DR. REŞİT GALİP


    Reşit Galip, Balkan Savaşı'na ve I.Dünya Savaşı'na gönüllü olarak katılmış, Taşkilt-ı Mahsusa'da görev almış, toplumcu düşüncelere sahip, köycülük ve köy hekimliğinin öncülerinden, Türk Ocaklı, Türkçü bir genç hekim. (62) Gazi Mustafa Kemal Paşa, 1923 yılının Mart'ında Mersin'e geldiğinde hükümet tabibi ve Mersin Türk Ocağı Başkanı.

    O Mersin ziyaretinde birçok şey ters gitmişti. Gazi'nin hiç sevmediği bir Mersin milletvekili ona yaranma çabası içinde, ama Gazi onu azarlamış. Belediye başkanı, öğle yemeğinde kendisi servis yapmaya kalkınca, "Belediye başkanı bu işleri yapmaz" diyerek onu terslemiş. Bu da yetmezmiş gibi Türk Ocağı'nın Millet Bahçesi'nde düzenlediği açık hava toplantısında Gazi ve eşi Latife Hanım'ın oturması için tahtadan yapılmış yüksek bir platformun üzerine iki koltuk yerleştirilmiş, yaldızlı, süslü, kıral ve kıraliçe tahtları gibi. Gazi, bunları görür görmez, kızgınlıktan yüzü kıpkırmızı olmuş, "Bu ne maskaralık" diyerek oradan çektiği bir sandalyeye oturmuş. Yüzü asık mı asık... (63)

    Sıra Dr.Reşit Galip'in konuşmasına gelecek. Fakat, Gazi öfkeli ve söylev filan dinleyecek durumda değil. Reşit Galip, önceden tanıdığı İsmail Habib'i (Sevük) araya koyuyor, sonunda Gazi dinlemeye razı olmuş durumda. Doktor, tane tane konuşurken birden elinin işaret parmağı ile Gazi'yi göstererek ve "Sen" diye ona seslenerek diyecek ki:

    "-Senin asıl büyüklüğün, bütün o büyüklüklere rağmen, milletin ferdiyim diye övünmendir!"

    Herkes şaşkın. Acaba bir fırtına mı kopacak? Ama biz İsmail Habib'e bırakalım sözü: "Milletin ferdi... Baktım, Şefin boralı çehresinde, ani bir rüzgarla bulutlarını dağıtan bir sema işareti var. Fert, milletin ferdi; o tek kelime, bir tılsım gibi, dört beş saatlik öfkeyi bir anda uçuruvermisti." (64)

    Gerçekten de, Gazi'ye yapılabilecek en güzel övgü, ona içtenlikle ve "Sen" diyerek seslenebilmek ve Türk ulusunun bir bireyi olmasının onun en yüce özelliği olduğunu söylemekti. Gazi, bu genç insanı unutmayacaktı: Kısa bir süre sonra Dr.Reşit Galip artık milletvekiliydi!...

    O bunla da kalmayacak Gazi'nin yakın çevresinden olacak, sofrasında bulunacaktı. Ama dik başlıydı, açık sözlüydü, eleştirilerini sakınmıyordu. Ne ki, Gazi'ye öylesine bağlıydı ki, kısa yaşamı boyunca ona ait ne varsa toplayıp saklayacaktı. (65) Ama Gazi'ye bağlılığının temelinde ise Devrim'e olan inancı, Türk ulusuna olan sevgisi geliyordu. O nedenle, kendiliğinden, gönüllü olarak Ankara İstiklâl Mahkemesi üyesi olmak isteyecek ve bu görevini de iki yıl sürdürecekti.

    Tam bir devrimci...

    Ve bir gün... Atatürk Beyoğlu'nda göçmen bir Rus karı kocanın sahibi olduğu, daha önceleri de birkaç kez uğradığı bir gece kulübüne (66) gidecek ve bu yerin sahibi olan kadın bir ara onun yanına gelerek, banka kredilerinin kesildiğini, zor durumda kaldıklarını söyleyerek yardımı isteyecekti. Bunun üzerine, Gazi'de orada İş Bankası'na bu yere bir miktar kredi açılmasını isteyen bir mektup yazarak kadına verecek. İşte, bu mektup birçok kişi tarafından Gazi'nin bu gece kulübü sahibine yüklü bir çek verdiği biçiminde algılanmış bulunuyor.

    Dr.Reşit Galip de, Gazi'nin bu Rus göçmenine yüklüce bir çek verdiğini sananlardan. Halkın parası bir lokantacıya nasıl verilebilir? Atatürk bile yapamaz bunu!... Ertesi gece Dolmabahçe Sarayı'ndaki yemekte Dr.Reşit Galip, huzursuz, kabına sığmıyor, içkiyi de fazlaca kaçırmış durumda. Sofrada Ruşen Eşref Ünaydın, Recep Zühtü, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Araş, Celal Sahir, Hasan Cemil Çambel ve daha birkaç kişi ve kimilerinin eşleri var. (68) Reşit Galip, bir ara sözü bir Millî Eğitim Bakanı Esat Bey'e getirecek ve ona acı eleştirilerde bulunacak. Esat Bey ise, eski bir asker ve Gazi'nin hocası. Doktora göre, Esat Bey, eski kafalı, yaşlı, böyle bir kimse bakanlık yapmamalı. Gazi, konuyu kapatmak isteyecek, Reşit Galip'e yatıştırıcı birkaç söz de söyleyecek ama o bir kere almış hızını. Arkasından, milletin parasını nasıl olurda bir lokantacıya verebildiğini soracak! (69)     Bu haddini bilmezlik karşısında Gazi, ondan sofrayı terk etmesini isteyecek.

    "-Lütfen sofrayı terk ediniz!"

    "-Bu saray da, bu sofra da, sizin değil, milletin sarayıdır, sofrasıdır!"

    Bu kadarı da gerçekten fazlaydı. Üstelik, Dr.Reşit Galip nezaket sınırlarını çoktan aşmış durumda. Ve herkes, Gazi'nin sert bir biçimde doktora çıkışacağını, azarlayacağını sanıyor. Oysa o sessizce ayağa kalkacak ve kendisi sofrayı bırakıp gidecek... Arkasından uşağı Cemal Efendi. Ölümüne değin 12 yıl boyunca ona hizmet edecek olan Cemal Efendi, onu hiç böyle görmediğini hep anımsayacak: "Atatürk soyunana kadar bir kelime konuşmadı. Sinirleri henüz yatışmamıştı. Yüzü sapsarıydı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra belki de hiç kimse onunla böyle konuşmamıştı." Gazi öylesine kırgın, üzgün ve kızgındı ki ağzından şu sözler de dökülecekti:

    "-Çelebi Efendi, desene ki yılanı koynumuzda büyütüyormuşuz." (70)

    Dr.Reşit Galip ise yaptığının ezikliği ve utancı içinde kıvranıyor. Ertesi gün ilk tirenle Ankara'ya gidecekti ama cebinde parası yoktu. O sıra Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olan Tevfik Bıyıklıoğlu'ndan borç isteyerek 25 lira alacaktı. Gazi'nin bir süre sonra bu durumu duyunca Tevfik Bey'e çıkışacaktı:

    "-İnsan o halde bulunan arkadaşına 25 lira mı verir? Hiç değilse benim hesabımdan birkaç yüz lira vermeliydin" (71)

    Yaptığının acısı içinde kıvranan Dr.Reşit Galip duygularını Atatürk'e özür dileyerek yazmakta gecikmeyecekti: (72)


    "Büyük Gazi'nin Yüksek Huzuruna Tazimlerle

    Ankara, 30.1.1932

    Mübeccel Büyük Paşam,

    Siz insanların ruhunu, fikrini açık bir sayfa gibi okursunuz.

    Size tapınırcasına bir iman, sevgi ve saygı ile bağlı olduğumu teveccüh ve itimadınızı hayatımın kıymetli ölçülmez mazhariyeti saydığımı bilirsiniz.

    Kusur ve kabahatimin çok büyük olduğunu biliyorum. Onun affı ancak sizden istenebilir. Çünkü siz, af ile ders ve ceza vermek mertebelerinden çok daha yükseklerdesiniz.

    Sizi üzmüş olmak ıstırabının dayanılmaz acısını bütün şiddetiyle çektim. Ellerinizi bin kere öperek affınızı dilerim.

    Sağlığınız ve saadetiniz temennilerimi candan tekrarlarım, mübeccel büyük paşam.

Sizin evlâdınız   
Dr.Reşit Galip"   



    Mektup Gazi'ye ulaştığında kızgınlığı ve kırgınlığı çoktan geçmişti. Gülümseyerek diyecekti ki:

    "-Nedir, bir kabahati mi var ki?" (73)

    Dolmabahçe Sarayı'ndaki o gecenin üzerinden dört ay geçmiş. Gazi, Çankaya'daki eski köşkte dostlarıyla. Bir ara Dr.Reşit Galip'ten de söz açılacak. Gazi:

    "-O nerelerde? Hiç görmüyorum." diyecek ve biraz sonra da yaverine, Çankaya'da yakınlarda bir yerde oturan doktoru çağırmalarını söyleyecek. O Çankaya gecesinin tanıklarından biri de Yakup Kadri Karaosmanoğlu. Ondan dinleyelim:

    "-Reşit Galip, yemek salonuna girdiği vakit, hepimiz. Zorlu bir imtihan devresi geçirecek sanıyorduk. Fakat her şey hafif bir şaka içinde geçti. Reşit Galip'e sofrada yer gösterip oturttuktan beş on dakika sonra, dışarıdan iki nöbetçi eri çağrıldı. Mustafa Kemal: 'Şu efendiyi oturduğu yerden kaldırınız!' dedi ve iki kuvvetli Anadolu çocuğu, bir hamlede Reşit Galip'i kucaklayıp havaya kaldırdılar. Mustafa Kemal gülerek:

    '-Biz adamı böyle kaldırmasını da biliriz!' dedi.

    Ve bu sahne, bu söz, Reşit Galip'in üç dört ay evvel Dolmabahçe Sarayı'ndaki sofrada:

    '-Sen beni buradan kaldıramazsın! Çünkü bu saray ve bu sofra milletindir!'sözüne bir cevaptı." (74)

    Düşmanlarını bile bağışlayan Atatürk, bir devrimciyi mi bağışlamayacaktı!

    19 Eylül 1932 günü Dr.Reşit Galip, Gazi'nin emri ile, görevini bırakması sağlanan o eleştirdiği Esat Bey'in yerine 1933 Üniversite Reformu'nu gerçekleştirecek olan Millî Eğitim Bakanı olmuş bulunuyordu!...



Dipnotlar
62 Dr.Reşit Galip için bkz. SAMET AĞAOĞLU: Babamın Arkadaşları; 3.basım, İstanbul, 1969, s.141-155; ŞEVKET ELMAN: Dr.Reşit Galip; Ankara, 1955; ULUĞ İĞDEMİR: "Dr.Reşit Galip"; Aylık Ansiklopedi (1945), I, s.371-373; METE TUNÇAY-HALDUN ÖZEN: "1933 Darülfünun Tasfiyesi Veya Bir Tek-Parti Politikacısının Önlenemez Yükselişi Ve Düşüşü"; Tarih Ve Toplum, C.II, s.222-236.
63 MEHMET ÖNDER: Atatürk'ün Yurt Gezileri; 2.basım, İş Bankası yyn., Ankara, 1998, s.366-367.
64 İ.H.SEVÜK: s.30; ayrıca bkz. Mitat Toroslu'dan NAZMİ KAL: s.28-29.
(67)
65 MÜNİR HAYRİ EGELİ: Atatürk'den Bilinmeyen Hatıralar; 2.basım, Ahmet Halit Yaşaroğlu Kitapçılık Ve Kağıtçılık Ltd.Şti. yyn., İstanbul, 1959, s.10.
66 Bazı kaynaklar, bu yerin adının "Turkuvaz" olduğunu belirtmelerine karşın, H.R.Soyak, ""Roz-Nuvar" olduğunu yazmaktadır ki, görüleceği üzere olayın malî yönü ile ilgisi nedeniyle Soyak'ın belirttiği adın doğru olması gerekir.
67 Olayın genellikle yanlış anlatılmış olması nedeniyle, Hasan Rıza Soyak'ın bu konudaki açıklamasını burada anmak yerinde olacak: "Ertesi sabah erkenden Dolmabahçe Sarayı'ndaki yatak odama, İş Bankası İstanbul Şubesi müdürü Muammer Bey (Eriş) telefon etti:
'Atatürk'ün bir emirlerini aldım; bunun mahiyeti hakkında sizin fikrinizi öğrenmek istiyorum' dedi ve mektubu okudu. (Mektubun metnini not etmediğimden aynen yazamıyorum).
Burada bir noktayı tasrih etmeliyim, Muammer Bey'in bana müracaatı, aynı zamanda Atatürk'ün umumî vekili oluşumdandır.
Derhal vaziyeti anlamıştım: 'İfade açıktır; sizden istenilen şey, kesilen kredinin tekrar açılıp, bankanın normal şartlarına uygun teminat mukabilinde işlemesini sağlamaktır cevabını verdim. Bunun üzerine Muammer Bey, kendilerine Atatürk'ün arzularına uyacağını söylemiş ve talep ettikleri parayı ikraz etmek için usulü dairesinde ikinci ve muteber bir imza istemiş, bunu temin edememişler ve tabiî parayı da alamamışlardı. Uyanınca keyfiyeti Atatürk'e arz ettim:
'Tamam, dedi, zaten ben de bunu kasdetmiştim.'" (I, s.22).
68 C.GRANDA: s.77.
69 H.R.SOYAK: C.I, s.23.
70 C.GRANDA: s.79.
71 H.R.SOYAK: C.I, s.23.
72 MEHMET ÖNDER: "Atatürk'e Mektuplar"; Atatürk Bildirileri; 2.basım, K.B.yyn., Ankara, 2002, s. s.25.
73 H.R.SOYAK: C.I, s.23.
74 Y.K.KARAOSMANOĞLU: s.119.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>