"ÇÖLLERİN YALNIZLIĞINDA
TEK BAŞINA KALMIŞ..."



    Ruşen Eşref, "Çöllerin yalnızlığında tek başına kalmış..." der Atatürk için. Ve sözlerini şöyle sürdürür: "... uçsuz bucaksız ufuklara sitemkâr bakışlı gücenik arslan!" (104) Ne doğru bir tanımlama! Gerçekten de, o yalnız bir insandı, hem de bu yalnızlığının nedeni tek de değildi. Bir kere, o, o kadar yükseklerdeydi ki oradan bakınca elbette herkes uzaklarda kalıyordu.

    Daha Birinci Dünya Savaşı sıralarında kaleme aldığı anılarında şu satırları okuruz:
    "Kanaatim o idi ki ve oldu ki, dünyada 'İnsan' diye yaşamak isteyenler, insan olmak niteliklerini ve güçlerini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü özveriye razı olmalıdırlar." (105)

    İyi ama böylesi bir "insan" olmak kolay mı idi ki çevresi onlarla dolup taşsın. O nedenle de Millî Mücadele'den başlayarak ve hele sıra Cumhuriyet'e ve devrimlere geldiğinde en yakın çevresinden çoğu kişi onun yalnız bırakacak ve hatta karşısına geçecektir. Kendi sözleriyle: "Millî Mücadele'ye beraber başlayan yolculardan bazıları, millî hayatın bugünkü Cumhuriyet'e ve Cumhuriyet kanunlarına kadar gelen tekâmülâtında [gelişmesinde], kendi fikriyat ve ruhiyatının ihatası hududu [çevirdiği sınırlar] bittikçe, bana mukavemet ve muhalefete geçmişlerdir." (106)

    Her an, sürekli, "zihni bir düşünceye takılı" (107) olan Atatürk, neden içki içtiğini bir keresinde Hasan Rıza Soyak'a açıklarken, ".... Ne yapayım ki içmeğe mecburum; kafam çok ama beni mustarip edecek kadar çok ve hızlı çalışıyor; vakit vakit onu uyuşturup biraz dinlenmek ihtiyacını duyuyorum..." diyecektir. (108)

    Ay sonlarında Atatürk'ün kişisel masrafları bir deftere işlenirdi. Hasan Rıza Soyak'ın, bir gün "içkiler" bölümü için ağzından dökülen şu sözler, aynı gerçeğin bir başka anlatımı olacaktır:
    "-Bunların böyle niçin hesabını tutuyoruz, bilmem? İlerde onun şahsiyetini tahlil edecek olanların, dehasıyla içtikleri arasındaki münasebeti tespite medar olması için mi acaba?" (109)

    Şerafettin Turhan, "Akşam sofralarını geniş tutmasında belki de yalnızlığını unutmak isteyen psikolojik bir etken vardı" diyor. Gerçekten de öyle. Ne ki, bir akşam bir konuğu içtenlikle şöyle diyecekti:

    "-Sana bizler yeter değiliz.. ." (110)

    Öte yandan, o, bir halk adamıydı, halkla birlikte olmak, sıradan bir vatandaş gibi halkın içinde yaşamak başlıca bir tutkusuydu. Ama konumu buna engeldi. Bu da, yalnızlığını arttıran bir başka etken olacak ve hep yakınacaktır bu durumdan. Hem de nasıl! Hasan Rıza Soyak'tan dinleyelim:

    Çankaya'da daha eski köşk günlerindeyiz. Hasan Rıza, kentte alış veriş yapmış, biraz dolaşmış, sonra da Çankaya'ya gelmiş. Gazi, köşkün holünde tek başına bilardo oynuyor.

    "-Nereden geliyorsun?"

    "-Çarşıdan efendim."

    "-İşin mi vardı?"

    "-Hayır efendim... Karaoğlan'daki çiftlik mağazasına uğramıştım. Mağazanın önünde eski bir arkadaşıma rastladım, beraberce etrafı seyrederek ve konuşarak Samanpazarı'na kadar yürüdük ve döndük; oradan arabaya bindim ve buraya geldim."

    "-Gördün mü ya?... İşte ben bu kadarını da yapamıyorum. Sizin geçtiğiniz yerlerden ben ancak otomobille geçebiliyorum. Herkes gibi yaya yürümem imkânsız.... Yani ben burada bir nevi mahpus hayatı yaşıyorum. Gündüzleri ekseriya yalnızım; herkes işinde, gücünde... Benim ise çok günler, bütün günümü değil, bir saatimi dahi dolduracak işim yok... Şu halde ya uyuyacağım, olmazsa kitap okuyacağım, yahut bir şeyler yazacağım. Arada biraz dinlenmek ve hava almak ihtiyacını duyarsam dediğim gibi şehrin içinde ve dışında otomobil ile gezintiler yapacağım. Sonra? Sonra yine bu hapishaneye döneceğim ve işte böyle kendi kendime bilardo oynayıp, sofra zamanını bekleyeceğim. Bari orada biraz değişiklik olsa... Ne gezer... Bu sofra nerede kurulursa kurulsun, karşımda aşağı yukarı hep aynı şahıslar... Aynı yüzler... Hasılı bıktım usandım çocuk..."

(111)

    Bir keresinde de şöyle yakınacaktı:

    "-Evet efendim! Reisicumhur diye beni tutmuş Çankaya'nın kayalıklarına bağlamışsınız. Kendiniz envai türlü eğlenir, gezersiniz. Bana gelince çok içti diye tenkide kalkarsınız..."

(112)

    Evet, belki akşam sofraları onun yalnızlığını bir parça olsun hafifletebiliyordu ama o birliktelikler de yalnız yemek içmek, müzik dinlemek, dostlar arası sohbetlerden çok daha öteydi: Duvarlarda haritalar, başvuru kitapları. O gece ele alınacak konunun uzmanları hazır. Hatta geç saatlerde bile, bir sorun için uzman görüşü gerektiğinde o kişi evinden getirilecek. Beyninde fırtınalar esen Gazi'nin sofrası aynı zamanda bir bilimsel tartışma yeri. Devleti yönetenlerin zorlu sınavlardan geçirildiği bir salon.

    Ama her akşamın bir sonu var. Konuklar, bilim adamları, uzmanlar, sanatçılar bir an gelecek çekilecekler, gidecekler.

    Aslına bakılırsa o gece oldukça neşeli de geçmişti. O şimdi köşkün bahçesinde yalnız. Uşağı Cemal Efendi'ye gramafona plak koymasını söylüyor.

    "-Rakı istemez... Yeter."

    Öylece oturuyor tek başına. Güneşin ilk ışıkları süzülünceye kadar. (113)



Dipnotlar
104 R.E.ÜNAYDIN: C.I, s.51.
105 Atatürk'ün Anıları; s. 120.
106 KEMAL ATATÜRK: Nutuk; Türk Devrim Tarihi Ens. yyn., İstanbul C.I, 1919-1920; s. 14.
107 F.R.ATAY: Çankaya; s.327. 108 H.R.SOYAK: CI, s. 19.
109 H.DERİN: s.129.
110 K.ARIBURNU: Atatürk'ten Anılar; s.82.
111 H.R.SOYAK: C.I, s.63-64.
112 KILIÇ ALİ: s.78.
(113) C.GRANDA: s.176-177.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>