"BEN ONLARI AF EDERİM,
ÇÜNKÜ KALBİM VARDIR.
ONLAR BENİ AF ETMEZLER,
ÇÜNKÜ KALBSİZDİRLER!"
(75)


    Birinci Dünya Savaşı günlerindeyiz. Bir askerî hekim, İstanbul'a gitmek için izin istiyor komutanı Mustafa Kemal'den. Savaşın ortasında ve asker hastalıktan kırıldığı o günlerde olacak iş değil bu. Mustafa Kemal, sert bir biçimde bu isteği geri çevirecek. İçkili olan hekim ise, buna tepki göstererek kendisini azarlayan komutanının başına bir şişe fırlatacak. Şişe, Mustafa Kemal'in başına isabet etmiştir. Kanayan yarası hemen orada temizleniyor. Hekime ne oldu dersiniz? Ordu "sıhhiye reisi"!... (76)

    Şimdi bazı satırlarını okuyacağınız mektubun tarihi, 17 Kasım 1921. İttihat Ve Terakki'nin önde gelenlerinden Küçük Talat Bey'e yazılmış. Yazan, Osmanlı'nın son Beyrut valisi ve İstanbul polis müdürü Azmi Bey:
    ".. Mustafa Kemal bizler için ne yaparsa yapsın ve elindeki bugünkü kuvveti, maskaraca aleyhimizde kullansın; muvakkaten bunu unutalım ve Anadolu'yu kendi mücadelesinde serbest bırakalım. Bizim Mustafa Kemal'e karşı yapacağımız her hareketten biçare Anadolu zarar görecek ve yine onun sinesinde bir yara daha açılacak... Mustafa Kemal ile hesap görülecek zaman uzak değildir..... ben Anadolu'yu yakından gördüm. Bundan dolayı şimdiki Hükümet'in [Ankara Hükümeti'nin] amansız hasmıyım fakat şimdi değil. Teşkilâtımız, farzı muhal, bir şey yapmasa bile, ben şahsen mücadele edeceklerden biriyim; ancak zamanını bekleyelim. Bizim gayemiz vatanın selâmeti olunca, şahıslarımıza karşı yapılan edepsizlikten dolayı muvakkat bir zaman için, susmak zaruretinde kalırız...." (77)

    Azmi Bey, zaferden sonra yurda dönecek ve Gazi ile görüşmek isteği kabul edilecektir. Ancak, İzmir suikastı girişimi üzerine tutuklanarak Ankara İstiklal Mahkemesi'nde sanık olarak yargılanacaktır. Duruşma sırasında Gazi için şöyle diyecektir:

    "Beni lütfen kabul buyurdular, kendilerine karşı hürmetkârlıktan başka bir his taşımadığımı arz ederek beni af buyurmalarını istirham ettim; iltifat buyurdular..."     Anılan mektup için ne diyeceği sorulduğunda da, bir bunalım anında yazmış olduğu bu mektubundan dolayı şimdi utanç içinde olduğunu söyleyecektir.

    Azmi Bey için mahkemenin kararı "beraat" olacak.

    Aklandıktan sonra Mersin'e yerleşen Azmi Bey, av meraklısıymış, Silifke'ye kadar uzanıp avlanır ve bu arada da Gazi'nin oradaki çiftliğinin topraklarına da girermiş. Azmi Bey'i tanıyan çiftlik müdürü durumu Ankara'ya bildirmiş. Gazi'nin, genel sekreteri Hasan Rıza Soyak'a bu konuda verdiği talimat şöyle:

    "-Onun gelmesini beklemesinler, kendileri hattâ yemeğe davet etsinler; her türlü yardım ve ikramda bulunsunlar... Müdüre o yolda talimat ver." (78)

    Aradan zaman geçmiş. Radyoda alaturka müziğin çalınmasının durdurulduğu günler. Kendisi de bir besteci olan Sıtkı Bey adlı bir kişi, bu yasaklamayı içine sindiremiyor bir türlü. İyice hırslandığı bir gün eline geçirdiği âdi bir defter kağıdına kurşun kalemle Gazi'ye ağır bir mektup yazacak. Mektup o sırada İstanbul'da bulunan Gazi'nin eline ulaşınca, Sıtkı Bey Dolmabahçe Sarayı'na çağrılacak ve Gazi onun gönlünü alacak. (79)

    Neredeyse sonsuz bir bağışlayıcılık... O denli ki, önceleri mandacı olan, halifeliğin kaldırılmasına karşı çıkan, Cumhuriyet'i içine sindiremeyen ve ona karşı ve Atatürk'ün Nutuk'ta programını "en hain dimağların mahsulü" olarak nitelendirdiği gerici Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kuranların da sıkıntılarına çare aramış. Millî Savunma Bakanı Kazım Özalp'a söyledikleri onun bu yüce tutumunun tipik bir örneği:

    "-Rauf Orbay Paris'te büyük bir sefalet içindeymiş. Bir apartımanın tavan arasında bir odada yemeğini kendi ısıtıyor, bulaşıklarını bile kendi yıkıyormuş. Bunu oradan gelen biri bana haber verdi, çok canım sıkıldı. Rauf'u sen de benim kadar çok yakından tanıyan bir arkadaşısın. Şimdi ben ona para göndersem eminim kabul etmez, derhal iade eder. Müşkül mevkiye düşerim. Sordurdum, kendisine icra vekilliği heyetine ilişkin görevinden bir maaş bağlatmak imkânı varmış ve Divan-ı Muhasebat'ta eniştesi Ziya Bey üyeymiş. Onu da bularak görüşmüşler, fakat maaş tahsisi için kendisinin müracaatı lazımmış, bunu da ancak sen yapabilirsin, ona kendiliğinden bir mektup yaz ve dilekçe gönder, imzalayıp geri göndersin, kendisini sıkıntıdan kurtaralım." (80)

    Çevresindekilerin tüm karşı gelmelerine karşın, vatan haini oldukları için yurt dışına sürülen 150'likleri bağışlatan yasa da onun diretmesiyle çıkacaktı ama eski padişah Vahdettin'in maddî durumunu düzeltecek kadar kendi kişisel serveti olmadığı, ülke de yoksulluk içinde kıvrandığı için de ona yardım yapılamamasından dolayı sıkılacaktı. Eski Osmanlı Paşalarından biri, Atatürk'le olan eski tanışıklığına dayanarak ona bir mektup göndermiş ve San Remo'da eski padişahı gördüğünü, onun Atatürk'ten saygı ve övgüyle söz ettiğini, durumundan parasal yardıma gereksinmesi olduğunu sezdiğini yazmıştı. Atatürk mektubu genel sekreteri Hasan Rıza'ya okutturacaktı. Şimdi, Hasan Rıza Soyak'ın anılarından okuyoruz:
    "Mektubun okunması bitip de başını bana doğru çevirdiği zaman gözleri yaşarmış bulunuyordu.... Pek müteessir olduğu her halinden belliydi. Nihayet merhamet ve zaaf hislerini yenmişti..."

    Şöyle diyecekti Hasan Rıza'ya:
    "-Nasıl yardım edilebilir? Benim şahsî servetim yok ki, devlet hazinesi ise fakir... Hem zengin bile olsa, oradan yardıma hiç hakkımız yok... Memleketin en mamur yerleri, bilhassa son ölüm—kalım mücadelesinde harap oldu... Bahis konusu zatın da hataları yüzünden vatan hak ve müdafaası için boğuşmak mecburiyetinde kalarak, şehit olan memleket evladı arkalarında yüz binlerce yetim ve kimsesiz insan bırakmış bulunuyor. Devlet varidatını, ancak memleketin imarına, bu zavallıları yaşatmaya sarf edebiliriz. Binaenaleyh bu bahsi bırakalım çocuk. Yalnız bu mektubu bir vesika olarak suret-i mahsusada hıfz edersiniz." (81)

    O, Vahdettin için bile üzülecek, onun sıkıntısını kendisine dert edinecek bir insandı.

    Ahmet Emin Yalman da, onun yüceliğini, bağışlayıcılığını tadanlardan olacaktır. Ahmet Emin, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve arkasından da Cumhuriyet ilan edildiği günlerde Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya karşı cephe alanlardandı. Hatta bir ara İstiklal Mahkemesi'nde de yargılanmış, fakat aklanmıştı. Bunun üzerine Ahmet Emin gazeteciliği bırakmış ve iş yaşamına atılmıştı. 1936 yılının Ocak ayına değin de ticaretle uğraşıp duracaktı ama talihi onu o ayın başlarında bir gece Ankara'da Karpiç lokantasında Gazi ile karşılaştırdığında yazgısı değişecekti.

    O gece, Atatürk, yanında Kılıç Ali bir birkaç kişi daha Karpiç'e geldiğinde, Ahmet Emin Yalman daha önceden yanında eşi gelmiş ve bir masaya oturmuş bulunuyordu. Kılıç Ali'yi göndererek onları masasına çağıran Atatürk, Yalman'a şöyle diyecekti:

    "-Uzun yıllar evvel benim Selanik Askerî Rüştiyesi'nde çok sevdiğim bir yazı hocam vardı. Bu hoca ben de herhalde bazı meziyetler görmüş, bütün derslerden tam numara aldığım dikkatini çekmişti. Sınıfın birincisi olmamı sağlamak için, yazımın adeta okunmaz gibi olmasına rağmen, bana yazı dersinden tam numara verdi. Aradan yıllar geçti. Bu zaman zarfında ben memleketime ve barış davasına bazı hizmetlerde bulunduğumu sanıyordum. Hocamın oğlu siyaset meydanlarında karşıma çıktı. Bütün hizmetlerime karşılık bana sıfır numara vermeye kalkıştı. Buna diyeceğiniz nedir?"

    Mustafa Kemal'in Selanik Askerî Rüştiyesi'ndeki bu hocası Tevfik Bey, Ahmet Emin Yalman'ın babasıydı!...

    Yalman'ın yanıtı, o günün koşulları içinde yanıldığını, amacının doğru bildiğini söylemek ve yazmaktan başka bir şey olmadığını belirtmek olacaktı. Pekiyi, gazeteciliğe dönmek istiyor muydu? Hiç kuşkusuz, evet. O zaman, gazetesini yeniden çıkarabilirdi ama bir koşulla: Atatürk'ün şimdi ona yazdıracağı şu sözleri ilk sayıya koymalıydı:

    "On yıldır mesleğimden uzak düştüm. Bu zaman bir milletin hayatı için kısa bir devirdir, fakat fertlerin hayatında çok yer tutar. On yıl önce, 'Tabiat kuvvetleri'nin gidişine ayak uydurmakta zorluklar geçirdim Bu benim kabahatim değildi. 'Tabiat kuvvetleri'nin de değildi. Kusuru ortalığa hakim olan hal ve şartlarda aramak icap eder. Tecrübe sahalarında on yıl müddet ders gördükten sonra, bir Türk şairinin "Bu memleketi haraplıktan kurtaracak bir adam yok mu?" diye sorduğu suale: 'Evet var!' diye cevap veren adamla yeniden işbirliğine girişmeye kendimi istidatlı ve hazır görüyorum."

    "-Yazdıklarınızı yüksek sesle okuyunuz, herkes duysun."

    Yalman, heyecanından okuyamıyordu, eşi Rezzan Hanım okuyacak.

    Yalman, der ki:

    "Lokantada bulunanların hepsi bunu hararetle alkışladılar. Çünkü bir sevgi ve ahenk sahnesinin şahidi oluyorlardı."

    Ne ki, bir iki gün sonra Falih Rıfkı Atay, Atatürk'ün şu iletisini Yalman'a bildirecekti:

    "Yayınlanmak üzere dikte ettirdiğim mektup bir latifeydi. Bunun yayınlanmasına lüzum olmadan Ahmet Emin derhal eski mesleğine dönebilir." (82)

    Şimdi sanırım, çok daha iyi anlaşılabilir Atatürk'ün İngiltere Kıralı'nın saygın dizbağı nişanını geri çevirmesine karşın Amerika'daki Mark Twain Derneği'nin "Mark Twain Nişanını/Ödülünü" hemen kabul ettiği. Çünkü, bu dernekten bu konuda gelen yazıda, ödülün, "Türk milletine neşe içinde yaşama yolunu açtığı ve rehberlik ettiği için" verildiği belirtiliyordu. Herkes şaşkınlık içine düşecekti, nasıl olurda da Atatürk bir Amerikan derneğinin böyle bir ödülünü kabul ederdi! Onun bu şaşkınlığa uğrayanlara verdiği yanıt şuydu:

    "Hayatımda işittiğim en büyük kompliman budur. Benim insan tarafımı övüyorlar." (83)



Dipnotlar
75 Sözler Atatürk'ün. Falih Rıfkı Atay, not defterine geçirmiş. (F.R.ATAY: Çankaya; s.532).
76 FALİH RIFKI ATAY: Babanız Atatürk (Bayrak*Atatürkçülük Nedir?*Atatürk Ne İdi? - 4 kitap bir arada); Bateş yyn., İstanbul, 1998, s.37.
77 Mektup metni, H.R.SOYAK: C.I, s.284-285.
78 A.y.,s.286.
79 S.Y.ATAMAN: s.16-17.
80 N.KAL:s.l72.
81 H.R.SOYAK:, C.I, s.31-32.
82 AHMET EMİN YALMAN: Yakın Tarihte Görüp Geçirdiklerim; C.III: 1922-1944; İstanbul, 1970, s.215-221; ayrıca, KILIÇ ALİ: s.11-15.
83 M.H.EGELİ: s.59-60.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>