Osmanlının güçsüzlüğü. Osmanlılar kendi imparatorluklarını gereğince savunabilmiş olsalardı, elbette ki müslümanlar arasındaki ölüm telefatı ve göç etmeler görülmeyecekti. Tarihçiler arasında, Osmanlının güçsüzlüğüne yol açan nedenler konusunda görüş birliğine ulaşılabilmiş değildir. Kuşkusuz, geleneksel Osmanlı yönetim sisteminin yavaş yavaş bozulması, içteki güçsüzlüğe katkıda bulundu; tıpkı bunun gibi, pazar değişimleri Osmanlının ekonomisini olumsuz yönde etkiledi. Dünyanın çoğu bölümündeki halklar gibi, Osmanlılar da Avrupayı yeniden yapılandıran ve güçlendiren devrimlere, aydınlanma açısından, bilimsel açıdan ve endüstri alanında gerçekleşen devrimlere, ancak pek kıyısından katıldılar. Güçsüzlüklerinin farkına vardıklarında, Osmanlılar, çabuk bir değişim sağlayabilmek için gerekli finans olanaklarından ve yönetim yapısı sağlamlığından yoksun durumda idiler. Düşmanlarından gelen sürekli askerî baskı hızlı değişimi zorunlu kıldığı halde, Osmanlılar, Avrupa için gerçekleşmesi 500 yıl sürmüş olanları sâdece bir iki kuşaklık zaman süresi içinde tıpkısıyla gerçekleştiremediler.

    1800 dolaylarında, Osmanlı imparatorluğunun hükümeti, içte güçsüzdü; geleneksel Osmanlı askerî düzenini [Yeniçeri ocağını] bile finanse etmek ve denetlemekten âcizdi, nerede kalmıştı ki imparatorluğun düşmanlarına karşı direnmeye muktedir çağdaş bir orduyla donanmayı finanse edip denetleyebilsin. 19. yüzyıldaki tanzimat, Osmanlı silâhlı kuvvetlerini iç düşmanlara boyun eğdirebilecek ve imparatorluk içinde başkent denetimini [güçlendirip] yaygınlaştırabilecek bir düzeye getirmişti; ama Osmanlılar, dıştaki düşmanlarına, karşı duramıyorlardı. Avrupa devletlerinin orduları daha iyi eğitimliydiler, daha iyi silâhlara sahiptiler ve Osmanlı silâhlı kuvvetlerinden çok daha kalabalık sayılardaydılar. Güçlü düşmanların kuşatması altında, Osmanlıların, kendi ülkelerinde dirlik düzenlik kuracak bir "soluk alma alanları" yoktu. Çağdaş bir devlet ve ordu kurmak, zamana gereksinme gösteriyordu. Güçlü bir devletin temeli olacak sanayileşmiş ekonomiyi yaratmak, zamana gereksinme gösteriyordu. Osmanlıların düşmanları, özellikle Rusya, onlara zaman bırakmadı. Osmanlı orduları 1806-1812'de; 1828-1829'da; 1832-1833'de; 1839-1840'da; 1853-1856'da; 1877-1878'de; 1897'de; 1911-1913'de; 1914-1918'de ve 1919-1923'de [*] savaşlarda ve 1804, 1815-1817, 1821-1830, 1866-1868, 1875, 1876'da, keza 1896-1897'de, büyük ayaklanmalarda, çarpıştılar. Eğitim görmesi gereken ordular, sürekli olarak, hazırlanamadan, çarpışmaya girmek zorunda kalıyor ve tekrar tekrar kıyımdan geçiriliyorlardı. Çağdaşlaşma için gerekli olan kamusal finans kaynakları, ülke parçalarının yitirilmesine ve bununla bağlantılı olarak gelir eksilmesine neden olan savaşlarda harcanıp duruyordu. Kısacası, Osmanlının güçsüzlüğü, Osmanlının kayıplarına yol açıyor; kayıplar da Osmanlıyı yeni bir sıçrama yapamıyacak kadar güçsüz tutuyordu. [Sözü edilen] Diğer iki etkenin, yâni Osmanlı azınlık toplumları arasındaki ulusçuluğun ve Rus yayılmasının devreye girmesine de, Osmanlının güçsüzlüğü olanak verdi.

*] 1922'de demeliydi. Kurtuluş Savaşındaki silâhlı çatışmalar, son Yunan birliklerinin 17.9.1922'de Bandırma'dan gemilere binip Anadoludan ayrılmasıyla noktalanmış; bunun bir hukuk metnine bağlanması, 11.10.1922'de Mudanya'da imzalanan, çatışmaya son verme andlaşmasıyla gerçekleşmişti. Yazar, anlaşıldığına göre, Lausanne Barış Andlaşmasının 24.7.1923'de imzalanmasını göz önünde tutuyor; ama silâhlı çatışma o güne dek sürmüş değildi.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>