"BEN YALNIZ LİYAKAT AŞIĞIYIM"


    "-Beyefendi buraya köpek alınmaz. Onu furgona götürmemiz gerekir. Burası insanlar içindir. Medenî olalım. Kurallara uyalım."

    Gazi'ydi kondüktörden bu uyarıyı ve azarı işiten ve kendisine cezalı bilet kesilen. Yanında başyaveri Celal Bey, kimseye sezdirmeden Sirkeci'den tirene binmişler Çekmece'ye gidiyorlardı. Gazi'nin dizinin dibinde de o çok sevdiği köpeği Foks.

    Gazi:
    "-Tabii memur bey, haklısınız. Lütfen köpeğimi alıp götürün."

    Ama efendisine delicesine bağlı olan Foks'u alıp götürmek kolay mı? Memur daha ona yönelir yönelmez, dişlerini göstererek saldırıya geçecek. Zavallı memur ne yapsın, Foks'u alamadan oradan söylene söylene uzaklaşacak. Fakat tiren istasyona varır varmaz da istasyon şefi ve polislerle birlikte geri gelecek. Polisler ve istasyon şefi ise Atatürk'ü, o memurun aksine, hemen tanıyacaklar ve özür dilemeye kalkışacaklar. Memur ise ancak şimdi kimi azarladığının, uygarlık dersi verdiğinin farkında ve ezik. Ama Atatürk, oturduğu yerden kalkacak ve gerilerde adeta saklanmaya çalışan o memurun yanına kadar gidecek:

    "-Aferin memur bey! Çok yerinde bir hareket yaptınız... Cezalı bilet kesmeniz de, köpekle ilgili durumu istasyon şefine ve polise bildirmeniz de görevinize bağlılığınızı gösterir. Bize sizin gibi memurlar lâzım, Sizi kutlarım çocuğum."

    Memur ödüllendirilecektir ayrıca. (53)

    Gazi, öyküsünü ayrıca izleyeceğimiz bir gün de gizlice çıkmıştır Dolmabahçe Sarayı'ndan. Kendi başına gidip görmek istediği yerlerden biri de o sıralar yeni açılmış bulunan Topkapı Müzesi. Önce bir Tramvaya atlayarak Sultan Ahmet'e gidecek, oradan da müzeye. Fakat müzenin açılmasına daha zaman var. Bu kere kendisini kapıdaki görevliye tanıtacak. Müzeyi gezmek istediğini belirtecek.

    "-Kim olursan ol, müze açılmadan giremezsin!"

    Aldığı bu sert yanıt karşısında Atatürk bir yana ilişerek saatin 9 olmasını bekleyecektir. O saatte gelen müdür Atatürk'ü hemen içeri alacak. (54)

    İşin gerçeği aranırsa, o, görevini yapan herkese hayrandı ama hemen ona boyun eğen, "Evet, efendim" diyenleri ise yanından uzaklaştıran, etkisizleştiren yapıdaydı. O denli ki, kendi savunduğu düşüncelerin tümüyle tersini öne sürenlerle tartışmaktan özel bir zevk de alırdı. Ama bir akşam bir küçük memurla tartışması, orada bulunan herkesi kaygılandırmıştı. Çünkü, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun deyişiyle "eni konu öfkelenmişti". Artık sert ve sinirli konuşmakla da kalmıyor, elini masaya vurduğu da oluyordu. Ama o küçük memurun Atatürk'ün bu durumuna aldırdığı yoktu hiç, inadım inat deyip duruyordu. Ama şu işe bakın, Atatürk'ü o kerte kızdıran o küçük memur topu topu birkaç ay sonra önemli ve yüksek bir göreve getirilecek ve arkasından da milletvekili olacaktır. (55)

    Bu olayın geçtiği Çankaya yolu üzerinde yeni açılan ilkokulun kapısını Atatürk'ün ansızın açıp bir sınıfa girdiğinde de o sıra öğrencilerine ders anlatmakta olan öğretmenin davranışı onu mutlu edecektir. Çünkü, öğretmen, onun sınıfa girdiğini görünce, yalnızca bir işaretle çocukları ayağa kaldırmış, arkasından da sanki Atatürk orada değilmiş gibi dersine devam etmişti. Dahası, on dakika kadar ayakta öylece dersi izleyen Atatürk sınıftan çıkarken de, yine bir işaretle öğrenciler ayağa kakmış, sonra da öğretmen onu merdivene filan geçirmeden dersini kaldığı yerden sürdürmüştü. Öğretmenin bu davranışı karşısında Atatürk'ün yanındakilere söyleyecekleri şöyle olacaktı:

    "-...Bu öğretmen eğer dersini bırakıp bana tazimatını arz etmek için yanıma gelseydi ve çıkarken beni merdivenlere kadar geçirse idi, öğrencileri nazarında küçülür, belki prestijini kaybederdi..." (56)

    Bir başka gün, Atatürk, iki kimsesiz ve yoksul çocuğun parasız yatılı olarak bir okula yazdırılmaları ve okutulmalarını isteyen bir mektubunu Millî Eğitim Bakanı Abidin Özmen'e gönderdiğinde bakanın yanıtında, bu çocuklar Gazi'nin koruması altında oldukları için yoksul ve kimsesiz kabul edilmeleri olanaksız bulunduğundan Haydar Paşa Lisesi'ne "paralı yatılı" kayıtlarının yaptırıldığı, çocukların üçer yıllık okul ücretlerine ilişkin makbuzların da ilişikte sunulduğu belirtilecektir.

    Gazi, bu durumu Başbakan İsmet Paşa'ya anlattığında o' da, bakan adına özür dilemek istediğinde, İsmet Paşa ondan şu sözleri işitecek:

    "-Yok, özür dileme. Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medenî cesarete sahip olabilse ve gösterebilse.:." (57)

    İşte, böyle bir devlet adamı da genel sekreteri Hikmet Bayur'du. Bayur, Gazisi'ne içtenlikle bağlıydı, onun üzerine titrerdi ama sözünü de hiç esirgeyen biri değildi. Sabahları koltuğunun altında o gün Atatürk'ün incelemesi, imzalaması gereken dosyalarla uyanmasını bekler ama odasına girdiğinde onu yormamak için de dosyalan getirmez, önce onu sorguya çekmeye başlardı:

    "-Dün gece kaçta yattınız?"

    "-Bir şey yediniz mi?"

    "-İyi uyudunuz mu?"

    Atatürk bir gün Ali Fuat Cebesoy'a yakınacaktır bu durumdan:

    "-Hiç kimsenin beni sorguya çekmesine katlanamam. Fakat bu adamın karşısında bir çocuk uysallığıyla, her sabah bu sorulara uslu uslu cevap veririm. Ona kızamam, sinirlemem. Çünkü içtenlikle beni sorguya çektiğini bilirim." (58)

    Ama onun yalnız bu içtenliği değildir Atatürk'ün onu tutmasının, sevmesinin nedeni. Doğru bildiğini sonuna değin savunması, eleştirilerini hiç çekinmeksizin ve hatta kimi zaman aşırılığa kaçarak dile getirmesi de Atatürk'ün gözünde ona ayrı bir yer sağlayacaktır. Örneğin, Dil Devrimi çalışmalarının sürdüğü günlerde Dolmabahçe Sarayı'nda Atatürk ve Bayur, bir konu üzerine tartışmaya başlayacaklar, tartışma gece geç vakitlere değin sürecek, herkes çekilip gidecek. Ertesi sabah, o gece Saray'da kalmış olan Kılıç Ali ve Salih Bozok uyandıklarında bir de ne görsünler! Atatürk ve Bayur, aynı masada tartışmayı sürdürüyorlar. Yüzleri kıpkırmızı. Atatürk, hâlâ Bayur'u iknaya çalışıyor... Sonunda Bayur gittiğinde her ikisi de Atatürk'ün yanına gidecekler.

    Salih Bozok:

    "-Paşam, niçin bu kadar yoruldunuz? Hikmet Bey yabancınız mı? Size bağlı bir arkadaşımız! Böyle olacaktır, demeniz kâfi değil mi? Sabahlara kadar onu ikna etmek için kendinizi üzüyorsunuz?"

    Alacakları yanıt şu olacak:

    "-Ha, işte bu çok yanlış bir mütelâa. Bilir misiniz ki Hikmet Bayur inatçıdır. Onu ikna etmek lâzımdır. O bir kere kani oldu mu işi benimser!" (59)

    Gazi, lO.Yıl Söylevi'nin taslağına şu tümceyi de koymuştu: "Bu söylediklerim hakikat olduğu gün senden ve bütün medenî beşeriyetten dileğim şudur: Beni hatırlayınız..."

    Bayur, bu sözlerden fazlasıyla duygulanıp üzülecek ve şöyle diyecekti:

    "-Paşam, bütün millet o güne sizinle beraber erişmeyi ister, bu cümle herkesi teessüre sevk edecektir, kaldırılmasını rica ederim."

    Ama arkasından şu sözler de ağzından dökülüverecek:

    "-Hem zaten bunları tahakkuk yoluna koymak, sizin için güç ve uzun zamana ihtiyaç gösteren bir şey değildir ki... Millî Mücadele zamanındaki gibi çalışırsanız bunu da az zamanda başaracağınıza şüphe yoktur; fakat şimdiki gibi sofradan yatağa, yataktan sofraya giderseniz, tabiidir ki, geç ve güç olur."

    Görevlerini hiçbir zaman aksatmamış olan Atatürk, bu sözler karşısında gülümseyerek Hasan Rıza Soyak'a, kulakları az işiten Bayur'un duymayacağı bir sesle:

    "-Adamın samimiyetini bilmesek darılacağız." diyecek ve Bayur'a dönerek de yüksek sesle:

    "-Pekâlâ, ver bakayım" diyerek taslağı isteyecek ve o tümceyi söylevinden çıkaracaktır. (60)

    Bir başka gün. Hasan Rıza Soyak, yurt gezisinden gelmiş. Çankaya'da Atatürk ve Bayur öyle yemeği yiyorlar. O da sofraya oturuyor ve gezisinde gördüğü olumsuzlukları ve özellikle de halkın vergilerin aşırı olmasından, toplanmasında yapılan usulsüzlük ve yolsuzluklardan, vergilerini ödeyemeyen yükümlülerin yatak ve yorganlarına varıncaya haczedildiğinden yakındıklarını anlatacak, gerçekten de durumun hiç de iç açıcı olmadığını belirtecek. Bayur da, dayanamayarak söze karışacak:

    "-Fakat, Paşam, Sultan Hamit devrinde bile fakir halka böyle zulmedilmemiştir."

    Soyak, kaygılı; bu kadar ağır bir söze Atatürk mutlaka kızacak. Oysa, o gülümseyecek ve önce Soyak'ın kulağına fısıldayacak:

    "-Heyecana kapıldı, ama haksız da değildir."

    Sonra yüksek sesle:

    "-Bu vergi tarh ve cibayet usullerini, daha âdil ve mutedil esaslara bağlamak lâzımdır... Daha doğrusu, Maliye'yi, o kötü zihniyet ve bütün eski mevzuatıyla beraber, ateşe verip, yerine yepyeni bir idare kurulmalıdır; nasıl olsa bir gün ona da sıra gelecektir." (61)



Dipnotlar
53 S.GÖKÇEN: s.244-245.
54 S.A.TERZİOĞLU: Yazılmayan Yönleriyle....; s.43.
55 Y.K.KARAOSMANOĞLU: Atatürk....; s.118-119.
56 K.ARIBURNU: ...Muhtelif Cepheleriyle; s.30-31.
57 S.BABACAN-M.TURGUT: s.193.
58 K.ARIBURNU:... .Anılar; s.21-22.
59 KILIÇ ALİ: s.64-65.
60 H.R.SOYAK: C.I, s.42.
61 A.y.,C.I, s.43.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>