İstikrarın İstikrarsızlaştırılması

    Washington Post ya da Economist'te dile getirilen görüşler Türkiye'de derhal yankısını buldu. Gazete ve televizyonlar Ecevit'i hedef alan yayınlar yaptılar, işadamları "siyasi istikrar" ve "erken seçim" isteyen açıklamalarda bulundular, iktidar partilerine mensup politikacılar bile bu tür açıklamalara katıldılar. 2002 Temmuz ve Ağustos aylarında halkın şaşkınlıkla izlediği siyasi gelişmeler yaşandı. O güne dek hastalığı pek konu edilmeyen Bülent Ecevit, Washington Post ve Economist'in yayınından sonra "yerli" medya tarafından adeta ölümcül hasta haline getirildi. Gazeteler bu yöndeki haberlerle doldu, televizyonlar Ecevit'in yürüyüşünü ya da dil sürçmelerini defalarca yayınladı. Hırslarını gizleyemeyen kimi politikacılar, insani değerleri yok sayan açıklamalar yaptılar; işadamları "siyasi belirsizliği" ortadan kaldıracak hükümet değişikliklerinden söz ettiler ve Türkiye'ye yeni bir hükümet gerektiğini söylediler.
    İçte ve dışta sürekli olarak "siyasi belirsizlikten" söz ediliyordu ama Türkiye'de siyasi belirsizlik olarak tanımlanabilecek bir ortam yoktu. 57.Hükümet büyük bir meclis çoğunluğuna sahipti. Özellikle "dışarıyı" rahatsız edecek hiçbir girişimde bulunmamış ve kendisinden istenen hemen herşeyi yerine getirmişti. Başbakanın sağlık sorunu vardı ama yeni olmayan bu sorun, o güne dek Batı isteklerinin yerine getirilmesinde bir engel oluşturmamıştı. Türkiye'de 2,5 yılda, büyük çoğunluğu dış isteklere dayanan 250 yasa çıkarılmıştı. IMF ve AB programları eksiksiz uygulanmış, uygulanmaya da devam ediliyordu. Devletin kilit öneme sahip mali örgütlerinde, yönetim yetkisi hükümetin elinden alınmıştı. Kemal Derviş'in "tek belirleyici" olma durumu sürüyordu. Yalnızca iktidar değil meclisteki tüm muhalefet partileri yönlerini Batı'ya ve Batı isteklerini yerine getirmeye çevirmişlerdi. Siyasete Ankara'dan çok Washington ya da Brüksel yön veriyordu. Hükümet, kurulmuş olan ve "iyi işleyen" ilişkiler ağının "uyumlu" bir parçasıydı, şimdiye dek bir "pürüz" yaratmamıştı.
    Herkesin gördüğü ve yaşadığı gerçekler böyleyken, Washington Post ya da The Economist'te sözü edilen ve Batı başkentlerinde ele alınan "belirsizliklerin giderilmesi" ya da "siyasi istikrar" gibi konuların gündeme hem de yoğun bir biçimde getirilmesi ne anlama geliyordu? Hükümet değişikliğine neden gereksinim duyulmuştu? Küresel güçler bu denli "söz dinler" bir hükümetle çalışıyorken neden yeni bir arayışa giriyordu? Türkiye'de yapılmak istenen neydi?
    Bu soruların yanıtları elbette vardı. Bu yanıtların bulunup kanıtlarıyla birlikte halka anlatılması gerekiyordu. Zira yapılmak istenen ve yapılacak olan girişimler, halkın ve ülkenin geleceğini dolaysız ilgilendiriyor ve bugünkünden daha ağır koşulların haberciliğini yapıyordu.
    Uluslararası ilişkilerde çıkar ve gücün belirleyiciliği esastır ama gücün ilişkiler içindeki kullanım yöntemleri son derece çeşitlidir. Her ülkeyi içine alan küresel ilişkiler ağının güçlülerce belirlenmiş olan ortak kuralları vardır, ancak her ülkenin kendine özgü özellikleri ve bu özelliklerin kurulan ilişkilere yansıttığı bir özgünlük de vardır. Gelişmiş - azgelişmiş ülkeler arasındaki günümüz ilişkilerinde, belirleyiciliğin gelişmişlerde olması ve siyasi üstünlüğe dönüşen bu belirleyiciliğin azgelişmişlerde yerli işbirlikçiler aracılığıyla sürdürülmesi ortak özelliklerdir. Ancak ortak olan bu özellikler, ülkeden ülkeye değişen ve her ülkenin kendi koşullarının biçim verdiği yöntemlerle uygulamaya geçirilir. Değişen ve gelişen süreç içinde, her yeni koşul, yeni gereksinimler ve bu gereksinimleri karşılayacak yeni yönelişler ortaya çıkaracaktır. İnsanlar ve toplumlar arasındaki ilişkiler hiçbir zaman, değişmeyen kurallar ve bu kurallara bağlı değişmez uygulamalarla sürdürülemez. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.
    57.Hükümet Türkiye'de, kendisine yöneltilen dış istekleri dönemin özelliğine ve koşullarına uygun olarak yerine getirmiş ve misyonunu tamamlamıştı. 1999 seçimleriyle oluşan Meclis yapısı içinde çoğunluğu oluşturan üç parti, Anayasa değişikliği gibi kimi konularda muhalefet partilerinin de desteğini alarak, istenen tüm yasal değişiklikleri yapmış ve bunları uygulamıştı. Ancak Türkiye'den beklenen, yalnızca yasal değişikliklerden ibaret değildi. Artık, küreselleşme ideologlarının "doğrudan yönetim" adını verdiği yeni bir yönetim biçimine geçilecekti. Ulus - devlet güç ve işleyişini tam olarak ortadan kaldıracak olan bu yöneliş, bu işi en iyi yapacak, kendi ülkesine yabancılaşmış "cesur" ve "gözükara" yeni yöneticiler istiyordu. Irak'a saldırıya destek olacak, Kürt devletine ses çıkarmayacak, "azınlık" haklarını geliştirecek, AGSP ve Kıbrıs konusunda ödün verecek "yöneticiler" gerekliydi. 57. Hükümet'de bu uygulamalara "ayak direyecek" unsurlar vardı; bu unsurlarla düşünülen işler yapılamazdı. Hükümet yıpranmış ve halkın desteğini yitirmişti. "Yeni" ad ve "yeni söylemlerle, doğruyla yanlışın birbirine girdiği bir ortamda, halka "umut" vaadeden yeni siyasi "oluşumlar" ortaya çıkmalı ve bu "oluşumlar" iktidara gelmeliydi. Bu istek Batı'da açık olarak dile getiriliyordu. Avrupa Birliği Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Javier Solana'nın sekreteri, Türkiye'de siyasi bir değişimin olması gerektiğini çok net biçimde açıklamış ve 10 Temmuz 2002'de İngiliz The Times gazetesine şunları söylemişti: "AB ile Türkiye arasındaki ilişkilerimizde öncelikli madde, Kıbrıs ve Ocak ayı içinde NATO Birliklerinden görevi devralacak olan AB ordusuna NATO silahlarının kullanım hakkının devri anlaşmasının sağlanmasıdır. Bu anlaşmanın gerçekleşmesi bizim için bir zorunluluktur.. Türkiye'de en geç Aralık ayı içinde yeni bir hükümet görmek zorundayız." 6

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>