İKİNCİ BÖLÜM
DOĞU ANADOLU VE KAFKASYA

    Rusya, yarı maymun, yarı ayıdır. Yabancı krallıklarda, Avrupayı maymun gibi taklit eder [*1]; ama kendi yurdunda, ayının pençeleri her yerde kendini gösterir.
İvan Golovin [1]       


    19. yüzyılda ve 20. yüzyılın erken döneminde Kafkasya ile Doğu Anadolunun tarihi diye öne sürülenlerin çoğu, aslında, yörede egemenlik için birbiriyle yarışan etnik toplulukların propagandasından ibarettir. Kendi toplumlarının uğradıkları kayıpları abartma konusunda hevesli olmanın bile ötesine geçen, böylesi tarihlerin yazarları, düşman toplumlarının da kayıplara uğramış bulunduğunu bilmez görünür. Bu tutum, çatışmaları kıyım diye, savaşları da soykırım diye niteleyivermek eğilimine yol açmıştır. Bundan farklı olacak [benim de izleyeceğim] tutum, her iki yanın karşısındakine ateş ettiğini ve her iki yandan ölenler bulunduğunu teslim etmektir.

    Ayrıntılara giren güvenilir tarih kitaplarının yokluğu karşısında araştırmacı, özgün kaynaklara inmek zorunda kalıyor [*2]. Ne yazık ki, Doğu Anadolunun ve Kafkasyanın müslümanlarıyla ilgili araştırma yürütebilmek için [bu gibi bilgi kaynakları] dahi eksiklidir. Osmanlı devlet arşivlerindeki kayıtlar [yararlanılır olmaları için kayda geçirme, tasnif etme gibi çalışmaların yürütülmesi yüzünden] pek yavaş yavaş ve emek harcanarak araştırmacının incelemesine sunulmaktadır; Rusyadaki kayıtlar bakımından da durum buna benziyor. [Bölgede] Avrupalı Konsoloslar az sayıdaydı, olanlar da genellikle pek derinlere işlemiş bir peşin yargılılık sahibiydi ve raporlarında anlattıkları olayların ancak pek azını gerçekten gözleriyle görmüş bulunuyorlardı [kendilerine anlatılanlara inanıyor ve bunları gözüyle görmüş gibi raporlarına yazıyorlardı]. Bu nedenle, Osmanlı ülkesinin doğu yanında olan bitenleri aydınlatacak kanıtlar özenle toplanmalıdır ve bir araştırmacının anlatımında vurgu, gözlemlenmiş olaylara dayanmalıdır, yoksa o çağdaki insanların çoğu kez ön yargılarla ağır biçimde sakatlanmış olan yorumlarına ve çözümlemelerine [tahlillerine] değil.

    Bu bölümde ele alınacak olan coğrafya bölgesi, Kafkas Dağları dizisinin kuzeyindeki bozkır ile başlar, Doğu Anadolunun tümünü kapsayarak güneye doğru yayılır, doğuda İran Azerbaycanını içine alır ve batıda en azından [Osmanlının] Sivas Vilâyeti boyunca uzanır [2]. Bu, çok geniş ve üzerinde birçok dilin konuşulduğu bir bölgeydi. Hristiyan toplumun temsilcileri şunlardı: özellikle Ermeniler, bunlar bölgenin tümüne yayılmış idiler; kendi ata yurtlarında yaşayan Gürcüler ve güneydeki dağlarda Keldanî'lerle Nesturi'ler [*3]. Rum/Yunanlılar sadece Karadeniz kıyısında, önemli sayılarda, bulunmaktaydılar [*4]. Bugün Ermenistan Cumhuriyetinin, Azerbaycan Cumhuriyetinin ve Gürcistandan bir bölümün yayıldığı, Transkafkasya [*5] denen Güney Kafkasyadan Kuzey Irak dağlarına kadar, müslüman nüfus, Türklerden ve Kürtlerden oluşuyordu. Güneydoğu Kafkasya Bölgesine ve Kuzeybatı İran'a yayılan Azerbaycan'da yaşayan Azerî Türkleri, çoğunlukla, Şiî müslümanlardı. Sünnî Türkler, Kafkasyadan güneye doğru uzanan bölgenin uç bölümünde ve tüm Doğu Anadoluda, Güneydoğu Anadolu hâriç, çoğunlukta idiler; Güneydoğu Anadoluda dahi kentlerde ve bazı kırsal alanlarda Sünnî Türk toplulukları vardı. Kürtlerin çoğunlukla göçebe ya da yarı göçebe olmalarına karşılık, yerleşik yaşama geçmiş, kırsal kesimde ya da kentlerde yaşayan Kürtler Güneydoğu Anadolunun kentlerine, köylerine yayılmış idiler. Kürt aşiretleri Doğu Anadolunun tümünde dolanıp duruyor ve Erzincan güneybatısına düşen Dersim'de [şimdi, Tunceli] ve Van ilinde, Kuzey Irak'ta, Güneybatı İran'da yoğun bir kitle oluşturuyordu.

    Kafkas Dağlarının, Karadeniz "doğu kıyılarının ve Hazar Denizi kuzeybatı kıyılarının müslüman halkı, genellikle Kafkasya halkları diye adlandırılan topluluklardan oluşuyordu. 19. yüzyılın başlarında, bir zamanlar daha geniş araziye yayılmakta olan Çerkesler, Kuzeybatı Kafkasyanın çoğunluktaki halkı idiler. Hazar Denizi batı kıyısının ortasında ve dağlarındaki Dağistan'da çeşitli boylar yaşıyordu: Çeçenler, Andi'ler, Avar'lar ve bunların yanı sıra Azerî Türkleri. Batı yanda, Gürcü dilleri ailesine giren bir dil konuşan Lâzlar, Batum yakınındaki kıyı bölgesinde, Rize güneyine kadar, yerleşmiş idiler. Yine Gürcü dilleri ailesine giren bir diğer dili konuşan Abaza'lar, Sohumkale merkez olmak üzere, daha kuzeydeki kıyı bölgesinin halkı idi. Kimi daha büyük toplulukların mensubu olan çeşitli başka boylar, Kafkasya'nın tümünde öteye beriye dağılmış bulunuyorlardı. Her ne kadar daha sonra göç nedeniyle yerleşim düzeni geniş ölçüde değişecek idiyse de, 1800 dolaylarında, müslümanlar hiç kuşkusuz en kalabalık dinsel toplumu oluşturmaktaydılar. Yalnız Gürcistanda ve Anadolunun küçük [adacık durumundaki] bazı bölgelerinde hristiyanlar çoğunluktaydı.

    Kafkasyayı ve Doğu Anadoluyu incelerken farkedilir ki bu ikisini, siyasal sınırlara rağmen, tek bir bölge olarak ele almak mümkündür ve gereklidir. Şimdiki incelememizin kapsadığı yaklaşık 100 yıl boyunca, Kafkasyanın ve Doğu Anadolunun tarihleri ve halklarının başına gelenler, ayrı ayrı inceleme ile, anlaşılamaz. Ekonomik, toplumsal, dil'sel ve dinsel açılardan bu bölgenin halkları arasındaki bağlantılar 1920'lere kadar hatta belki daha sonrasına kadar pek güçlü kaldı.

    Rusya güneyinin ve Osmanlı doğusunun halklarının tarihleri arasındaki yakın bağlantıyı anlamak için, bu halkların tarihlerini, siyasal sınırlara göre değil dinsel toplumlara göre ele alarak incelemek gerekir. Anadolulu Ermenilerin ahvâlini anlamak, incelemeyi Erivan Ermenilerinin ahvâli ile bağlantılandırarak yapmazsanız, olanaksızdır. Pek çok göçmen, Osmanlı imparatorluğundan Rusyaya göçtü ve pek çok Ermeni Piskopos, İstanbuldaki Ermeni Patrikhanesine bağımlılıktan, Eçmiadzin'deki Patrikhanenin bağımlılığına [*6], oradan yine geriye geçti; Ermeniler bakımından pek çok devrimci [Ermeni bağımsızlığı savaşçısı], kendilerine Türk Ermenisi ya da Rus Ermenisi demenin ancak siyasal anlamda [uyruğu bulundukları devleti kasdeder yolda] doğru olabileceği ölçüde, sınırı o yandan bu yana, bu yandan o yana tekrar tekrar geçti durdu. Aynı şey, müslümanlar bakımından da, özellikle Güney Kafkasya'nın ve Doğu Anadolunun Türkleriyle Kürtleri bakımından, doğru idi. Her ne kadar müslüman göçlerinin çoğu, Güney Kafkasyadan çıkıp Doğu Anadoluya geçme göçü idiyse de; alış veriş, iş bulup çalışma amaçlarıyla ve aile bağlantıları nedeniyle önemli ölçekte süregiden göçler dahi vardı. Müslüman göçebeler, özgürce, siyasal sınırları aşıyorlardı. Göçe zorlanmış kişilerin [Anadoluya] yeni sızmaları, Anadolunun doğu yanındaki müslüman dindaşlara Kafkasyadan haberler ulaştırıyordu.

    Rus ve Osmanlı egemenliğindeki Ermeniler, besbelli, hangi devletin uyruğu olurlarsa olsunlar birbirini kardeş sayıyorlardı. 1920'ler öncesinde din kardeşliğinden ayrı ve ona karşıt bir kavram olarak, aynı vatanın çocukları olma düşüncesinin Kafkasyada yahut Doğu Anadoluda kayda değer bir kendini göstermişliği bulunduğu kuşkuludur. Doğuda, Kafkasyalı bir müslüman kendisini Kafkasyalı bir Ermeniye olmaktan çok daha fazla, Anadolulu bir müslümana yakın hissederdi ve tıpkı aynı yolda, Doğu Anadolulu bir Ermeni de Anadolulu müslümanlara değil Kafkasya Ermenilerine yakınlık, kardeşlik duygusu duyardı. Bu nedenle, Kafkasyada Rusyaya sadık müslüman uyrukların yahut da Doğu Anadoluda Osmanlı imparatorluğuna sadık Ermeni uyrukların, çok sayıda olarak, varlığından söz etmek gülünçtür. Her iki bölgede, egemen siyasal düzene kendini uyarlamış olan ve sâdık hatta vatansever sayılabilecek müslümanlar ve Ermeniler vardı. Bununla birlikte, Ermenilerin ve müslümanlann çoğu, din kardeşliği dışında, aşirete yahut köy halkına besledikleri yakınlık duygusunun üzerinde bir yakınlık duygusunu gerçekte bilmeyen köylüler ya da göçebeler idiler. Onların, mensup bulundukları dinsel topluma karşı gösterdikleri bağlılığı herşeyin üstünde tuttukları, Kafkasyadaki ve Doğu Anadoludaki savaşlarda tekrar tekrar kanıtlandı.

    Savaş zamanında Ermenilerle müslümanlann duygu birliğinin kimden yana olduğu apaçık ortaya çıktı. Her iki grubun kime sâdık oldukları konusunda kuşkuya hiç yer yoktu. Müslümanlardan bazısının, özellikle Kırım Savaşı sırasında, Rusların yanında savaşmış bulunmasına [3] ve orta sınıftan birçok Ermeninin Osmanlı devletini desteklemesine rağmen, doğudaki Ermeniler ve müslümanlar genellikle kendilerine düşenin, dindaşlarının yanında yer almak olduğu düşüncesindeydiler. Bu, hem Kafkasya için hem de Doğu Anadolu için doğru idi. Kafkasyada, müslümanlar, savaş zamanında, Rus efendilerine karşı ayaklanmaları için Osmanlının yaptığı çağrıya uydular ve W. E. D. Ailen'in belirttiği üzere, Rus efendilerine karşı, gerek çete yöntemiyle gerek düzenli birlikler hâlinde, çarpıştılar:

    (1. Dünya Savaşında) Çoruh ve Oltu Çayı vadilerinde pek karışık öğelerden oluşan bir halk vardı: Artvin, Ardanuç, Ardahan ve Oltu kentlerinde nüfusun ağırlıklı çoğunluğu hristiyan Ermenilerden oluşurken, kırsal alanda, müslümanlar çoğunluktaydı; bu müslümanlar arasında Lâzlar ve Acar'lar gibi Gürcü kökenli olanlar, Türkler, eski Tatar aşiretlerinin kalıntıları ve 1864'de o zaman sınırın Türkiye yanı olan yörede yerleştirilmiş Çerkesler bulunmaktaydı. Soy kökenlerine bakmaksızın bütün müslümanlar, özellikle istilâ edici bir ordu içinde [Türkler] geldikleri zaman Türklere destek sağlamaya şu ya da bu ölçüde hazır olduklarını gösterdiler. Böylece, Yukarı Sarıkamış'ın Çerkesleri, Türk askerlerinin yanında yer alarak, kendi taştan saklya'larında [*7] inatçı bir savunma savaşına girdiler ve yaylaların yoksul yerleşimcileri kendilerinde de pek kıt olan yiyeceği, Hafız Hakkı [Paşa]'nın tümenlerine, bu tümenlerin [Osmanlı ordularınca Enver Paşa'nın çılgın komutuyla Güney Kafkasyayı işgal etmek amacıyla yapılan ve felâketle sonuçlanan girişimde] Allahüekber Dağlarını aşmak için umutsuzca yürüdükleri sırada, ellerinden geldiğince, verdiler [4].

    Daha 1700'lü yılların erken döneminde, Büyük Petro zamanında, bazı Ermeniler Rus politikasına ve Rus ordusuna hizmet etmeye başlamışlardı. Ermenilerin Rusya'ya güvenle bağlanması ve o yandan destek umar olması, Rusların Kafkasya bölgesine gerçekleştirdikleri ilk seferlerden başlayarak, yeşermiş, artmıştı. Kafkasya Ermenileri, daha Çar'in bu bölgeyi istilâ etmesine yardımcı olmak üzere bir askerî birlik oluşturdukları Büyük Petro döneminde [5], Rus Çarlarına bağlılık ve destek sağlama sözü vermiş bulunuyorlardı. 1700'lü ve 1800'lü yıllarda, yöredeki yerleşimlerin sivil ve dinsel yönetim görevlileri, Kafkasyada müslüman Han'lıklarının Ruslarca istilâ edilmesini ve bunlardaki müslüman hükümdarların düşürülmesini desteklediler. Aynı dönemde, ilk kez olarak, Ermeniler, müslüman efendilerine karşı -bu kez İran Şahlığı söz konusu idi- Ruslar yararına casusluk ettiler [6]. 1796'da Derbend kenti Rus kuşatması altındayken, kentteki Ermeni halk, kenti su ile besleyen düzen hakkında istilâcılara bilgi ilettiler ve Rusların Derbend Han'ını yenmesine olanak sağladılar [7]. Bir Ermeni Patrik'i, [az önce dn. 6'da adı anılan] Argutinskiy Dolgorukov, 1790'larda, açık açık, Rusların "Ermenileri müslüman egemenliğinden kurtaracağı" yolundaki umut ve inancını ilân etti [8]. İran ve Osmanlı imparatorluklarının Ermeni uyrukları, keza Rus imparatorluğu sınırları içinde yaşayan Ermeniler, 1827-29 savaşlarında ve Kırım Savaşında, İran'a ve Osmanlı imparatorluğuna karşı savaşmışlardır [9].

    Osmanlı Anadolusundaki Ermenilere gelince, onlar dahi Rusyanın dâvasına bağlılıklarını ilk kez Ruslar yararına casusluk çalışmalarıyla gösterdiler. Doğu Anadoluda yapılan bütün savaşlarda Anadolulu Ermeniler sınırları geçtiler ve Osmanlı askerlerinin harekâtı üzerine [Ruslara] bilgi verdiler. Anadolulu Ermeniler, 1827'de, istilâcı Rus ordularına yardımcı oldular; binlercesi, Anadoludan ayrılan Rus ordusunun peşi sıra gitti. Kırım Savaşı sırasında, Ermeniler, kuşatma altındaki Kars kentinin içinden Ruslara bilgi getirdiler. Osmanlı Anadolusunun yerlisi Ermeni yol göstericiler, 1877'de Rus istilâcıların önüne düştüler. Eleşkirt vadisinin Ermenileri 1877'de istilâcı Rus ordularına hoşgeldin töreni düzenlediler ve Ruslar giderken kendileri de yığınsal göçle onları izlediler [10]. Görüleceği üzere, 1. Dünya Savaşında, Doğu Anadolunun ve Kafkasyanın Ermenileri, tek bir toplum olarak, Ruslarla bağlaşık idiler.

    Anadoluda Ermeni ayaklanmacıların Rusyaya güvenip bağlanması,[19.] yüzyılın ortasında Zeytun [şimdi: Kahramanmaraş iline bağlı ilçe merkezi Süleymanlı] ayaklanmasıyla açığa çıkmağa başladı. 1854 yılında, Osmanlılar Kırım Savaşında Ruslarla çarpışırken Zeytun ayaklanmacılarının Osmanlıya karşı savunma mevzilerini berkitmek üzere para gerektiğinde, Ermeni âsiler Ruslardan para yardımı almak girişiminde bulundular [11]. 1872'de Van Ermenileri "bir cemaat olarak" Kafkasyadaki Rus Kral Naibine yazı gönderip, kendilerinin kuracağı hükümet için destek dileği öne sürdüler. Rus devleti uyruğu olmak istediler ve somut eyleme geçerek silâh depolamaya başladılar [12]. Osmanlı Ermenilerinin Rus imparatorluğuyla ilişkileri, başlıca Ermeni ayaklanmacı kuruluşlarının, özellikle de Daşnaklar'ın (Daşnaktsutiun) [*8] eylemleri içinde yürütülüyordu. Rus Ermenistanı, Osmanlıları hedef almış bir silâh depolama ve ayaklanma örgütlenmesi merkezi idi [13]. Ayaklanmacıların eylemleri, onların Ermeni kilisesiyle bağlantısı sayesinde çok geniş ölçüde kolaylığa kavuşuyordu. Bir örgüt gövdesi olarak Ermeni kilisesi, doğaldır ki, Osmanlı sınırının dışına da çıkmakta idi; çünkü iki Patriklik merkezinden biri Rusyadaki [Ermenistandaki] Eçmiadzin'de, diğeri İstanbulda bulunuyordu. Din görevlileri, piskoposlar ve düşünceler, bu iki kilise merkezinin yetki bölgeleri arasında serbestçe bir yandan öte yana geçiyordu. Kilisenin olanaklarını kullanarak, ayaklanmacı din adamları, kolayca, Güney Kafkasyadaki ve Anadoludaki ayaklanmacılar arasında olsun, Rus hükümetiyle ayaklanmacılar arasında olsun, iletişimi sürdürmüşlerdir. Ermeni ayaklanmacı hareketi içinde papasların ve piskoposların varlığı [14], Ermeni kimliğinin iki odağını, kilise ile çağdaş ulusçuluğu, yanyana getirdi. Bu durum, ayrıca, kilise dışı ulusçuluğu kutsadı ve Ermeni ulusçuluğuna, Doğu Anadolunun Ermeni köylülerince kolaylıkla anlaşılabilecek bir dinsel içerik kazandırdı. Üstelik, kilise yöneticileri bir yandan da ayaklanma örgütüne destek sağlamakta idiler. Örneğin, Osmanlı-İran sınırının İran yanındaki Derik manastırı [*9] ayaklanmacı Başkeşişi, Akki diye de bilinen Bagrat Vartabed [*10] Tavaklian eliyle bir cephanelik ve Osmanlı imparatorluğuna karşı eylem yapan Ermeni ayaklanmacılar için sızma noktası olarak örgütlendi [15].

    Doğu Anadolu ile Kafkasya'nın birbirine göre uzantı durumunda olması, her iki bölgede birden patlak veren, görünüşte kendiliğinden ortaya çıkmış çatışmayı açıklar. Âdet edinilmiş anlatımı yeğleyen tarih kitapları, Doğu Anadoluda ya da Kafkasyada dinsel toplumlar arasında çatışmanın her patlak verişini, kendi başına gerçekleşmiş bir olgu gibi gösterirler. Kendi tarihsel ve coğrafyasal bağlantılarından soyutlandıklarında bu çatışmaların açıklanması ancak akıl dışı duygusal patlamalara bağlanarak yapılabilirdi. [Şimdiye dek yazılmış kitaplarda] Yalnız müslümanların Ermenilere saldırıları ele alınıp Ermenilerin müslümanlara saldırıları üzerinde pek az durulmuş bulunduğundan, yorumcular kolaylıkla, müslümanları ara sıra hristiyan öldürmek gereksinmesi duyan yabanîler olarak resimlemişlerdir. Aslında, tıpkı müslümanların Ermenilere saldırdıkları gibi, Ermeniler de müslümanlara saldırmışlardı ve bu saldırılar bazı olaylarda görünür bir tahrik yokken, hemen o sıralarda gerçekleşmiş bir haklılık nedeni yokken yapılmış idiler. Kimi zaman saldırı, akıl dışı bir hınç patlaması ürünü idi, ama büyük çoğunlukla her iki yan için kendi tarihlerinin bilincinde olmak nedenine dayanıyordu. Bu tarih nedeniyle ve gerek Kafkasyada gerek Anadoluda olan biteni bildikleri için, Ermenilerle müslümanlar, kendi soydaşlarının birbirini yığınsal kıyımlardan geçirdiklerinden haberli idiler. Her iki yandakilerin karşı tarafça, yine büyük kitleler hâlinde, yurdundan kaçıp gitmeye ya da ölmeye zorlandığını biliyorlardı; ayrıca biliyorlardı ki toplumlar arası savaş onların kendi yöresine bulaşırsa kendileri de, düşmanlarını yenemezlerse, tıpkı başka yerlerdeki dindaşları ile aynı yazgıya katlanacaklardı. Bu, klâsik bir "kendi kendine gerçekleşecek" kehanet'tir: her iki yan, karşısındakini, eğer ben onu öldürmezsem o beni öldürecek bilinci nedeniyle öldürmekte idi ve ortada bulunan koşullar karşısında, sonuç, tümüyle tutarlı idi.

    Kısacası, Ermenilerle müslümanlar arasındaki düşmanlığın tarihini anlamak için, tüm kapsamında Ermenilerle müslümanların egemenlik uğruna 100 yıl boyunca savaşmış bulunduğu, Kafkasya ile Doğu Anadoluyu bir bütün olarak incelemelidir.

*1] "Avrupalı ve uygar görünüşüne bürünür" demek istiyor.
1] Ivan Golovin, The Caucasus, London 1854.
*2] Örneğin, belli bir yerde Türklerin şu kadar Ermeniyi ya da Ermenilerin şu kadar Türkü kıyımdan geçirdiği iddialarını değerlendirebilmek için, o yerde çatışma öncesinde kaç türkün, kaç Ermeninin yaşadığını gösteren istatistikleri veren belgesel yayınlara bakmak gerekiyor; olaylar hakkında yerel görevlilerin kendi üstlerine gönderdikleri raporlara bakmak gerekiyor.
2] Kafkasyanın ve Doğu Anadolunun coğrafyası hakkında bkz. W. E. D. Ailen/Paul Muratoff, Caucasian Battlefields, Cambridge, 1953; J. C. Dewdney, Turkey: An Introductory Geography, New York, 1971; W. B. Fisher, The Middle East, London, 1950, 1978; John F. Baddeley, The Rugged Flanks of the Caucasus, London 1940; Al Kabk maddesi, E.I., 2. bsl., c. IV s. 350-351 (D. N. MacKenzie).
*3] Bu küçük azınlıklar hakkında bkz. Umar, Türkiye Halkının Ortaçağ Tarihi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1997, s. 190-191.
*4] Buradaki "Rum" azınlığın soy ve kültür kökenleri konusunda bkz. Umar, a.g.e., s. 188-190.
*5] "Kafkas ötesi", yâni Rusyaya göre ötesi, Kafkas Dağlarının güney yanıbaşındaki bölge. Yazar, burada 19. yüzyıl sonunu ve 20. yüzyılın ilk iki onyılını konu aldığı için hep di'li geçmiş kullanacak; oysa yöredeki müslüman topluluklarının yapısı bugün de geniş ölçüde aynıdır.
*6] Eçmiadzin, ileride de anılacak. Bu, şimdiki Ermenistan Cumhuriyeti başkenti Erivan'ın 20 km. batısında küçük bir manastırlar, kiliseler kentidir.
3] Düzenli ordu mensubu bulunmayan müslümanlardan oluşturulmuş atlı birlikler -bunların içinde Kürtler ve dağlılar da vardı-, Kırım Savaşı sırasında doğu cephesinde Ruslarla birlikte [Çar devletine] hizmet etmişlerdir. Bkz. [Allen/Muratoff,] Caucasian Battlefields, s. 60, 67, 72 ve 83.
*7] Bunun ne olduğunu saptayamadım. Mehmet Yasin Çelikkıran, Çerkesçe-Türkçe Sözlük, Adige Yayınevi, Maykop (Gürcistan) 1992, olması gereken yerde (C=S harfinde, s. 146) böyle bir sözcük göstermiyor.
4] Caucasian Battlefields, s. 293.
5] Muriel Atın Atkın, The Khanates of the Eastern Caucasus and the Origins of the First Russo-Iranian War, basılmamış Doktora tezi, Yale Üniversitesi, 1978, s. 7.
6] Atkın, s. 25-27. Atkın, ayrıca (s. 199, 200'de) 1800'lü yılların erken döneminde Ermeni kilisesinin Ruslardan yana destek sağlamasının başka örneklerini de kaydediyor:
    Ermenilerle Gürcüler, özellikle de İran'da hısımları olanlar yahut orada iş ilişkileri bulunanlar, Rus yöneticileri yararına bilgi sağlayıcı değerli bir kaynak olma işlevini sürdürdüler ve böylece Rusyanın gerek siyasal gerek taktik belirleme kararlarını etkilediler. Argutinskiy Dolgorukov'un ölümünden sonra Ermeni kilisesinin Katolikos'u [Patrik'i] olan ve adaylığını Rusların desteklediği Daniel, Ruslara bilgi sağlıyordu. [Çar] Alexandr, açık seçik olarak, Çiçianov'a, Katolikos Daniel ve onun destekleyicileri ile bağlantıyı sürdürmesi, Daniel'in öğütlediklerini yapması talimatını vermişti. 1808'de Alexandr, Ruslara bilgi sağlayarak ettiği hizmet nedeniyle Daniel'e ödül olarak St. Anne nişanının birinci derece olanını verdi. Bunu izleyen birkaç yıl boyunca, Rusya sınırlarını Kura ve Araş ırmaklarına kadar yaymak için savaşırken, Ermeniler sürekli olarak Rus yöneticilere haber gönderip onları müslümanlarca yönetilen Hanlıkları zaptetmeye ve Ermenileri müslüman zulmünden kurtarmaya teşvik ettiler.

Belki de Ruslar, Ermenilerin destek umarak bağlanabilecekleri tek güçlü hristiyan devleti idi, ama Rusların eylemleri kesinlikle kendi çıkarlarını gözetiyordu ve onların hristiyanlığı umursadıkları pek kuşkulu idi. Örneğin, Atkin'm yapıtında, özellikle s. 30 ve 37' de, Kafkasyadaki erken dönem Rus politikasının ve Rus fetihlerinin gelişmesi hakkında verilen bilgiye bkz.
7] Atkın, s. 139.
8] Atkin, s. 144. Ayrıca s. 210, 219'a da bkz.
9] H. P, Pasdermadjian, Histoire de l'Armenie, Paris 1971, s. 307 ve 309. Bazı Ermenilerin kendileri, belli ki, sağladıkları bu desteğin Kafkasyadaki Rus fetihlerinin gerçekleşmesini olanaklı kıldığı inancında idiler. Bkz. G. Pasdermadjian, Why Armenia should be free, Boston 1918. s. 16.
10] Bkz. Caucasian Battlefields, s. 148 ve 149.

    Rusya'ya giden Ermenilerin hepsi oradaki yaşantıdan hoşnut kalmış değillerdi. Erzurum'daki İngiliz Konsolosu Taylor'in raporuna göre, Ermenilerden birkaç yüz aile Rusya'dan Erzurum vilâyetine dönmüşlerdi (F.O. [Foreign Office, İngiliz Dışişleri Bakanlığı] belgeleri 195-799, No. 2, Taylor'dan Lyons'a yazı, Erzurum 19 Mayıs 1866). Burada hemen hemen kuşkusuz, dönen göçmenlerin sayısında abartma vardır. F.O. 195-1237, No. 2, Everett'den Trotter'a, Erzurum, 4 Kasım 1879 günlü yazıda, daha sonraki ters yönlü göçler hakkında verilen bilgiye de bkz.

    Ermeni köylülerin Rusyaya beslediği bağlılık üzerine ilginç bir öykü için bkz. S.S. belgeleri No. 54. Bilâl N. Şimşir, British Documents on Ottoman Armenians, Ankara 1983, c. I (- 1880).
11] Louise Nalbandian, The Armenian Revolutionary Movement: The Development of Armenian Political Parties through the Nineteenth Century, Berkeley and Los Angeles, 1963, s. 68.
12] Nalbandian, s. 81-82.
*8] Sözcüğün ilk harfi Ermeni yazımında ta'dır ve batı (Türkiye) Ermenicesinde T olarak okunur, bu örgüt Türkiyede Daşnak'lar diye değil Taşnak'lar diye bilinir. Ermenicedeki yazımı Türk yazımına Taşnagtzoutiun diye aktarabiliriz. Sözcük o dilde, Birlik, İttifak, Federasyon anlamlarına gelmektedir (taşn=sözleşme, anlaşma kök sözcüğünden).
13] Nalbandian, s. 173-176.
14] Örneğin, Nalbandian, ayaklanmacı piskoposlardan biriyle yüzyüze konuşmuştu; bu kişi, "Hınçak [Ermenice doğrusu: hnçag, çıngırak, çağırma ve toplama çıngırağı] devrimci partisinin ilk üyelerinden olmuş, Kilikia bölgesinin eski Başpiskoposu merhum Muşeg Seropian" idi (Nalbandian, s. 207. Ayrıca bkz. Documents sur les atrocites Armeno-Russes, s. 22-24). Ermeni ulusçuluğunun ve Ermeni umutlarının uyanmasında Amerikan protestan misyonerlerinin önemli yeri üzerinde bu kitapta durulamıyacaktır, ama konuya ilgi duyanlar Joseph L. Grabill'in Protestant Diplomacy and the Near East adlı, Minneapolis, Minnesota'da 1971'de basılmış yapıtına, özellikle orada s. 46-53'e bakabilirler.
*9] Bunu Mardin'e bağlı ilçe merkezi Derik ile karıştırmamalı. Anadoluda birkaç Derik vardır. Bu ad, Der-ik, Kürtçede "Kapı-cık"; Ermenicede (doğrusu Der-ig) "Efendinin,Tarınnın (=İsa'nın)-halkı" demektir.
*10] Kitabın özgün metninde Vardapet yazılmış. Doğrusu Vartabed'dir ve "Vaaz veren, hoca" demektir (din bilgisi öğretmek, vaaz vermek anlamındaki vartabedel fiiliyle bağlantılı sözcük).
15] Nalbandian, s. 174.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>