Tayyip Erdoğan ve AKP

    Recep Tayyip Erdoğan, Fazilet Partisinin kapatılmasından sonra yeni oluşturulan Saadet Partisine katılmadı. Bir gurup arkadaşıyla birlikte Adalet ve Kalkınma Partisini kurdu. Başlangıçta, eski eylemleri ve politik düzeyi nedeniyle pek başarılı olamayacağı sanıldı. Değiştim diyerek ilginç açıklamalarda bulunuyor ve yüksek masraf isteyen şube açılışları yapıyordu. Değişik biçimlerde de olsa hemen hergün medyada yer alıyor ve sürekli olarak gündemde tutuluyordu. Kısa bir süre içinde ortaya çıkan gelişmeler, başlangıçtaki öngörülerin aksine, Tayyip Erdoğan'ın öncülük ettiği "yeni" siyasal oluşumun içinden çıktığı Fazilet hareketini aşacağını ve oy oranını arttıracağını gösteriyordu.
    Recep Tayyip Erdoğan, Necmettin Erbakan'ın yanında yetişmiş, ona uzun yıllar hizmet ederek parti içindeki kariyerini yükseltmiş bir kişiydi. Politik yaşamı tümüyle Refah Partisi içinde geçmiş, edindiği tüm siyasi kazanımları, bu parti ve onun lideri Necmettin Erbakan sayesinde elde etmişti. Buna karşın Erdoğan, İsmail Cem'in Bülent Ecevit'e yaptığının hemen aynısını Erbakan'a yapmış ve onu "en zor döneminde" terk ederek partisinin bölünmesine yol açmıştı. AKP'nin hızlı büyümesinde belirleyici olan iki etken dikkat çekiyordu. Birincisi, 57. Hükümeti oluşturan partilerden desteğini çeken insanların yönelecek parti araması ve ağırlıklı olarak "yeni" bir siyaset olarak gördüğü AKP'ye yönelmesiydi. İkinci ve önemli etken ise, dış çevrelerin AKP'ye gösterdiği "ilgi" ve AKP'lilerin de dış çevrelerle kurduğu ilişkilerde sağladığı "başarıydı". Küreselleşen dünyada Türkiye'yi "içine kapalılıktan" kurtararak "dünyaya açacak" ve "global liberalizmi" tam olarak uygulayacak "cesur" yeni liderlere gereksinim vardı. Recep Tayyip Erdoğan, bu "cesareti" göstereceğini söylüyor ve bu söylemiyle yükselen oy potansiyeli birleşince, dış çevrelerin özellikle de ABD'nin Tayyip Erdoğan'a gösterdiği "ilgi" artıyordu.
    ABD'nin Recep Tayyip Erdoğan'a olan ilgisi yeni bir olay da değildi ve bu ilgi onun Fazilet Partisi üyesi olduğu günlere dek gidiyordu. Belediye Başkanlığı sırasında cezası nedeniyle görevden alındığında, ABD İstanbul Başkonsolosu Huggins kendisini ziyaret etmiş ve diplomatik geleneklere aykırı bir biçimde, "seçilmiş liderlerin politik figürler olarak suçlara maruz kalmaları çok ciddi bir sorundur" demişti. 79 Bu sözler üzerine Türkiye'de oluşan rahatsızlık nedeniyle geri adım atması beklenen ABD Dışişleri Bakanlığı, geri adım atmadığı gibi iki gün sonra yaptığı açıklamayla Konsolosunun görüşünü desteklediğini bildirmişti. ABD Dışişleri Bakanlığı, Recep Tayyip Erdoğan'ın 3 Kasım 2002 seçimlerine katılamayacağına karar veren Yüksek Seçim Kurulu kararına tepki göstermiş ve rahatsızlığını Ankara'ya resmen bildirmişti. 30 Eylül 2002'de Türkiye'ye gelen ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Elizabeth Jones; "Biz Amerikan Hükümeti olarak demokratik bir sistem içinde, bütün tarafların seçime katılmasını destekleriz." diyerek, Türkiye'de yasa yokmuşçasına iç işlerine müdahale etmişti. 80
    ABD Ordusu, Lozan Antlaşmasının 79. yıldönümü olan 24 Temmuz 2002'de, California eyaletinde pahalı bir askeri tatbikat düzenledi. Basında tatbikatın Türkiye'ye yönelik olduğu ve olası bir AKP iktidarını da içerdiği yönünde yorumlar yapıldı. Yorumların gerçekleri ne denli yansıttığı bilinmez ama "Bin Yılın Meydan Okuması - 2002" adı verilen ve NATO üyesi olmasına karşın Türkiye'den gözlemci çağrılmayan tatbikatın senaryosu gerçekten ilginçti ve şöyleydi : "Bir ülkede büyük kayıplara yol açan bir deprem oluyor. Arkasından uluslararası mahkeme o ülkenin sınırlarını ilgilendiren bir karar alıyor, etnik ve dinsel oluşumlar siyasi olarak güçleniyor, Ordu ülke güvenliğinin tehlikeye girmesi nedeniyle duruma müdahale ediyor ve ABD Silahlı kuvvetleri bu ülkeye saldırıyordu." 81
    AKP yöneticileri ile ABD yetkilileri arasındaki görüşme trafiği bir yıldır hızlanmış, son iki ay içinde de iyice yoğunlaşmıştı. Basında yer alan haberler, AKP'lilerin, Ankara - Washington hattında en az Kemal Derviş kadar gidiş - geliş yaptığını gösteriyordu. Türkiye'nin DSP istifaları ile çalkalandığı günlerde, Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül Washington'a gelmiş ve burada 3 gün boyunca ABD'nin üst düzey yöneticileriyle "çok önemli" ve özel toplantılar, bire bir görüşmeler yapmıştı. Görüştüğü isimler arasında, Washington Enstitüsünün önemli ismi Morton Abromowitz ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grosman da bulunuyordu. 82
    Abdullah Gül Türkiye'ye döndüğünde, kendisinden hemen sonra Türkiye'ye gelen Marc Grossman ile önemli bir yemekte bir kez daha bir araya geldi. Dışişleri Bakanlığının Marc Grossman ve Paul Wolfowitz onuruna verdiği yemeğe; Kemal Derviş, Türkiye Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu, Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal gibi isimlerin yanında siyasi partilerden yalnızca AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül katılıyordu. 83
    Basın, Washington çevrelerinde bir ara Kemal Derviş'in AKP'yle seçimlere girmesi konusunu değerlendirdiğini yazdı. Yapılan görüşmelerin basına yansıyan bölümü şöyleydi: "Ölü doğan İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan'ın Yeni Oluşumundan siyasete girmeyeceği artık kesin gibi görünen Kemal Derviş (o günlerde Türkiye'de herkes Derviş'in, Yeni Oluşumla siyasete gireceğini zannediyor, Derviş de bu yönde açıklamalar yapıyordu), CHP'ye girmesi ya da DSP'ye yakın durması bekleniyorken, Kasım seçimlerine beş kala AKP'ye yakın bir duruşla siyasette var olma kararı alırsa ne olur?" 84
    Kemal Derviş, bu tür yorumlara karşın daha sonra AKP'ye değil CHP'ye girmeye karar verdi ve AKP belirlediği yolda yürümeye devam etti. Varılan sonuç çok akılcıydı. 57. Hükümet uygulamalarından yılan, ancak seçeneği olmayan halk, bilinçli bir biçimde değil doğal bir tepkiyle, muhalefet gibi görünen "denenmemiş" partilere yönelecekti. Küresel güçler, 1999 - 2002 döneminde 57. Hükümete kendi programlarını uygulatmış, uygulamaların tüm sorumluluğunu Hükümeti oluşturan partilerin üzerine yıkmayı da başarmıştı. Oysa bu partiler yalnızca kendilerinden istenenleri yapmış ve örneğin gerçek uygulayıcı olan Kemal Derviş'le büyük bir uyum içinde çalışmıştı. Şimdi, halkın desteğini yitiren bu partiler bir kenara konulacak ve "yeni istekleri yerine getirecek" yeni siyasi oluşumlar ortaya çıkacaktı.
    Hükümet partileri halkın tepkisini çeken bir yıpranmışlık içine düşerken, uygulanan programın gerçek sahibi Kemal Derviş yıpranmadığı gibi "vazgeçilmez adam" durumuna geliyordu. Bu aykırı durum, nasıl mümkün olabiliyordu?
    Kitlelerin örgütsüz, buna bağlı olarak bilinçsiz kılındığı ve iletişim araçlarının denetim altında tutulduğu bir toplumda bu mümkündü. Amerikalıların "King maker" (kral yaratmak) dediği şey buydu. Medya herhangi bir kişiyi bir günde "göklere çıkarabilir" ya da "yerle bir edebilirdi" Türkiye'de ortaya çıkan siyasi karmaşa ve arkasından alman erken seçim kararı; iç ve dış siyasi gelişmeler, sürmekte olan ekonomik bunalım ve Batı'nın istekleri ile birlikte ele alındığında sorunun yanıtını bulmak kolaydı. Bu yapıldığında şu gerçekle karşılaşılacaktır: Türkiye'de, Batı'nın isteklerine bugüne dek olanlardan daha çok "uyum" gösteren, global oluşumlarla daha çok bütünleşen, sözdinler ve atak bir hükümete ihtiyaç duyulmaktadır. Daha şimdiden dillendirilmeye başlanan olası bir AKP - CHP koalisyonun ne anlama geleceği bu koşullar altında değerlendirilmelidir.
    Olası bir AKP - CHP koalisyonu konusunda yapılacak değerlendirmede, Recep Tayyip Erdoğan'ın seçime katılamayacak olmasına karşın yaptığı açıklamalar, yol gösterici olacaktır. Erdoğan, 20 Eylül 2002'de yaptığı açıklamada şunları söylüyordu: "Ben Deniz Baykal'ı sayıp severim. Onun da bana karşı sevgi ve saygısının olduğunu biliyorum. Belediye Başkanlığı dönemimde çok olumlu yaklaşımlarını gördüm. Bunları unutmam mümkün değil. Bir protokol üzerinde anlaştıktan sonra CHP ile seve seve ortaklık kurabiliriz." 85
    AKP - CHP koalisyonu ilgi çeken bir konu olarak basında işlenirken konuşulan bir başka konu, Kemal Derviş'in DSP ile bağlarını koparmış ve birlikte parti kurmaya hazırlanırken İsmail Cem'i neden terk ettiğiydi. Derviş'in Cem ve Özkan'la DSP içinde başlayan, istifalarla süren ancak siyasi birlikteliğe ulaşamayan ilişkileri nedensiz olamazdı. Partileşmeyi amaçlayan ilişkiler neden ve ne amaçla başlatılmış, daha sonra neden birdenbire kesilmişti?
    AKP, benzeri partilerden daha çok öne çıkan ve "global entegrasyonu" sağlayacağını açıklayan bir parti olarak oy oranını yükseltmişti. Diğer yanda DSP ve CHP'ye taban oluşturan ve herzaman % 30'u bulan bir oy potansiyeli vardı. Bu oy kimi zaman DSP'yi kimi zaman da CHP'yi öne çıkarıyor ama sonuçta bölünmüş oluyordu. Bu kez sıra, DSP'nin yıpranmışlığı nedeniyle CHP'ye gelmişti. CHP'nin daha da güçlendirilerek AKP'ye güçlü bir koalisyon ortağı haline getirilmesi bunun için de DSP'nin parçalanması gerekiyordu; DSP'den kopan her oy CHP'ye giden bir oy demekti.
    "Solun birliği", "sosyal demokratların birlikte hareket etmesi" gibi söylemler bu dönemde yoğunlaştı. Kemal Derviş sürekli olarak "parçalanmış yapılardan", "sosyal demokratların birliğinden" söz ediyor ama DSP'nin parçalanma hareketinde yer almaktan da çekinmiyordu. Yapılan işin anlamı, DSP oylarının CHP'ye aktarılması için zaten yıpranmış olan DSP'nin iyice zayıflatılmasından başka bir şey değildi. Olay ve gelişmelerden çıkan sonuç buydu. Birliktelik görünümü verilerek insanlar partilerinden istifa ettirilmiş, daha sonra bunlarla ilişki kesilerek bir başka partiye gidilmişti. Olayları yeterli bir dikkatle izlemeyen insanlar, bu davranışı biçim olarak hoş karşılamadılar ancak gelişmelerin nedenlerini de tam olarak anlayamadılar. Türk insanı bu tür davranışları hoş karşılamaz ama konu siyasi olduğu zaman buna fazla önem vermezdi. Oysa konu siyasi olduğu için önemliydi. Bülent Ecevit, Kemal Derviş'in CHP'ye girmesi üzerine şunları söyleyecekti : "50 yıldır aktif siyasi mücadele içindeyim, şimdiye dek böyle şaşırtıcı bir gelişme görmedim." 86
    Ecevit'in sözlerinde, Türk siyasetinin geldiği acıklı durumu gösteren bir gerçek vardır. Ulusal gönenci savunarak halkın sorunlarını çözen bir uğraş olmaktan çıkan siyaset; çıkara dayanan, dış etkilere açık ve ilkesiz bir eylem haline gelerek Türkiye'yi çok zor bir sürece sokmuştur. Böyle dönemlerde, "50 yıllık siyasi deneyime" sahip Ecevit'i bile şaşırtan olaylar her zaman ve her yerde elbette ortaya çıkabilecektir. Zaman adeta tersine işliyor ve Türkiye'de yalnızca ekonomide değil siyasette de, Kurtuluş savaşı öncesine geri gidiliyordu.
    Bugün Türkiye'de yaşanan ve halka acı veren olaylar, tarihin süzgecinden geçirilerek bir bütün halinde göz önüne getirilirse üzüntü verici bir görünümle karşılaşılacaktır. Ulusal gönenç, bağımsızlık, onur ve özgürlük gibi kavramlar sanki artık Türk dilinde yer almıyor; bu ülkede emperyalizme karşı sanki savaşılmadı. Mustafa Kemal sanki hiç yaşamadı.
    Oysa Mustafa Kemal yaşadı, yokluk ve yoksulluk içinden, tam bağımsız özgür ve güçlü bir ulus yarattı. Gerçekleştirdiği eylem, elde ettiği sonuçlar, başardığı işler çok somuttu ve ödün vermez bir biçimde ulusal bağımsızlığa bağlanmıştı. Mustafa Kemal çok açık ve net konuşuyor, konuştuğunu da yapıyordu. NUTUK'ta şöyle diyordu : "Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve müreffeh olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlar önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz.. Oysa Türk Ulusunun onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm. İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır." 87
    Kurtuluş Savaşı'ndan hemen sonra 2 Şubat 1923'de İzmir'de halka yaptığı konuşmayı bugün, kendisini bu ülkenin insanı sayan ve onuruna düşkün herkes okumalı ve örnek almalıdır. Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı bitmiş olmasına karşın İzmir'de söyle diyordu : "Bu Ulus karar vermiştir : Ya namusuyla yaşayacak ya da tüm ülke yansa da, yıkılsa da, harap olsa da bu savaşı (bağımsız kalma savaşını y.n.) sürdürecektir. Gerektiğinde bu ülkenin son tepesine kadar çıkacağız. Ve orada taş taş üstünde kalmayıncaya kadar uğraşacağız, son nefesimizi orada teslim edeceğiz. Ancak ondan sonra düşmanlar bu ülkeye sahip olabilirler." 88

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>