Metin Aydoğan

Türkiye Üzerine Notlar
1923 - 2005
Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005



Kapak
İçindekiler
Önsöz

1.BÖLÜM : TANZİMAT'TAN CUMHURİYETE
 - 1838 Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Anlaşması
 - Tanzimat Fermanı :Gülhane Hattı Hümayunu
 - Doğal Sonuç: Mali Yetmezlik ve Borçlanma
 - Islahat Fermanı
2.BÖLÜM : KEMALİST KALKINMA
 - Yaratılan Yeni Yöntem
 - Özgün ve Evrensel
 - Aşılan Yoksulluk
 - Devrimci Kararlılık ve Bilinç
 - Nesnellik
 - On Beş Yılda Yapılanlar
3.BÖLÜM : ÇAĞI YAKALAMAK (1923-1938)
 - Cumhuriyet Ekonomisi
 - Tarım Devrimi
 - Göçmen ve İskan Sorunları
 - Ulaşım ve Bayındırlık
 - Sağlıkta Atılımlar
 - Sanayileşme ve Ulusal Üretim
 - Devlet Maliyesi ve Para Politikaları
4. BÖLÜM : EĞİTİMDE DEVRİM
 - Geçmişten Gelen
 - Misyoner Okulları
 - Cumhuriyet Eğitimi
 - Yazı Değişimi
 - Eğitim 'Seferberliği'
 - Üniversite Yenileşmesi (Reform)
 - Nereden Nereye
5. BÖLÜM : DEVRİM'DEN İLK ÖDÜNLER 1938-1950
 - 11 Kasım 1938'de Başlayan Süreç
 - ABD Türkiye'ye Yerleşiyor
 - İkili Anlaşmalar ya da Dolaylı İşgal
6. BÖLÜM : OSMANLIYA GERİ DÖNÜŞ : 1950-1995
 - Demokrat Parti ve Hızlanan Süreç
 - Avrupa Birliği Serüveni
 - Ankara Anlaşması ve Sonrası
 - 24 Ocak 1980 Kararları ve Sonrası
 - Gümrük Birliği'ne Giden Yol
 - Gümrük Birliği Sonuçları
 - Ekonomik Çözülme
7. BÖLÜM : 2005: TÜRKİYE'NİN GELDİĞİ YER
 - Devlet Küçülürken
 - Özelleştirme Uygulamaları
 - Tarımda Çöküş
 - Bankacılığa Darbe
 - Milli Şirketler Satılıyor
 - Borç Sorunu
 - Halk Yoksullaşıyor
 - 1924, 1938, 2004 Yılı Devlet Bütçeleri ve Bu Bütçelerin Türk Halkı İçin Anlamı
 - Ne Yapmalı?

DİPNOTLAR
 - 1. Bölüm
 - 2. Bölüm
 - 3. Bölüm
 - 4. Bölüm
 - 5. Bölüm
 - 6. Bölüm
 - 7. Bölüm

www.1001Kitap.com








    İkili Anlaşmalar ya da Dolaylı İşgal

    ABD, anlaşmalarda kendince eksik gördüğü konuları, Türk Hükümetine verdiği notalarla çözmüştür. Örneğin; "Askeri Kolaylıklar Anlaşması"mn imzalandığı gün, ABD bir nota vermiş ve bu nota Türk Hükümetince hemen kabul edilmiştir. Amerikan personeline, diğer NATO ülkelerinde olmayan ayrıcalıklar tanıyan bu nota, TBMM'nin gündemine bile getirilmemiştir. Notanın 2.maddesine göre, Türkiye'ye giren ve çıkan Amerikan askeri personelinin giriş ve çıkışlarını Türk Hükümeti kontrol edemiyecektir. O yıllarda Türkiye'de değişik yerlerde 30 binden fazla Amerikan askeri olduğu ve uygulamanın Türkiye'de iş yapacak olan Amerikalı müteahhit ve çalışanlarına kadar genişletildiği gözönüne alındığında, konunun önemi daha iyi anlaşılacaktır. Amerikalıların ülkelerine dönerken kullandıkları ev eşyalarını, gümrüksüz satabilmeleri bile bu anlaşmada yer almıştı. (19)

    23 Haziran 1954 tarihli "Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Vergi Muafiyetleri Anlaşması" ikili anlaşmalar zincirinin tamamlayıcı bir devamıdır. Yalnızca Amerikalılar'ın yararlandığı bu özel anlaşma, Türkiye'deki ABD varlığını, adeta devlet içinde devlet haline getiriyordu. Amerikalılar Türkiye'deki çalışmalarında; vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarından uzak yasaüstü bir konum elde ediyorlardı. (20) Bu konum, 19.yüzyıl kapitülasyonlarını bile aşan ayrıcalıklar içeriyordu.

    Türk hükümet yetkilileri, ikili anlaşmaların sayısal fazlalığının, Türkiye açısından öneminin ve anlaşmalar arası bağlantıların doğurduğu karmaşık sorunları çözebilecek bilgi ve ilgi eksikliği içindeydiler. Yapılan anlaşmaların kaç tane olduğu, hangi bakanlığı ya da bakanlıkları ilgilendirdiği, ne zaman yapıldığı, süresinin ve uygulama sorunlarının neler olduğunu bilen bir devlet kuruluşu yoktu. Amerikalılar bu durumdan yararlanıyor ve zaman zaman, anlaşma maddelerinde olmayan uygulamaları da varmış gibi öne sürüyorlardı.

*


    İkili anlaşmalar, 21. yüzyılda, Türkiye'nin geldiği düzeyin hala stratejik belirleyicileridirler. Toplum yaşamında, hiçbir hükümetin karşı çıkmadığı ya da çıkamadığı düzeyde yerleşik durumdadırlar. Bağımsız ulusal politika belirleme ve uygulama, düşünsel planda bile gündemde değildir. Devleti küçültüp güçsüzleştirmeyi amaç edinmiş politikacılar, her dönemde değişik parti adlarıyla yönetime gelmekte ve bu uygulamalara devam etmektedirler. Bunlar, ulusal çözülme ve toplumsal gerilimlerin kaynağı haline gelen sorunların nedeni olarak, küresel politikaların Türkiye'ye taşınmış olmasını değil, tam tersi, yeterince taşınmamış olmasını, görmektedirler. Hükümet etme yetkilerini sonuna dek bu yönde, çoğu kez yetkilerini de aşan biçimde kullanmaktadırlar.

    Kemalist politika, Türkiye'de, siyasi, ekonomik ve sosyal alanlarda uygulamadan kaldırılmış durumdadır. İkili ve uluslararası anlaşmalar bunun açık kanıtlarıdır. Bu anlaşmaları imzalayıp uygulayan hükümet yetkilileri, ya da bunların hizmetindeki üst bürokratlar, eylemlerinin ne anlama geldiğini bilirler, ama kendilerini genellikle Atatürkçü olarak gösterirler. Bunların Atatürkçü bir politika uyguladıklarını söylemeleri ve kendilerini Atatürkçü olarak tanımlamaları, yalnızca toplumsal gerçeklikle uyuşmayan, güvenilmez ve iki yüzlü bir davranış değil, aynı zamanda sistemli ve bilinçli bir politikanın amaçlı davranışlarıdır. Dayanakları yurt dışında olan politikalar, Türkiye'de yarım yüzyılı aşkın süreden beri, toplumsal yaşamın hemen her alanını kapsayarak Atatürkçülük adına uygulanmış ve ne yazık ki devlet politikası haline getirilmiştir.

    1945-1950 arasında temelleri atılan ve daha sonraki dönemde etkisi ve uygulama alanları genişletilerek sürdürülen dışa bağımlı resmi politika, o denli yerleşik hale gelmiştir ki, ihtilaller ve darbeler dahil, hiçbir iktidar değişikliği bu politikayı değiştirmemiş tersine güçlendirmiştir.

*


    27 Aralık 1949 da imzalanan Eğitim İle İlgili Anlaşma; Türk Milli Eğitimine yön verecek olan yönetim istenç (irade)ine, ABD'nin önce ortak edilmesi, daha sonra belirleyici olmasını sağlayan bir anlaşmadır. Anlaşmanın sonuçları, en ağır biçimiyle bugün yaşanmaktadır. Türk milli eğitimi artık, yönetim biçiminden içeriğine kadar her yönden milli olmaktan uzaktır ve 'planlanmış' bir bozulma içindedir. Ulusal eğitimin çözüm bekleyen sorunları, özel kişi ve gruplara bırakılmış, paralı eğitim yaygınlaştırılmıştır. Öğrenciler, okul bitiren ancak bir şey öğrenmeyen kimliksiz bir kitle haline getirilmiştir.

    AKP Bursa Milletvekili ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu Üyesi Faruk Ambarcıoğlu, 21 Mayıs 2005'te yaptığı açıklamayla durumu açıkça ortaya koymuştur. Özel bir dersanenin verdiği ödül töreninde konuşan Ambarcıoğlu, Milli Eğitimi, "devletin sırtındaki yük" olarak değerlendirerek özelleştirilmesi gerektiğini ileri sürdü ve "özel eğitim kurumları ülkenin geleceğine yatırım yapmaktadırlar. Bu nedenle, onlara madalya verilmeli, teşvik edilmelidir. Onlar devletin sırtındaki yükü alıyorlar" dedi. (21)

    27 Aralık 1949 tarihli "Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma"nın en önemli özelliği, Türkiye'de kazanılacak Amerikan yanlısı kadroların eğitilme biçiminin saptanması ve bu iş için gerekli giderleri karşılama yöntemlerinin belirlenmesidir. Belirlemeler aynı zamanda, Amerika'nın Türkiye'ye göndereceği uzman, araştırmacı, öğretim üyesi adı altındaki personel için de yapılmaktadır. ABD'ye, Türkiye'de "yardım" edip "işbirliği" yapacak, geleceğin "Türk" yöneticilerini yetiştirmek üzere, Amerika'ya götürülecek olan Türk öğrenci, öğretim üyesi ve kamu görevlilerinin konumları da bu anlaşmayla belirlenmektedir.

    Eğitim Anlaşmasıyla başlayan süreç ABD açısından o denli başarılı olmuştur ki, bugün Türkiye'de Amerikan yanlısı eğitim almamış üst düzey yönetici kalmamış gibidir. Sözü edilen Anlaşmanın birinci maddesi şöyleydi: "Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşmayla belirlenen ve parası T.C.Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak ve Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri tarafindan tanınacaktır." Kurulacak komisyonun yetki, işleyiş ve oluşumu ile ilgili olarak 1.1 ve 2.1 alt maddelerinde şunlar vardır; "Türkiye'deki okul ve yüksek öğrenim kurumlarında ABD vatandaşlarının yapacağı eğitim, araştırma, öğretim gibi eğitim faaliyetleri ile Birleşik Devletler'deki okul ve yüksek öğrenim kuruluşlarında Türkiye vatandaşlarının yapacağı eğitim araştırma, öğretim gibi faaliyetlerini; yolculuk, tahsil ücreti, geçim masrafları ve öğretimle ilgili diğer harcamaların karşılanması da dahil olmak üzere finanse etmek... Komisyon harcamalarını yapacak veznedar veya bu işi yapacak şahsın ataması ABD Dışişleri tarafindan uygun görülecek ve ayrılan paralar, ABD Dışişleri Bakanı tarafindan tesbit edilecek bir depoziter veya depoziterler nezdinde bankaya yatırılacaktır." (22)

    Kullanma yer ve miktarına ABD Dışişleri Bakanı'nın karar vereceği harcamaların nereden sağlanacağı ise, Anlaşma'nın giriş bölümünde belirtilmektedir; "T.C. Hükümeti ile ABD Hükümeti arasında 27 Şubat 1946 tarihinde imzalanan Anlaşma'nın birinci bölümünde belirtilen" kaynakla. Bu kaynak ise, ABD'in Türkiye'ye verdiği borcun faizlerinin yatırılacağı T.C.Merkez Bankası'na, Türk Hükümet'ince ödenen paralardan oluşan bir kaynaktır. T.C. Hükümeti bu anlaşmalarla, kendi parasıyla kendini bağımlı hale getiren bir açmaza düşmektedir. ABD ile yapılan ikili anlaşmaların tümünde ortak olan bir özellik vardır; Bu anlaşmalar planlı bir bütünsellik taşır ve birbirleriyle tamamlayıcı bağlantılar içindedir. Burada görüldüğü gibi, Eğitimle İlgili Anlaşma'nın kaynağı, Borç Verme Anlaşması'nın bir maddesiyle karşılanır.

    Anlaşma'nın 5.maddesi en dikkat çekici maddelerden biridir. Bu madde yukarıda açıklanan işleri yapma yetkisinde olan ve Türkiye'nin bağımsızlığını dolaysız ilgilendiren kararlar alabilen "Türkiye'de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu" un kuruluşunu belirlemektedir; "Komisyon, dördü T.C. vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD'nin Türkiye'deki diplomatik misyon şefi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir." (23)

*


    Milli Eğitim Bakanlığında bugün çalışmalarını "etkin" bir biçimde sürdüren, personel politikalarından ders programlarına, imam-hatip okulu açılmasından yüksek islâm enstitülerinin yaygınlaştırılmasına dek pek çok konuda stratejik kararlar "önerebilen"; "Milli Eğitimi Geliştirme" adlı bir komisyon vardır. 1994 yılında 60 personeli olan bu komisyonda çalışanların üçte ikisi Amerikalıydı. Komisyonun başında L. Cook adlı bir Amerikalı bulunuyordu. L. Cook'tan ayrı olarak, adı Howard Reed, unvanı "Milli Eğitim Bakanlığı Bağımsız Başdanışmanı" olan, bir başka "etkin" Amerikalı daha vardı. (24)

    Amerikalıların Türk Milli Eğitimine 1949'dan beri süregelen "ilgileri", günümüze dek hiç eksilmedi. Köy Enstitüleri'nin kapatılmasından yatılı bölge okullarının işlevsizleştirilmesine, "vakıf üniversitelerinden" yabancı dilde eğitime dek yaratılan karmaşa ortamında; paralı hale getirilen Türk Milli Eğitimi bugün, altından kalkılması güç sorunlar içindedir. İmam ve hatip adayları ait oldukları mesleğe değil, harp okulları dışında, hemen tüm üniversite ve yüksek okullara yöneldiler. Atatürk'ün çok önem verdiği eğitimin birliği ilkesi, yasanın yürürlükte olmasına karşın, eylemsel olarak ortadan kaldırıldı. Durumdan rahatsız olan insanlarımız, gelinen noktanın gerçek nedenlerinin; Amerikalıların Türk Milli Eğitimine elli yıldır duydukları "ilgide" yattığını göremediler. Bunları, salt "oy avcısı" siyasetçilerin özgür iradeleriyle verdikleri ödünler sandılar.

    Türkiye'nin 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay 1968 yılında şunları söylüyordu: "Bugünkü okullarda yetişen gençlere ülke yönetimi teslim edilemez. Biz, laik okullara karşı imam-hatip okullarını bir seçenek olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri, bu okullarda yetiştireceğiz." (25) 12 Eylül Darbesi'nden sonra Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren'in 15 yıl sonraki söylemleri Sunay'dan farklı değildi: "İmam-hatip okullarında iyi eğitim veriliyor. O çocuklardan zarar gelmez. Türkiye, laikliği dinsizlik olarak algılamış, yanlış tatbikatlar yapmıştır. 1930'lardaki laiklik anlayışını yanlış olarak görüyorum." (26)

    Yeni Dünya Düzeni politikalarının, azgelişmiş ülkeler için öngördüğü "dinsel eğitim" ya da "eğitimin dinselleştirilmesi", ikili anlaşmalarla büyük boyut kazandı. Eğitimin birliği, "dinsel eğitimde birlik"'e kaydı. Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlarının bile insiyatif kuramadığı bir kurum haline geldi. Binlerce Türk ABD'ne, "eğitilmek-etkilenmek" için gitti, binlerce Amerikalı da Türkiye'ye, "eğitmek-etkilemek" için geldi. Amerika'ya gönderilen Türk personelin büyük çoğunluğu Bakanlığın kilit noktalarında görev aldılar. Bu işleyişi açık bir biçimde gösteren Podol Raporu'nu burada anımsatmakta yarar var. "Türkiye'deki Amerikan Yardım Teşkilatı"nın (AID), Türkiye'deki çalışmalarında elde ettiği "verimi" saptamak üzere 1968 yılında Ankara'ya gönderilen Richard Podol, üstlerine verdiği raporda şunları yazıyordu: "Yirmi yıldan beri Türkiye'de faaliyette bulunan yardım programı, bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk'ün bulunmadığı bir bakanlık ya da İktisadi Devlet Teşekkülü (bugünkü adıyla KİT) hemen hemen kalmamıştır. Genel Müdür ve Müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenir. AID bütün gayretlerini bu gruba yöneltmelidir. Geniş ölçüde Türk idarecileri indoktrine etmek gerekir. Burada özellikle orta kademe yöneticiler üzerinde de durmak yerindedir. Amaç, bunlara yeni davranışlar kazandırmaktır. Bu grubun yakın gelecekte, yüksek sorumluluk mevkilerine geçecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kimseler üzerinde toplanması doğru bir karardır." (27)

    Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD önderliğinde kurulmakta olan Yeni Dünya Düzeni'ne, teslim olurcasına katıldı. Verdiği siyasi ödünler, kısa bir süre içinde; ekonomiden eğitime, askeri ilişkilerden kültüre, sosyal güvenlikten hukuka dek genişledi. Cumhuriyet Halk Partisi'nin başlattığı ödünler süreci, 1950'ye gelindiğinde büyük oranda tamamlanmış, ileri bir aşamaya ulaşmıştı. Düşünsel ve örgütsel yapı olarak CHP'den farklı nitelikte olmayan Demokrat Parti, 1950'de iktidara geldiğinde, dış ilişkiler bakımından tamamlanmış bir süreçle karşılaşmıştı. DP, siyasi istekleriyle tümüyle örtüşen bu süreci daha da geliştirmiş ve Amerika Birleşik Devletleri'ne, "herhangi bir tehdid durumunda" ve "çağrı üzerine" Türkiye'ye askeri müdahalede bulunma yetkisi verme noktasına kadar vardırmıştı. (28)

    Demokrat Parti'nin hevesle katıldığı Batı'ya bağlanma politikasının temelleri, esas olarak CHP döneminde atılmış ve bu tutum, partileri de aşarak, yerleşik bir devlet politikası haline getirilmişti. İsmet İnönü, bu gerçeği daha sonra açıkça dile getirecek ve kamuoyuna açıklayacaktır. 6 Mayıs 1960'da yabancı gazetecilere şunları söylemiştir: "Dış siyaset için söyleyeceklerim çok basittir. Batı demokrasileri ile aynı cephede bulunuyoruz. Bu anlayış milletçe kabul edilmiştir. Ve hangi parti iktidara geçerse geçsin, bu devam edecektir." (29)

    İkili ya da çoklu anlaşmalar, Türkiye açısından en ağır sonuçları, eğitim ve ekonomi alanında verdi. Birlik ilkesi bozulan eğitim, kısa bir süre içinde milli niteliğini yitirdi, ya İngilizce kaynaklı Batıcılığa ya da Arapça kaynaklı tutuculuğa kaydı. Ekonomik karar ve ilişkiler, tümüyle dışarıda belirlenir oldu. Devletçilik ortadan kaldırıldı, devlet işletmeleri montaja dayalı yabancı yatırımlarına yardımcı duruma geldi. ABD petrol şirketlerine yakınlığıyla tanınan ve varsıl bir iş adamı olan M. W. Thornburg'a hazırlatılan ve "Türkiye: Bir Ekonomik Değerlendirme" adını taşıyan rapora uygun olarak ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi, tüketime yönelik ara mallar üretimine yönelindi. Thornburg raporunda şunlar söyleniyordu: "Türkiye, Amerikan çıkarlarının büyük önem taşıdığı bir yerde bulunmaktadır. Eğer, Türkiye önerilerimizi kabul edip bizden yardım isterse, o zaman yalnız sermayemizin değil; hizmetlerimizin, geleneklerimizin ve ideallerimizin yatırımını da yapabileceğimiz ve elden gitmesine asla izin vermeyeceğimiz bir yatırım alanı elde etmiş olacağız" (30)

    Türkiye, Atatürk'ten sonra yabancı bir devlete ekonomik imtiyaz tanıyan ilk ikili anlaşmayı, 1 Nisan 1939'da ABD ile yaptı. 5 Mayıs 1939'da yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre, Türkiye Amerika'ya "gerek ithalat ve ihracatta ve gerekse diğer bütün konularda en ziyade müsaadeye mazhar millet statüsü" tanımıştı. Ayrıca, ABD sanayi malları için yüzde 12 ile yüzde 88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağlanıyordu. (31)

    Aynı yıl İngiltere'den 37 milyon sterlin, Fransa'dan 264 milyon frank; 1942 yılında Almanya'dan 100 milyon mark borç alınıyor ve bu borçlarla T.C. Hazinesinin borç yükü yüzde 266 oranında arttırılıyordu. (32)

*


    Türkiye'nin ABD başta olmak üzere 1945'den sonra Batı'ya yönelmesiyle ekonomik dengeler hızla bozulmaya başladı. 1946 yılında ABD'nden 10 milyon, 1947'de IMF'den 5 milyon dolar borç alındı ve şartlı borçlanma dönemi başladı. 1946 yılında Türk lirası yüzde 119 oranında devalüe edildi ve 1 dolar 128 kuruştan 280 kuruşa çıkarıldı. (31) 1950'ye gelindiğinde, Türkiye'nin dış borcu 775 milyon liraya yükselmiş, dış ticaret açıkları artmayı sürdürüyordu. Açık çok fazla değildi ama 1930-1938 arasındaki 8 yılda sürekli fazla verilirken, 1950'de dışsatım dışalımın ancak yüzde 92,2'sini karşılıyordu. (32)

    Sanayi, tarım ve madencilikte ulusal üretime yönelmeyi önleyen politikalar, Batı etkisinin artmaya başladığı yıllardan sonra aralıksız uygulandı. Verilen raporların, "önerilen" programların ortak özelliği, Türkiye'de sanayileşmenin önlenmesi ve kendi kaynaklarını değerlendirme olanaklarından yoksun bırakmaya yönelmiş olmasıydı. Dorr Raporu, Thornburg Raporu, NATO politikaları, ve IMF programlarının tümü bu amaca dönüktü.

    Türkiye'den istenen; devletçilikten vazgeçmesi, ağır sanayi yatırımı yapmaması, demiryolu taşımacılığından karayolu taşımacılığına geçmesiydi. Atatürk'ten sonraki politika değişikliğinin en belirgin göstergelerden biri, demiryolları yapımı konusundaki gelişmelerdi. 1927-1938 arasındaki 11 yılda, 3028 kilometre yeni hat yapılarak, Türkiye'deki demiryollarının toplam uzunluğu 7100 kilometreye çıkarılırken, 1938-1950 arasındaki 12 yılda 600 kilometre yeni hat yapılmıştı. 1950'den 2005 yılına dek geçen 55 yıl içinde yapılan demiryolu miktarı ise, yalnızca 697 kilometredir. (33)

    1938 sonrası dışa bağımlılık döneminin bir başka özelliği, kredi ya da yardım anlaşmalarının şarta bağlanması ve bu şartın her zaman, üretimden uzak durmayı içermesidir. Üretimi yapılmak istenen mal, bol ve ucuz, hatta hibe olarak hemen emre hazırdır. Yaptırım ya da yardım, adı ve biçimi ne olursa olsun, yabancılardan gelen isteklerin tümü, Türkiye'de üretimi, özellikle de sanayi üretimini önlemeye yöneliktir. Türkiye; sivil havacılık yatırımlarını genişletme, Sivas'ta dizel motor fabrikası kurma, nitelikli çelik üretimine hazırlanırken, kabul edilen Thornburg Raporu nedeniyle bunların tümünden bir anda vazgeçildi.


<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>