9 ARALIK KARARLARI VE
TÜRKİYE'Yİ BEKLEYENLER

(Yazılış Tarihi: 10.01.2000)


    Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, 9 Aralık 1999 günü yaptığı basın açıklamasında, "enflasyonun tek haneli rakamlara dönüştürülmesi için", kur ve para politikalarında hükümetin Merkez Bankası aracılığıyla aldığı kararları açıkladı. "Çeyrek yüzyıldır en önemli problemimiz olan enflasyondan kurtulabilmemiz için bu, en büyük ve belki de son fırsatımızdır" diye konuşan Erçel; döviz kurlarının 18 aylık süre için bu günden, yıllık % 20 artışla sabitleneceğini, hiçbir şekilde para basılmayacağını, döviz karşılığı TL. yaratılacağını, bu yolla TL'ye itibar kazandırılacağını söyleyerek bu önlemlerle enflasyonun 2000 yılı içinde % 20'ye düşürüleceğini ileri sürdü. 41
    Açıklamalar, büyük basın tarafından, övgü dolu yorumlarla ve "9 Aralık Devrimi" diye adlandırılarak manşetten verildi. Büyük holding yöneticileri, işveren örgütleri, sanayi ve ticaret kuruluşları, politikacılar ve (çok ilginçtir) ihracatçı birlikleri bile, kararları desteklediklerini açıkladılar. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı başta olmak üzere hemen tüm büyük gruplar hazırlamış oldukları 2000 yılı bütçelerini yeni kararlar doğrultusunda değiştireceklerini ve kararların yaşama geçmesi için üzerlerine düşeni yapacaklarını söylediler. Başbakan Bülent Ecevit 16 Aralıkta Partisinin Meclis Gurubu'nda yaptığı konuşmada: "Ekonomide yüzyılın son mucizesini yaratıyoruz" dedi. 42 Bu iddialı ve olağanüstü hırslı açıklamaların gerçekte ne anlama geldiği ve Türkiye'nin geleceğini nasıl etkileyeceği ne yazık ki toplumun hemen hiçbir kesiminin dikkatini çekmedi. Oysa açıklanan kararlar; ulusal nitelikli orta ve küçük sanayicilerimiz, ihracatçılarımız, tarım ve ticaret kesimleri ve sabit gelirliler başta olmak üzere tüm yurttaşlarımızı dolaysız bir biçimde ilgilendiriyordu.Alınan kararların gerçek yükünü onlar çekeceklerdi.
    Daha önce alınan ve 9 Aralıkta açıklanan mali kararlar, gerçekte hükümetin değil IMF'nin öngördüğü kararlardı. IMF Avrupa Direktörü Michael Deppler 10 Aralıkta yaptığı açıklamada; Merkez Bankası'nın aldığı son kararla, Türk Hükümeti ile IMF'nin yapacağı Stand - by anlaşmasının onayı önünde engel kalmadığını belirterek, Merkez Bankası'nın kur politikalarıyla ilgili kararının enflasyonla mücadele programında "kilit unsur" niteliğini taşıdığını açıkladı. 43 TUSİAD Başkanı Erkut Yücaoğlu aynı gün; "Döviz kuru ve para politikası" uygulamasının, Türkiye'nin IMF ile Temmuz 1998'den beri süren "yakın izleme" anlaşmasının bir uzantısı olduğunu ve Stand - by anlaşmasının bir bölümü olarak görülmesi gerektiğini belirterek bu politikayı desteklediklerini açıkladı. 44
    IMF'den başlayarak; hükümeti, holdingleri, sanayi örgütlerini, finans çevrelerini ve ihracat birliklerini kapsayarak tek ses haline gelen açıklamalar, çok az sayıdaki insanımızın dikkatini çektiği, ilginç bir değişimi ortaya koyuyordu. 20 yıl önce, büyük bir propagandayla Türkiye'ye kabul ettirilen, sözcülüğünü Turgut Özal'ın yaptığı "serbest kur - serbest faiz" uygulamasından vazgeçiliyor ve sabit kur politikasına geçiliyordu. Yirmi yıl boyunca hemen her gün, "liberalizmin" gereği olarak, devletin ekonomiden elini çekmesi gerektiğini söyleyen ve Türk ekonomisine yön veren elit kesim, bu kez dövizin devlet tarafından aniden ve yapay olarak sabitlenmesini alkışlıyor, "devletin bu kararını içtenlikle desteklediklerini" açıklıyordu. Turgut Özal'a kurları serbest bıraktıran ve bunu dünyanın her yerinde yaptırmaya çalışan IMF, Ecevit hükümetine bunun karşıtını öneren kurum oluyordu. Bu işte bir gariplik! vardı ve bu "garipliğin" açıklanması gerekiyordu.
    IMF'nin, 57. Hükümete döviz kurlarını denetim altına aldırmak zorunda kalması, ekonomik ve mali açıdan Türkiye'nin tükenme noktasına geldiğinin açık bir göstergesidir. Aynı uygulama dış borçlarını ödeyemez duruma düşerek iflas noktasına gelen bir kısım Güney Amerika ülkesinde de gündeme getirilmişti. Türkiye'nin geldiği noktayı gösteren iki açıklama durumu açık bir biçimde ortaya koyuyordu. IMF 2. Başkanı Stanley Fısher, CNN - "Türk" de Mehmet Ali Birand'ın sorularını yanıtlarken; Türkiye'ye, Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra ilk kez "hasta adam" diyen batılı oluyor ve şunları söylüyordu: "Türkiye, bu dış borç, bu bütçe açığı ve bu yüksek faizle daha fazla gidemez.Yolun sonuna geldiniz. Türkiye büyük bir krizin eşiğinde bulunuyor. TÜRKİYE HASTA ADAM" 45
    Koç Holding İnşaat ve Madencilik Grup Başkanı Mustafa Koç, 9 Aralık kararlarını desteklediklerini açıklarken şunları söyledi: "Büyük bir cesaretle uygulanan program bir noktaya geldi. Artık deniz bitti.. Bir toplumsal uzlaşma gerekiyor. Türkiye'nin en büyük grubu olarak üzerimize düşeni yapacağız" 46
    Her iki açıklama da doğrudur. Türkiye "hasta adam" dır ve "artık deniz bitmiştir". Bu duruma düşen Türkiye'de 9 Aralık Kararlarının IMF açısından anlamı nedir ve bu karar ne amaçla alınmıştır? Doğuracağı sonuçlar ne olacaktır? Büyük sermaye guruplarının desteklediği, halkın "ilgi alanı dışında" kalan bu konuda, ülke sorunlarına duyarlı kesimler neden "bekleyelim, görelim" tutumu içine giriyorlar? Alınan kararların anlamını ve doğuracağı sonuçları irdeleyelim.

    1. Merkez Bankası, doların değerini 2000'den başlayarak 3 yıl için sabitliyor ve ilk 18 ayın dolar artış oranlarını gün gün açıklayarak, bu artışı 2000 yılı için % 20 düzeyinde sabitliyor. Açıklamadan sonraki iki gün içinde bankalarda 500 milyon dolar, TL'ye çevriliyor, banka mevduat faizleri %30'a varan oranlarda düşürülüyor ve bono faizleri %46'ya kadar iniyordu. Devlet Bakanı Recep Önal; "Borsaya para yatıranlar kazanacak" diye açıklamalar yapıyor ve Borsada İMKB - 100 endeksi 13 Aralıkta dolar bazında 2.20 dolara çıkıyor, hedefin 3 dolar olduğu yönünde yayınlar yapılıyordu. IMF ve 57. Hükümet açık bir biçimde , kişi ve kuruluşların elindeki doları TL'ye çevirmeye çalışıyordu. Hazine dolar topluyordu. Bu yönelişin amacı neydi?
    Türkiye 2000 yılı içinde 12 milyar dolar dış borç ödeyecektir. Bu, Türkiye bütçesinin "acıklı" durumuna göre büyük bir miktardır. Türkiye bu borcu ödeyecek durumda değildir. Kötü bir turizm dönemi geçirilmiş, "bavul" ve "sınır" ticareti son bulmuştur. Avrupa'daki işçi birikimleri artık Türkiye'ye gelmiyor (ya da yeterince gelmiyor). Alacaklarını toplama telaşına düşen IMF, Düyun-u Umumiye'nin günümüz versiyonu olarak ortaya çıkıyor ve alacaklarını tahsil etmek için hükümete, kısa dönemli döviz ihtiyacının karşılanması için, kişi ve kurumların ellerindeki dövizleri toplatıyordu.
    57. Hükümet, 9 Aralık Kararlarıyla, mali sermaye piyasalarına doğrudan müdahale edip banka mevduat faizlerini yapay bir biçimde düşürürken; Bakanlar Kurulu, 22 Aralık günü beş bankaya el koydu. İçlerinde Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel'in kardeşi ve yeğenine ait Egebank ile bir süre önce değerinin çok altında özelleştirilen Sümerbank'ın da bulunduğu bu beş bankada 2 katrilyon lirayı aşan batık kredi vardı ve 4 milyar dolar tutan bu batığı devlet üzerine almıştı. "Enflasyonla kararlı bir mücadele içine" girdiğini açıklayan hükümet, bu açıklamasından 13 gün sonra, açıklarla dolu bütçeye 4 milyar dolarlık yeni bir yük getiriyor ve enflasyonu körükleyecek bir karar alıyordu. Ancak, önceki kararlarıyla çelişen bu uygulama hükümeti zor durumda bırakıyor, Offshore denilen garip işleyişle paralarını bu bankalara kaptıran insanlarımız, çaresizlik içinde eylemlere girişiyor, bir bayan kendini banka içinde yakıyordu. Amerika Birleşik Devletleri'nin, ikinci dünya savaşından sonra denizaşırı ülkelerde üslenen birliklerinin mali ihtiyaçlarını çözmek için geliştirdiği, ancak günümüzde karaparacıların kullandığı bir araç haline gelen Offshore sistemi; Türkiye'de, bir sosyal yara haline geliyordu. Ulusal bankacılık ve milli kambiyodan vazgeçen hükümet kararlarının acısını, bütün birikimlerini, uzun yıllar denetim dışı bırakılan bankalara kaptıran insanlarımız çekiyordu.
    IMF isteklerine uygun olarak girişilen bu eylem, Türkiye'nin yabancı sermaye çıkarlarını korumada ne kadar "duyarlı" olduğunu gösteren örnekler olarak, Davos'a götürüldü. Bülent Ecevit kongre merkezinde yaptığı açıklamada; "IMF ile yapılan stand - by anlaşmasına bağlı olarak uygulanan programın etkisiyle faizlerin kısa sürede düştüğünü, yatırımların üretime yönlendirildiğini.." söyledi. 47 yapılanların IMF isteklerine bağlı olduğu doğruydu ama "yatırımların üretime yönlendirildiği" hiç doğru değildi. Çünkü Türkiye, değil üretim yatırımı yapmak, en küçüğünden hizmet yapılan bile yapamaz duruma getirilmişti. Zaten Davos'a, geriye dönük tahkim yasaları çıkarılarak, ulusal haklardan her türlü ödünü vererek 53 "yatırım" dosyasıyla gidilmesinin nedeni de buydu.

    2. Türkiye artık dış borç bulmakta zorlanmaktadır. IMF'nin büyük ödünler karşılığı verdiği acil kullanım kredisi (stand-by), 2000 yılı için sadece 1.5 milyar dolardır. Oysa hükümet yetkilileri, "ABD garantili on milyar dolarlık bonolardan", "deprem giderlerini de karşılayacak" olan büyük rakamlı kredilerden bahsediyordu. Ancak gerçek şudur; Türkiye'ye kredi açan kuruluşlar için, verdiği borcun geri dönmeme riski vardır. Türkiye dış borçlarını ödeyemez duruma girmiştir.
    Gelişmekte olan ülkelerde, alınan dış kredileri kullananlar hükümetler değil, o ülkede yatırım yapan uluslararası şirketlerdir. Bu şirketler, büyük çoğunlukla yerli ortak bularak dış kredileri düşük faizlerle "teşvik" adı altında alırlar ve yerel para üzerinden iç piyasaya borçlanırlar. Değeri zaten düşük olan yerel paranın, kredi faizlerinden daha yüksek oranda değer yitirmesi (enflasyon), onlara neredeyse hazır bir kâr sunar. "Herkesin", şikayet etmesine karşın bu ülkelerde enflasyonun önlenmemesinin altında önemli oranda bu eğilim vardır. Enflasyonu düşürme "operasyonları", dış borç limiti dolduğunda gündeme getirilir.
    Uluslararası şirketler (ve yerli ortakları) gelişmekte olan ülkelerdeki yatırım sermayelerini başlıca dört kaynaktan sağlamaktadırlar. Bunlar; yerel krediler, yeniden yatırılan yerel kârlar (dağıtılmayan kârlar), amortisman bedelleri ve kendi öz kaynaklarıdır. Türkiye'de örneğin 1966-1972 döneminde ortalama olarak imalat sanayisine ait dış yatırımların; %19'u yeniden yatırılan yerel kârlardan, %38'i amortisman bedellerinden, %31'i yerel kredilerden, %9'u da yabancı şirketlerin özkaynaklarından karşılanmıştır. 48 İlk üç kaynağın yabancı sermaye yatırımları içindeki oranı % 91'dir ve bu üç kaynak, yatırım sermayesi zaten sınırlı olan Türkiye içinden sağlanmıştır. İmalat sanayisinde her 100 dolarlık yabancı yatırımın yalnızca 9 doları dışarıdan gelmektedir. Bunun açık anlamı; uluslararası mali piyasalardan sağladığı kredilerle borçlanan Türkiye, bu borcu kullananlar ise yerli ortak bulmuş yabancı şirketlerdir.
    Bu tür "yabancı ortaklı" holding şirketleri, dış kredilerin artık eskisi gibi gelemeyeceğini görmüşlerdir. Nakte dayalı "teşvik"'ler dönemi bitmiştir. Tekel olmanın ayrıcalığı olarak, devlete ve dış borca dayalı finans kaynaklarının kullanımı artık yaşama geçirilemeyecektir. Çünkü devlet artık borç bulamaz hale gelmiş ve kullanacağı kaynağı kalmamıştır. Üstelik devlet artık borçlarını ödeyebilecek durumdan çıkmak üzeredir. Artık yabancı sermaye için, yerli ortağa gereksinim duyulmayacak olan doğrudan yatırım dönemi başlamıştır. Davos'a 53 "süper projeyle" bu nedenle gidilmiştir. Hükümetin, sahip olduğu ekonomik anlayışın bir sonucu olarak, yabancı sermaye artık kendi ülkesinde bile bulamadığı ayrıcalıklarla Türkiye'ye çağırılmaktadır. Bu çağrıyı yapan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın sözlerindeki teslimiyet insana hüzün vermektedir. Davos'ta Özal dönemindeki uygulamalar için "ekonomide atılan adımlar muhteşemdi" diyen Bülent Ecevit, yabancı sermayedarlara şunları söylüyordu : "Türkiye sizler için bulunmaz bir fırsattır. Bu toplantı dış sermayeye katkı için Türkiye'nin olanaklarının sergilenmesi bakımından büyük fırsattır. Biz, dünyadaki yatırımcıları sadece Türkiye için değil bütün bölgenin kalkınması için katkıda bulunmaya çağırıyoruz. Gerek doğuda gerek batıda bunun faydalarını göreceğiz ve böylece dünyayı kalkındırmış olacağız." 49
    Türkiye'nin bugün yaşadığı trajediyi bu sözlerden daha iyi ne anlatabilir? İngiltere Başbakanı Tony Blair'in Bülent Ecevit'e; "Sizi çok takdir ediyorum. Ben hep sizin isminizi duyarak büyüdüm" 50 demesinden Türkiye'de yaşayan acaba kaç kişi övünç duyabilir.
    Holding şirketlerinin yeni mali kaynak için yönelebilecekleri tek olanak kalmıştır, o da halkın elindeki birikimlerini (ne kadarsa) borsa aracılığıyla toplamaktır. Borsa'nın öne çıkarılarak yapay olarak desteklenmesinin nedeni budur.

    3. Yüksek dış ticaret ve bütçe açıklarına sahip üretimsiz bir toplumda borsaya yönelmek, patlamaya hazır bombayla beraber yaşamak gibidir. Şimdi borsaya açılmış bütün şirketler bu alana yönelecekler ve ellerinde parası olanlar paralarını borsaya yatıracaklardır. Üretime dayalı olmayan, mali güçten yoksun holding şirketlerinin hisseleri, gerçek değerlerinin üzerinde işlem görecek ve kısa dönemde sanal yükselmelere kavuşacak olan şirket hisseleri, görünüşte (ama sadece görünüşte) değerlenecektir. Bu ise, derin ve kalıcı bir büyük krizin hazırlayıcısı olacaktır.
    1929 Amerikası hatırlanırsa; dev boyutlu sanayisine karşın bu ülkenin karşılaştığı büyük bunalımın New-York Borsası'nın ani çöküşüyle ortaya çıktığı görülecektir. Türkiye gibi "çok sorunlu" bir ülkenin, şişirilmiş borsayla düşeceği durumu görmek için fazla "bilgili" olmaya gerek yoktur.
    1929 Amerikasında, yaratılan zenginlik belirgin bir biçimde eşitsiz olarak dağıtılıyordu. Ücretlerdeki artışlar fiyat artışları tarafından yutuluyor, ulusal gelirin büyük bir bölümü, iş kârları ve zenginlerin geliri olarak banka ve borsaya akıyordu. 1929 yılında nüfusun % 5'ini oluşturan üst gelir grubu, ülke çapındaki bütün gelirlerin % 34'ünü almaktaydı. 51 (Bugün Türkiye'de en zengin % 3, ulusal gelirin % 30'unu almaktadır.) Az sayıdaki zengin kişi ve kuruluşun elinde toplanan hareketsiz para, yatırım sermayesine değil, kolay gelir getiren borsaya yönelmişti. İktidardaki Cumhuriyetçi Parti bütün gücüyle ve ısrarla borsa spekülasyonunun gelişmesini destekliyordu. 1920'lerin borsa çılgınlığı, ortalama Amerikan ailelerinin geçim kaynaklarını bile, kısa süreli kağıt alımlarına ayırmalarına neden oluyordu. Bu ailelerin hakkı da vardı. Borsa, sıradışı yükselişlerle alıcısına yüksek oranlarda paralar kazandırıyordu. 1929 yazı, Amerikan ekonomi tarihindeki en "coşkun" mevsimdi. O yaz hisse senetlerinin değeri dört yıl öncesine oranla % 400 artmıştı. New York Borsası'nda her gün 5 milyon değişim işlemi yapılıyordu. 52
    Hisse senedi artışları, gerçek ekonomik ve ticari gelişmelere değil spekülatif değerlere dayanıyordu. Borsaya giren para, hisse artışlarını karşılayacak durumda değildi. Üretime dayanmayan yapay gelir artışları kendini yıkma eğilimini de birlikte getiriyordu. Biriken sermaye spekülatif faaliyete yönelince, az sermayeyle büyük şirket yönetme eğilimleri arttı. Geniş ölçüde holding şirketleri kurma girişimleri, virütik bir salgın gibi toplumun her kesimine yayıldı. Bir şirket diğer bir şirketin hisse senetlerinden bir kısmını satın alıyor, bu şirket de başka şirketin senetlerini alıyordu. Üstelik bu şirketler Türkiye'de olduğu gibi yabancı sermaye ortaklığı değil, yüzde yüz Amerikan şirketleriydi. Böylece bir şirketler piramidi oluşuyor ve en tepedeki şirket, az miktardaki yatırımla, bütün faal firmaların denetimini ele geçiriyordu. Karmaşık yapılarıyla bu "piramit holdingler" çıkardıkları "halk taahhüt senetleriyle" orta gelirli Amerikalılardan büyük paralar topluyorlardı. Şirketlerin birleşme çılgınlığı içi boş, sanal bir kandırmacaydı. Şirketler üretim yaptığı ve sağlam kaldığı sürece ayakta kalabilirler. Tepedeki şirket, alt şirket kârlarıyla beslenmelidir. Oysa yapılan, en üst şirketin, tüm kağıt satış gelirlerini alarak alt şirketleri içi boş hale getirmesiydi. Bu işleyişin çökmesi kaçınılmazdı.
    Günümüz Türkiyesindeki borsa işleyişi çok daha fazla olumsuzluklarla yüklüdür. Hisse satan şirketlerin önemli bir bölümü , topladıkları paraya denk düşecek üretim ve mali güçten yoksundur. Güçlü şirketlerin hemen tamamı yabancı ortaklıdır ve kârlarının önemli bölümü dışarıya transfer edilmektedir. Parasını her an çekebilecek olan uluslararası spekülatörler kısa süreli kâr için dengesiz alımlar yapmaktadırlar. Denetimsiz ve düzensiz bir sermaye işleyişi, borsayı etkisi altına almıştır. Borsayı adres gösteren resmi ya da özel açıklamalar, gerçekte altından kalkamayacakları bir riskin çağrısını yapmaktadırlar.

    4. Dış borç "limitini" dolduran hükümet, kamu düzeninin sürdürülmesi için gerekli olan kaynaklan sağlayacak bütçe yapamaz hale gelmiştir. Yabancı ağırlıklı büyük sermayeden vergi toplayamamaktadır. Yoksulluğuna karşın halka çıkarılan yeni vergiler, devlet giderlerini karşılayamamakta ve borç geri ödemelerine bile yetmez hale gelmektedir. Sabit kur politikası, faizlerdeki yapay indirim ve borsa yükselişi, iç borç bulma olanağını sınırlamıştır. Oysa ödenmesi gereken büyük boyutlu iç borç vardır (21,5 katrilyon lira). Dışardan borç bulunamamaktadır.
    Hükümetin yöneleceği tek kaynak kalmıştır. Devletin elinde kalan, başta ekonomik değeri olan KİT'ler, her türlü kamusal değerler ve bağımsızlık savaşıyla çok zor elde edilmiş olan ulusal haklar. Stratejik yatırım alanları, tümüyle denetim dışı bırakılarak uluslararası sermaye guruplarına terkedilmiştir. Başta madenler olmak üzere, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri yabancıların kullanımına açılmıştır. Şimdi sıra, uzun zaman propagandası ve hazırlığı yapılarak ön uygulamaları gerçekleştirilen KİT'lerin satışına gelmiştir. Elde kalan ve "para eden" son ulusal birikimler bunlardır. Şimdi toplu olarak bunlar satılacaktır.
    Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, TMMOB Makina Mühendisleri Odası'nın düzenlediği "Sanayi Kongresi 99" adlı toplantıda şunları söyledi: "Türkiye şimdiye kadar özelleştirme falan yapmadı. 6 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı, bu 6 milyar dolar da masraflarına gitti. Türkiye'nin elinde 100 milyar dolarlık tesis var. Türkiye eğer bu tesisleri özelleştirmezse, bütçesini denkleştiremez. Devlete dayanarak ekonomiye artık hayır" 53
    6 milyar dolarlık özelleştirme gelirinin 6 milyarının da masrafa giderken, 100 milyarlık özelleştirmenin 100 milyarının da neden masrafa gitmeyeceğini açıklamayan Demirel'in sözleri, 9 Aralık Kararlarının "mantıksal" sonucudur. KİT'lerin tamamı yerli - yabancı demeden satılacaktır. Nitekim Bülent Ecevit'in Davos'a götürdüğü "süper projeler" içinde, Türk ekonomisinin bel kemiğini oluşturan Petrol Ofisi, TÜPRAŞ, PETKİM, TDÇİ, Erdemir, Asil Çelik, THY ve Telekom'a yabancı müşteri bulmak, en önemli yeri alıyor. Özelleştirme İdaresi Başkanı Uğur Bayar yabancı sermayedarlara, bu kuruluşları satın almanın "cazibesini" anlatıyor. Ancak, düşürülmüş değerlerle de olsa bu kuruluşlara "müşteri" bulunamayacak gibi gözüküyor. Seehof Oteli'nde Merkez Bankası ve Dünya Ekonomik Forumu'nun ortaklaşa düzenlediği yemeğe 150 kişi ve kuruluş davet edilmesine karşın sadece 77 iş adamı katıldı. Bunun da yarıdan fazlası Türktü.
    Belirlenen bedellerle alıcı bulamayan hükümet, önümüzdeki kısa süreçte, KİT'lerin düşük bedellerle, taksitli satış ve borçla takas biçimindeki satış yöntemlerini deneyecektir. KİT'lerin bir bölümü, iç borç adı altında devletten alacağı olan büyük sermaye kesimlerine alacaklarına karşılık devredileceklerdir.

    5. Döviz kurlarının düşük değerde tutulması, dış etkilere açık hale getirilen Türkiye'de uzun sürede etkili olamayacaktır. Gücünü ekonomiden değil, yaptırım gücü olmayan hükümet kararlarından alan bu zorlama; zaten dış satım sıkıntısı içindeki ihracatçı firmaları zor durumda bırakacaktır. Türk ihraç ürünleri pahalı hale gelecek ve bu ürünler, para değerlerini geçen yıl düşüren Güneydoğu Asya ülkeleri ve Çin mallarıyla dünya pazarlarında rekabet edemeyeceklerdir. Dış pazarlarda rekabet şansını yitiren Türk firmaları, iç pazar için birbirleriyle sert rekabete girecekler ve şirket iflasları ortaya çıkacaktır. Özellikle tekstil ihracatçısı Türk firmaları, Gümrük Birliği anlaşmasıyla beş yıldır, AB ülkelerinin üçüncü ülkelere tanıdığı ithalat indirimlerine uymak zorunda olunması nedeniyle zor durumdaydılar. Bu firmalar, 9 Aralık Kararlarıyla daha da zor durumda kalacaklardır. İhracatçılara verilen hazine yardımı sözleri gerçekçi değildir, çünkü hazinenin kendine yararı yoktur.

    6. Açıklanan hedefler gerçekleşse bile, bankada parası olanlar kazanmaya devam edecektir (ayakta kalabilecek bankalarda parası olanlar). Yıllık % 65 -70 faizle bankaya bir yıllık hesap açtıranlar; enflasyon 2000 yılında % 25'e indirildiği ve döviz kurlarının %20 arttığı göz önüne alındığında, % 35 - 45 dolaylarında reel faiz getirişi elde edeceklerdir. Bankaların şimdiden büyük paralar için, el altından yüksek faiz uygulamaya başladıkları düşünülürse, faiz getirisi artacaktır. Enflasyon oranlarının hedeflenen oranları tutmaması halinde, faiz gelirleri, sapma oranında değişecektir.

    7. 1999 yılı içinde ortalama % 110 faizle devletten tahvil alan spekülatif sermaye, dolar artışının % 20 ile sınırlanacak olan 2000 yılı içinde, dolar bazında büyük boyutlu ve zahmetsiz hazır bir kâra konacaktır. Örneğin 1999 yılında 100 trilyon liralık devlet tahvili alan spekülatörün eline 2000 yılında ana parayla birlikte 210 trilyon lira geçecektir. Bu parayla, bir önceki yıla ait normal kur artışlarının devam etmesi halinde 250 milyon dolar alabilecekken, doların % 20'de sabitlenmesi nedeniyle aynı parayla Türkiye'de 330 milyon dolar alacaktır. Bu "özel" artışa, herkese uygulanan % 6'lık faiz vergisinden başka, hazine kayıplarını azaltacak ciddi bir vergi de getirilmemektedir. Bu büyük gelir farkı, hazineden yani halkın cebinden çıkacaktır. 1999 yılındaki iç borçlanmanın 21,5 katrilyon lira olduğu düşünülürse, 9 Aralık Kararlarıyla yerli - yabancı spekülatörlere bir yıl içinde dolar bazında aktarılacak ek nakit kaynak, 6 milyar dolara yakın bir paradır. Bu paraya, "hukukun ihlali" olarak itiraz edilen "geriye dönük faiz vergisi"'nin üst oranı olan % 18 vergi kesintisi uygulansa bile ortaya çıkacak 4,7 milyar dolardır. Bu da IMF'nin 2000 yılı içinde Türkiye'ye açtığı 1,5 milyarlık kredinin üç katından fazladır.

    8. Üretim sanayinin etkili isim ve örgütleri, hükümet kararlarını "kararlı" bir biçimde desteklediklerini açıklayıp üzerlerine düşen "her türlü fedakarlığı" yapacaklarını söylüyorlar ama bu "fedakarlığı" somutlamaktan da özenle kaçınıyorlar. Olacak şudur; Dolar sabitlenip banka faizleri ve çalışanların ücretleri üzerindeki baskı arttırılırken, üretim firmaları ürünlerine enflasyon üzerinde zam yapacaklardır. Piyasaya sürülen mallara yapılan ilk zam, enflasyon nedeniyle süreç içinde erime eğilimi gösterse de; bu zam, erimeyi işini başında ortadan kaldırmakta ve büyük sanayi gruplarını enflasyonist ortamdan çıkarı olan kesimler haline getirmektedir. Fiyatları piyasa ilişkilerinin değil de tekelleşen firmaların belirlediği günümüz piyasalarında hakim olan işleyiş budur. Faizlerin, vergilerin ve ücretlerin artmadığı günümüz ortamında, milli pazarı egemenliği altına almış olan üretim firmaları; ürünlerine yapacakları enflasyon üzerindeki zamlarla hem yüksek oranlı tekel kârları elde edecekler hem de yeni bir enflasyonist dalganın başlatıcısı olacaklardır. Birbiri içinden çıkan bu zincirleme süreç, sıklaşan ekonomik bunalımlarla çalışanların dayanma gücünün ve ulusal kaynaklarının tükenmesine dek devam edecektir.

    9. Uygulamanın gerçek yükü çalışanların üzerinde olacaktır. Ulusal gelir içindeki payları sürekli bir biçimde azalan bu kesim, alım gücü olarak zaten düşürülmüş durumda olan ücretlerinin daha da düştüğünü göreceklerdir. Bugün AB ülkelerinde aylık ücret ortalama olarak 2440 dolarken bu miktar Türkiye'de sadece 380 dolar, asgari ücret Avrupa'da 970 dolarken Türkiye'de 130 dolardır. Büyük bir olasılıkla 6 ayla sınırlı kalmayacak olan % 15'lik ücret artışı, % 25'lik enflasyon hedefi gerçekleştirilse bile, gerçekleşme için geçen süre gözönüne alındığında, çalışanların ücretlerindeki gerçek düşüşler % 10 dan fazla olacaktır.
    Başta ihracat sektörü olmak üzere üretim sanayisinde yaşanacak durgunluk, işten çıkarma uygulamalarını yaygınlaştıracaktır. Buna, zayıf şirketlerin kapanması ve özelleştirme uygulamaları da eklenince, kronik hale gelmiş olan işsizlik sorunları daha da artacaktır.

    10. 9 Aralık Kararlarının ağır yükünü çekecek bir diğer kesim, tarım sektörü olacaktır. İhracattaki daralmanın doğurduğu sorunlar yanında; tarım kesimi, sübvansiyonların kaldırılması ya da azaltılması ve düşük faizli kredi döneminin kapanması nedeniyle çok zor durumda kalacaktır. Zaten halinden şikayet eden ve zor durumda olan çiftçinin durumu daha da kötüleşecektir. Nüfusun % 45'ini oluşturan tarım kesiminde, küçük tarım işletmeleri kapanacak, ürünüyle kendisini geçindiremez hale gelen köylü, tarımdan uzaklaşarak kentlere göç edecektir.
    IMF isteklerine dayanan bu riskleri üzerine alan hükümet halkın karşısına, yaşanılan tüm sorunların temel nedeni olarak ileri sürülen ve yıllardır sürdürülen resmi politikaların doğal sonucu olan "enflasyon canavarından" kurtulma "seferberliğine" girişmiş "cesur" ve "kararlı" uygulamacılar olarak çıkmaktadır. Bu, çok çabuk geri tepecek yanlış bir tutumdur. Halkı kandırmanın da bir ölçüsü vardır. Enflasyon bir neden değil bir sonuçtur. Nedeni ortadan kaldırılmamış sonuçların yok edilmesi, sadece ekonomide değil yaşamın hiçbir alanında mümkün değildir. Enflasyonu düşürme girişimlerinde, "Dimyat'a pirince giderken, eldeki bulgurdan olma" tehlikesi vardır. Zaten sıfırın altına düşmüş olan büyüme hızı, bu uygulamalarla, eksiye doğru "koşar adım" ilerleyecek yerli pazar tam olarak ithal mallarla dolacaktır. Hükümet yetkilileri, enflasyonsuz büyümenin nasıl gerçekleştirileceğini öğrenmek istiyorsa, 1923-1938 arası ekonomik uygulamaları incelemelidir.
    Enflasyon, dolaşımdaki paranın, dolaşımdaki mal hacmine göre artmasından ileri gelen para şişkinliğidir ve ondan kaçınmanın tek kalıcı yolu talebi karşılayacak üretimde bulunmaktır. Bu elbette dışarıya karşı korunmuş milli pazarlar için geçerlidir. Ülkesini açık pazar haline getirmiş hükümetlerin, bu yolla enflasyonu düşürme güç ve olanakları elbette yoktur. Ulusal sanayisi henüz gelişme aşamasında boğularak üretimsizliğin yıkıcı etkisine sokulan Türkiye, gerçek bir açık Pazar haline getirilmiştir. Her yer ithal mallarla doludur. Bu durumu somut olarak ve en açık biçimde, yıllardır üreticiliği ile övünen Rahmi Koç'un sözlerinde buluyoruz. Rahmi Koç; "Şimdi iş aleminde yapımcılık değil de satıcılık ve pazarlama mühim oluyor. Bildiğiniz o mal üretme devri yavaş yavaş kapanıyor. Bizim de ağır sanayiden yavaş yavaş hizmet sanayiine kaymamız lazım. Migros her hafta iki tane mağaza açıyor." 54
    1970'lerden beri, özellikle Güney Amerika ülkelerinde bu tür enflasyon düşürme girişimleri yapıldı ancak hepsinin sonucu hüsran oldu. "Tünelin ucundaki ışığı gördük" diye açıklamalarda bulunan hükümet yetkilileri eğer gerçekten Türkiye'nin giderek ağırlaşan sorunlarına çözüm bulmak istiyorsa, IMF, AB reçetelerini büyük bir "sadakatle" uygulamak yerine, ulusal sanayii geliştirecek, ulusal pazarı koruyacak yol ve yöntemleri bulup yaşama geçirmelidir. Kemalist kalkınma modelini öğrenip uygulamalıdır. (10.01.2000)

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>