Sunuş

    Türkiye gibi sancılarla kurtulmuş ve kurulmuş, yine sancılarla ayakta durmaya, var olmaya çalışan bir ülkede, hele de Necip gibi bir yol arkadaşınız varsa, yaşamda böyle bir noktaya gelmek, benim bulunduğum yerden, sevdiğinin arkasından bu satırları yazıyor olmak hiç de şaşırtıcı değil. Bu ölümleri öyle kanıksamışız ki, olaydan sonra benim ilk sözlerim "...zaten bekliyorduk..." oldu. Öylesine kanıksamışız ki, bir gün böyle bir şey olursa ne yapacağımızı bile O'nunla konuşmuşuz. Öyle çok kanıksanmış ki, "...Hablemitoğlu kendisinden önce öldürülen aydınlarımız gibi nitelikli, bu ülkede yetişmiş kaliteli bir düşün insanı idi.." deniliyor.

    Sevgili Necip, hangi değer, hangi inanç, hangi kazanç, hangi çıkar, -ya da ne denirse densin- ne uğruna öldürüldü? Bu sorunun yanıtını benim vermem mümkün değil.. Ama ben O'nun ne uğruna ölümü göze aldığını çok iyi biliyorum. O'nun bildik deyişle "karıncayı bile incitemeyecek" naif ve zarif insanlığı kadar geniş ve cesur yüreği ile Türkiye'yi çok sevdiğini biliyorum. "...Türkiye'nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete, mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk'ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!..." diyen Necip, bir gün öldürüleceğini bilerek yaşadı.

    O ve O'ndan öncekiler biliyorlardı da, ne yazıktır ki, bu ülkeyi yönetenler bunca cinayete, teröre rağmen bu ülkenin yol geçen hanı olmasının önüne geçmeleri gerektiğini hala anlayamıyorlar.


    Necip, "Şeriatçı Terörün ve Batının Kıskacındaki Ülke: Türkiye" çalışmasında diyor ki, "...bir terör eyleminin planlanmasından gerçekleştirilmesine kadar geçen evrelerde o kadar çok çıkar hesapları ve manüplasyonlar sözkonusu olmaktadır ki, bir terör eyleminin nereye kadar ulaşacağı ya da nihai sonuçlarının ne olacağı asla önceden kestirilememektedir. Küreselleşen terörde son örnek, ikiz kulelerin yerle bir edilişidir. Diyelim ki failleri de belirlenmiştir. Ama bu eylemi kimin yaptırdığına, kimin yönlendirdiğine gelince, bu sorunun yanıtı asla tam olarak ortaya çıkarılamayacaktır. Tıpkı, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy gibi Cumhuriyet şehitlerinin öldürülmesini esas planlayanların ortaya çıkarılamayışı gibi Sadece araç olan tetikçilerin kim oldukları, ideolojileri, tabiyetleri, inanç ya da inançsızlıkları önemli değildir; yanıltıcı olan, sadece tetikçilere bakarak yargıya varmaktır. Doğru yaklaşım ise, sözkonusu Cumhuriyet şehitlerinin faaliyetlerinden en çok hangi dış ülkenin çıkarlarının zarar gördüğünün belirlenmesinin yanısıra, aynı kayıpları tekrar vermemek için gerekli caydırıcı önlemlerin alınmasıdır..."


    Evet, kendi ölümünün faillerini de açıkça ortaya koyan, katilini çok yakından tanıyan Canım Necip, bahsettiğin önlemler, uyarıların dikkate alınmamıştır. Bu önlemleri almak yerine, "...kardeşim, sen de git yazdıklarına biraz dikkat et..." denmiş ve hatta hakkında sahte tutuklanma / gözaltı belgesi düzenlenmiş, bir de bu sahte belge -yaygın deyişle- bir kısım medya tarafından kullanılmış, aynı bir kısım medyaya Necip tarafından açılan tazminat davaları kazanılmıştır. Geçmiş suikastlerden hiçbir ders çıkarılmamıştır.

    Ulusalcı aydınların sistematik bir biçimde katledildiği cinayetleri, önlemek ve faillerini ortaya çıkarmak sorumluluğunu yerine getirmesi gereken ilgililerin dahi, "...faili meçhul olarak kalacak..." yaklaşımı ile baktıkları bir ülkede, hangi AB üyeliğinden, hangi demokrasiden, hangi hukuk devletinden, hangi devletten söz edilebilir?

    Bir vurdumduymazlık dalgası ile savrulan ülkede, bir yurtseverin devletin kurumlarının vurdumduymazlığına isyan ederek ülkesinin çıkarlarını savunma sorumluluğunu üstlenmesi, buna karşılık öldürülmesi ve bunun hak edilmiş bir ölüm olarak değerlendirilerek göz yumulması, bir ülke için çok ciddi bir zaaftır.

    Ben biliyorum ki, teröre karşı tedbir alması gerekenler, ilgililer, yetkililer vs.^Necip'i ve Necip'ten öncekileri anlamasalar da, yazdıklarını / çalışmalarını riskli bulsalar da, O'nu anlayabilmiş o kadar çok insan var ki.. Bunların başında yüzlerce öğrencisi geliyor. Onlar Necip'i çok iyi anladılar ve fikirlerini içselleştirdiler. Bu çok önemli bir kazanım, çünkü onlar Türkiye'nin aydınlık geleceği...

    Bu kitap Necip'in Yeni Hayat, Müdafaa-i Hukuk vb. ulusalcı dergilerde farklı tarihlerde yayınlanan yazıları ile son birkaç yılda sayısı iki yüzü aşan konferanslarındaki metinleri bir araya getirmektedir. Aynca bu kitap, bana resmi ve gayrı resmi olarak çok sorulan bir sorunun yanıtını da vermektedir: Necip Hablemitoğlu'nun yarım kalan çalışması var mıdır? Evet, Necip'in birer kopyaları emniyet yetkililerinin ve ilgililerinin de elinde bulunan, bilgisayarında yarıda kalmış sadece iki çalışması vardır. Bu çalışmalara kitabın sonunda Yarıda Kalanlar başlığı altında yer verilmiş ve cümleleri kaldığı yerde el sürülmeden bırakılarak kitaba alınmıştır. Bu, yarıda kalmış iki çalışmadan başka Necip Hablemitoğlu'nun başka herhangi bir çalışması bulunmamaktadır.

    Necip zeki, duyarlı ve yalın bir Türk aydını idi. Aynı zamanda kocaman, sevgi dolu yüreği, sıcacık bakan gözleri ve hiç eksilmeyen gülümsemesi ile özel bir insandı. Gerçek bir Kemalist, dürüst, gözüpek, son derece güvenilir ve onurlu biriydi. Yaşamın tüm zorluklarına karşın elindeki avucundaki her şeyi, ama en çok da sevgiyi paylaşmayı bilen gerçek bir beyefendi ile sırt sırta vererek geçirdiğim yıllar için Tanrı'ya şükrediyorum. Bunları O'nun ardından söylüyor değilim. Bizi yakından tanıyanlar bilirler, Necip için O varken ya da yokken hiç fark etmiyor, ben hep bunları hissettim ve her fırsatta dile getirdim. O'nun bizim yaşadığımız boyutta bulunmayışı bu gerçeği değiştirmiyor ve değiştirmeyecek de...

    Suikastten sonra, kimlere ve nerelere hizmet ettikleri herkesçe malum, sermayenin ve gücün basınındaki o çok bilmiş kimi köşe yazarları, ya bu olaya hiç değinmemeyi yok saymayı tercih ettiler ya da her zamanki gibi kuşku yaratmaya çalışarak, son yılların moda deyimi ile bir "derin devlet" senaryosu içine koyuverdiler.

    Hele bazıları vardı ki, "...bu toplumun huzuruna sıkılmış bir kurşundur, oyuna gelmeyelim..." dedi de başka bir şey demedi. Sonra da her biri "oyuna gelmedik" diye köşelerinden birbirlerini tebrik ettiler. Haklılar, onlar da bugünkü Türkiye için misyonlarının gereğini yerine getiriyorlar.

    Oysa ülke için asıl manüplasyonu, asıl kaypakça aldatmacayı bu yaklaşımları ile onlar yapıyorlar.

    Necip'in susturulması, hem O'nun vatansever, cesur ve Kemalist kimliğine, hem de bilgisine, ufuk ötesi analizleri nedeniyle doğrudan ve sadece kendisine yönelik yapılmış bir saldırıdır. Bu bir huzur bozma operasyonu falan değildir. Bu bir yok etme, ülkedeki sömürüye ve her çeşit kılıktaki emperyalizme direnç gösteren tüm Kemalist sivil inisiyatife bir gözdağıdır. Bu karşı devrimin kalleşçe yürüttüğü bir savaştır, "...işte görün sonunuz böyle olur..." denilmektedir.

    Sormak istiyorum Türkiye'de gerçekten bir derin devlet olsa, aydınlar bir bir düşer mi? Sayıları bir avucu aşmayan, ancak kitleleri etkisi altına alabilen vatansever Türk aydınları, ülkenin çıkarlarını savunup Cumhuriyetin sürekli dinamitlenen temellerini korumaya çalışırken kalleşçe, korkakça ve haince bir pusu ile öldürülecekler, ancak cinayetlerin kimler tarafından işlendiğine ilişkin resmi kurumların bilgisi olmayacak.. Buna artık hiç kimse inanmıyor. Ve aynı resmi kurumlar üzerlerine düşeni yapmak yerine gülünç taleplerle karşınıza çıkacaklar, faillerin peşine düşmek yerine, bilgisayar kayıtlarına ulaştıkları halde, dedikodulara göre hareket ederek, geride kalan dosyaları arayacaklar, fail öldürülenin eşi imiş gibi gecelerce sorgulamanın yanısıra, bir de azarlayarak, "...olay çözülmez on yıl, yirmi yıl sonra zaten zaman aşımına uğrayıp, faili meçhul olarak kalır..." diyecekler.

    Öldürülenin evine kadar gelip utanmadan taziye dileklerinde bulunup, basına demeç verecek, ardından da öldürülenin kitaplarını toplatmaya çalışacaklar. İlginç, ilginç olduğu kadar da düşündürücü.

    Bir de, bu tür ölümleri sonuna kadar sömürmek isteyen, akan kandan bile rant sağlamaya çalışan, kendine dost ve arkadaş diyen bir grup var ki, onları zaten herkes yıllardır ibretle izliyor.

    Peki tüm bunlar olurken, şimdilerde çirkin bir savaşa imza atan malum ülkenin çıkarlarını korumanın peşine düşen o çok iddialı yetkililer / ilgililer bu cinayet için ne yapıyor? Yanıt kocaman bir hiç. Çünkü bir yıl oldu. Bazen keşke faillerin iki gün içinde bulunabilmesi için "Necip de Türkiye'de yaşayan, Türk vatandaşı bir azınlık olsaydı" diye düşünmeden edemiyor insan. Çünkü sahip çıkacak gerçek bir devleti de olurdu o zaman!..

    Sanıyorum bugün Necip'in yaşamıyor olması ile bundan kazançlı çıkan kesimlerin iyi irdelenmesi gerekiyor. Çünkü bu kesimler için "...bunlar aptal mı canım bütün gözler onlara yönelirdi..." gibi ahmakça bir savuşturma ile geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir durum var ortada.

    Bu noktada, yetkililere / ilgililere ülkelerine karşı olan sorumluluklarının öncelikli olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Ancak şunu da söylemeliyim ki, bu sözlerimden dolayı utanarak özür dilemeyi en çok isteyen kişi de, yine benim.

    Ayrıca Türkiye'nin her köşesinde yaşayan Necip'in deyimi ile "...olup biteni sessizce izleyen milyonlarca dağınık, örgütsüz Türk yurtsevere..." artık biraraya gelmelerinin zamanının çoktan geçmekte olduğunu hatırlatmak isterim.

    Necip, Köstebek kitabında bu hatırlatmayı biraz daha farklı yapıyor. Bakın ne diyor "...sonuç olarak geldiğimiz nokta şu ki, devleti yıkmaya, devleti ülkesi ve ulusu ile parçalamaya, Cumhuriyete kast etmeye, Atatürk İlke ve Devrimlerini, laik hukuk sistemini yok etmeye çalışanlar ve tüm bu ihanetleri dış ülkeler adına gerçekleştirenler, devlet gücünü, devleti savunanlara karşı kullanma aşamasındalar... Bunlara karşı olmak, onaylamamak artık yetmiyor... Her gerçek kamu görevlisinin mağdur olma pahasına, elini taşın altına koyması; devletimizin, tam bağımsızlığımızın geleceği açısından insiyatif kullanırken canının yanmasını, bedel ödemesini göze alması gerekiyor. Çoğunluk seyrettikçe, mücadele etmek yerine mücadele eder gibi yaptıkça, onlardan daha çok cesur ve namuslu olmadıkça bilelim daha çok Asteğmen Kubilaylar, Uğur Mumcular, Ahmet Taner Kışlalılar, Bahriye Üçoklar, Muammer Aksoylar, aramızdan yitip gidecekler. Cumhuriyete bağlı olduğunu söyleyen bizler de, utanmadan ve sıkılmadan "devrim şehitlerimizi" sadece ölüm yıldönümlerinde hatırlamaya devam edeceğiz; neye can verdiklerinin nedenini sorgulamadan, hesabını sormadan..."

    Necip; elini, bırakın elini gövdesini taşın altına koymuştur. Söylediklerinin anlaşılması çok önemli. O, hiçbir zaman mücadele edermiş gibi yapmadı. Devrim şehitlerimizi sadece ölüm yıldönümlerinde anmaya gelince; O her yerde O'nların neden öldürüldüklerini anlattı, insanlara hatırlattı.

    Ancak bir çok kişi bugün devrim şehitlerimiz arasında dahi ayırımcılık yapma ahlaksızlığını gösterebilmekte, Necip'in adını söylemekten kaçınmaktadır. Yani -miş gibi yapmaya devam etmektedirler.- Ancak bu yaklaşım ne yazık ki, ödenecek bedelleri özelden genele doğru hızla yaymaktadır. Artık -miş gibi yapmanın o insanlara da hiçbir yararının olmadığı Kasım 2003'te yaşanılan terörle de Türkiye'de çok daha iyi anlaşılamadı ise, zaten yapılacak hiçbir şey yoktur. Yok olmaya ve edilmeye gönüllüyüz demektir.

    Bizler yeni cinayetlere cesaret edilmemesi ve artık katillerin korkmaları için bu dağınıklığa, örgütsüzlüğe, ayırımcılığa, seyirciliğe ve korkaklığa bir son vermeliyiz. Ülke elden gidiyor, daha kaç cinayet sonra izlemekten vazgeçeceğiz. Bir an önce sahip çıkmamız gerekiyor, ancak tek tek değil bilinçli ve çıkarsız bir birliktelikle.

    Necip'in "Türkiye'deki Alman Lobisi ve Almanya Yazıları "başlıklı yarıda kalan çalışması, "hedefinden ses çıkarmayan eleştiri, hedefini bulmamıştır" cümlesi ile başlamaktadır. Necip'in tüm yazdıkları, anlattıkları ve eleştirdikleri öyle bir ses çıkarmıştır ki, bu ses Necip'in sesini bastırmışta-, ancak Necip'in haklılığının da kanıtı olmuştur.

    Kanije ve Uyvar'la, O'nu kaybetmenin acısını, yarımlığını, O'nu kaybettiğimiz andan itibaren geçen 12 ayda her saniye yaşadık, yaşıyoruz ve yaşayacağız. O'nu düşünmediğimiz, adını anmadığımız, gözümüzün önüne getirmediğimiz bir an bile yok. Kocaman elleri ve kolları ile bizleri sıcacık ve güvenle sarmalayışını, içinde yaşattığı çocuğu ile aslında hep bizimle var olduğunu, en azından bizim boyutumuzda kızlarımızın bir parçası olarak yaşadığını düşünüyorum. Her an O'nunla konuşuyorum. Bu tarif edilemeyecek acı hep bizimle olacak. O'nun öldürülmesindeki amaç özelde eğer buysa başardılar.

    Ancak, Necip'i susturmak O'nun fikirlerini yok etmeye yetmemiştir. Necip'in çalışmalarını ilk defa duyacak olanlar ya da kitapları dışındaki diğer çalışmalarını görmemiş olanlar, bu kitapta yazılanların özgür, bağımsız ve dimdik bir Türkiye özlemi ile yanıp tutuşan bir kalemden çıktığını çok iyi anlayacaklardır.

    O, adı gibi soylu ve cömert, gerçek bir insandı.

    Yazdıkları ile hep var olacak, hatırlanılacak ve hatırlatılacak.

    Çünkü,
"söz uçar yazı kalır" derdi. Öyle de oldu...
    O'nu yok etmek, fikirlerini, yazdıklarını, O'nu anlayanları ve sevenlerini, yok etmeye yetmemiştir. Bu böyle biline...


Doç.Dr. Şengül HABLEMİTOĞLU
Kasım-2003/Ankara




Önemli Not: Geçen bir yılda Hablemitoğlu Ailesi'nin yanında-yöresinde hep var olan sevgili gerçek kara gün dostları, sizlerin isimlerini tek tek buraya yazmayacağım. Ancak verdiğiniz destek, gösterdiğiniz sabır ve katkılar için hepimiz adına yürekten teşekkür ediyorum. Sizlere aynı duygularla teşekkür eden ve sesi sonsuzlukta hep kalacak olan biri daha var, bunu biliyorum. Ne diyebilirim? iyi ki varsınız dan başka...

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>