DSP Dağılıyor

    8 Temmuz 2002'de aralarında "Bülent Ecevit'in en güvendiği adam" olarak bilinen Hüsamettin Özkan'ın da bulunduğu 18 milletvekili, Ecevit'i suçlayarak DSP'den istifa etti; istifalar daha sonra da sürdü ve DSP kısa bir süre içinde Meclisteki milletvekillerinin yarısından çoğunu yitirdi. Gazeteler istifaları, "DSP'de Deprem", "Siyasi Şok" başlıklarıyla verdi; pekçok kişi gelişmeleri, beklenmeyen bir olayın şaşkınlığıyla izledi.
    Politikayla ilgisi fazla olmayan sıradan insanların gelişmeleri "şaşkınlıkla" karşılamaları doğaldı, çünkü DSP'de ortaya çıkan "istifa" hareketi, sıradışı özellikler içeriyordu; parti işleyişine, siyasi ahlaka ve parti içi mücadele geleneklerine pek uygun düşmüyordu. O güne dek, DSP içinde kişisel ya da gurupsal görüş ayrılığı ortaya çıkmamış, siyasal tartışma yaşanmamış ve parti yönetimine karşı herhangi bir eleştiri yöneltilmemişti. İstifa hareketinin öncüleri sıradan milletvekilleri değil, parti politikalarının yürütülmesinde sorumluluklar yüklenmiş üst düzey yöneticilerdi. Bu insanlar o güne dek, genel başkanları Bülent Ecevit'e değil eleştiri yöneltmek, onun her dediğini yapıyor ve aşırı saygı gösteriyorlardı. Hiçbir koşulda genel başkanlarına toz kondurmayan bu insanlar, şimdi onu, hastalığına karşın yüklenmiş olduğu büyük sorumluluklar altındayken birdenbire terk ediyordu. Politikayla fazla ilgilenmeyen insanlar şaşırmakta haklıydılar; DSP'nin örgütsel yapısı göz önüne getirildiğinde, gelişmelerin sıradışı niteliği açıkça ortaya çıkıyordu.
    Bülent Ecevit ve DSP'nin başına gelenlerin nereden kaynaklandığını ve ne anlama geldiğini görmek için Batı basınında yer alan yorumları, yapılan açıklamaları ve bu açıklamaların ne ifade ettiğini anlamak gerekir. Ancak ne yazık ki bu tür işlere kafa yorup gerçeği ortaya koyanlar Türkiye'de artık fazla değildi. Düşünen, araştıran ve bulduğu gerçekleri halka ulaştıranlar, eylemleri nedeniyle ağır bedeller ödemişler ve giderek azalmışlardı. Uzun yıllara dayanan ağır baskı, yurtsever aydın türünü neredeyse ortadan kaldırmış ve Türk halkını siyasi olayları televizyondan "öğrenmeye" mahkum etmişti. Bu nedenle Bülent Ecevit'in, "DSP olarak önce dışımızdan sonra içimizden vurulduk" 24 biçimindeki sözleri toplumda fazla bir yankı bulamamıştı.
    Ecevit'in saptaması doğru ancak eksikti. DSP'yi içerden "vuranlar" belliydi ve onları herkes biliyordu. Ancak "dışardan vuranlar" da belliydi ve Ecevit bunları açıklamıyordu. Eksik olan buydu; halk DSP'yi "dışardan vuranların" kimler olduğunu bilmiyordu. Gerçekleri ortaya koyma konusunda toplum öylesine sindirilmişti ki, Ecevit bile başına gelen onca işten sonra bildiklerini açıkça ortaya koyamıyordu.
    DSP'yi kendi "dışından vuran" ve istifalara zemin oluşturan girişimlerin kaynağı yurtdışındaydı ve bunlar düşüncelerini açıklamaktan hiç çekinmiyordu. "Vurucu" girişim yurtdışında planlanmıştı ama bu girişimin yurtiçinde ve DSP dışında pekçok uygulayıcısı vardı. Kimi politikacılar, işadamları ve bunların vurucu gücü medya, Ecevit'e karşı, bazen üstü örtülü ama çoğu kez açıktan bir saldırı başlatmışlardı. Saldırının dozu ve şiddeti, toplumsal değerlere ve insan ilişkilerine hiç uygun değildi ve Türkiye'de siyasetin düzeyini gösteriyordu.
    DYP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Ekinci, 4 Temmuz 2002'de, siyasi eleştiri adına Türk insanı için kabul edilmez olan şu sözleri söyledi: "12 Mart ve Eylül'ün müsebbibi olan sayın Ecevit'in artık Oran'da vasiyetini yazma zamanı gelmiştir." 25 Aynı gün AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdüllatif Şener, "Sağlıksız olan bu Hükümetin dönemi bitmiştir. Ancak Hükümet kendisiyle birlikte halkı da bitiriyor" 26 derken Saadet Partisi Genel Başkan yardımcısı Nezir Aydın, "Toplumun bütün kesimleri, Başbakan ve Hükümetten kurtulmak istiyor" 27 diyordu. 4 Temmuz 2002'de gazetelere yansıyan ilginç açıklamalardan biri de Başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz'a aitti. Yılmaz, aynı hükümette yıllarca birlikte olduğu Ecevit'e şu teklifi yapıyordu : "Doktorlar size bir süre dinlenmeniz için rapor versinler o sürede görevinizi vekaleten bir arkadaşınız götürsün." 28 "Siyasi istikrar" söylemiyle "erken seçim" isteyen yurtiçi - yurtdışı guruba birden bire Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli de katıldı. Bahçeli, DSP'de istifaların başladığı 8 Temmuz'dan bir gün önce, 3 Kasım 2002'de erken seçim yapılmasını önerdi ve şunları söyledi; "Madem Türkiye'de siyasi bir belirsizlik var, her türlü ekonomik programın başarıyla uygulanmasını önleyen faktör olarak bu gösteriliyor, gelin 3 Kasım'da erken seçim kararı alalım." 29
    Devlet Bahçeli'nin erken seçim istemi en az, "siyasi istikrar" istemleri kadar garipti. İktidardaki bir parti, kendi dışında oluşturulan istemlere uyuyor ve somut bir gerekçesi olmamasına karşın erken seçime gidiyordu. Oysa Türkiye'nin ana sorunu, erken seçim değil halkın sorunlarına çözüm getirilmesiydi. Bahçeli ve partisi bunun için halktan oy istemiş ve iktidar olmuştu. Tüm gücüyle verdiği söz yönünde çaba harcaması ve halkın sorunlarına çözüm getirmesi gerekiyordu. Ancak Devlet Bahçeli bunu yapmıyor birdenbire, yurtiçi - yurtdışı istemlere uygun düşen bir tutumla erken seçim önerisinde bulunuyor, bu tutumuyla da aynı şeyi isteyen Washington Post ya da TÜSİAD'la aynı çizgide buluşmuş oluyordu. Üstelik bunu yıpranmış bir parti olarak, bir seçim zaferi kazanma olasılığı yokken yapıyordu.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>