Ulusçuluk ve ayaklanma [lar]. Osmanlı imparatorluğunda [çeşitli halklar arasında gelişen] ulusçuluk, tartışmasız olarak, Batı Avrupa ürünü bir düşünsel dışalım idi, ancak bunun imparatorluk içinde gösterdiği gelişme kendine özgü oldu. Bunun ilk kendini gösterişleri, Batıda görülen, ulusal kökenle bağlantılı ulusçuluktan çok, Osmanlı devletindeki, dinle tanımlanan millet kavramıyla bağlantılı idi. Devletlerinin kuruluşundan beri, Osmanlılar, hristiyan toplumlarının kendi varlıklarını sürdürmesine hoşgörü göstermişlerdir ve "sınırlı bir özerkliği bulunan millet" sistemi içinde, din temeline oturan ayrı kimliklere izin vermiş hatta bu ayrılıkları teşvik etmişlerdir. Her bir dinsel toplum, diğer deyişle millet, geniş ölçüde özerklikten yararlandırılmıştır. Mahkemeler, okullar ve hayır kurumlan, din adamı kimliğindeki görevlilerin yönetimindeydi. Din toplumları arasındaki ayrılış, çoğu kez diğer din topluluklarından ayrı olarak yaşayan ve çalışan çeşitli millet mensuplarının güncel yaşantısına yansıyordu. İlk Osmanlılar için, bu yolda politika güdülmesi yalnız peygamber Muhammed'in, hristiyanlara ve yahudilere karşı hoşgörü gösterilmesi yolunda getirdiği kurala uymanın gereği olmakla kalmıyordu; bu, "Böl ve yönet" ilkesinin uygulanmasına ilişkin bir konu idi. Sonuç şuydu ki imparatorlukta egemen olanlar belli bir dinsel inancın, islâmın mensubu idiler ama, o devlette diğer dinler de varlıklarını korumuş ve güçlü bir ayrı kimlik sahibi olmayı sürdürmüşlerdir. Her bir dinin mensuplarını tek bir millet içinde bütünleştirmek amacıyla herhangi bir özel çaba gösterilmedi. Dinsel duyguların derinlere işlemişliği ve kişisel ya da toplumsal kimlik yönünden dinsel inancın önemi karşısında, ayrı [dinsel inançtaki] toplumları, din değiştirmeye zorlamaksızın bir bütün [tek ulus] hâlinde birleştirmek pek güçlü olasılıkla gerçekleştirilemiyecek bir işti ve Osmanlılar böylesine bir politika izlemediler. Osmanlı yönetiminin süregittiği yüzyıllar boyunca pek çok kişi İslama geçti, ne var ki din değiştirme [devletçe] teşvik ediliyor değildi ve yeniçerilerin [devşirilme konusundaki] özel durumu hâriç, din değiştirmeye zorlamak hemen hemen hiç görülmemiş birşeydi.

    Millet sisteminde, Osmanlılar, kendi doğasında devlete bağlılık bulunmayan bir reaya toplumunun [*1] varlığını kabullenmişlerdi. Millet sistemi [tasarımında], devlete bağlılık, beklenen [talep edilen] birşey değildi, genellikle gösterilen bir tutum da değildi. Toplum düzeni bozulmadıkça ve vergiler [hristiyan-musevî uyruklar toplumu olan reaya'nın yükümlü tutulduğu özel vergi; cizye] ödendikçe, Osmanlılar, hükümete karşı inşaların içindeki kişisel duyguları pek az umursuyorlardı. Bağlılık duygularının asıl [yönelip] depolandığı yer, kişilerin kendi dinsel toplumlarıydı. Osmanlı deyimi geleneksel olarak, devletin bir bürokrasi makamında bulunan ya da bir askerî yönetici kimliğinde olan, egemen kişilerini kasdederdi, yoksa bir etnik topluma mensup olmayı değil. Son dönem tanzimatçıları bir Osmanlı ulusu yaratmak çabasına girdiklerinde, artık vakit çok geçti. Eski gelenek çerçevesinde kişilerin ilk başlardaki gibi Rum ya da Ermeni diye nitelenmesi, şimdi dinsel toplumun yanı sıra etnik topluma da işaret eden anlamı ile, artık, [beton gibi] donmuştu.

    19. yüzyılda yıllar ilerledikçe ve Osmanlı hristiyanları arasında ulusal bilinç geliştikçe, Osmanlı azınlıklarının ulusçuluğu İtalyan ve Alman ulusçuluğunda da görülen ırkçı karaktere büründü, ama dinle [milliyet fikri arasındaki] bağ hiçbir zaman yok olmadı. Rum/Yunanlı'ların, Bulgarların ve Ermenilerin ulusal bilincinde etkin olan, geniş ölçüde, belki de en ağırlıklı olarak, dinsel kimlik tanımlaması temeline oturan duygu idi. Bunun şaşılacak yanı yoktu, çünkü yüzyıllardan beri hristiyan kilise örgütleri her bir hristiyan toplumunun ulusal kültürünün korunduğu bir ocak işlevini görmüşlerdir. Hristiyanlar müslüman Türklerle aynı yemekleri yiyor olabilirlerdi, aynı türden konutlarda yaşıyor olabilirlerdi, hatta aynı dili konuşuyor olabilirlerdi, ama dinsel tapkı törenleri ve dinsel inançları ayrı idi. Osmanlılar, uzun süre boyunca ve hiç sapmadan izledikleri dinsel hoşgörü geleneği nedeniyle hemen hemen hiç övgü almadılar. Kaderin cilvesi [tam tersine], bundan dolayı pek ağır bir bedel ödediler. Yabancılar, Osmanlıların iç işlerine karışmak için bahane olarak, hristiyan millet'lerinin koruyucusu olarak davrandıklarını ve hristiyan kardeşliğini öne sürdüler. Hristiyan millet'lerinin mensupları, Osmanlı düşmanı bir ulusçuluk yaratmak için bu ayrı dinden olmak duygusundan yararlandılar.

    Osmanlı imparatorluğunda 19. yüzyılda kendini gösteren ekonomik ve toplumsal değişimler, hristiyanlara bir üstünlük duygusu kazandırdı ve müslüman yöneticilere karşı hınçlarını derinleştirdi. Avrupadaki hristiyan devletlerle bağlantılarından ve daha üstün bir eğitim düzeninden yararlanıyor olmaktan güç alarak, hristiyanlar, 19. yüzyılın ekonomik gelişmelerinden, oransız ölçüde yarar sağlayabildiler. Misyonerler ve başkaları, onlara, bir üstünlük duygusu ve Avrupanın [güçlü] imparatorluklarıyla aynı toplumdan olma inancı aşıladılar. Pek çok hristiyan ekonomik açıdan ileri duruma geldikçe, bunlar, doğal olarak, ekonomi alanındaki başarılarının yanına, politik [kendilerini iktidarda pay sahibi edecek] bir kudret de eklemek isteği duyar oldular. Bu isteklerine karşı çıkıldı [*2]. Osmanlı imparatorluğu, üzerinde hristiyanların yaşamasına izin verilen bir müslüman devleti idi. Nüfusbilimsel açıdan olsun politik açıdan olsun, egemenlik, müslümanlardaydı. Bu politik duruma karşı duyulan hınç, hristiyan etnik toplumlarının ulusçuluğunda hayli etkili bir güç olmuş bulunsa gerektir. Hristiyanlar ekonomik yönden ilerledikçe, hristiyan gururu, kendisi de din [hak dininin mensubu olmak inancı] temeline ve yüzyıllar sürmüş egemenliğe dayanan geleneksel islâm gururu [kibirlenmesi] ile çatıştı. Levhaları tersyüz etme fırsatı çıkar çıkmaz, bu fırsat hevesle değerlendirildi.

    Azınlıkların ulusçuluğundaki dinsel öğe, iki yönden önemliydi. Birinci olarak, o, ulusçuların amacının ödün vermez coşkunluğuna ve açık seçik olmasına katkıda bulunuyordu. Düşmanlar yalnız ulusal beklentilerin karşısında durmakla kalmıyorlar, bir yandan da Tanrıya karşı çıkmış oluyorlardı. Bu, kişinin kendi halkına düşman diye gördüklerine saldırmasını [ve asıp kesmesini] kolaylaştırıyordu. Diğer yandan, dinci ulusçuluk, düşmanın kolayca belirlenmesini de mümkün kılıyordu. Görüleceği üzere, müslümanlara, bu kimlikleriyle, her bir ulusçu toplulukça, ulusal düşman gözüyle bakılıyordu. Onlara, aynı ulusun bireyleri diye hoşgörü gösterilemezdi, çünkü onlar [bu ulusçularla] aynı ulustan kardeşler değillerdi; dahası, onlar "kâfir" idiler. Bu, her bir ulusal ayaklanmaya eşlik etmiş bulunan, müslümanların [topluca] göçe zorlanmasının, temel nedenlerinden biridir.

    19. yüzyılda, yeni ulusçuluk nedeniyle müslümanların uğradığı kayıpların öyküsü, 1821 Yunan ayaklanmasıyla başlar. Daha önce Sırplar da ayaklanmışlardı, ama onların, başlangıçta [sâdece] Sırbistanda konuşlandırılmış yeniçerilerin zulmüne karşı yönelmiş olan ayaklanması, bunu izleyecek yüzyıllarda başgösterecek ulusal ayaklanmaların özelliklerinden çoğunu göstermemiştir. Yunan ayaklanması, kendine özgü niteliğini müslümanların [topluca] öldürülmesi ve sürülmesi ile belli eden hareketlerin [Osmanlı devletindeki, bu tür süreç başlatan ulusal ayaklanmaların] ilkidir. Yunan ayaklanması, daha sonra Osmanlılara karşı girişilen ulusal ayaklanmalarda izlenen bir modeli ortaya koydu.

*1] Yazar, "bir reaya toplumu" kavramını Amerikalı vb. okuyucu anlayabilsin diye, a subject class (bir bağımlı sınıf) deyişini kullanmış. Kuşkusuz, reayanın bir sınıf oluşturduğunu söylemek istemiyor. Osmanlının kullandığı reaya sözcüğü, Arapça kökeninde, "sürü" demektir.
*2] Söylenen, geniş ölçüde doğrudur, ama tam doğru değildir. Osmanlı, tanzimat sonrasında, yerel yönetim örgütlerinde hristiyan uyrukların da yöneticiler arasında bulunmasını kabul ettiği gibi; merkezî mülkiye örgütünde de nice hristiyan vatandaşımız, adlarını ve dinlerini değiştirmeleri hiç gerekmeden, Bakan, Büyükelçi vb. düzeyinde yöneticilik görevinde bulunmuştur. Tıbbiye-i Şahane Nâzırı sevimli Marko Paşa'mız (Markos Apostolides), Maliye Nazırı Agop (Kazasyan) Paşa ilk akla gelen örneklerdir.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>