus öğeleri oransal değişimi" hakkında fikir verebiliyorlar. Tablo \ Biliotti'nin Çarşamba kazası için verdiği hesaplamaları aktarıyor: 96] F.O. 195-1237, No. 3, Trotter'dan Salisbury'ye yazı, Diyarbekir 17 Haziran 187S Ayrıca bkz. F.O. 222-1, Kitchener'dan VVilson'a yazı, Adapazarı 29 Ağustos 1879; F.(j 222-1, Layard'dan Kitchener'a yazı, Therapia [Tarabya, İstanbul] 23 Ağustos 1879; F.(j 195-1141, No. 59, Biliotti'den Layard'a yazı, Trabzon, 8 Ağustos 1877; F.O. 78-298 N*,' 26, VVilson'dan Layard'a yazı, Sivas, 7 Ekim 1879 ve F.O. 78-2987, Stewart'tan VVilson^ yazı, Konya 31 Temmuz 1879. Çerkeslerle ilgili sorunlar, birçok yapıtta, onların Osmanlı imparatorluğunu;, Ermenilere karşı bir önlem olmak üzere yerleştirildiği yolunda pek tuhaf bir bakış açısıyl^ ele alınıyor. Örneğin, A.O. Sarkissian 'in kanısınca, Çerkesler "özellikle Ermeni illerir,s doğru ilerlemeleri için özendirildiler" (A.O. Sarkissian, History of the Armenian Question \ 1885, Urbana, Illinois, 1938); oysa bu görüş, Çerkeslerin yerleşim modelleri incelenim, anlaşılır ki, saçmadır [Çerkeslerin, yüzde oranı yönünden pek azı, Osmanlı doğ, Anadolusunda Ermenilerin yaygın bulunduğu illere yerleştirilmiştir], 97] Örneğin bkz. F.O. 78-3137, Biliotti'den Dışişleri Bakanına gönderilen yaz, Çarşamba [Samsun], 23 Ağustos 1880. Trabzon'da İngiliz konsolosu olan Biliotti, 188ı,' yılında, konsolosluk olarak görev bölgesini oluşturan yörede geniş kapsamlı bir ge;, yapmak için, herhalde savaş bitiminde bunu yapmanın mümkün olmasından hemen sonr, gemiye binmişti. Özellikle müslüman sığınmacıların yerleştirildikleri köylerin durumu^ mcelemeye ve hristiyan halkın Rusyaya göç etme niyetinde olup olmadığını öğrenmeye il{ duyuyordu. Her iki konu hakkında Londra'ya ayrıntılı raporlar iletmiştir. 98] F.O. 78-3137, Biliotti'den Dışişleri Bakanına yazı, Samsun 31 Ağustos 1880.   

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>