Türkiye Yol Ayrımında

    Son günlerdeki uygulamalar, birbiriyle ilişkilendirilerek ele alınmalıdır. Bu yapıldığında, toplumun tümünü birinci derecede ilgilendiren ve ulusal varlığı doğrudan tehdit eden uluslararası bir hareketle karşı karşıya olunduğu görülecektir. Türkiye, Clinton ve Daniel John Bendit'in söylediği gibi bir yol ayrımına gelmiştir ve bu yol ayrımında yönelebileceği iki ana doğrultu vardır. Ya, ulus - devlet varlığına sahip çıkılarak küresel tehdite karşı durulacak, yani Kemalist yol seçilecek ya da küresel kaosun karmaşık ortamında ulus - devlet varlığı yitirilerek ulusal çözülmeye uğranacak; Osmanlıya geri dönülecektir. Türkiye Kemalist yolu seçebilir ve tüm azgelişmiş ülkelere küreselleşmeye karşı örnek olabilecek güncel bir model oluşturabilir. Bu potansiyele Türkiye hâlâ sahiptir. Batı'nın kaygı ve korkusu, Türkiye'nin bu potansiyele sahip olmasıdır. Duyulan kaygı ve korku, Türkiye üzerindeki Batı kaynaklı global baskıyı arttıracak ve bu baskı, Kemalist politikalara yönelindiği oranda radikalleşecektir. 1920'deki Ankara - İstanbul çatışmasının yerini, gizli ya da açık, yumuşak ya da sert, Kemalist - Antikemalist mücadelesi alacak ve bu mücadelenin somut ifadesi olan küreselcilik - ulus devlet çatışması derinleşecektir.
    Türkiye'ye yöneltilen çok yönlü Batı baskısı, dışarıda ve içerde, diplomasi nezaketinden uzak, açık ve ilkel bir kabalıkla sürdürülmektedir. Dışarıda, "Ermeni soykırımı", "Kürt azınlık hakları", "Kıbrıs işgali", "İnsan hakları ihlalleri" başlıklarıyla yoğun bir Türkiye düşmanlığı yapılmakta ve Batı kamuoyu olası bir Türkiye müdahalesine hazırlanmaktadır, içerde, karar süreçlerinde yetki sahibi politikacıların bir bölümü değişik yöntemlerle "elde edilmiş", bir bölümü de seçeneksiz olduklarına inandırılmışlardır. Batı isteklerini büyük bir "bağlılık" ya da "çaresizlikle" yerine getiren bu politikacılar, tarihin nesnelliği içinde, Vahdettin ve Damat Ferit'in de gerisine düşmüş durumdadırlar. Çünkü bunlar, Vahdettin ve Damat Ferit'in sahip olmadığı bir birikimi, Kemalist mirası yok etmektedirler.
    Uluslararası düzeyde yürütülen Türkiye karşıtı propagandalar yoğunlaşırken, ülkede bu propagandalarla paralellik gösteren "garip" olaylar yaşanıyor. Irkçısından, küreselleşmecisine, ümmetçisinden bölücüsüne dek karmaşık yönetimlere sahip "sendika" lar, biraraya gelerek memurlara "ortak" eylem yaptırdılar. Bu denli "aykırı" siyaseti, biraraya getiren eylem Türkiye'de ilk kez yapılıyordu. Aynı günlerde, görevi yasalara yalnızca uymak değil birinci derecede korumak olan çevik kuvvet polisleri müdürlerini bir kenara iterek tekbir sesleriyle organize "yürüyüşler" düzenlediler. Akıl ve mantık dışı cezaevleri direnişleri ortaya çıktı. Halkı huzursuz eden bir af kanunu çıkarılarak, onbinlerce suçlu toplum içine salındı ve Başbakan, 1660 PKK'lının serbest bırakıldığını söyleyen Genel Kurmay Başkanı'na anında tekzip niteliğinde yanıtlar verdi. Yurtsever bir anlayış ve başarıyla görevini yerine getiren Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan öldürüldü, cinayete katılan 15-20 kişi herkesin şaşkın bakışları altında elini kolunu sallayarak ortadan kayboldu ve bugüne dek bulunamadı.
    Bu olaylar yaşanırken kendilerine "sivil otorite"! adını takan politikacılar, garip bir cesaret ve hırçınlıkla, Türkiye'nin sorunlarını çözmeye çalışan yurtsever insanlara karşı bir saldırı kampanyasına giriştiler. Bütün ısrarlara karşın, devlette kadrolaşmış irtica unsurlarının temizlenmesine yönelik yasal girişim rafa kaldırıldı, kimi hükümet üyeleri, "Mc Cartyciliğe gerek yok" biçiminde açıklamalar yaptılar. Türkiye'nin mali kaynaklarını talan eden yasadışı oluşumlara karşı yasal mücadele yürüten yurtsever insanlara, hukuk dışı baskı uygulandı ve bu insanlar "karanlık odaklar", "darbe özlemcileri" edebiyatıyla etkisizleştirilmeye çalışıldı. Yargıya Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş biçimde doğrudan müdahaleler yapıldı.
    İçerde bunlar olurken yurtdışında, Türkiye hakkında alınan kararlar, söylenen sözler ve gerçekleştirilen eylemler, uluslararası ilişkilerin karşılıklı eşitlik ilkesinden kaba bir biçimde koparılıyor ve müttefik olarak görülen güçler, hızla dış tehdit unsurları haline geliyordu. Belçika Parlamentosu, Fransa Senatosu, ABD eyalet meclisleri ve Fransız Parlamentosu'ndan sonra Avrupa Birliği Parlamentosu da "Ermeni Soykırımını" kabul ediyor; AB Nice Zirvesi öncesinde, Kıbrıs ve Ege konusundaki bilinen kararları Katılım Ortaklığı Belgesi'ne aynen alıyor; "Kürtçe TV", "anadilde eğitim" ısrarları sürdürülüyor ve Nice'de Türkiye'nin AB üyeliği 2010 yılına dek gündemden çıkarılıyordu. Nice Zirvesinde, kendi aralarında yoğun bir tartışma içine giren üye ülkeler, bağımsız bir "Avrupa Ordusu" girişimlerini sürdürüyor ve Türkiye bu girişimin somut ifadesi olan "Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği" ne alınmıyordu. ABD, kendi dışında oluşturulmak istenen Avrupa silahlı gücünden duyduğu hoşnutsuzluğu, bu gücü NATO ile ilişkilendirerek gidermeye çalışıyor, bu yöndeki girişimlere NATO içinde karşı çıkmaması için Türkiye'ye baskı yapıyordu.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>