Tamer Bacınoğlu ve
Andrea Bacınoğlu


MODERN ALMAN ORYANTALİZMİ
Tamer Bacınoğlu ve Andrea Bacınoğlu, Modern Alman Oryantalizmi



Kapak
İçindekiler
Sunuş
Önsöz
Yazarın Önsözü


Alman gözüyle Türkiye
- "İslâm düşmanlığı"mı, ırkçılık mı?
- Etnosantrik tarih romantizmi. "Uzman"ların efsaneleri
- "Etnisite", "etnik gruplar" ve ulus
- "Lâikler, Müslümanlar, Alevîler"
- "Müslümanlar", İslâm ve hilâfet
- Alman oryantalizminin gözüyle İslam ve Müslüman
- Alman oryantalizminin gözüyle Türk ve Türk kültürü
- Almanya ve "Kürt sorunu"
- Almanya ve PKK
Alman basınında Öcalan'ın tutuklanması ve Kürt sorunu
- 1. Kürtlerin tarihi
- 2. Abdullah Öcalan ve PKK'nın kuruluşu
- 2.1. PKK'nın örgütsel yapısı
- 2.2. Kürtlerin PKK ile özdeşleştirilmesi
- 3. Kürt kimliği ve Türk milliyetçiliği
- 3.1. Med-TV
- 3.2. Diskurs-Kendini yakmalar
- 4. Politik çözüm
- 4.1. Türkiye'ye çağrılar
- 4.2. Türkiye'nin tepkilerine yönelik tahminler
- 5. "Almanya'da Kürt protestoları"
- 5.1. Video görüntüleri
- 6. "Mütarekenin sonu"
- 7. Diplomatik temsilciliklerin işgali ve "gerginliği düşürme" politikası
- 8. PKK taraftarlarının eylemlerinden çıkarılan sonuçlar
- 8.1. "Kürtlerin Türkiye'ye sınırdışı edilmesi"
Almanya ve "Ermeni sorunu"

Sonuç
Kaynakça

www.1001Kitap.com





"İslam düşmanlığı"mı, ırkçılık mı?

    Son yıllarda Almanya'da oryantalistlerle İslam ve İslam dünyası üzerine ahkâm kesen -genellikle gazetecilikten gelme- "popüler İslam uzmanları" arasında kıyasıya bir kavga yaşanmakta. Oryantalistler, kendi uzmanlık alanlarına "tecavüz" eden "İslam uzmanlarını, "İslam düşmanlığı" yapmak, İslam hakkındaki önyargıları perçinlemekle suçluyorlar. İlginç olan, oryantalistlerin "İslam" anlayışıyla, popüler "İslam uzmanları"nın İslam anlayışı arasında hiçbir farkın bulunmaması. Her iki grup da, İslamı bir din ya da kültür olarak değil, din-devlet ayırımı tanımayan, Batı kültürüne tamamen yabancı, totaliter bir ideoloji olarak tanımlıyorlar. Şu var ki, popüler "İslam uzmanları", -İslâm adını verdikleri- bu ideolojinin Batı için bir tehlike olduğunu vurgularken; oryantalistler, aynı ideolojiyi, "ezilen Müslümanların imdat çığlığı" olarak mazur göstermeye, "anlama"ya çalışıyorlar. Örneğin, popüler uzmanlar, "fanatik kökten dinciler"in dünya barışı ve Batı'nın yaşamsal çıkarları için bir tehdit oluşturduğunu iddia ederken; "liberal" oryantalistler, "kökten dincilik" teriminin yanlış olduğunu, bunun yerine, "Müslümanların "neden şiddete başvurduğu" sorusunu yanıtlamak gerektiğini belirtiyorlar. Bir başka deyişle, "İslâm düşmanlığı", popüler İslam uzmanlarından çok, "İslam'ı anlama" adı altında akademik İslam uzmanlarınca yürütülüyor.

    Liberal oryantalistlerin, bazılarınca "Almanların İslâm'a sempati duyması" şeklinde anlaşılan bu genellemeleri ("İslam", "Müslümanlar"), Almanya'da köklü bir tarihe sahiptir. Nasıl bugün, Federal iç İstihbarat Dairesine İslam danışmanlığı yapan biri, Türk İslamının, "İslamın inanç esaslarından kopuk bir devlet İslamı" olduğunu (çünkü teorilerine göre, gerçek İslâm saldırgan ve rejim düşmanı olmalıdır); Kemalist reformları "Müslümanlara saldırı" olarak niteleyebiliyorsa, 40 1920'li yılların Alman İslam uzmanları da Kemalistlerin "gerçek Müslüman olmadığı"ndan emindiler. Akademik unvanlı uzmanlar her ne kadar İslamın bölgeden bölgeye, kültürden kültüre farklı yorumlandığını itiraf etseler de, ortak görüşleri İslamın Batı kültürüne yabancı totaliter bir ideoloji olduğudur. Alman doğubiliminde, bu çarpık İslam tasarımına itiraz edenler de çıkmıştır. Ne yazık ki, onların önde gelenlerinden biri olan Richard Hartmann'ın 1928'de yaptığı şu saptama günümüz oryantalistleri için de geçerlidir:

    "Garip bir fenomen de, Doğu uzmanı (Alman) akademisyenlerin softa İslamının bakış açısından çağdaş düşünceli Doğuluları eleştirmeleridir, İslam yerinde durmuyor, gelişiyor; halbuki Batılı, yerinde sayıyor ve gelişmeleri, erken dönem İslamı'nın ölçütleriyle değerlendiriyor." 41

    "İslam düşmanlığına karşı mücadele" maskesi altında yürütülen kampanyanın gerçek yüzünü gören ender düşünürlerden biri olan Kohlhammer'e göre, Almanya'da sürekli olarak "İslam düşmanlığından bahseden çevrelerin amacı, "gerçek sorun olan yabancı düşmanlığı ve ırkçılığı örtbas etmektir." 42

    "İslam düşmanlığı" söylemi -Kohlhammer'in dediği gibi- sadece ırkçılık ve yabancı düşmanlığını kamufle etmek amacıyla gündemde tutulmuyor; aynı zamanda ırkçı düşüncelerin serbestçe ifade edilebildiği bir siper işlevini de görüyor. Bir başka deyişle, "İslam düşmanlığını yererek, bir tür dokunulmazlık kazanan liberal ya da sol görüşten yazar ve bilim adamları, "İslam düşmanlığıyla mücadele" zırhına bürünerek, sağ kesimin asla cesaret edemeyeceği ırkçı değerlendirmelerde bulunabiliyorlar. Örneğin Gerhard Konzelmann'ı "Arap ve İslam düşmanlığı" yapmakla suçlayan sol-liberal görüşlü oryantalist Gemot Rotter; bu şahsın katıldığı bir televizyon programını -sahtekârlık anlamında- "Türk usulü show" (getürkte Show) olarak nitelemekte, Konzelmann'dan, "köylü zekâlı Schwab" diye söz edebilmektedir. 43

    Almanya'da varolduğuna inanmamız istenen "İslam düşmanlığına karşı mücadele" amacıyla yayımlanan kitaplardan biri, "İslam dünyaları. Yabancıyı tanımak için yirmi dokuz öneri" başlığını taşıyor. 44 Yayıncı, bu başlıkla İslamın, yani "yabancı"nın, homojen bir bütün olmadığını dile getirmek istiyor. "Yabancıyı tanımak" için kaleme alınan makalelerden birinde, Hamburg üniversitesi doğubilim dalı profesörlerinden Gernot Rotter Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin'i okuyucularına tanıtıyor. "Liberal" yaklaşımlarıyla tanınan ve bir süre Kuzey Ren Vestfalya eyalet meclisinde Yeşiller partisinin milletvekili olarak bulunmuş olan Rotter, Saddam Hüseyin'in kendisini Salahaddin Eyyubi ile karşılaştırmasını eleştiriyor. Rotter'e göre "Iraklı faşist liderin kendisiyle Salahaddin Eyyubi arasında bir benzerlik görmesi, iğrenç"miş. Neden? "Çünkü" diyor Rotter, "Saddam Samî kökenli bir Araptır. Oysa Salahaddin Eyyubi, bizlerin nezdinde hoşgörüyü simgeleyen Aryen bir Kürttür". 45 "Samî ırkı"na mensup Saddam'a, "Aryen" bir Kürdü örnek edinmeyi yasaklayan "liberal" oryantalist, "Saddam, kendisine Babil hükümdarı Nebukadnezar'ı örnek alsın" diyor.

    "Hoşgörü ve kahramanlık timsali Aryen Salahaddin" tespiti, Almanya'da daha Rotter dünyaya gözlerini açmadan yapılmıştı. 1930'lu yıllarda Banse şöyle diyordu: "Becerikli ve başarılı devlet adamlarının tümü Kuzey (Aryen) ırkındandır...Karl'lar, Salahaddin'ler, Mehmet Ali'ler, Hitler'ler..." 46 Hitler dönemi "ırk bilimi"nin en ünlü siması - "Irk Günther" (Rasse Günther) olarak da bilinen Hans F.K. Günther ise, "Aryen Kürt Salahaddin" hakkında daha detaylı bilgi veriyor: "Kürtler bugüne dek Doğu'ya muazzam adamlar sundular. Onlardan biri, uzun boylu Kürt kabile reisi -daha sonra sultan olan- Salahaddin'dir. Yüksek düşünceli, kahraman, adil, erdemli, kadınlara ve esirlere karşı gerçek bir şövalye, cömert ve bilgiye susamış bir insan olan Salahaddin, Doğu'nun öteden beri karakteristik sıfatlarından çok, erken dönem bir Fars kralını resmediyordu." 47 Oysa "Önasya despotları", 1993 yılında Rotter'in vurguladığı gibi, "bu sıfatlardan mahrumdu", ilginçtir, genç nesil Alman oryantalistlerinden Rotter'in tersine, otuzlu yıllarda kimi Alman araştırmacı, Salahaddin'in "Aryen kökenli" olduğundan habersizdi. 48

    Orta Doğu halklarının "Aryenliği"ne günümüz Alman doğubiliminde gösterilen romantik ilgi, bütün "Samflerin hor görüldüğü anlamına gelmiyor. Nitekim, Müslümanlığa geçen bir Alman diplomatı, hac için gittiği Suudi Arabistan'da da "asil Bedevîler" keşfetmişti: "Araba harekete geçtiğinde, Medineli protokol memurları birer aristokrat siluet gibi yolun iki tarafına dizildiler. Her mimikleri, her adımları asil ve temkinli. Hepsi de uzun boylu ve hafif eğri kartal burunlarıyla insanı cezbeden bir profile sahip". 49 Nazi coğrafyacılarından Lesch de, "Kuzey Arapları" dediği Hicaz Bedevilerini, -"Musevîlerin tersine (!)- "kavisli burunlu ve güzel insanlar" olarak övüyordu. 50 Görüldüğü gibi, "ırkî saflığını korumuş ve o yüzden de Musevîlerin tersine güzellik ve asaletini korumuş Samî Bedevîler"e övgünün tarihi biraz geriye gidiyor. 51 Ne var ki, "Samî"lerin iki eksiği vardır. Birincisi, "spekülatif düşünme kabiliyeti", ikincisi ise, "Aryenlerin tipik hoşgörüsü".

    "Aryen ırkı"nın diğer "ırk"lardan "hoşgörü"yle ayrıştığı iddiasını temellendirmek amacıyla kaleme alınan sözde bilimsel eserlere, Almanya'da Hitler döneminden sonra yenileri eklendi. Özellikle Federal Almanya üniversitelerinin "dinler tarihi" kürsülerinde "eski" teoriler kısa bir aradan sonra tekrar rağbet görmeye başladı. "Aryen-İran kültür dairesinde tolerans; Samî dinlerinde ise, bağnazlık hâkim"di. Önde gelen dinler tarihçilerinden biri şöyle diyordu: "İran kültür dairesinde devamlı surette ön plâna çıkan tolerans, ancak bu coğrafyada oturan ve yaratıcı bir cevher taşıyan insanların ruhî özellikleriyle açıklanabilir". 52 Tasavvufta hoşgörü düşüncesi hâkim olduğundan, İslam tasavvufu da "İran'da ortayan çıkan dinler"den sayılmalıydı. Zira "halk merkezli, tavizsiz bir tek Tanrıcı din olan İslam, hoşgörüsüz olarak tanınırken, 53 Aryen etkisindeki İran kültür dairesinde şekillenen Sufizmde, -İslamın hâkimiyetine rağmen- evrensel bir dinî tolerans gelişmişti". 54 Genç nesil Alman oryantalistleri de aynı görüşte: "Şia öğretisi, Sünnî ulemanın tersine, aklı özgürce kullanmayı teşvik etmiş, böylece yeni gelişmelere uyum sağlamaya imkân tanımıştır...O nedenle Şianın ahlâk öğretisi, çağın meydan okumalarına karşı çok daha iyi donanımlıdır". 55

    İslamı ve dolayısıyla Müslümanları, biyolojik kıstaslara göre değerlendirme alışkanlığı, görüldüğü gibi bugün de hayatta. O nedenle, "Aryen düşünce ve felsefesi gibi yeni bir şarap, Samî itikadının deri tulumlarını ister istemez parçalayacaktı" 56 gibi bir tespite gülmemek gerekiyor. Zira bu ırkçı saptamadan daha da garibi, bugün Berlin'de ders veren ünlü bir dinler tarihçisine ait: "...gerek Şia, gerek İslamın bizzat kendisi, İran karakteriyle ilgisizdir". 57

    Modern Alman doğubiliminin son ürünlerinden biri, ırk anlamında ele alınan "Hint-Cermen soyu"nun işaretlerini Orta Doğu halklarının fizikî özelliklerinde, hatta "bir narı yeyiş tarzlarında dahi bulabilmesidir: "Fars yaşam biçimi, kilimleri, Fars mutfağı, mimarîsi, kısaca Fars kültürü her açıdan komşularınınkinden çok daha ince ruhludur, ince ruhlu, hassas kadınların sade, sıradan gibi görünen şeylere âşık olmaları misali, Farslılar da, sade, fakat mükemmel nesnelere aşıktırlar: taze ekmek; kabuğunun deliğinden hararet giderici, acı su fışkırana kadar sevgiyle ovulan bir nar; gür, ama solmaya yüz tutmuş güller..." 58 "Farslılarla Fransızlar arasında gizli bir akrabalık da mevcuttur". 59 Görüldüğü gibi, biyolojik ırkçılığın resmen son bulmasından yıllar sonra da "Aryen romantizmi" ciddî yayınlarda hayatını sürdürmeye devam ediyor. Almanya'yı dış dünyaya tanıtmakla görevli bir devlet kurumunun 1975 tarihli, "İran'a Alman kamuoyu nezdinde sempati toplamayı hedefleyen" bir yayınında şu satırlara rastlamaktayız: "İran'a yerleşen halk grupları, dil dâhil ırkî özelliklerini bugüne dek kısmen korumasını bildiler... İran'ın ve İranlıların özgürlüğü seven, bireyselliğe önem veren karakterleri, bu halkın ırk kökeninden ileri gelmektedir. Hint-İran ırkının bir parçası olmaları itibarıyla Aryen İranlılar, güney ve güneybatıdaki Arap komşularından ve kuzeybatı ve kuzeydeki Türk ırkına mensup halk gruplarından tamamen farklıdırlar...Farklı ve seçkin bir ırka mensubiyet bilinci, son Şah'ın hâkimiyet unvanında ifadesini bulmuştur: Arya-Mehr: Aryenlerin güneşi". 60 Ne acıdır (!), "Aryen ırk bilincine" sahip İranlılar, "İslam devrimi" akabinde, "sırf saçları sarı, burunları düzgün diye savunmasız Amerikalılara ajan muamelesi yapacaklardı". 61

    Şaşırtıcı olan, Orta Doğu'daki sorun ve çatışmaların tümünü "ırk" zaviyesinden gören ve tahlil eden Alman yazarlar arasında, "sol", "liberal" görüşten uzmanların çoğunlukta oluşudur. Örneğin, Birlik 90/Yeşiller partisine yakınlığıyla bilinen doğubilimci Rotter, "Samî kökenli" dediği Saddam Hüseyin'e, "Aryen Salahaddin Eyyubi'yi değil, kendisi gibi Samî olan Asurlu Nebukadnezar'ı örnek almaya" davet etmektedir. 62 Asurlular, Nazi literatüründe de, "zalim insanlar" olarak resmedilir. "Asur-İbranî hunharlığı" düşüncesine Nietzsche'de dahi rastlamaktayız. Şu da var ki, Alman antropologlar, daha elli altmış yıl önce, "Kürtlerin kendi kökenleri hakkında tam bir cehalet içinde olduklarından şikâyet ediyorlardı. Özellikle Irak Kürtleri -bir gözlemciye göre- o tarihte "soylarını Asurlulara dayandırıyorlardı". 63 Kürtlerin bu iddiasını kabullenmişe benzeyen dönemin uzmanı, "ama" diyor, "Asurlulardan çok daha vahşiler". 64

    Kürtlerin "ırk" kökeni üzerindeki tartışmalar, III. Reich'ta son buldu. O tarihten itibaren, Kürtlerin "Aryen kökenli ve Almanlara akraba bir halk grubu" oldukları tezi, -konjonktüre göre- vurgulanmaya başlandı. Bu gelenek, "demokratik" Almanya'da da çok sayıda taraftar buldu, İsviçre Almanlarından, "liberal" İslam uzmanı ve saygın Neue Zürcher Zeitung'un muhabirlerinden Arnold Hottinger şu satırları yazacaktı: "Kürtçe bir Indo-cermen dili olup, gerek Samî Arapçadan, gerek Altay kökenli Türkçeden tamamen farklıdır. Kürtler hem psikolojik, hem fizikî açıdan Araplardan çok farklıdırlar. Onlar zıpkın gibi, ince uzun boylu 65 ve belki de, dillerinin yapısından ileri gelen üstün bir mantikî düşünce kabiliyetine sahip dağ sakinleridir. Belki daha temkinli bir ifadeyle, onların -Samî mantığından farklı- spesifik Avrupa-Latin mantığına yatkın insanlar olduklarını söyleyebiliriz". 66 Bu saptamanın da, Nazi patentli olduğunu kolayca ispatlayabiliriz. Nitekim Hitler'in "kültür" baş teorisyeni Alfred Rosenberg, "her ruhun" der, "kendine has ırkı; her ırkın kendine has ruhu vardır...görünümü, yaşam tarzı, akıl ve irade güçleri arasında yine ona has ilişki..." 67 Yine Musevî soykırımının "teorik" kısmını hazırlayanlardan bir başkası, "liberal" İsviçre Almanı Hottinger'in değindiği "gerçek"! daha yalın dile getiriyor: "İndo-Cermenler, kuzey ırkındandır. Onların ırkî özelliklerine ilişkin tarihî raporların tümü, onların açık tenli, kumral (ya da sarışın), mavi gözlü, atletik yapılı ve uzun kafa taşlı insanlar olduklarını vurgulamaktadır. Onların zihnî (ruhî) özellikleri de Kuzey ırkıyla benzerlik arzetmektedir." 68 Liberal Alman aydınının överek andığı "İndo-Cermenler", -Nazi ırk kuramına göre- "Kuzeyliliklerini yitirmiş insanlardır". Dolayısıyla Hottinger'in "indo-Cermen" tanımı, "ırkbilimci" Günther'in eski bir tespitinden alınmadır: "Bugün dahi, İndo-Cermen dillerini konuşan günümüzün Asya halklarında ve kabilelerinde Kuzey dilinin damgasına rastlamaktayız". 69 Nazi ırk teorilerini benimsemiş "liberal" gazeteci Hottinger'in, bir Türk politikacısını, "Kürtleri Türk olarak görmekte ısrar ettiği" gerekçesiyle "ırkçılıkla suçlayabildiğini 70 bu arada belirtmek gerekir.

    Irk romantizminin bu ürkütücü tarihsel devamlılığı, Alman etnisite yayıncılığının otuzlu yıllarda çok daha ilkel olduğu kanaatini uyandırabilir. Ne yazık ki, gerçek bunun tam tersi. Nazi "ırkbilimi"nin, çağdaş Alman yayıncılığınından çok daha "mantıklı" olduğunu söyleyebiliriz. Keza, Alman "ırkbilim"inin Kürt tezlerinden etkilenmiş Minorsky'nin dahi, 1927'de yayınlanmış bir incelemesinde, konuyu çağdaş Alman etnologlarından daha objektif ele aldığını söylemek zorundayız: "Kürtlerin İran halklarından sayılması, linguistik ve tarihî bilgilere dayanmakta olup, onların birçok etnik unsurla karıştıkları gerçeğine halel getirmez". 71

    Nazi dönemi "ırk" teorisyenleri, "günümüz İndo-Cermenlerinin Kuzeylilik özelliklerine sahip olup olmadıklarında kuşkuluydular. Oysa çağdaş Alman yayıncılığı için Kürtlerin "Aryen"likleri, tartışmasız bir gerçek. "Kürt Yezidîlerin Doğu Anadolu'daki maruz kaldıkları zulümler"! konu alan makalesinde genç kuşak Alman gazetecilerden Ulrike Meyer mülteci ailenin oğlunu şöyle tanıtıyor: "Medeni, öylesine sarışın ki, sokakta pekâlâ bir Alman olarak kabul görebilir." 72

    Almanya'da Kürtler hakkında çıkan her yayının özellikle vurguladığı bir başka husus, "Kürtlerin Türklerden tamamen farklı, fakat Farslarla akraba bir halk" olduklarıdır: "Kürtler Farslar gibi Indo-Cermen bir halktır. Onlar bir Aryen dili konuşmaktadırlar. Dolayısıyla Kürtler, dil açısından dahi, ne Araplarla, ne de Türklerle en ufak bir ortak paydaya sahiptirler". 73 Bu ırkçı saptamada kullanılan "dahi" sözcüğü, okuyucuya Kürtlerin Türklerden sadece "dil" açısından farklı olmadıkları mesajını vermektedir. Her ne kadar yukarıdaki alıntı iki yazar tarafından kaleme alınmış bir kitapta geçiyorsa da, gerçek müellifin Günter Deschner olduğu rahatlıkla söylenebilir. Zira Deschner, 1996 yılında Abdullah Öcalan'la yaptığı bir röportajda da, Alman ırk söylemine has, başka dillerde karşılığı olmayan bir dizi sözcüğü, Öcalan'ın ağzından aktarma becerisi göstermişti. 74

    Kürtlerin "Aryen", dolayısıyla Almanların dostluk ve himayesine lâyık bir halk olduklarını kanıtlamak için son zamanlarda Hitler'den dahi medet umulmaktadır. Söylentiye göre Hitler, Atatürk'ün Kürt asıllı olduğunu dile getirmiştir: "Kuzey Afrika'da Berberi, Küçük Asya'da ise Kürt adı altında yaşayan Germenleri kaybettik. Onlardan biri, mavi gözlü, yani Türklerle hiçbir alâkası olmayan Kemal Atatürk'tü." 75

    Sözde "Aryen" asıllı Berberîler'e duyulan etnolojik ilginin tarihi de, en az "Aryen Kürt" literatürü kadar eskidir. Yine, "Berberflerin "farklı etnik kökeni"ne gönderme yapmak suretiyle Fas, Tunus, Cezayir uluslarının "uyduruk" ve "hayalî" olduğu da, "İndo-Cermen Kürt" teziyle Türk ulusu ve devletini "sorgulama" mekanizmasından farksızdır. Gerek Türk ulusunu, gerek Kuzey Afrika uluslarını "etnik kriterler"lerle inkâr eden Alman etnologların, bunu "İslam'a sempati" ambalajıyla yapmaları, gözden kaçırılmamalıdır. 76 "Öteki"ni ırk ağırlıklı "ulus"una dâhil etmekten aciz Alman araştırmacının, bu adımı başkalarının atmasını da kabullenemediğini görüyoruz. "Liberal" Alman aydınlarının, Almanya hariç hemen her ulus devleti "sorgulamaları"; "kültürel ve etnik azınlık hakları" adına Havai'den Diyarbakır'a etno-faşist, etno-fundamentalist her akıma destek vermeleri, sadece uzun vadeli stratejilerle açıklanamaz.

    Alman yayıncılığında, ulus devletlerin birer "hayalî" yapı olduğunu, değişik "etnik grup"ların fizyolojik özellikleriyle kanıtlamaya çalışanlar da eksik değildir. "Kürtlerle Türkler arasındaki etnik farklılığı" bedensel özelliklere kadar vardıran Alman araştırmacıların genellikle "sol" kesimden sayıldığını da eklemeliyiz. Örneğin Kürt uzmanı Hella Schlumberger'in gezi notlarında Kürtler sarışın, mavi gözlü, uzun boyludur. Türkler ve Azeriler ise, "yuvarlak yüzlü", "çürük dişli", "çelimsiz" insanlar olarak resmedilir. Schlumberger, Türk kadınları arasında "seviciliğin yaygın" olduğundan da bahseder. 77 Kürt mihmandarları Schlumberger'e, Hitler'in "Rusya seferine çıktığında Aryen kardeşlen Kürtleri de kurtarmak niyetinde olduğunu" anlatmışlardır. 78 Alman okuyucu tüm bu "gerçeklerin yanısıra "Kürtçenin Almancayla akraba; Türkçeden ise tamamen farklı" olduğunu; 79 "Kürtlerin eski dininin gayet rasyonel bir din olduğunu, "Kürtlerin bugün de asla Ortodoks Müslüman sayılamayacağını; 80 "Kürt kadınlarının Türk kadınlarına oranla genel olarak toplum içinde çok daha serbestçe hareket edebildiklerini" 81 de "öğrenmekte"dir.

    Liberal, hatta "ilerici ve sol" etiketli bu komik "ırk romantizmi"ne oranla, 1930'lı yılların Nazi "ırk bilimi"nin daha "makul" ve tutarlı sayılabileceği söylenebilir. O dönemin Kürt literatürü en azından dil ile "etnik köken"in birbiriyle her zaman örtüşemeyeceğinin farkındaydı: "Kürtler, dil açısından İranî bir halktır...Onlar, Güney indo-Cermenlerinden üstün bir tabakanın egemenliği altına alıp daha eski olan dilini kısmen dayattığı bir Ön Asya halkından gelmektedirler". 82 Aynı kaynağın Türkler hakkında verdiği "etnik" bilgiler, günümüz Alman Türkiye uzmanları için de öğretici olmalı: "Antropolojik olarak Moğolluklarından Türklerde bir iz bulmak imkânsızdır. Anadolu nüfusunun büyük kısmı Ön Asya ırkındandır. Farklı yabancı unsurların (Akdeniz, Kuzey, Doğu tipleri) çok sayıda melez bileşimine rastlanılmaktadır. Anadolu Türklerinin %88'inde koyu irise sahip, %97'isi siyah saçlı, %58'i konveks burunludur..." 83

    Aynı makalenin "modern" versiyonunu okuduğumuzda, genç Almanlar arasında Türkiye'ye ilgi duyan "liberal" yazarların nasıl Türkiye'de birbirinden farklı ve yanyana yaşayan etnik adacıklardan söz edebildiklerini anlamak mümkün değildir: "Türkler, 11. ile 13. yüzyıllarda Ön Asya'ya giren Oğuz boylarından gelip, bölgeyi kademeli olarak Türkleştirmiş, fakat hem ülkenin sakinleriyle (Batı'da Rumlar, Doğu'da Ermeniler ve Kürtler, Kuzey Doğu'da Lâzlar ve Gürcüler), hem de Rusya'dan (Kırım Tatarları ve Çerkezler) ve Balkanlar'dan gelen mültecilerle (Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar) karışmışlardır". 84

    Saygın bir kaynak olarak bilinen Encylopaedia Britannica, Alman antropolojisinin Türkler hakkındaki değerlendirmesinin ne anlama geldiğini şöyle belirtiyor: "Türkiye, tarih öncesi çağlardan beri farklı ırk ve kültürden toplulukların erime potası olagelmiştir...Etnik olarak sıradan bir Türk'ün tarifini yapmak imkansızdır. O sarışın, mavi gözlü; yuvarlak kafalı, esmer, siyah gözlü; uzun kafalı Akdeniz tipli yahut elmacık kemikleri çıkık Moğol tipli olabilir..." 85

    Nazi dönemi "ırk bilimi"nin dahi itiraf ettiği bu gerçeklere karşın Alman oryantalizmi ve "etnoloji" ağırlıklı siyaset bilimi, Türkiye'de "birbirine düşman", zira "ırken birbirinden farklı halklar" bulunduğunda ısrar etmektedir. Ulusları ve ulusların içindeki "etnik gruplar"ı birbirinden ayırmak amacıyla "etnik kriterlerin nasıl kullanıldığını bir örnekle gösterelim.

    1980'li yıllara damgasını vuran Irak-İran savaşı, etnolojik tahlil geleneğinin Alman yayıncılığında "eskisi"ni aratmayacak boyutlarda olduğunu gösterdi. İran ile Irak arasındaki çatışma "liberal" ve "entelektüel" Almanlara hitap eden bir haftalık dergiye göre, "ırk psikolojisinle açıklanabilirdi ve "çatışmanın kökü derinlere giden etnik sebepleri var"dı: "Eski bir kültür milleti olan Farslar M.S. 7. yüzyılda Arapların istilâsına uğramış ve Müslümanlaştırılmış" 86 Bu "ortak tarihlerinde Farsların ilk kez Araplar tarafından aşağılanmalarıydı. 87 "Kültür tarihçisi" ve oryantalist olan yazara inanacak olursak, "İslam bayrağı altında Arap çöllerinden gelmekte olan Bedeviler, Sasanî hükümdarlarının saraylarını yerle bir etmişler, develerini saray duvarlarına bağlamışlardı. Bayan oryantalistin bu satırları tabiî, Şah dönemi İran tarihçiliğinden menkul. 88 Zira elimizde o tarihe ilişkin kroniklerde "ilkel Bedevilerin yüksek Fars kültürüne karşı işlediği" bu cinayetlerden bahis bulunmamaktadır. Ne var ki, oryantalistin amacı da zaten objektif bir durum değerlendirmesi yapmak değil, Araplarla Farslar arasındaki "tarihî düşmanlık"ı belgelemektir. Çünkü: "Araplarla Farsların 700 yıllık ortak tarihi, aşağılanma, karşılıklı kin ve rekabet tarihidir. İranlılar, özellikle İslam'ın altın döneminde kaydedilen entelektüel-kültürel atılımda aslan payına sahip olsalar da, bir türlü iktidarı ele geçirmeye muvaffak olamamışlardır". 89

    Bu araştırmacıya göre İranlıların "Suudi düşmanı tavırları" ve İrak'a karşı savaşmaları, "Farslığın, Araplara karşı gecikmiş intikamıdır". Sanırız, bu tarz bir "etnik" tahlil, "Arap asıllı olmayan Humeyni"nin dahi aklına gelmemiştir! En şaşırtıcı olanı ise, doktorasını "doğubilim" dalında yapmış bu seçkin araştırmacının "Osmanlı imparatorluğundan da habersiz olmasıdır. Araştırmacı, "Araplarla Arap olmayanlar arasındaki düşmanlık" teorisine halel gelmemesi için, 16. yüzyılın başlarında, "Sünnî-Arap hegemonyasından kendisini çözen Farslar"ın önderi Şah İsmail'in Türkmen kimliğini ustalıkla gizlemektedir. Keza "Araplara karşı intikam seferlerinde Farslar"a -günümüzde- Arap milliyetçisi Suriye'nin ve yine "Samî kökenli" Lübnan Şiîlerinin nasıl destek verebildikleri, cevapsız kalmaktadır. Irak-İran çatışmasının bu yönü, saygın Alman oryantalistlerinin çoğu tarafından geçiştirilmiştir. Zira hedeflenen, savaşın "İndo-cermen kökenli" 90 bir "kültür milleti" 91 olan Farslarla, onların öteden beri "kertenkele yiyenler diye aşağıladığı 92 Samî Araplar 93 arasında gerçekleştiğini vurgulamaktır. Bu garip "tahlilleri yapan uzmanların, başka vesilelerle savundukları yine kendilerine ait tespitlerle çelişkiye düştükleri de görülmektedir. Örneğin, -dönemin icabı- Arap-Fars "ırk tezadı"nı işleyen bayan araştırmacı, Alman Dışişleri Bakanlığının "Arap-Alman dostluğu"na bir katkı olarak hazırlattığı ve kendisinin de katıldığı bir derlemede "Arap ülkelerinde ırk faktörünün nüfusu bütünleştirmede belirleyici bir rol oynamadığı'nı; zira "Arap ırkının katıksız tipolojisine sadece Arap Yarımadasında rastlanabildiği" 94 tespitinden habersiz gibidir. Alman uzmanlar, terminolojik olarak 1930'lu yılların "ırk romantizmi"ne sadık kalsalar da, dönemin "teorik çerçevesi"ni yeterince tanımadıklarından, komik hatalara düşebiliyorlar. Nazi "ırk kuramı"na göre dahi günümüz Irak'ında "safkan bir Araplık"tan söz etmek imkânsızdır ve dolayısıyla Irak-lran savaşı "etnisiteler çatışması" olarak nitelenemez. Çünkü "bir çöl halkı" olan Araplar, "kendilerinden etnik ve kültürel yönden yüksek olanların yaşadığı bir coğrafyada ırkî özelliklerini koruyamazlar". Alman Dışişleri Bakanlığının 1981 tarihli yayını bu "ilginç" tespiti şöyle formüle eder: "Araplar hemen her yerde gerek sayıca, gerek kültürel yönden kendilerinden çok daha üstün bir tabakayla karşılaştılar, ilkin bu tabakayı (yüzeysel olarak) kapladılar, fakat zamanla tahakkümleri altına aldıkları etnik grup tarafından asimile edildiler. Böylece Arapların ırkî tipolojileri kayboldu". 95 Nazi dönemi "ırk bilimi"nin Kürtler hakkındaki "tahlil'i de bu yöndedir. Kürtler "üstün Aryen ırkı"na mensup olduklarından, Türkler tarafından asimile edilememişlerdir. Keza onları "asimile etmek isteyen Türk yöneticilerin bu arzusu hem hayalî, hem de ağır bir suçtur. Hayalîdir, zira "üstün ırk, düşük ırk tarafından asimile edilemez". Ağır bir suçtur, zira "üstün ırkı, düşük ırkın potasında eritmek, bir uygarlık cinayetidir". Temeli 1930'lu yıllarda atılmış olan "tabaka teorisi"yle 96 sadece Kürtlerin değil, Hititlerin dahi "biyolojik kökeni"de ortaya çıkartılmıştır: "Hititler, İndo-Cermen bir üstün tabakayla Ön Asya-Kafkas kökenli bir halkın birbirine karıştığı melez bir halktı". 97

    Karabağ'ın Ermeniler tarafından işgaliyle sonuçlanan Azerî-Ermeni çatışması, Alman yayıncılığında bu kez "Türk-lndo-Cermen", "Müslüman-Hristiyan zıtlığının vurgulandığı "etnik" tahlillere vesile yapıldı. Liberal olarak bilinen Der Spiegel dergisinin redaktörlerinden biri, sözde "Ermeni soykırımı" hakkında kaleme aldığı kitabında Ermeni-Azerî çatışmasını "Sovyet imparatorluğunun buzluğunda dondurulmuş, ancak şimdi su yüzüne çıkan millî zıtlıklarla açıklıyordu. 98 Ermenilere ilişkin "etnik" tahlilleri ileride ayrıntılı olarak alacağız.

    "Etnik" tahlil alışkanlığı Almanya'da sadece oryantalistler arasında rağbet görmüyor. Teolojide de aynı yöntemin kullanıldığını görmekteyiz. Örneğin dinler tarihçisi ve aynı zamanda teolog ve İranist olan Carsten Colpe, "Orta Doğu'daki çatışmaların ardında yatan gerçek sebepleri öğrenmek isteyen" okuyucularına, Antik Yunan'ın "bölge"ye ilişkin klâsiklerini okumalarını tavsiye edebilmektedir. Yazar, "her ne kadar politikacı olmasam da ve gerek siyaset biliminden, gerek savaş ve barış araştırmaları alanından habersiz bulunsam da, kendi alanımdan yola çıkmak suretiyle çok daha derin sebepler arayıp bulma hakkına sahip olmalıyım" demektedir. 99 Yapmacık bir tevazu ile de olsa siyaset biliminden habersiz olduğunu itiraf eden Colpe'nin bilmediği ve anlamadığı Kıbrıs konusunda "bilimsel" makale yazacak cesareti nereden bulduğu sorulabilir. Colpe, sanırız bilgisizliğinden olacak, adı geçen makalesinde sadece "Rum kurbanlardan söz etmiş; Türk tarafının kayıplarına asla değinmemişti. 100

    Irak-İran coğrafyasının "etnik analizi"ni yapan teologa göre, bölgenin sakinleri "kısmen Hint kabileleriyle akraba, kısmen de Samî kökenli etnik gruplardır". 101 "Araplar ve İranlılar, birbirlerine karışmadıkları için, iki ayrı halk olarak günümüze dek kalabilmişlerdir". Uzmanlık alanı "İsa öncesi dönem"le sınırlı yazar, gerçi Arapların neden 1200 yıl sonra "tekrar Farslara kin beslediklerini açıklamamaktadır, fakat "1200 yıldır uyuyan ırk rekabeti, tekrar baş göstermiştir" tespitini yapmaktan da geri kalmamaktadır. 102 Siyaset bilimciler, sosyologlar, strateji uzmanları, istihbaratçılar ne söylerlerse söylesinler! "Irak ile İran arasındaki çatışmanın gerçek sebepleri, etnik grupların esrarengiz ırk psikolojisinde yatmaktadır ve esrar perdesini ancak, liberal bir oryantalist aralayabilir".

    Birinci Körfez Savaşı'nın bitimi ve "İslam Devrimi" sonrası İran devletinin Almanya ile yakınlaşması ardından, Türkiye Alman yayıncılığının baş hedefi haline geldi. Almanya-İran yakınlaşması, Almanya'nın ülkedeki Türk azınlığa yönelik politikalarıyla da yakından ilgiliydi. Zira Almanya'nın Orta Doğu politikasında İran faktörünün vurgulandığı tarih, Almanya Türk azınlığının ülkede kalıcı olduğunun anlaşıldığı ve kabullenildiği tarihle çakışmaktaydı. Alman uzmanların deyimiyle "ABD'ye kaptırılan" Türkiye'ye karşı, İran "Orta Doğu ve Kafkaslar'da istikrar unsuru" olarak "Almanya'nın desteğine muhtaç ve lâyıktır", İran'a kamuoyu desteği sağlamayı da öngören bu resmî politika, gerek resmî düzlemde, gerek akademisyenler marifetiyle medyada, tuhaf bir "İslam" tartışmasını gündeme oturtmasını bilmiştir. Tartışmanın adı "İslama karşı önyargılar" veya "İslam düşman imajı"dır. İran'a karşı yöneltilebilecek eleştiriler, "Islama ve ülkemizdeki Müslüman Türklere hakaret" argümanıyla susturulurken; buna paralel olarak Türk devletinin "Kürtlere, Alevîler"e ve nihayet "inanan Müslümanlara karşı insan hakları ihlâlleri" işlediği iddiaları, yine "Islama ve etnik azınlıklara saygı" argümanıyla gündemde tutulmaktadır. Bir başka deyişle "İslam" ve "insan hakları" argümanına, İran devletini kayırmak; Türk ulus devletini ise sorgulamak amacıyla aynı anda iki değişik fonksiyon yüklenmiştir. İran söz konusu olduğunda "karartılan" etnik argüman, Türkiye konusunda kullanıma girmektedir. Bir başka deyişle "etnisite", birbiriyle alâkasız toplumsal hoşnutsuzlukları ustaca seferber ederek olmayan bir etnik sorunu birinci aşamada terim olarak yerleştirme, ikinci aşamada ise, taraflara inandırma aracı hâline getirilmiştir. 103 Konunun "cehalet'le ilgisi olmadığı gibi, Türkiye'ye karşı gösterilen "aşırı duyarlılığı", "Türkiye'nin kendisini tanıtamaması"yla veya "kendilerine daha yakın gördükleri için Türkiye'yi karşı daha sert eleştirmeleriyle açıklamak da mümkün değildir. "Cehaletle ilgisi yoktur", çünkü uzmanların büyük bölümü, Türkçe bilen, Türkiye'yi yakından tanıyan kişilerdir. "Tanıtamama" argümanı da inandırıcı değildir, zira Alman medyasında hemen hemen hiçbir eleştiriye uğramayan İran'ın yahut Arap rejimlerinin Alman kamuoyuna yönelik ciddî bir "tanıtma" kampanyası yoktur. "Türkiye'yi kendilerine daha yakın gördükleri için eleştiriyorlar" iddiası da, kolayca çürütülebilir. Çünkü İran'a ve Arap rejimlerine karşı "olumlu" bir habercilik yapan Alman medyası, Taliban'ı ve son dönemde Sudan'ı ağır bir biçimde eleştirmektedir.
    Almanya, siyasî meşruiyetini dayandırdığı kamuoyunu, tesadüflerin yahut şahsî arzu ve çıkarların belirlemesine seyirci kalamayacak kadar önemli ve büyük bir güçtür. Takdir edileceği üzere, Almanya'nın Türkiye ya da İran politikasını kamuoyu değil, Alman devleti belirlemektedir. Dış politikanın başarılı olarak yürütülmesi, arkasındaki kamuoyu desteğine bağlıdır. Medya, çağdaş toplumda kamuoyunu şekillendiren en büyük güç olduğuna göre, Alman kamuoyunu medyada İran veya Türkiye hakkında kimlerin bilgilendirdiği sorusuna bir cevap aranmalıdır. Bu görev, her biri resmî yahut yarı resmî akademik kuruluşların İslam ve Orta Doğu uzmanlarına ve onların öğrencilerine tevdi edilmiştir, İslam, Berlin'in bölge politikasında anahtar kelimedir. Uzmanlardan beklenen, İran rejimini doğrudan değil, "farklı kültüre sempati" söylemiyle "dolaylı" olarak aklamaktır. "Dolaylı aklama"nın birinci aşamasında, Huntington gibi "rakip güçler"in danışmanları eleştirilmekte, hatta "İslam düşmanlığıyla itham edilebilmektedir, ikinci aşamada, "kökten dincilik" (Fundamentalismus) terimi çürütülmek istenmektedir. "Kökten dincilik"in "bilimsel olmadığı" tezi, bu terimin "ancak Hristiyan kültür dairesi için kullanılabileceği" 104 iddiasıyla temellendirilmektedir. Üçüncü aşamada ise, aynı uzmanlar İslam'ın Arap/Fars yorumuna "otantik İslam" payesi biçmekte; "İslama ve Müslümanlara" anlayış göstermek adına, "Müslümanların neden şiddete başvurmak zorunda oldukları" sorusuna cevap aramaktadırlar. Kısaca: "kökten dincilik" terimi reddedilmekte, fakat İslamın "kökten dinci bir ideoloji" olduğu tezi savunulmaktadır. Bu mekanizmayla, Alman medyası, Humeyni'nin Selman Rüşdî hakkında verdiği ölüm fetvasının faturasını dahi, "İslâm"a çıkarmıştır: "Bu hükme öfkelenmek yerine, onun kültürel (yani İslamî) arka plânını anlamaya çalışmamız gerekiyor". 105 Burada yapılan, -en az Alman devlet politikası kadar - "gerçekçi" ve pragmatist -olan İran politikasını "İslâm ilâhiyafıyla özdeşleştirmek; öte yandan Almanya'nın İran politikasını ise, "bize yabancı bir değerler sistemiyle" ve "Müslümanlarla diyalog" adına mazur göstermekten ibarettir. Görevleri gereği İran'da ve komşusu Arap rejimlerinde "etnik" faktörü karartıp "İslâm'la diyalog" temasını vurgulayan; "hayır kurumlarına sahip Hizbullah"ı dahi "terör suçlamasına karşı savunan Alman uzmanların, aynı anda Türkiye'de "bir dizi etnik çatışma" saptamaları ve Türk devletini "soykırımla suçlamaları, tesadüf olamaz.

    Almanya'nın "eleştirel diyalog" (kritischer Dialog) adını verdiği, İran'la bölgesel stratejik ortaklık politikası, ünlü "Mykonos davası"na rağmen hızını yitirmedi. Bu davada, Alman mahkemesi -müttefik ülkelerden gelen baskı ve bilginin ağırlığı altında 9.4.1997 tarihli oturumunda- SPD'nin konuğu olarak Almanya'ya gelen İran Kürdistan Demokratik Partisi yöneticilerinden dördünün 17.2.1992 günü Berlin'de İran devletinin emriyle katledildiğini tespit etmişti. Öldürülenlerin Kürt olduğu, Alman medyasında uzun süre gizlendi. Mahkeme daha karar aşamasındayken, Türkçe bilmediği halde, 106 Türkiye'yi "Kürtleri hunharca ezmek'le suçlayan oryantalist Michael Lüders (uzmanlık alanı: Mısır sineması), "İran düşmanı" olarak nitelediği Beni Sadr'ın "güvenilir bir şahit olmadığı"nı belirtti. 107 Aynı tarihte Rafsancani de, Beni Sadr'ın "güvenilmez biri" olduğunu söylüyordu. Söz konusu toplu cinayette İran'ın parmağı olup olmadığı bizi ilgilendirmiyor. Düşündürücü olan; saygın bir Alman yayın organında "Türkiye uzmanı" olarak çalışan bir oryantalistin, Türkiye'deki sözde "etnik çatışma" bağlamında PKK söylemini benimsemiş olması; İran'la ilgili konularda ise, İran rejiminin argümanlarını kullanmasıdır. Lüders ve diğer Alman oryantalistler, İran'a karşı aldıkları olumlu tavrı, "İslâmla diyalog"; Ankara'ya karşı açtıkları seferi ise, "insan hakları için çaba" argümanıyla mazur göstermekteler.

    Türkiye ve İran haberciliğinde "İslam"ın nasıl enstrümantalize edildiğine, Alman devlet radyo ve televizyonlarında da tanık olmaktayız. Örneğin, uluslararası haber ajanslarının Mykonos duruşmasını ve İran rejimini suçlayan Federal Başsavcı hakkında İran'da "ölüm fetvası"nı flaş haber olarak duyurduğu gün, Alman devlet televizyonu birinci kanalının yoğun olarak işlediği konu, "Türkiye'de işkence"ydi. 108 Öte yandan, dönemin Dışişleri Bakanı Kinkel, "Müslümanları rencide etmeyelim" diyerek, sakin olunmasını" tavsiye ediyor, "politikada, heyecana kapılmak doğru olmaz" diyordu. 109 Federal Cumhurbaşkanı'nın tavsiyesi de aynı yöndeydi: "Biz Müslümanlarla dostuz. Müslümanlara hakaret etmek, aklımızın ucundan bile geçmez". 110 Aynı gün Helmut Kohl, İran yöneticilerinden resmen özür dileyecekti: "Ekselans! Gerek Federal Hükümet, gerek Alman yargısının, halkınızın ve onun ruhanî önderlerinin dinî hislerini rencide etmesi mümkün değildir". 111 Ertesi gün Kinkel, "İran bölgenin çok önemli bir ülkesidir ve Federal Almanya'nın bu önemli ülkenin istikrarında büyük menfaati vardır" diyecekti. 112 "Akıllı davranmalı, sakin olunmalı ve bu büyük ülkeyi rencide edebilecek davranışlardan kaçmılmalı"ydı. 113 İran'ın "büyüklüğü"ne, "stratejik önemi"ne, "Müslümanların duyarlılıklarına en yüksek mercilerden sürekli atıfta bulunulduğu 24 Kasım 1996 akşamı, ana haber bülteninde Alman devlet televizyonu, "Federal Başsavcı hakkında İran'da çıkarılan ölüm fetvasından hiç söz etmeyecek, fakat on dakika süren ve bir yorumla biten "Manisa'da çocuklara işkence" filmini gösterecekti. Bu haberin hemen arkasından yayınlanan Almanya'nın en popüler polisiye dizisi "Tatorf'un konusu ise, "Türkiye'nin Bonn Büyükelçiliğinde görevli ajanların, bir Kürt mültecisinin öldürülmesi olayındaki rolü"ydü. Resmî ve özel diğer televizyon kanalları da, ana haber bültenlerinde, "Türkiye'de çocuklara işkence" konusunu işliyorlardı. Bu arada İran ile Almanya arasındaki gerilim, Alman yetkililerin inandırıcı özürleriyle kapanmış, Alman devlet televizyonu birinci kanalı Manisa'da "işkence" olayını izleyen istanbul muhabirini, "İran emniyet güçlerinin, uyuşturucu çetelerine karşı verdiği başarılı ve özverili mücadele"yi yerinde izlemek üzere İran'a göndermişti.

    Bilindiği üzere "kamuoyu", kamuya açıklanan görüş ve bilgilerle biçimleniyor, ister resmî, ister özel medyanın Almanya'da -ülkenin dış ve iç politik hayatî önem arzeden konularında- istisnasız "resmî çizgi"yi takip ettikleri göz önüne alındığında, Alman devletinin "kamuoyu"nun baskısıyla politika belirlediğini söylemek gerçi mümkündür. Fakat "kamuoyu"nu oluşturan ve şekillendiren medya ile Alman devlet politikası arasındaki uyum, ister istemez başka soruları da akla getirmektedir. Nitekim, dört İran Kürdünün katlini, "Müslümanları (İran) rencide ederiz" endişesiyle "büyütmeyen" dönemin Dışişleri Bakanı Kinkel'in, altı PKK militanının Türk güvenlik güçlerince öldürülmesini "Kürtlere soykırım" 114 olarak nitelemesini, "infial" yahut "düşünülmeden söylenmiş bir söz" olarak değerlendirmek mümkün değildir. Keza aynı şahsın, Federal Başsavcı hakkında İran'da çıkarılan "ölüm fetvası"na, "Federal Almanya, İran gibi bölgenin önemli bir gücünün istikrarı için elinden geleni yapacaktır" 115 teminatıyla cevap vermesi de, sanırız "oryantal bir retorik" olamaz.



Dipnotlar:
40. Karl Binswanger: "Türkei", Der Islam in der Gegenwart, s.212-220, München 1989.
41. Richard Hartmann: Die Krisis des Islam, s.36, Leipzig 1928.
42. Siegfired Kohlhammer: Die Feinde und die Freunde des Islam, s.21, Göttingen 1996.
43. Gernot Rotter: Allahs Plagiator. Publizistische Raubzüge eines 'Nahostexperten', s. 11, 141, Heilderberg 1992.
44. Gernot Rotter (yayımlayan): Die Welten des Islam. Neunundzwanzig Vorschlaege, das Unvertraute zu verstehen, Frankfurt am Main 1993.
45. Gernot Rotter: "Saladin öder Nebukadnezar?", s. 70 v.d., Die Welten des Islam, a.g.e.
46. Ewald Banse: Das Buch vom Morgenlande. Einführung und Gestaltung, s.10, Leipzig 1934.
47. Hans F. K. Günther.: Rassenkunde Europas, s.129, München 1926.
48. Hans-Heinrich Schaeder: "Der Vordere Orient", Kültür der orientalischen Völker, s.227, Postdam 1936.
49. Murad Wilfried Hofmann: Reise nach Mekka. Ein Deutscher erlebt den İslam, s.18, München 1996.
50. Walter Lesch: "Arabien. Eine landeskundliche Skizze", s. 80, Mitteilungen der Geographischen Gesellschaft, c. 24, fasikül 1,1931.
51. Ludwig Ferdinand Clauss: Semiten der Wüste unter sich. Miterlebnisse eines Rasseforschers, s.140v.d, Berlin 1937.
52. J. Wilhelm Hauer: Toleranz und Intoleranz in den nicht-christlichen Religionen, s.18, Stuttgart 1961. Bölüm başlığı: "Aryen kökenli halklar". Kariyerini Hitler döneminden sonra da devam ettiren Hauer, Hitler'in emriyle "ırka uygun Alman Hristiyanlığı"nın temellerini atmıştı. Hauer'in 1961 yılındaki satırları, 1934 ve 1935'te hararetle savunduğu teorinin tekrarıdır: "dinler tarihinin biyolojik gerçekleri" (Kurt Hutten: "Deutsche Gottschau", Walter Künneth & Helmuth Schreiner (yayımlayanlar): Die Nation vorGott, s.445-475, Berlin 1937).
53. A.g.e.,s.36.
54. A.g.e., s.87.
55. Ulrich Haarmann: "Geschichte und Gegenwart", a.g.e.
56. Samuel Zwemer: islam. A Challenge to Faith, s.135, New Yok 1907.
57. Carsten Colpe: "İranische Sprachen", EKL, c.2, s.723, Göttmgen 1989.
58. Harald Vocke: "Das andere Persien", FAZ, 9.9.1980.
59. A.g.y.
60. Ulrich Gehrke & Harald Mehner: İran..., a.g.e., s.46 ve 508.
61. Karl-Alfred Odin: "İran zwischen Laecheln und Gevralttat", FAZ, 12.11.1979.
62. Gernot Rotter: Die Welten des Islam, a.g.e., s.70.
63. Walther Wegener: Syrien.Irak.İran, s.42, Leipzig 1943.
64. A.g.y.
65. Alman "etnolojisi"nde Kürtlerin fizikî özellikleri hakkında daha ayrıntılı bilgi için: Albrecht Wirth: Vorderasien und Aegypten, s. 155, Stuttgart.Berlin.Leipzig 1916; Fritz Hesse: Moussilfrage, s.46 v.d., Berlin 1925.
66. Amold Hottinger: Wmal Nahost, s.231 v.d., München 1970.
67. Alfred Rosenberg: DerMythus des 20. Jahrhunderts, s.116, München 1935.
68. Erich Keyser: Bevölkerungsgeschichte Deutschlands, s.22, Leipzig 1938.
69. Hans F.K. Günther: Die nordische Rasse bel den Indogermanen Asiens, s.227, München 1934.
70. Arnold Hottinger: IslamischerFundamentalismus, s.188, München 1993.
71. V. Minorsky: "Kurdsi, Kurdistan", The Encydopaedia of İslam, c.5, s.447, Leiden 1986. Almancası için: Enzyklopaedie des Islam, c.2, s.1212 v.d., Leiden-Leipzig 1927. Zeit-Magazin, Nr.46,10.11.1989.
72. Günter Deschner & Ali Homam Ghazi: Kürden. Waisenkinder deş Universums, s.11, Berlin 1994. Kürtlerle Farsların "Aryenlik" bağıyla akraba oldukları tezi, son İran şahı tarafından da savunulmuştu.
74. Örneğin başka dillere tercümesi imkânsız "Eigenart" ("bir ırkın kendine has tarzı, yapısı), "Türkenart", "Kulturvolk" ("Aryen kökenli", dolayısıyla uygarlık yaratma kabiliyeti olan bir ulus"; das geistig-charakterliches Erbe der Deutschen" (Welt am Sonntag, 20.5.1996). Röportajın dikkat çekici bir başka yanı, Öcalan'ın sürekli "Türk düşmanlardan söz etmesi. Öcalan'ın o tarihte Türkçe ve diğer dillerde yayınlanmış röportajlarında böyle bir söyleme rastlayamadığımız için, bu tür ifadelerin de Alman kaynaklı olabileceğini düşünüyoruz. Kaldı ki, Alman basınında çıkan Apo röportajlarında bu tür "tasarruflara sık sık başvurulduğu bilinmektedir. Öcalan'ın ağzından cevap uydurmanın yanısıra, gazeteciler, Öcalan'a yöneltmedikleri soru ya da tepkileri de bilâhare röportajlarına ekleyebilmektedirler. Örneğin Hermann Gremliza (Konkret, 4/1996) Die Zeit'ın İslam ve Türkiye uzmanı Michael Lüders'in Öcalan'la yaptığı röportajda geçen - Öcalan'a hitaben - "tevazünüz başdöndürücü" ifadesinin, derginin yayın yönetmeni Theo Sommer tarafından eklendiğini söylemektedir (Michael Lüders: "leh will den Dialog mit Bonn", Die Zeit, 5.4.1996).
75. Aktaran: Bernd Rill: Kemal Atatürk, a.g.e.,s.147.
76. "Kuzey Afrika devletleri, hayalî ulusal bütünlüklerini sergilemek amacıyla, Berberîlerin demografik büyüklüğünü inkâr etmektedirler": Jan Assmann & Theo Sundermeier (yayımlayanlar): Der İslam in den Medien, s.122 v.d., Gütersloh 1994.
77. Hella Schlumberger: Kurdische Reise, s.70,71,76,79,80,100 v.d., München 1989.
78. A.g.e., s.76.
79. Gesa Köhler & Dorothea Nogga Weinell: Azade. Vom Überteben kurdischer Frauen, s.44, Bremen 1984.
80. A.g.e., s.20.
81. A.g.y.
82. Kürden: Der Grosse Brockhaus, c.10, s.756, F.A. Brockhaus 1931.
83. Türken: Der Grosse Brockhaus, c.19, s.195, F. A. Brockhaus 1934.
84. "Türken": Brockhaus Enzyklopaedie, c.22, s.499, F.A. Brockhaus 1993.
85. "Turkey": New Encylpaedia Britannica, s.28, s. 895,15th. Edition, Chicago 1985.
86. Erdmute Heller: "Aus Schwaeche aufs Ganze", Die Zeit, 7.8.1987
87. A.g.y.
88. Fred Halliday: İran. Dictatorship and Development, s.59, London 1979.
89. A.g.y.
90. Wolfgang Günter Lerch: "Araber gegen Perser", F.AZ, 8.8.1988.
91. Harald Vocke: "Dasandere Persien", a.g.y.
92. Harald Vocke: "Emiedrigtes Persien", FAZ, 17.7.1980.
93. Wolfgang Günter Lerch: "Araber gegen Perser", a.g.y.
94. Eckard Stetter: "Faktoren der Integration" (bölüm başlığı: "etnik birim olarak halk ve ırk"), Deutsch-arabische Beziehungen, a.g.e., s.98.
95. A.g.y.
96. Geniş bilgi için bk.: Hans F.K. Günther: Rassenkunde des deutschen Volkes, ., s.1-16, München 1933.
97. Enno Littmann: "Abendland und Morgenland", Reden bei der Rektoratsübergabe am 30. April 1930, Tübingen 1930.
98. Wolfgang Gusk Der Völkermord an den Armeniem. a.g.e., (kapak yazısı).
99. Carsten Colpe: Das Problem Islam, s.128, Frankfurt am Main 1989.
100. Carsten Colpe: Zypern, EKL, c.4, s.1438, Göppingen 1996.
101. Carsten Colpe: Das Problem Islam, a.g.e., s. 131.
102. A.g.e.,s.133.
103. H. Esser: "Ethnische Differenzierung und modeme Gesellschaft", Zeitschrift Kır Soziologie, 1988,5.235.
104. Michael Lüders: "Der Fundamentalismus ist nicht der Islam", Die Zeit, 22.9.1995.
105. Johannes Reissner: "Der Westen braucht keine Feindbild-ldeologie", FAZ, 14.11.1995.
106. Almanya'nın en saygın haftalık haber ve kültür gazetesi olarak bilinen Die Zeit'ın "Türkiye uzmanı" olan Lüders, Türkçe'yi Arapça'yla karıştırmış, -okuyucuların şikayetleri gazete redaksiyonunda ciddîye alınana kadar -Türk isimlerini- doğubilimin Arap sistemiyle "Abdallah" Öcalan , "Mas'ud" Yilmaz şeklinde yazmıştı ("Ehrlich unter Freunden", Die Zeit, 12.4.1996).
107. Michael Lüders: "Die Fatwa als Theaterdonner", Die Zeit, 29.11.1996.
108. "Folter in der Türkei" ARD,21.11.1996.
109. "Bonn wehrt sich gegen die Iranischen Drohungen", FAZ, 22.11.1996.
110. Dpa, 22.11.1996.
111. "Kohl und Rafsandschani suchen den deutsch-İranischen Konflikt zu daempfen", FAZ, 23.11.1996.
112. "Kinkel gegen Abbruch der Beziehungen", FAZ, 25.11.1996.
113. Osnabrücker Zeitung, 25.11.1996.
114. AP, Dpa, 2, 3.4.1994.
115. FAZ, 24/26.11.1996.

<< Önceki Sayfa - Sonraki Sayfa >>
Modern Alman Oryantalizmi - Ana Sayfa