Metin Aydoğan

Türkiye Üzerine Notlar
1923 - 2005
Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar: 1923-2005



Kapak
İçindekiler
Önsöz

1.BÖLÜM : TANZİMAT'TAN CUMHURİYETE
 - 1838 Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Anlaşması
 - Tanzimat Fermanı :Gülhane Hattı Hümayunu
 - Doğal Sonuç: Mali Yetmezlik ve Borçlanma
 - Islahat Fermanı
2.BÖLÜM : KEMALİST KALKINMA
 - Yaratılan Yeni Yöntem
 - Özgün ve Evrensel
 - Aşılan Yoksulluk
 - Devrimci Kararlılık ve Bilinç
 - Nesnellik
 - On Beş Yılda Yapılanlar
3.BÖLÜM : ÇAĞI YAKALAMAK (1923-1938)
 - Cumhuriyet Ekonomisi
 - Tarım Devrimi
 - Göçmen ve İskan Sorunları
 - Ulaşım ve Bayındırlık
 - Sağlıkta Atılımlar
 - Sanayileşme ve Ulusal Üretim
 - Devlet Maliyesi ve Para Politikaları
4. BÖLÜM : EĞİTİMDE DEVRİM
 - Geçmişten Gelen
 - Misyoner Okulları
 - Cumhuriyet Eğitimi
 - Yazı Değişimi
 - Eğitim 'Seferberliği'
 - Üniversite Yenileşmesi (Reform)
 - Nereden Nereye
5. BÖLÜM : DEVRİM'DEN İLK ÖDÜNLER 1938-1950
 - 11 Kasım 1938'de Başlayan Süreç
 - ABD Türkiye'ye Yerleşiyor
 - İkili Anlaşmalar ya da Dolaylı İşgal
6. BÖLÜM : OSMANLIYA GERİ DÖNÜŞ : 1950-1995
 - Demokrat Parti ve Hızlanan Süreç
 - Avrupa Birliği Serüveni
 - Ankara Anlaşması ve Sonrası
 - 24 Ocak 1980 Kararları ve Sonrası
 - Gümrük Birliği'ne Giden Yol
 - Gümrük Birliği Sonuçları
 - Ekonomik Çözülme
7. BÖLÜM : 2005: TÜRKİYE'NİN GELDİĞİ YER
 - Devlet Küçülürken
 - Özelleştirme Uygulamaları
 - Tarımda Çöküş
 - Bankacılığa Darbe
 - Milli Şirketler Satılıyor
 - Borç Sorunu
 - Halk Yoksullaşıyor
 - 1924, 1938, 2004 Yılı Devlet Bütçeleri ve Bu Bütçelerin Türk Halkı İçin Anlamı
 - Ne Yapmalı?

DİPNOTLAR
 - 1. Bölüm
 - 2. Bölüm
 - 3. Bölüm
 - 4. Bölüm
 - 5. Bölüm
 - 6. Bölüm
 - 7. Bölüm

www.1001Kitap.com





ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ÇAĞI YAKALAMAK
(1923-1938)
    Cumhuriyet Ekonomisi

    Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 3.toplanma yılı, 1 Mart 1922'de yapılan oturumla başladı. Bu oturumun önemi, sürmekte olan savaşın kaderini belirleyecek kararların alınması değil, Ankara Hükümeti'nin, savaştan sonra uygulayacağı ekonomik programın temel önceliklerinin de görüşülmesiydi. Savaşın henüz bitmediği bir dönemde ekonomik sorunların ele alınması, uygulama olanağı olmayan siyasi bir yaklaşım değildi. Savaşın ibresi Türklerden yana dönmüştü. Düşmanın Anadolu'dan kesin olarak atılması için ordu hazırlanıyor, eksikleri gideriliyor ve 'taarruza' göre konuşlandırılıyordu. İngiliz ve İtalyanlar Kuvayı Milliye yönetimindeki topraklan boşaltmış, Ankara Antlaşması uyarınca Fransızlar çekilmiş, Sovyetler Birliği'yle Kars Antlaşması imzalanmıştı. Ankara bir yandan 'büyük taarruza' hazırlanırken diğer yandan yeni devletin, ekonomik kalkınma için izleyeceği yolu belirliyordu.

    Mustafa Kemal, o gün yaptığı Meclisi açış konuşmasında, ilerde devlet politikası haline gelecek ekonomik görüşlerine geniş yer ayırmıştı. Geçmişten çıkarılan dersler, var olan durum ve geleceğe dönük temel yönelmeler, konuşmada açık bir biçimde ortaya konulmuştu. Mustafa Kemal şunları söylüyordu: "Bilindiği gibi, memleketin ekonomik durumu ve ekonomik kuruluşlarımız, dış ülkeler tarafından sarılmış bir halde bulunuyordu, özel ekonomik teşebbüsler, serbest pazar ekonomisi içinde rekabet edebilecek güçlü seviyeye varmamıştı. Tanzimatın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendini koruyamayan ekonomik yaşantımızı, yine ekonomik yönden, kapitülasyon zinciriyle bağladı. Ekonomik alandaki özel değerler ve kuruluşlar yönünden bizden çok kuvvetli olanlar, memleketimizde, bir de fazla olarak imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Kazanç vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şartlar altında memleketimize sokuyorlardı. Bu nedenlerle ekonomik yaşantımızın bütün bölümlerinin mutlak hakimi olmuşlardı. Bize karşı yapılan bu rekabet, gerçekten çok gayri meşru, gerçekten çok ezici idi. Rakiplerimiz bu biçimde, endüstrimizin gelişme olanaklarını yok ettiler. Aynı zamanda tarımımızı da zarara uğrattılar. Ekonomik ve mali gelişmemizi engellediler. Türkiye için, ekonomik yaşantımızı boğan kapitülasyonlar artık yoktur ve olmayacaktır... Ekonomi politikamızın önemli amaçlanndan biri de; toplumun genel yararını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlar ile, ekonomik alandaki teşebbüsleri, mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir... Yerli ürünlerimizin yurt içinde kullanılmasını yaygın hale getirmek amacıyla, gümrük konusunda, yerli mallarımızın korunmasını sağlayacak usullerin uygulanmasına başlanmıştır. Ormanlarımız, maden hazinelerimiz, dokuma sanayimiz korunacaktır. Çalışanların yaşam düzeyini yükseltecek olan Zonguldak İşçi Kanunu, Anadolu'da genel taşıma işlerini kolaylaştırmak için, otomobil ve kamyon işleteceklere dair yönetmelik, cephedeki asker ailelerine yardım esaslarını da içeren, tarım mükellefiyeti yönetmeliği, köylüye tohumluk dağıtımı ile Ziraat Bankası aracılığıyla modern tarım araç ve gereçlerinin uygun fiyatlarla dağıtılmasını öngören meclis kararları çıkarılmıştır... Bizim bugünkü uğraşımızın amacı tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak, mali bağımsızlık ile gerçekleşebilir. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun olursa, o devletin yaşantısını sağlayan bütün bölümlerinde bağımsızlık, felce uğramış demektir. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart, bütçenin ekonomik bünye ile denk ve uygun olmasıdır. Bu nedenle, devletin bünyesini yaşatmak için, başka kaynaklara başvurmadan, memleketin kendi gelir kaynaklarıyla yönetimini sağlayacak çare ve tedbirleri bulmak, gerekli ve mümkündür. Bu nedenle, mali konulardaki uygulamamız, halkı baskı altına almadan, onu zarara sokmaktan kaçınarak ve mümkün olduğu kadar yabancı ülkelere muhtaç olmadan, yeteri kadar gelir sağlama esasına dayanmaktadır. Şu anda yararlanılamayan gelir kaynaklarından yararlanmak ve halkın isteklerini karşılamayı kolaylaştırmak için, bazı maddeler üzerine tekel koymak zorunlu görülmektedir..." (1)

    Burada dile getirilen görüşler, 1938'e dek ödünsüz biçimde uygulandı ve uygulamalar birçok azgelişmiş ülke tarafından örnek alındı. Açıklanan görüşler; titizlikle yapılan inceleme, gözlem ve araştırmalara dayanıyordu. 21.yüzyılın yaşandığı günümüzde hala, ekonomik kalkınmayı sağlayacak tek yöntem olarak öneriliyor. Çin'in bu yöntemle büyüdüğü söyleniyor.

    Yapılan saptamalar günün özel koşullarının doğurduğu, geçici siyasal ekonomik yönelmeler değil; bağımsızlığına kavuşacak azgelişmiş bir ülkenin, gerçek kurtuluşunu sağlamak için izlenmesi gereken yolu gösteren, evrensel boyutlu belirlemelerdi. Devletçiliği öne çıkarırken, özel girişimciliğe yer verip destekleyen, milli çıkarlara uyum gösteren yabancı sermayeyi denetleyerek kabul eden ve adına karma ekonomi, sosyal piyasa ekonomisi ya da sosyal hukuk devleti, denilen kalkınma yöntemi, o güne dek benzeri olmayan bir uygulamaydı; ilk örnekti. Önerilen ve uygulanacak olan yöntem geçmişin deneyimlerini geleceğe yönelten, devrimci ve bilimsel nitelikli bir kalkınma yolu ve azgelişmiş ülkeler için geliştirilen evrensel kurtuluş bildirgesi gibiydi. Prof. Mustafa Aysan, Kemalist kalkınma yöntemi için; "Bu görüş yenidir; Türk buluşudur ve dönemin kalkman ülkelerinin tümüne örnek olacak özelliktedir. Atatürk 1930-1937 yılları arasında, bu kalkınma yöntemini adeta bir ekonomik öğreti haline getirmiş ve olgunlaştırmıştır" diyecektir. (2)

*


    Mustafa Kemal Atatürk, kalkınma ve ekonomik büyüme konusundaki görüşlerini, her fırsatta dile getirmiş ve zamanının önemli bölümünü bu konulardaki çalışmalara ayırmıştır. Bu nedenle konuyla ilgili aktarılması gereken birçok konuşma ve yazışması vardır. Bunların tümüne değinmek, bu kitabın kapsamını aşacaktır. Ancak, 1 Mart 1922'den bir yıl sonra, henüz Cumhuriyet ilan edilmemişken, 17 Şubat 1923 günü İzmir'de başlayan İktisat Kongresinin açılışında yaptığı konuşmadaki görüşlerine değinmekte yarar var: "Tarih, milletimizin, gerileme ve yıkılma nedenlerini araştırırken, birçok politik, askeri ve sosyal nedenler bulmakta ve saymaktadır. Kuşkusuzdur ki, bütün bu nedenler, sosyal gerçekler olarak toplum üzerinde etkilidirler. Ancak, bir milletin doğrudan doğruya yaşantısı ile ilgili olan, o milletin ekonomik durumudur. Tarihin tecrübe süzgecinden arta kalan bu gerçek, bizim milli yaşantımızda ve milli tarihimizde de kendisini tam olarak göstermiştir. Türk tarihi incelenecek olursa, gerileme ve yıkılma nedenlerinin, ekonomik problemlerden başka birşey olmadığı derhal anlaşılır. Bu nedenle, yeni Türkiyemizi, layık olduğu uygarlık düzeyine eriştirmek için, her ne olursa olsun, ekonomimizi birinci planda tutarak, en çok bu konuya önem vermek zorundayız... Efendiler, kılıçla fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonunda yerlerini terketmeye mahkumdurlar... Kılıç kullanan kol yorulur; fakat saban kullanan kol, her gün daha çok kuvvetlenir ve her gün daha çok toprağa sahip olur... Toplumsal yaşamını sağlama yeteneğinden yoksun bir devlet, bağımsız olabilir mi? Osmanlı ülkesi, yabancıların sömürgesinden başka bir şey değildi. Osmanlı halkı, Türk milleti, esir durumuna düşürülmüştü. Bu sonuç, milletin kendi düşünce özgürlüğü ile egemenliğine sahip bulunamamasından, şunun bunun elinde oyuncak edilmesinden doğmuştur... Tam bağımsızlık için şu ilke vardır: Milli egemenlik, ekonomik egemenlik ile pekiştirilmelidir. Bu kadar büyük amaçlar, bu kadar kutsal ve ulu hedeflere, kağıtlar üzerinde yazılı genel kurallarla, istek ve hırslara dayanan buyruklarla varılamaz. Bunların, bütün olarak gerçekleşmesini sağlamak için, tek kuvvet, en kuvvetli temel: Ekonomik güçtür... Kanunlarımıza uymak şartıyla, yabancı sermayeye gerekli olan teminatı vermeye her zaman hazırız. Yabancı sermaye çalışmalarımıza eklensin ve bizim ile onlar için, yararlı sonuçlar versin. Geçmişte, Tanzimat devrinden sonra yabancı sermaye, üstün hakları olan bir yere sahipti. Devlet ve hükümet, dış yatırımların jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye bunu uygun bulamaz. Burasını esir ülkesi yaptırmayız... Kesin, yüksek ve başarılı askeri zaferimizden sonra dahi, bizi (Lozan henüz imzalanmıştı) barışa kavuşmaktan alıkoyan neden, doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir, ekonomik anlayıştır. Çünkü bu devlet, ekonomik egemenliğini sağlayacak olursa; o kadar güçlü bir temel üzerinde yerleşmiş ve yükselmeğe başlamış olacaktır ki, artık bunu yerinden kımıldatmak mümkün olamayacaktır. İşte düşmanlarımızın, gerçek düşmanlarımızın olur diyemedikleri, bir türlü kabul edemedikleri budur..." (3)

    Toplumsal kalkınma için belirlenen kuramsal önermeler, gecikmeden uygulamaya sokulmuştur. Kurtuluş Savaşı içinde, bir yandan cephelerde savaşılıyor, diğer yandan, cephe gerisinde sosyal, ekonomik ve mali sorunlarla uğraşılıyordu. Savaş kazanıldığında, kafalarda geleceğe yönelik coşkulu umutlar; yüreklerde, sınırsız bir ülke ve halk sevgisi vardı. Ancak, elde avuçta hemen hiçbir şey yoktu. Bir yanda ivedi çözüm bekleyen büyük sorunlar, diğer yanda halkın umut bağladığı, bilgi ve inançlarından başka şeyleri olmayan bir avuç devrimci insan vardı. Bütün dünya, özellikle de Batı Avrupa ülkeleri, Ankara'nın ne yapabileceğini merakla bekliyorlardı. Ülkenin içinde bulunduğu koşulları biliyorlar ve Mustafa Kemal'in, söylediklerini yapma konusunda hiç şansının olmadığını düşünüyorlardı. İngiliz New Conventional Gazetesi, "sanayi ve ticarette yeteneksiz bir halka sahip, sermayeden yoksun Türkiye'nin, bağımsızlığının pek kısa süreceğini" ve "savaş öncesindeki ekonomik bağımlılık ilişkilerinin çok geçmeden yeniden oluşacağını" söylüyordu. (4)


<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>