BİRİNCİ BÖLÜM
YİTİRİLECEK ÜLKE

    1800'de, Anadoluda, Balkanlarda ve Güney Rusya'da, pek geniş bir müslüman ülkesi vardı. Bu, sadece müslümanların egemen bulunduğu bir ülke olmakla kalmıyordu; üzerinde müslümanların çoğunluk oluşturduğu, ya da, Balkanların çoğu ve Kafkasyanın bazı bölümleri bakımından, önemli bir azınlık durumunda bulunduğu bir ülkeydi. Bu ülke, Kırım ile art-bölgelerini, Kafkasya yöresinin çoğu bölümünü, Anadolunun hem doğusunu hem batısını ve Arnavutluk ile Bosna'dan Karadenize kadar uzanıp, hemen hemen tümü Osmanlı İmparatorluğu ülkesi içinde bulunan Güneydoğu Avrupa'yı kapsıyordu. Bununla [Güneydoğu Avrupa ile] bağlantılı durumda olarak, üzerindeki çeşitli halklar arasında müslümanların çoğunlukta bulunduğu, Romanya ile Güney Rusya'nın bazı bölgeleri vardı. 1923'de ise, müslüman ülkesi durumunda kalan, yalnızca Anadolu, Doğu Trakya [Türkiye Trakyası] ve Güneydoğu Kafkasyanın bir kesiminden ibaretti. Balkanlardaki müslümanların çoğu gitmişti; ya ölmüşler, ya da göç etmek zorunda bırakılmışlardı; kalanlar, Yunanistanda, Bulgaristanda ve Yugoslavyada cep [adacık] durumundaki yerleşim bölgelerinde yaşıyorlardı. Kırım'ın, Kuzey Kafkasya'nın ve Rusya Ermenistanının müslümanlarını aynı yazgı haklamıştı; onlar da, kısa söyleyişle, gitmişlerdi [yok olmuşlardı]. Çoğu Türk olan milyonlarca müslüman, ölmüştü; milyonlarcası da bugünkü Türkiyeyi oluşturan ülkeye sığınmıştı. 1821 ile 1922 arasında, beş milyondan fazla müslüman, ülkelerinden sürülüp atılmışlardı. Beş buçuk milyon müslüman, kimi savaşlarda öldürülerek, diğerleri sığıntı durumunda iken açlıktan ve hastalıklardan canını yitirerek, ölmüşlerdi.

    Balkanların, Anadolunun ve Kafkasyanın tarihinden çoğu bölüm, müslümanlardan göçe çıkanlar ve müslümanların verdiği ölüler göz önüne alınmaksızın gereği gibi anlaşılamaz. Bu söylenen, özellikle [yöredeki] milliyetçiliğin ve emperyalizmin tarihi bakımından doğrudur. Balkanların ve Güneydoğu Kafkasyanın çağımızdaki haritasında oldukça homojen birer nüfusa sahip devletler, onları Osmanlı Imparatorl uğundan ayıran savaşların ve ayaklanmaların yarattığı devletler yer almaktadır. Bunların [her birinin halkının] ulusal ve dinsel birliği, oralardaki müslüman nüfusun kovulması sayesinde ulaşılabilmiş bir sonuçtur. Başka bir söyleyişle, [yöredeki] yeni devletler, [her birinin ülkesinin] ayrılıp gitmiş sâkinlerinin çilesi üzerine kurulmuştur. Bunun gibi, günümüzde bile pek sıklıkla Avrupa kültürünün uygarlık getirici ilerleyişi imiş gibi gösterilen Rus emperyalizmi, o kültürle birlikte milyonlarca Çerkesin, Abazanın, Lâzın ve Türkün ölümünü getirdi. Milliyetçilikle emperyalizm, kendi kurbanları da sahneye çıktığında, sahne ışığında çok daha çirkin görünüyorlar.

    Türklerin tarihinde, müslüman nüfusun uğradığı kayıp, önemli bir bölüm oluşturur. Milliyetçilikle emperyalizmin sonuçlarından en çok acı duyanlar, onlardı. Osmanlı İmparatorluğu, kendini yenilemek ve çağdaş bir devlet kimliğiyle varlığını sürdürmek için çabaladığı bir dönemde, önce, sınırlı kaynaklarını, kendi halkının, düşmanlarınca kıyımdan geçirilmemesi için korunması uğruna akıtmak; sonra da, bu düşmanlar üstün geldiğinde, İmparatorluk ülkesine akın akın gelen göçmenlerin gereksinmelerini karşılamak için uğraşmak zorunda bırakıldı. Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşında yıkılmasından sonra, bugünkü Türkiyeyi oluşturan ülkenin Türkleri aynı sorunlarla yüzyüze geldiler: istilâlar, göç etmeler ve ölüp gitmeler. Türkler bu badireden yok edilmeksizin çıktı; ama ulusları, geçen bir yüzyılın olaylarından derinlemesine etkilendi. Yeni Türkiye Cumhuriyetinin halkı [geniş ölçüde], yurtdaşları Bulgaristandan, Yunanistandan, Yugoslavyadan, Ermenistandan, Gürcistandan, Rusyadan, Ukraynadan ve başka yerlerden gelme bir göçmenler toplumundan oluşuyordu. Kendisinden önceki Osmanlı İmparatorluğu gibi, Türkiye [Cumhuriyeti] de, göçmenlerden oluşan bir nüfusu bütünleştirmenin ve bir yandan çağdaşlaşıp yaşamını sürdürme çabası harcarken, savaş zamanında uğranılmış korkunç yıkımın üstünden gelmenin tüm zorluklarıyla karşı karşıya kalmıştı. İşte bu savaşımın kapışmaları, Türkiye Cumhuriyetinin karakterini yapılandırmıştır.

    Müslümanların uğradığı kayıpların tarihsel önemine rağmen, bu kayıplara, ders kitaplarında değinilmez. Bulgarların, Ermenilerin ve Rumların uğradığı kıyımları anlatan ders kitapları ve tarih kitapları, Türklerin uğradığı aynı tür kıyımları anmamışlardır. Müslümanların başına gelen sürülme ve ölümler, bilinmemektedir. Bu, tarihin diğer alanlarında [ele aldığı diğer konularda] görülen çağdaş tutumun tam tersine bir tutumdur. Günümüzde, yerli [Kızılderili] Amerikalılara karşı yürütülmüş zulüm üzerinde durulmaksızın [beyaz] Amerikalıların [ülkeye] yayılmasının tarihçesinin yazılması, pek haklı olarak, düşünülemez sayılmağa başlanmıştır. Avrupada dinsel inanç değişikliklerini konu edinen herhangi bir tarih kitabında, 30 Yıl Savaşı'nın kıyımdan geçirmeleri mutlaka yer almak zorundadır. Tarihçiler, Kongo Savaşlarında Afrikalıların ya da Afyon Savaşlarında Çinlilerin kitlesel boğazlanmalarını anmaksızın emperyalizmin tarihini yazamazlar. Böyle iken, batıda, Balkanlardaki yahut Kafkasyalı, Anadolulu müslümanların çektiklerinin tarihçesi hiçbir zaman yazılmamış, anlaşılmamıştır. Balkanların, Kafkasyanın ve Anadolunun tarihi, bu tarihte rolü olanların başlıcalarından biri kimliğindeki öğeyi, müslüman halkı, anmaksızın yazılmıştır.

    Balkanların, Kafkasyanın ve Anadolunun tarihine bakışta bu geleneksel tutum, eğer yanıltıcı demiyeceksek, en azından, eksiklidir; çünkü Osmanlı [müslüman] azınlık grupları, anlatım bütünlüğünün dışında tutulmuşlardır. Oysa, anlatılacak bütünün önemli bir bölümünü, hristiyanların çilelere katlandığı yörenin ve zamanın aynı olan yörede ve zamanda gerçekleşmiş, üstelik çoğu kez onların çektiğine baskın olan, müslümanların çileleri oluşturur. Bu geleneksel bakış açısını değiştirme girişiminde bulunmuş birkaç kişi, sanki bir sorunu yeni bir bakış açısıyla ele almak akademik çalışmada günahmış ve anlatım bütünlüğü sağlayacak tam-doğru'luk önemsiz imiş gibi, "yeni bakış açısı yandaşları" diye alaya alınmışlardır. Gerçekte, tek yanlı tarih anlatımını yeni bakış açısıyla incelemek ve eskiden kalma eksikli bilgiyi değiştirmek, tarihçinin öz görevidir; kaldı ki, tarihin pek az alanında, yeni bakış açısıyla inceleme yapmak, Osmanlı halklarının tarihi alanında olduğu ölçüde gereklilik taşımaktadır. Yeni bakış açısıyla gözden geçirmenin sonucu olarak ortaya çıkan tarih, tedirgin edici bir tarihtir; çünkü o, Türkleri kurbanlar olarak göstermekle öyküyü anlatıyor; oysa Türklere uygun görülmesi âdet olmuş rol, böyle değildir. Bu öykü, 19. yüzyıl ırkçılığının öteki uydurmalarıyla birlikte artık süpürülüp atılmasının gerektiği zaman çoktan gelmiş geçmişken hâlâ Amerikada ve Avrupada tarih kitaplarında süregitmiş yaklaşımda yapıldığı üzere, Türk'ü, geleneksel olarak hayal edilen, asla kurban durumunda olmaksızın hep asan kesen kimliğiyle ortaya çıkarmıyor.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>