Tamer Bacınoğlu ve
Andrea Bacınoğlu


MODERN ALMAN ORYANTALİZMİ
Tamer Bacınoğlu ve Andrea Bacınoğlu, Modern Alman Oryantalizmi



Kapak
İçindekiler
Sunuş
Önsöz
Yazarın Önsözü


Alman gözüyle Türkiye
- "İslâm düşmanlığı"mı, ırkçılık mı?
- Etnosantrik tarih romantizmi. "Uzman"ların efsaneleri
- "Etnisite", "etnik gruplar" ve ulus
- "Lâikler, Müslümanlar, Alevîler"
- "Müslümanlar", İslâm ve hilâfet
- Alman oryantalizminin gözüyle İslam ve Müslüman
- Alman oryantalizminin gözüyle Türk ve Türk kültürü
- Almanya ve "Kürt sorunu"
- Almanya ve PKK
Alman basınında Öcalan'ın tutuklanması ve Kürt sorunu
- 1. Kürtlerin tarihi
- 2. Abdullah Öcalan ve PKK'nın kuruluşu
- 2.1. PKK'nın örgütsel yapısı
- 2.2. Kürtlerin PKK ile özdeşleştirilmesi
- 3. Kürt kimliği ve Türk milliyetçiliği
- 3.1. Med-TV
- 3.2. Diskurs-Kendini yakmalar
- 4. Politik çözüm
- 4.1. Türkiye'ye çağrılar
- 4.2. Türkiye'nin tepkilerine yönelik tahminler
- 5. "Almanya'da Kürt protestoları"
- 5.1. Video görüntüleri
- 6. "Mütarekenin sonu"
- 7. Diplomatik temsilciliklerin işgali ve "gerginliği düşürme" politikası
- 8. PKK taraftarlarının eylemlerinden çıkarılan sonuçlar
- 8.1. "Kürtlerin Türkiye'ye sınırdışı edilmesi"
Almanya ve "Ermeni sorunu"

Sonuç
Kaynakça

www.1001Kitap.com





Alman Gözüyle Türkiye


    1980'li yılların Almanya'sında politik tartışma daha açık yürekliydi. "Herkesin bildiği gibi, ülkemizdeki Türkler bir sorun oldular" 1 deniyordu. O günden bu yana, Türkiye'nin de Alman medyasının bir sorunu hâline geldiğini görüyoruz. Gün geçmiyor ki, sıradan bir Alman, "Anadolulu misafir işçiler"in yurdu hakkında olumsuz bir haberle karşılaşmasın. Otuz yıl öncesine kadar Türkiye'yi merakla büyülteç altına alan ve genellikle ekzotik ve olumlu yanlarımızı vurgulayan çevrelerin bugünkü eğilimi genellikle "olumsuz"u ön plâna çıkarmakla özetlenebilir. Görünüşe bakılırsa, darbımesel olmuş Alman kötümserliği ve kuşkuculuğu, Türkiye'de ideal bir oyun alanı bulmuştur. Türkiye'den söz edildiğinde, akla ilk gelenler, "Kürt sorunu", "Müslüman-Lâik çekişmesi", "kusurlu Türk demokrasisidir. "işkence", "keyfî tutuklamalar", "siyasî mahkûmlar", kısaca: "insan hakları ihlâlleri", Alman Türkiye yayıncılığının olmazsa olmaz unsurlarıdır.

    Hemen her yerde karşılaşılabilen Türkiye kökenli ilticacıları fon ve otantik malzeme olarak kullanan değişik gruplar, (insan hakları örgütleri, kiliseler, siyasî partiler vs.) medyayı da arkalarına alarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik bir devlet olmadığını ve yurttaşlarının bir bölümünü, kökenlerinden dolayı ezdiğini çoktan "kanıtlamış" durumdalar. Türk devletinin PKK'ya karşı verdiği mücadelenin "etnik 2 çatışma" olarak algılanması, o nedenle şaşırtıcı değildir. Genç araştırmacıların, dış dünyadaki çatışmaların tümünü "etnik" çerçevede görmeleri, biyolojik ırkçılığın "farklı ırkların bir arada yaşamalarının imkânsızlığı" tezinin, sadece kozmetik bir revizyondan geçmek suretiyle varlığını devam etttirdiğini göstermektedir. Örneğin "siyaset bilimi" dalında doktorasını yapmış bir bayan araştırmacı, bir yıla yakın oturduğu "sorunlu" ve -kendi ifadesiyle- "farklı etnik grupların" yaşadığı bir İstanbul semtinde sadece "etnik bilinç", "etnik kin", "etnik düşmanlık", "etnik dışlama", "etnik dayanışma" vs. keşfedebilmiştir. 3 Söz konusu mahallede "Türkler, açlıktan ölmek üzere olan Kürt göçmenlerine yardım elini uzatmamaktadırlar, zira böylesi bir davranış, Türk devleti tarafından bölücülük olarak cezalandırılmaktadır". 4 Şu da var ki, "mahallenin Türk sakinleri, Alevî Kürtlerle Sünnî Kürtler arasındaki karşılıklı ev ziyaretlerini tuhaf ve kendileri için bir tehdit olarak görmektedirler". 5 "Kürtler, millet olarak ezilmektedir ve bunun sebebi, Kemalist ulus felsefesidir". 6 "Etnik çeşitlilik", çatışma potensiyelini peşi sıra getirmektedir, zira "farklı olanlar"ın bir arada yaşaması, "Kürtlerin kolektif kimliği"ni ön plâna çıkarmaktadır. Genç araştırmacıya göre, Alevî Türklerle Alevî Kürtler arasında ilişki kopukluğu yaşanırken, "ortak Kürt köken, farklı lehçeleri konuşan, farklı mezheplere mensup Kürtleri birleştirmektedir." Zira, "ırk bağı" -bu teoriye göre- diğer bütün bağlardan üstündür ve "insanlar, dil ve etnik köken bağıyla kaynaşmaktadır." 7 Alman yayıncılığında tekrar boy gösteren ırk romantizminin, hangi politik amaçlar için ve nasıl kullanıldığı, Alman aydınlarını da meşgul etmektedir. 8

    Alman akademisyenlerinin "alan çalışmaları"yla Türkiye'de yaşandığını "kanıtladıkları" etnik grup çatışmaları, Alman gezi yayıncılığının da vazgeçilmez unsuru olmuştur. "Kürt uzmanı" olarak anılan Hella Schlumberger, popüler Kürt yayıncılığının tipik bir temsilcisidir. Schlumberger'in 1991 yılında Irak'tan Türkiye'ye sığınan Kürt mültecilerle PKK ve "savaşçıları"na ithaf ettiği bir kitabı, 9 içerik ve metot açısından, 19. yüzyılda kaleme alınmış Türk karşıtı misyon literatürünün organik bir devamından ibarettir. Yazar, Türkiye ve Türkler hakkındaki görüşlerini, "bölgenin yerlileri"ne ifade ettirmektedir. Buna göre, Türkiye Cumhuriyeti'nin ordusu "Kürt avında"dır; Türkler "ırkçı insanlar"dır; "ırkçılık, Türkiye'de her adımda karşımıza çıkmaktadır". Yazar "ırkçılık"la, Türk devletinin ulus devlet düşüncesine bağlılığını, ülkenin yeniden "etnik yapılandırılmasını reddedişini anlatmak istemektedir. Türk devletinin, "kültürel" ve "etnik açıdan farklı olan Kürtler"in bu farklılığını kabul etmemekle kalmayıp, onları bir de "Türk" olarak tanımlaması, "Türk resmî politikasının ilkel bir ırkçığı"dır. 10 "Çatışmanın etnik boyutunu kavramaktan âciz" ve bölgedeki "huzursuzluğu sadece sosyo-ekonomik sebeplere bağlayan Türk solu da, ırkçıdır". 11 Sanırız, ırkçılık dünya literatüründe bundan daha tuhaf tanımlanmamıştır. Yazarın, Türkiye'de varsaydığı "ırkçılık"tan "ırkçılığın ilkel bir türü" olarak söz etmesini anlayışla karşılamalıyız. Zira bu fenomenin Almanya'deki "türü", farklı olanları asimile değil, imha ilkesine dayanmaktadır.

    Schlumberger'e göre "Türklerin kendilerinden farklı Kürtlere karşı cinayetleri, bin yıl önce Anadolu'ya girmeleriyle başlamış"tır: "Türklerin Asya'nın derinliklerinden kopup Anadolu'ya girdikleri tarihe kadar, Kürtler üç bin yıl o bölgede cesur ve savaşçı dağ insanları olarak (rahatça) yaşamışlardı". 12 O halde -yazara göre Doğu Anadolu'daki çatışma- "etnik" kökenleri farklı iki halkın bir arada yaşamasından kaynaklanmaktadır. Bin yıllık ortak tarih, kültür ve din, "etnik zıtlıkları ortadan kaldıramamıştır. O nedenle Türk devleti, "evrenin yetimleri olan Doğu'daki halkın üstüne hışımla gitmektedir". 13

    Türk devleti ne yaparsa yapsın "mücadele devam edecektir". Zira "kimliği neredeyse elinden alınmış olan halk, artık uyanmıştır". Schlumberger, tüm bu "gerçekler"i şu "tanık"lara ifade ettirir: "kısa boylu Bay Arrarat", "sıska ulak", "otelin mavi gözlü uşağı"; "yeşil gözlü genç jandarma", "dansöz vücutlu Mürrüvet", "esmer suratlı sekreter kız", "bebek yüzlü Nural", "ayı gibi danseden Zeynep", "zayıf ve sırım gibi Kürt Ahmet Türk", "sarışın Kürt kızı Evin", "yüzü Mısır tipolojisini andıran, Enver Sedat'ı hatırlatan şoför", "bir metre doksan santimetre boyunda Kürt Esad Nedim", "eğri ağızlı Nuriye"...vs. 14

    Sorunun kökeninde, dünyayı Almanya penceresinden değerlendiren Alman uzmanların Alman yurttaşlık anlayışını Türk yurttaşlık anlayışıyla karıştırmaları yatmaktadır. Sol görüşlü aydınların dahi, "misafir işçilerin etnik kökenleri"ni merak etmeleri o yüzden doğaldır. Zira insan haklarını savunan çevrelere göre, "bir Kürdü Türk saymak, onu rencide edebilir." Böylece, dış dünyadaki etnik hareketler, kimliğini "ırkçılığa ve Nazizme karşıtlıkla tanımlayan grupların desteğini almakta; seçilen "obje"nin hakları, Nazi söylemiyle savunulabilmektedir. Çağdaş Alman insan hakları hareketiyle, Nazi döneminin "azınlık hakları ideolojisi" arasında organik bir bağ da bulunmaktadır. Sadece bir örnek verelim: insan haklarını özellikle Türkiye bağlamında biyolojik bir düzleme oturtmasıyla ünlü "Göttingen Tehdit Altındaki Halklar Derneği"nin yönetim kurulu üyelerinden biri, Nazi işgali altındaki Polonya'da Kolomea toplama kampının yöneticiliğini yapmış olup 30.000 Musevinin katlinden sorumlu tutulan Klaus Peter Volkmann'dı. 15

    Biyolojik ırkçı söylemin kullanımına, "obje", "uluslararası toplum"un antipatisini çeken bir ülke olduğunda, çok daha sık rastlamaktayız. Örneğin, "Tibet etnisinin, Çinlilerin masif göçü nedeniyle yabancılaşma (Überfremdung) tehdidiyla karşı karşıya olduğu", demokrat kesimlerin tümü tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Çin bağlamında, "mazlum bir azınlık"ın haklarını savunmak amacıyla kullanılan "yabancılaşma" (Überfremdung), Nazi dönemine ait ve Almanya bağlamında sadece aşırı sağ tarafından kullanılan bir kavramdır. "Tibet etnisinin etnik saflığı" konusunda endişeli Alman insan hakları aktivistinin, aynı kavramı Almanya bağlamında kullanması, imkânsızdır. Ne var ki, Nazi dönemi sonrası tabulaştırılan "etnik" tahlil ve "etnik söylem", başka ülkeler için pekâlâ seferber edilebilmektedir.

    Alman Türkiye ve Orta Doğu uzmanlarına göre, "etnik sorun" yanında Türkiye'nin bir de İslam sorunu vardır. 1990'dan itibaren, uzmanlar, Türkiye'deki İslam'ın da birbirine karşıt bloklardan oluştuğunu iddia etmeye başlayacaklardır. Nasıl Türkiye'de "sadece Türkler değil, değişik etnik gruplar" yaşıyorsa, aynı şekilde "Anadolu'da İslâm'ın yanında başka bir inanç sistemi daha vardır: Alevîlik."

    İslam dini içerisinde gelişmiş bir inanç ekolüne "bir başka din", bu inanç ekolüne bağlı insanlara ise "etnik grup mensupları" statüsünün verilmesi, sadece ilk bakışta şaşırtıcıdır. Oysa, "etnik halk grupları" kuramcılarının metotları incelendiğinde görülecektir ki, istendiği takdirde, her topluluk bir "azınlık"a, her "azınlık", biyolojik bir birime dönüştürülebilir.

    Ulus devletlerin "çözülmesi" için başvurulacak en etkin silâh, azınlık yaratmak, yaratılan azınlıkların "kendi kaderlerini tayin hakkı"nı gündeme getirmektir. Franz Neumann 1944 tarihli notlarında Nazi Almanya'sının azınlıklar politikasını şöyle anlatıyordu: "Kendi kaderini tayin hakkı, bir silâhtan başka bir şey değildir. Azınlık sorunlarından doğan her gerilim istismar edilecektir. Gücümüzün yettiği her yerde, azınlık ve milliyet sorunlarını kaşıyacağız. Her yeni çatışma, şeref, özgürlük ve eşitliğin hikmeti kendinden menkûl hamisi Almanya'ya yeni imkânlar sağlayacaktır." 16

    Almanya yayıncılığındaki tek yanlı Türk imajı, akademik unvanlarına güvenerek dış politika danışmanları rolüne de soyunan oryantalistlerin bir ürünüdür. Etnisite ya da din referanslı aşırı grupların Türkiye'ye karşı yürüttükleri kampanyanın söylemi ve argüman malzemesiyle oryantalistlerin Türkiye tezleri arasında çarpıcı benzerlikler göze çarpmaktadır. 17 Hem oryantalistlerin görüşleri, adıgeçen grupların yayınlarında bilimsel kanıt olarak aktarılmakta; hem de bu grupların sözcüleri, oryantalistlere "otantik tanık" hizmeti sunmaktadır. 18 Karşılıklı işbirliği, oryantalistler cephesinde, "İslam"ı ya da "farklı kültürü anlamak" gerekçesiyle yürütülmektedir.

    Bugün "kültürler arası diyalog" başlığı altında ve bizzat Federal Cumhurbaşkanının himayesinde yürütülen yeni İslâm stratejisinin amaçlarından biri de, Almanya'nın "İslam dünyasındaki olumlu şöhretine halel gelmesini önlemektir. 19 Bu politika, zaman zaman -gelecek vaadettiklerine inanılan- radikal grupların söylemini de benimsemeyi gerektirmektedir. Hem iç politikada dikkatleri gerçek sorun olan ırkçılıktan uzaklaştırmak, hem de İslam dünyasında puan toplamak gayesiyle geliştirilen son konseptin adı, "İslâm düşman imajıyla mücadele"dir. Oryantalistler tarafından geliştirilen ve hükümetin resmî politikası olarak uygulanan bu konsept, "Almanya'deki yabancı düşmanlığının, İslam hakkındaki ön yargılar"dan kaynaklandığı kanaatini yerleştirmeyi hedeflemektedir. Kiliselerin de "dinler arası diyalog" etkinlikleriyle aktif destek verdiği bu stratejinin en ilginç yanı, "Almanlar arasında İslam'a ilişkin ön yargıları gidermek" amacıyla düzenlenen toplantılarda, bu dinin en marjinal temsilcilerinin "Müslümanların sözcüleri" olarak konuşturulmasıdır. Örneğin "lâiklik kâfirliktir" diyen grupların lider ve sözcüleri, gerek parti, gerek kilise toplantılarına davet edilebilmektedir. Bu tuhaf durumun sebebi, "diyalog" taraftarı kesimlerin, sadece kendi İslam anlayışlarına uygun kesimleri "gerçek Müslüman" saymalarıdır.

    Almanya'nın en saygın oryantalistlerinden biri olan Peter Heine, radikal İslamcı örgütlerle diyalog kurulması gerektiğini belirtmektedir: "Yarın öbür gün Cezayir'de yahut Mısır'da siyasî iktidarın radikal islamcı politikacıların eline geçmesi, bir süre için gerçi infial doğuracak, fakat sonunda realist bir siyasî ve ekonomik durum değerlendirmesine yol açacaktır. Bunu tahmin edebilmek için müneccim olmaya gerek yok... Radikal İslamcı grup ve partilerin değişik İslam ülkelerinde iktidarı ele geçirebilecekleri ihtimalini göz önünde bulundurup, bugünden tezi yok, bu örgütlerin (Almanya'daki) temsilcileriyle diyaloga girilmelidir." 20 Heine, "kökten dinci Müslümanların "Almanya ile yapıcı bir diyaloga hazır olduklarını da eklemektedir. Bu görevi, "Avrupa'nın büyük muhafazakâr ve Hristiyan partileri" üstlenmelidir. Zira "Hristiyan Avrupa partilerinin programları ve doktrinleri, İslamın bayraktarlığını yapan grupların programlarıyla büyük benzerlikler göstermektedir." 21

    Oryantalistin "İslam partileri"yle kastettiği, Mısır'dan Cezayir'e, rejim karşıtı ve terörist faaliyetlerden dolayı yasaklanmış örgütler; "İslâm partilerinin Avrupa'daki temsilcileriyle anlatmak istediği ise, adı geçen örgütlerin, "mülteci" statüsüyle Batı ülkelerinde oturan lider kadrolarıdır, İslamcı örgütlerle, "Hristiyan/demokrat partiler"in programları arasında "büyük benzerlikler ve paralellikler olduğu"nu iddia eden oryantalistin tanığı, "İslamcı örgütlerin özellikle Mısır'da hayır hizmetleri sunması"ymış: "Bu parti ve gruplar hakkında Avrupalı politikacıların ne yazık ki hiçbir bilgisi yok. Örneğin otuz yıldır Mısır'da yasak olan Müslüman Kardeşler teşkilâtının son derece etkin bir sosyal hizmet ve yardım ağı kurduğunu, doğal afetlerde devletten çok daha etkin hizmetler verdiğini kim biliyor? O halde, İslâm ülkelerinde istikrar isteniyorsa, radikal İslamcı gruplar mutlaka günlük politikaya angaje edilmelidir" 22 demektedir.

    İç politikada, "ülkede yaşayan Müslümanların entegrasyonu"; dış politik söylemde ise, "İslam ülkelerinin istikrar ve huzuru" gerekçesiyle yürütülen devlet/İslamcı diyaloğu, gerek aktörleri, gerek mekanizması itibarıyla devlet/etnik grup diyalogundan farksızdır. Ne var ki, Alman oryantalistlerin etnik milliyetçi ve İslamcı akımlara sempatisi, sadece reel politik ihtiyaçlarla açıklanamaz. Sempatinin ardında, her iki grubun da Musevî karşıtı ideolojisinin yattığı söylenebilir. Etnik Kürt milliyetçiliğinde politik, İslamcı akımlarda sözde "dini" düzlemde ifade bulan Musevî düşmanlığı, hem sol-liberal, hem de sağ-muhafazakâr çevrelerin ruhunu okşamaktadır, İslamcılara gösterilen itibarın bir başka nedeni, İslam dininin, Almanya'da yaşayan Türk toplumunun, dolayısıyla köken ülke Türkiye'nin "Batı uygarlığına kökten yabancı" olduğunu gündemde tutmaktır. Bu politika, "dolaylı ikna metodu"yla yürütülmektedir. Örneğin, kilise ve akademi çevreleri, doğrudan "İslam bize yabancı bir unsurdur" demek yerine, "dinler arası diyalog" etkinliklerinde, İslam dinini anlatması için radikal İslama mensup şahısları konuşturmayı tercih etmektedirler. "İslâm düşman imajıyla mücadele" adına düzenlenen bu tür toplantılarda, "kökten dincilik" (Fundamentalismus) diye bir fenomenin olmadığı, hem oryantalistler ve radikal İslamcılar tarafından "kanıtlanmakta"; bu yolla dinleyicilere, İslam'ın "bizatihi kökten dinci bir ideoloji" olduğu mesajı verilmektedir.

    Denilebilir ki, İslâm dinine ilişkin ön yargılar, bugün Almanya'da "İslam düşman imajıyla mücadele" ambalajıyla körüklenmektedir. Örneğin bir etnoloji profesörü, "İslamı Alman okuyucuya objektif bir biçimde sunmak amacıyla" kaleme aldığını iddia ettiği bir kitabında, İran'da egemen ideolojiyi anlatmasına rağmen, sürekli "İslamî akıl"dan, "İslamî hisler"den, "İslâmın görüşü"nden vs. söz edebilmektedir. 23 Bu tuhaf durumu nasıl açıklayabiliriz? Sebeplerden biri, mekân ve zaman boyutunun göz ardı edilerek, dinin statik bir olgu olarak kabulüdür. Bu arada, uzmanlık alanı "klâsik dönem İslâm kültürü" olan oryantalistlerin, İslâm'ın çağdaş yorumlarına sıcak bakmamaları, bir yerde mazur görülebilir, İslam'ın İran modeline oryantalistlerin sempati beslemesi, Alman oryantalizmine hâkim, "Fars kültür milleti" teorisiyle de yakından ilgilidir. Tüm bu sebepler, liberal Alman oryantalistlerinin, İslâm dinine ilişkin ön yargıları ortadan kaldırmak adına, neden özellikle Şiî İslamcıların eserlerinden aktarma yaptıkları sorusunu bir ölçüde açıklayabilir. 24

    Berlin oryantalistlerinin siyasî İslamcı ideoloji ve onun Şiî ekolüne duydukları sempatinin, ırk romantizminden soyutlanamayacağını, ilerideki bölümlerde daha ayrıntılı ele alacağız. Şimdilik sadece bir örnekle yetinmek istiyoruz: İran sistemini "İslam'ın rönesansı" olarak öven Ulrich Haarmann, Şia mezhebinin şer'i bir kurum olarak gördüğü "mut'a nikâhı"nı sadece anlayışla karşılamıyor, bu "geçici nikâh"ı, aynı zamanda Şia mezhebindeki "akılcılığın işareti" olarak değerlendiriliyor. Haarmann'a göre, "Şia'nın ahlâk öğretisi, çağdaş yaşamın ihtiyaçlarına çok daha makul cevaplar vermektedir". Oysa, "Sünnîlikte bu akılcı yönelişe rastlamıyoruz". 25

    İslamcı ve etnik ayrımcı hareketlere, iç ve dış politik mülâhazalardan dolayı "anlayış" gösteren Alman siyaset bilimi uzmanlarının, Türkiye'ye yönelttikleri "soykırım" suçlamaları genellikle "duygusal" nedenlerden kaynaklanmaktadır. Zira Alman toprakları dışında da "soykırım" suçunun işlenmiş olduğunu iddia ve "ispat", Almanya'nın öz kimliği için son derece önemli bir işlev görmektedir: "geçmişin hakkından gelmek" (Vergangenheitsbewaeltigung). Dış dünya tahlillerinde Alman aydınının bakış açısını büyük ölçüde bu ihtiyacın belirlediği söylenebilir. Birbirine zıt dünya görüşüne sahip Alman aydınları bu aşamada, sadece farklı "soykırımları kullanmakla birbirinden ayrışmaktadırlar. Örneğin sağ muhafazakâr ve revizyonist tarihçiler, Stalin dönemi katliamlarını ön plâna çıkararak Musevî soykırımının "eşsizliği"ni (Singularitaet) inkâr ederlerken; liberal ve sol çevreler, -mevsime ve talebe göre- kâh "Kürt sorunu"nu, kâh sözde "Ermeni soykırımı"nı işlemektedirler. Ne var ki; Ernst Nolte gibi revizyonistler, -haklı olarak- medyada eleştirilere uğrarken, Musevî soykırımının aynı metodla sol ve liberal aydınlar tarafından, sözde Ermeni soykırımı yoluyla göreceleştirilmesi normal karşılanmaktadır.

    Alman araştırmacılar Ermeni sorununa ilişkin tezlerinde, sahte belgeler ve masa başında uydurulmuş yalanlara başvurmaktan çekinmemektedirler. Mekanizma şöyle işlemektedir. Herhangi bir kanıt getirmeksizin, bir Ermeni soykırımının yaşandığı "tartışma götürmeyen bir gerçek" olarak belirtildikten sonra; bu sözde soykırımın "20. yüzyılda işlenen ilk soykırım" olduğu, dolayısıyla Musevî soykırımına model teşkil ettiği iddia edilmektedir. "Soykırım" tanıklarının, pek de güvene layık insanlar olmayışı, rahatsızlık doğurmamaktadır. Örneğin bunlardan biri, Türkiye karşıtı çevrelerin dahi, "tarih sahtekârlığı'yla suçladıkları; "Almanya'nın suçunu örtbas etmek için belge sahtekârlığı yaptı" dedikleri papaz Johannes Lepsius'tur. Garip olan husus, "papaz'ın tek Tanrısı vardı, o da Almandı" 26 diyen yazarların dahi, "Ermeni soykırımı"na ilişkin yayınlarında aynı papazın yalanlarını birinci elden kaynak olarak zikretmeleridir. "Ermeni soykırımı" efsanesini savunanların bugün de en önemli kanıtı, Hitler'e maledilen, "Ermenilerin imhasından bugün kim söz ediyor ki?" ifadesidir. Hitler'in bir "masa sohbeti"nde söylediği iddia edilen bu lâfın bilâhare uydurulduğu bugün gerçi itiraf ediliyor, 27 fakat Alman Ermeni yayıncılığı, yine de sözde soykırımın birkaç "kanıtı"ndan biri olan bu "belge"den vazgeçemiyor. 28 Alman Ermeni yayıncılığında her vesilenin mubah sayıldığını bir örnekle gösterelim:

    Roman dilleri ve iktisat bilimi okuyan, daha sonra gazetecilik branşına geçen Wolfgang Gust, Der Spiegel için hazırladığı "Ermeni dosyası"yla ülkenin "Ermeni uzmanlarına katıldı. Gust, "Ermeni sorununa III. Reich'ta ilgi gösterilmediği"ni iddia ettikten sonra, bu "durum'u Nazilerin sözde "Türk dostu tutumu"na bağlıyor. Gust diyor ki: "Nazilerin Türk dostu tavrı değişmeden devam etti. Zira Nazilerin eski silâh arkadaşlarına vefa göstermelerinin önemli bir sebebi de, Atatürk'ün ateşli bir Hitler hayranı olduğunun meydana çıkmasıydı." 29 Sadece bu yalan, ne tür bir kampanyayla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Zira ciddî kaynaklar, bambaşka bir Atatürk'ten söz ediyor: "Osmanlı İmparatorluğunun 1914'te Almanya ile ortak hareket etmesi gibi, Atatürk'ün de Hitler'le ortak bir zeminde birleşmeleri mümkün görünmüştü. Ne var ki, Atatürk kahverengi diktatörü adam yerine koymuyordu. 'Ben esir edilmiş bir halkı özgürlüğe götürdüm; Hitler ise, özgür bir halkı esir etti' diyordu. Kavgam'a bir göz attıktan sonra, bu kitabın kaba diline ve içindeki delice düşüncelere tahammül edemedi." 30 Kaldı ki, Kemalist Türkiye, sadece Hitler'in yayılmacı plânlarına kuşkuyla bakmıyordu, ırkçı Nazi ideolojisi de, Kemalist ulus düşüncesine taban tabana zıttı. Bu gerçek, Nazi Almanya'da dahi itiraf edilmişti. 1941 tarihli bir eserde, Musevî düşmanı yayınların Türkiye'de yasak olduğu yazılacaktı. 31 1924 yılında Berlin'de doğmuş, Nazi döneminde Türkiye'ye sığınmış Musevî asıllı bir tarihçinin şu satırlarını, Türkiye ve Mustafa Kemal hakkında tez üreten Alman yazarların okumamış olmaları ilginçtir: "Hitler'in, Alman efendi ırkının selâmeti için Musevîlerin imhası gibi bir talebin benzerine, Osmanlı İmparatorluğu'nun herhangi bir ideolojisinde rastlamak mümkün olmadığı gibi, böyle bir düşünce Atatürk'ün 'Yurtta Sulh Cihanda Sulh' ilkesine dayanan ulus devletinde asla bulunmamaktadır." 32

    Görüldüğü gibi, "eleştirel" Alman Türkiye yayıncılığında çarpıtma ve yalan imali normaldir. Araştırıcılar, "Türk barbarlığının tarihe dayanan kökleri olduğunu da belirtmeyi ihmal etmediklerinden, son bir örnek daha verelim. Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğu'nda tebaa, -dinî kimliği ne olursa olsun- 18. yüzyıla kadar "reaya" (tekili raiyye: sürü) olarak anılmaktaydı. Bu kavram gerek Mezmurlarda (Mezmur, 79:13; 95:7; 100:3) gerek Peygamber'in hadislerinde "cemaat" anlamında kullanılmıştır. 33 Batı kökenli gezi literatüründe ise "reaya", Osmanlı Türklerinin Hristiyan tebaya zulmettiği iddiasını temellendirmek amacıyla, sürekli "davar" ya da "sürü" sözcüğüyle çevrilmiştir. Benjamin Braude ve Bernard Lewis bu hususa ilişkin şu tespiti yaparlar: "Osmanlı terminolojisinde, 18. yüzyıla kadar -sadece Hristiyanlara değil- imparatorluk'ta üreten ve vergi veren kesimlerin tamamına 'reaya' deniliyordu... Öyle ki, Müslüman köylüler reaya iken, Hristiyan süvari reayadan sayılmıyordu." 34 Braude ve Lewis, bu tür "hata"ların, genellikle "eski dönemlerin saldırı amaçlı risalelerinde görüldüğünü de kaydediyorlar. Oysa aynı "hata"ya çağdaş Alman yayıncılığında da rastlamaktayız. Nitekim bunlardan biri, "objektif ve bilimsel incelemesi"nde "Osmanlı İmparatorluğu'nda 'davar' diye adlandırılan Hristiyanlar"dan söz etmektedir. 35

    Bu örneklerden yola çıkarak, Alman Türkiye yayıncılığının birden çok sıkıntısı olduğunu söyleyebiliriz. Konuya iyimser yaklaşacak olursak, karşılaştığımız çarpıtma ve yanlışların bir sebebi, araştırmacıların akademik kariyerinde yatmaktadır. Zira Türkiye konusunda düşünce üreten araştırmacıların büyük bölümü, branşları gereği, ne işledikleri konuya ait kaynakları, ne de "malzeme"yi çözümlemek için gerekli araca sahiptirler. Kaynağı tanıyan, fakat bilimsel metodolojiden habersiz olan araştırmacıların doğurduğu felâket ise, çok daha vahimdir. Örneğin Göttingen Üniversitesi'nde siyaset bilimi okutan Bassam Tibi, "öğrencilik yıllarında özel'i genel'den ayırmasını daha öğrenmemiş, akademik kariyerini 'Lübnan'daki yer isimlerinin kökeni' ya da 'Arap-İslam Orta Çağı'nda şarap incelemeleri' gibi filolojik doçentlik tezleriyle tamamlamış oryantalistlerin öğretmen edasıyla kendisine İslamcılık hakkında ders vermeye kalkışmalarını üzüntüyle" karşılamaktadır. 36

    Tibi'nin sözünü ettiği "Arap-İslâm Orta Çağı'nda şarap incelemeleri" başlıklı akademik tezin yazarı, Berlin Üniversitesinde İslam bilim okutan Peter Heine'dir. Heine, Tibi'nin bu eleştirisinden sonra, modern İslâm dünyasını da en az "klâsik dönemde şarap yapımı" kadar tanıdığını kanıtlamak amacıyla bir dizi kitap kaleme aldı. Heine'nin "modern İslam"a dair yazdığı en ilginç kitap, "İslam hakkındaki ön yargıları, klişeleri ortadan kaldırmayı hedefliyor. Daha önce de değindiğimiz bu çalışmasında Heine, İslamcı ideolojiyi "otantik İslam"; türbanı, "Müslüman kadının namus sembolü" ilân ettikten sonra, teknolojiye karşı çıkmadığı gerekçesiyle Humeyni'nin kökten dinci biri olamayacağını iddia ediyor. 37 Bu mantıkla yola çıkıldığında, İsrail yapımı silâh kullanıyorlar diye Hamas üyelerini de pekâlâ "Musevî hayranı" sayabiliriz. Farsçanın İran'ın resmî dili olarak kalması, Heine'ye göre, İran rejiminin "kökten dinci olmadığının bir başka kanıtıdır." 38 Tabiî çok daha komik olan, aynı uzmanın, "Rabat'ta bir bahçede rastladığım iki aşık, bana Endelüs gazellerini hatırlattı" diyen bir meslektaşıyla -bilimsellik sınırını terkettiği için- alay edebilmiş olmasıdır. 39



Dipnotlar:
1. Wehling, Hans-Georg: Die Türkei und die Türken in Deutschland, s.7, Stuttgart 1982.
2. Alıntılar hariç, etnisite kavramı ve etnik sıfatı tırnak içinde kullanılacaktır, zira Alman doğubilimcilerinin ve Türkiye uzmanlarının dilinde etnik grup kavramı, Auschwitz'den sonra tabu olan "ırk"ın (Rasse) yerine kullanılmaktadır. Etnos'un (Ethnie) ve etnik sıfatının günümüz Alman yayıncılığında, III. Reich literatürünün şaibeli kavranılan ırk (Rasse, Volkstum), ırksal (völkisch) yerine kullanılıyor olması, okuyucuyu şaşırtmamalıdır. Zira akademik Alman yayıncılığı bugün de, "Arapların ırk özellikleri" ya da "Farsların Aryenlikleriyle ilintili bireyselliği ve Fars ırkı (Volkstum) gibi saptamalarla doludur (Karl Kaiseri & Udo Steinbach: Deutsch-arabische Beziehungen, s.98, Oldenbourg 1981; Ulrich Gehrke & Harald Mehnen Iran. Natur-Bevölkenıng-Geschichte-Kultur-Staat, s.46, 508 v.d., Stuttgart 1975).
2. Alman oryantalizmi de "elnisite" ve "entik"i "ırk" (Volkstum) ve "ırksal" (völkisch) anlamında kullanmaktadır: Thomas Scheffler: Ethnisch-religiöse Konflikte und gesellschaftliche Integration im Vorderen und Mittleren Orient, s.17, Berlin 1985.
3. Heidi Wedeli: "Binnenimmigration und ethnische Identitaet in türkischen Metropolen", Orient, 3/1996,8.437-452.
4. A.g.e., s.549.
5. A.g.e., s.445.
6. A.g.e.
7. A.g.e.
8. Walter Goldenbach & Hans-Rüdiger Minow v.d.: Von Krieg zu Krieg. Die deutsche Aussenpolitik und die ethnische Parzeltierung Europas, Bertin 1996.
9. Hella Schlumberger: Der brennende Dombusch. im verbotenen Land der Kürden, München 1991.
10. A.g.e., s.79.
11. A.g.e.,s.65.
12. A.g.e.,s.34.
13. A.g.e., s. 15.
14. A.g.e., s.17,18,25,39,53,61,72,94,101.127.
15. Phillip Mausshard: "Selbstdarstellung eines Sebstbetrügers", TAZ, 21.10.1995.
16. Von Krieg zu Krieg, a.g.e, s.77.
17. Aziz al-Azmeh'ye göre, "İslamcılarla Batılı oryantalistler arasında işbirliği vardır. Zira her iki kesim de, tarih ve mekân boyutundan soyutlanmış statik ve varoloşçu bir İslam yorumunu "gerçek İslam" diye savunmaktadır (Aziz al-Azmeh: Islam and Modemities, s.178, London. New York 1996).
18. Örneğin İslamcılar, Türkiye Cumhuriyeti ve Kemalizm aleyhine ya da savundukları özel İslam yorumu lehine ifadelerine rastladıkları oryantalistleri pekâlâ tanık olarak gösterebilmektedirler. Kaplan cemaatinin bildirilerinde R. Strothmann, J. Macdonald vd. gibi "eski"; Peter Heine, Udo Steinbach, Fred Halliday gibi "yeni" oryantalisterin görüşlerine yer verilmektedir. Aynı şekilde Alman oryantalistler de, "İslamı Almanlara objektif olarak anlatmak" amacıyla kaleme aldıkları yayınlarda, marjinal İslamcı grupların din yorumlarını "çağdaş İslam", "rönesans İslamı" başlığı altında sunabilmektedirler, İsveçli oryantalistin Kur'an tefsirleri hakkındaki "imkânsızı mümkün kılma sanatı" ifadesi, her iki grubun kaynak kullanım "ahlâk"ına uymaktadır (Tor Andrae: Mohammed. Sein Leben und sein Glaube, s.32, Göttingen 1932).
19. Alman Doğu yayıncılığının "İslam" sempatisi, tarihsel devamlılık arzetmektedir. Daha bu yüzyılın başlarında şu kanaat hâkimdi: "Biz Müslümanlarla, İngilizlerden ve Fransızlardan çok daha iyi anlaşıyoruz" (Paul Rohrbach: Zum Weltvolk hindurch, s.102, Stuttgart 1914). Militan İslamcı akımlarla, İslam dünyasındaki etnik ayrımcılığa sempati konusunda, Alman liberalleriyle Neo Naziler arasındaki söylem birliği bulunması da ilginçtir Gerek Neo Naziler (DA/Z, 3.1.1997) gerek Yeşiller (DerSpiegel, 6.1.1997) İran ile ilişkilerin mutlaka geliştirilmesi gerektiğini, zira iki ülke arasında "tarihten gelen köklü bir gelenek"in var olduğunu belirtmektedirler.
20. Peter Heine: Konflikt der Kulturen öder Feindbild Islam. Alte Vorurteile - neue Klischees - reale Gefahren, s.169, München 1996.
21. A.g.y.
22. A.g.e., s.170 v.d.
23. Hans Fischer-Barnicol: Die Islamische Revolution, Stuttgart 1980.
24. Peter Heine, "İslam kökten dinciliği"nin olmadığını, Ayetullah Humeyni'den alıntılarla kanıtlıyor". Örneğin, İran'da doğa bilimlerinin yasaklanmamış olması, İran'ın resmî dilinin "hâlâ Farsça kalması", -Heine'ye göre- Tahran yöneticilerinin "radikal İslamcı" sayılamayacağını gösteriyor (Peter Heine: Konflikt derKulturen...a.g.e.).
25. Ulrich Haarmann: "Geschichte und Gegenvvart: Der Islam im ersten Jahrzehnt seines fünfzehnten Jahrhunderts", Festgabe für Hans-Rudolf Singer, s.599, Frankfurt arn Main 1991).
26. Wolfgang Gust: Der Völkermord an den Armeniem. Die Tragödie des aeltesten Christenvolkes der Welt, s.309, ...1993.
27. A.g.e., s.302 v.d.
28. Tessa Hoffmann: "Verfolgung und Völkermord. Armenien zwischen 1877 und 1922", Tessa Hoffmann (yayımlayan): Annenler und Armenien. Heimat und Exil, s.28, Hamburg 1994.
29. Gust, a.g.e., s.302.
30. Lord Kinross: Atatürk. The Rebirth of a Nation, s.459, London 1959; Rill, Bemdt: Kemal Atatürk, s.120, Hamburg 1985. (1001 Kitap: Atatürk; Bir Milletin Yeniden Doğuşu kitabını www.1001Kitap.com'da bulabilirsiniz.)
31. Gotthartd Jaeschke: Türkei. Kleine Auslandskunde, s.13, Berlin 1941.
32. A. Dankwart Rüstow.: D/e Türkei. Brücke zwischen Orient und Okzident, s.124, Göttingen 1990.
33. Buhari, Muhammed b. İsmail: as-Sahih, c.6, s.2614, tahkik: Mustafa Dib al-Buga, Beyrut 1990.
34. Benjamin Braude & Bernard Lewis: "Christians and Jews in the Ottoman Empire. The Functioning of a Plural Society", Christians and Jews in the Ottoman Empire, c.1, s.15, New York. London 1982.
35. Gust, a.g.e., s.66.
36. Bassam Tibi: Der religiöse Fundamentalismus im Übergang zum 21. Jahrhundert, s.11, Mannheim-Leipzig 1995.
37. Peter Heine: Konflikt der Kulturen, a.g.e., s.150.
38. A.g.e., s.151.
39. Peter Heine: Ethnologie des Nahen und Mittleren Ostens, s.10, Berlin 1989.

<< Önceki Sayfa - Sonraki Sayfa >>
Modern Alman Oryantalizmi - Ana Sayfa