BASINDAN...
"HERŞEYİ ANLATAN SOYADI: HERGÜNAÇ!"
Attila İlhan

Cumhuriyet, 23.12.2002


    Cumartesi gecesi (7 Aralık 2002). 'Zaman içindeki Yolculuğu'mu, Cumhuriyet Türkiye'sinin gelişmesine 'parelel' yapmayı denemiştim; bitirir bitirmez, bir telefon sağanağı başladı; önce eli kalem tutan Anadolu çocukları (Mahmut Makal ve Osman Şahin); arkasından, Gâzi'nin 'hakiki müstahsil' diye vasıflandırdığı, köylülerimiz: Hepsinde, içlerine sığmadığı hissedilen bir heyecan!
    Ertesi gün, faks mesajları başlıyor; en etkileyicisi, kuşkusuz benzerini daha önce hiç yaşamadığım, Samsun 'mahreçli' o talep, düpedüz 'resmi' bir yazı bu; TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Samsun Şubesi'nden; Başkan Ünal Işıker, Genel Sekreter Kenan Atagün, Yazman Ayşe Ertürk imzalarıyla geliyor; dedikleri aynen şudur:
    "...yapmış olduğunuz konuşma, tarım ve ülke gerçeğini ortaya koyması bakımından, çok önemliydi. Böyle bir konuyu TV ekranına taşıdığınız için, size sonsuz şükran ve teşekkürlerimizi sunuyoruz; ayrıca bu konuşmanızın Cumhuriyet'te tam metin yayınlanmasının çok yararlı olduğunu düşünüyoruz..."
    Farkındasınız ya, 'metnin' yayınlanmasını istiyor; isteyen yalnız onlar da değil, Ege Üniversitesi'nden bir profesör, Konya'dan bir çiftçi, vs. Maalesef hepsine, boynum bükük cevabım aynıdır: "-Özür dilerim, elimde yazılı bir metin yok; on yıldır bu programda, irticalen (doğaçlama) konuşuyorum". Ne var ki ısrar o kadar içten, o kadar yürekten ki, bu yazı -belki onu izleyecek, bir iki başkası- dinleyicilerin 'arzuyu umûmisi üzerine' kaleme almıyor: Arz ederim.

Muz bilmeyen öğrenciler
    Tesbit/1. "... beş yaşımda var mıyım, belki?. 2O'li yılların sonu, Mahmut Celâleddin Bey'in, Soğukkuyu'daki (Karşıyaka/İzmir) büyük ve muhkem, evindeyiz. Emine Nine'nin, bizimle büyüyen küçük kızı Muhatter Abla'yla aramızda, bir çekişmedir gidiyor: O yaldızı beyaz, üstünde takkeli, saçı örgülü, elinde çay fincanı taşır bir Çinli resmi bulunan, zarif çay kutularını paylaşmıyoruz; elimi uzattığım an, ne görüyorum, o çoktan almış! Mesele anneme aksedecektir, o bana sabırla kutudaki cazibenin sırrını anlatıyor.'-... oğlum, ülkemizde çay yetişmez, bunlar 'ecnebi'den geliyor. İngilizler, Çin çayını paketleyip, satıyorlar; o kutuları biz yapamayız; bulmak zor!'
    Böylelikle, 'Avrupa Malı'nın üstünlüğüne dair, ilk dersimi alıyorum..."
    Tesbit/2. "...30'lu yılların ilk yarısı, aynı yerde ilkokula başlamışım, yalnız evimiz farklı; bu defa Jokinyolar'ın yalısında oturmaktayız; içinde kaybolduğum, bir 'berhane'; babamın, nâdir meyve ve turfanda sebze düşkünlüğü sayesinde, yemediğimiz yok; bu arada, muza bayılıyoruz; o da çarşıda gördü mü, alıp gönderiyor. Bunu okulda öğrenci arkadaşlarıma anlattığım gün, utancımdan yerin dibine girmiştim; birden ne farketsem iyi, muzu neredeyse kimi bilmiyor; böylece kendimi, görgüsüz bir zengin çocuğu olarak görüyorum; az utanç mıdır bu?.
    Teselli yine annemden gelecektir: "-... oğlum, ne bilsin yavrucuklar? Memleketimizde muz yetişmez ki, Arabistan'dan getiriyorlarmış, galiba Mısır'dan!...'
    Böylelikle, ülkemizde muz bile yetişmediğini öğrenmiş bulunuyorum..."
    Altmış yıl sonra, o ilkokul çocuğunun ne olduğunu tam değerlendiremediği 'acı gerçeği'; "Metin Aydoğan'ın yeni kitabı Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma'da verdiği bilgilerden öğreniyorum.
    Tesbit/3. "... Türkiye'nin Osmanlı'dan devraldığı tarım durumu şöyle imiş: '1923 yılında ülkenin sahip olduğu ziraat mühendisi adeti yalnızca yirmiydi (20). Halkalı'da bir tarım yüksek okulu; Bursa'da, orta dereceli bir tarım okulu vardı. Ülke topraklarının, çok azı işlenebiliyordu. Köylünün büyük bölümünün, ne tohumluğu, ne pulluğu, hatta ne de sabanını çekecek bir çift öküzü vardı. Eğitim köye girememişti, yoksulluk çok yaygındı. Aşar vergisi, yani 'Öşür' köylünün baş belası haline gelmiş; ürün öncesi borçlanma, tefecilik, kanayan yara halini almıştı. Üretilen buğday, halkı doyurmaya yetmiyor, sürekli ithal ediliyor; Yokluk ve yoksunluk olağanüstü yaygın, eldeki olanaklar, her türlü umudu kıracak kadar zavallı idi..." (Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, Kum Saati Yay. Sf .281)

İzmir kurtulmuştu, ama...
    Çevremde yaşanan, bu 'tesbiti' doğrular mı? Bunu, 6O'lı yılların ikinci yarısında, İzmir gazeteciliğim sırasında öğrendiklerim cevaplamıştır: 'Kurtuluş', İzmir'i üç yüz bin nüfuslu, son derece faal bir liman, işleri yolunda bir 'komprador' şehri olmaktan çıkarmış; içinde yansı 'mübadil" -yâni göçmen-, iktisadi yapısı bozuk, 90 bin nüfuslu tenha bir şehre dönüştürmüştü. Belki de bu sebepten, ilkokul arkadaşlarım arasında okula yalınayak ve önlüksüz gelenler olabiliyordu. Kırsalda, Emval-i Metruke'den 'mübadiller'e, aile başına galiba kırkar dönüm toprak dağıtılmasına rağmen, ciddi bir 'intibaksızlık' seziliyordu.
    Fakat, en çarpıcı örnek 'seyyar kitapçı' Lütfi'dir; eski dergi ve kitap alır satardı, sıska, kara kuru bir adam; ikide bir, rafları boş dükkânlar açar, çok sürmez kapatır. Onda, sinemalardan topladığı film kesikleri satılırdı; meraklıyım ya, on kuruşum olsa, koşardım; idare lambasıyla aydınlanan, elle çalıştırdığım, göstericimde seyredeceğim; kovboy atma biner, dağlarda kaybolur.
    Soyadı kanunu çıkınca, Lütfi'nin aldığı soyadını, öğrenmek istemez misiniz; her şeyi anlatan, başlıbaşına bir romandır: 'Hergünaç!".
"... RAKAMLARIN İNSAFI YOKTUR"
Attila İlhan

Cumhuriyet - 27.02.2002

    O yaz (hangi yaz?), Adnan Bey (Düvenci) kafasını o 'meseleye' takmıştı; ziyaretine kim gelirse, bir punduna getirip soruyor: "-... rejim, yirmi senede Türkiye'yi hatırı sayılır bir güç, kendine yeten bir ekonomi haline getirmeyi başardığı halde: neden Menderes ve şürekası, onu değiştirdiler?" Bilenler sorunun, Düvenci'nin Menderes'e 'şahsi' öfkesinden ileri geldiğini sanıyor; oysa Naci Ağbi (Sadullah) gayet ciddi bir cevap vermiştir: "-... Mustafa Kemal'in rejimi dirayet, haysiyet ve vekar rejimi idi; rüşvet ve irtikaba tahammül edemezdi; halbuki yeni iktidar, karaborsacı muhtekirlerin menfaatim koruyacak, değiştirmeden olur mu?" O akşam, vapurla Karşıyaka'ya geçiyorum; aydınlık bir yaz akşamı, güneş batmış; ufukta (pembe, turuncu, eflatun) bir renk cümbüşü; içimde yine o soru: "-başarısını dünyaya kanıtlamış bir rejim niye değiştirildi?"
    Beş yıl sonra, Ankara'da; Tunalı Hilmi'deki yayınevi ofisinde, İlhami'yle (Soysal) aynı konuya bulaşıyoruz; esnaf kahvelerinde, fakülte kantinlerinde öğrencilerin katledildiği, o dağdalı günler! Bence değiştirmenin asıl nedeni, Kemalizm'in iki ana ekseninden kaydırılmış olması, 'Hürriyet' (Özgürlük) ve 'İstiklal' (Tam Bağımsızlık)!; bir manada, artık boşa çalıştırılması! Bu ortam oluştu mu, o faşizan alaca karanlıkta, yarasalar mutlaka belirir. Karşımdaki masada İlhami (Soysal) başı kalın bir duman halesinde kaybolmuş gözleriyle gülümseyerek başka, daha somut bir gerçeği işaret ediyor: "-... serbest pazar ekonomisi, 'açık kapı politikası' anlamına gelir; -yerli ortaklarıyla beraber- Türkiye'yi yeniden yemeye başlayacak!..."
    Ne dersiniz? Yoksa Metin Aydoğan'ın -rakamlarını da vererek- kitabında sergilediği, bu yeni 'sindirilme' süreci midir?

    O şanlı cumhuriyet kuruluşları...
    Tesbit/1. "... önce Cumhuriyet'in tarım ve işletmeleri 'işlevsizleştiriliyor'; 80'li yıllardan itibaren ya kapatılıyorlar, ya satılıyorlar ya da yoğun bir adam kayırma uygulamasıyla hantallaştınlıyorlar; bu rantabilite'i yok ediyor: Cumhuriyet'in 'ulusal tarım gücü' yönetim ve planlamadan nasıl yoksun bırakılmıştır bakar mısınız?
    a) 1984'te Türk tarımına can veren Ziraat İşleri Genel Müdürlüğü, Zirai Mücadele Genel Müdürlüğü, Hayvancılığı Geliştirme Genel Müdürlüğü, Gıda İşleri Genel Müdürlüğü, Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü, Su Ürünleri Genel Müdürlüğü; ayrıca toprak ıslahı ve erozyon konusunda, üst düzeyde nitelikli hizmet veren Toprak/Su Genel Müdürlüğü kapatılıyor, b) Hepsi bu mu, hayır! Arada, adlarını duyar duymaz, bilinmez ne çeşit çağrışım zincirine dolaştığımız o Cumhuriyet kuruluşları, yâni Süt Endüstrisi Kurumu, Et/Balık Kurumu, Zirai Donatım Kurumu, 'özelleştirme' etiketi altında satılıyor; yeni sahipleri o kuruluşların ve ideallerinin çapında olmadıklarından, bazılarını kapatıp, tesisleri çürümeye terk ediyorlar, c) En önemlisi elbette, 'tarım bilincinin' tahribi. 80'li yıllardan itibaren, Tarımsal Ürün Planlaması'ndan vazgeçilecektir; artık hakiki müstahsil köylümüz, ne ekip biçeceğini kestiremez olur, ciddi bir şaşkınlığa itilmiştir..."
    Tesbit/2. "... 'Tarımsal Ürün Planlamasından vazgeçmek, 'ulusallık'tan vazgeçmek demekti; iş, ülkenin ekonomisini, 'Sistem'in 'güdümüne' bırakmaya dönüşünce, IMF ve Dünya Bankası'nın dayattığı programlarla tarımda 'ihracatçı' konumundaki Türkiye, şaşılacak bir sür'atle tarımda 'ithalatçı' derekesine düşürülüyor.
    a) 1980 yılında, tarımsal ürün ihracatı, tarımsal ürün ithalatının 7 (yedi) katıdır, b) 1995 yılında ithalat ihracatı yakalar, eşit olurlar, c) 2000 yılındaki rakamlar ise şöyle: tarımsal ürün ihracatı, 3 milyar dolar; buna mukabil, tarımsal ürün ithalatı, 4 milyar dolar!" (Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, Kum Saati Yay. sf. 282)
    Nasıl beğendiniz mi?

    Hem üretim düşüyor, hem ihracat...
    Peki ya üretim? Ya onun durumu? Bu konuda rakamlar, hiçbir yorum gerektirmeyecek kadar açık ve anlamlıdır.
    Tesbit/3. "... 1980'de 851 bin ton olarak üretilmiş pamuk, 2000 yılında 739 bin tona düşüyor. 1990'da 355 bin ton olarak üretilmiş olan incir, 2000 yılında 290 bin tona düşmüştür. 1990'da 860 bin ton üretilmiş olan nohutun, 2000 yılındaki üretimi ancak 280 bin tondur. Aynı yıllar arasında, söz gelimi kırmızı mercimek üretimi 630 bin tondan 216 bin tona; yeşil mercimek üretimi, 216 bin tondan 73 bin tona; ayçiçeği üretimi ise 860 bin tondan 800 bin tona gerilemiştir...
    Bu gerilemelerin önemli ve ortak nedenleri arasında, acaba şu ithalat rakamları zikredilmez mi? 1990'da 198 bin ton olarak ithal edilen pirinç, yüzde 277 artışla, 2000 yılında 450 bin ton olarak ithal edilmiştir. Aynı sürede mısır ithalatındaki artış yüzde 247,519 bin tondan 1.286 tona yükseliyor. On yıl önce sadece 14 bin ton olan baklagillerin ithalatı ise, inanılmaz bir artışla, tam tamına 432 bin tona yükselmiştir..." (a.g. kitap sf. 283)
    O zaman soru şu: peki bu 'tesbitler', münhasıran Metin Aydoğan'ın 'tesbitleri', bundan çıkan kötü sonuç, yalnız ona mı ait? Hayır, alınız Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nden Doç.Dr. Bülent Gülçubuk'un 'tesbitleri'ni ve vardığı 'sonucun' vahameti aynıdır:
"... izlenilen tarım politikaları sonucunda, Türkiye kendine yeter ülke konumunu yitiriyor, gittikçe dışalıma bir ülke durumuna düşüyor; nüfusunun önemli kısmının beslenmesi kötü, kırsalda gelir giderek azalmaktadır; tarım politikalarını, 'dışsal faktörler biçimlendiriyor'; tarım piyasamız, uluslararası tekellerin eline geçmektedir..."
    Ne denmiştir: 'aklın yolu bir', sonuç da aynı!
"BİR OPERASYON SONRASI
DAHİLİ VE HARİCİ SİYASET"
Doç.Dr. Emin Gürses

Cumhuriyet 09.11.2002

    AKP'nin 3 Kasım seçimini kazanması için ortamın son derece uygun olduğunu kimse inkar edemez. Önce mali krizle altından kalkamayacağı faiz ödemeleriyle karşılaşan sanayici, ihracatçı kesiminin borçlarını ödeyemez duruma düşürülerek tasfiye edilmeleri gündeme gelmiş, bunu büyük oranda işten çıkarmalar ve dolayısıyla toplumsal huzursuzluk takip etmişti. Ardından hükümette sorumlu mevkide bulunan Derviş'in 6 Temmuz'da siyasi istikrarsızlıktan bahsetmesinin ve bazı sermaye guruplarının bu koroya katılmasının arkasındaki neden, dumanlı havada yeterince öne çıkarılmadı. Bahçeli'nin 7 Temmuz'da siyasi belirsizlik çağrısına kapılarak seçimin 3 Kasım'da yapılmasını istemesi, "operasyonu" kolaylaştırdı. 8 Temmuz'da ise DSP ve MHP içindeki millicilerin, Kuzey Irak ve KKTC konusunda direnç göstermeleri, hem içerde hem de dışarda birçok çevreyi rahatsız etmekteydi. Tasfiyelerle, Batı'nın ve yerli işbirlikçilerin dahili ve harici operasyonlarına olur verecek bir hükümetin gündeme getirilmesi hesap edildi.
    Bu oyunda DSP'nin, Şükrü Sina Gürel'in de belirttiği gibi, kundaklama sonucu yorgun düştüğü için kolayca tasfiye edilebileceği hesabı yapıldı. AB'nin ve IMF'nin talimatlarını yerine getirmedeki dirençsizliği nedeniyle MHP yeterince yıpratılmıştı. ANAP ise, zaten bu çevrelerin işine yaramayacak kadar yıpranmış ve tasfiye zamanı gelmişti. Böyle bir hesapla başlatılan yoğun kampanya sonucu, seçimde beklenenden daha fazla bir oyun AKP'ye gitmesinin yolunu açtı. Bunda hangi hesap peşinde olduğu belli olmayan bazı kamu görevlilerinin yaptığı açıklamalar ve uygulamaların da katkısı oldu...
    AKP Batı'dan kendisine yönelen olumlu havanın rehavetine kapılarak emperyalizmi iyi huylu ur gibi görürse tuzağa düşer. Bu tuzağa karşı kalkan, minare kubbesi değil, milli siyasettir. Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın vasiyet ettiği mili siyaset, "milletin ve memleketin saadeti için uğraşmak" tan geçer. Bunun başarılı olarak sürdürülmesi için yine Gazi'nin belirttiği gibi, "dahili ve harici siyaset uyumlu olmalıdır". Harici siyasetteki hatalar, sürmekte olan operasyonun başarıya ulaşmasının yolunu açar. Yine harici siyasette kurtarıcı olarak gösterilen ve aşağılık kompleksine vardırılan bir Batı hayranlığı ise emperyalizmin dayattığı talepleri arttırmaktan başka bir işe yaramaz.
    Son siyasi gelişmeleri ekonomik bağlantılarıyla birlikte görebilmek ve anlamak için, Metin Aydoğan'ın Türkiye'de son krizin ve yağmalama sürecinin nasıl uygulamaya konulduğunu inceleyen, "Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma" kitabı okunmalıdır. Bu önemli çalışma, "operasyon"'un hem genel çerçevesini hem de ayrıntılarını, herkesin anlayabileceği biçimde ortaya sermektedir.
"EKONOMİK BUNALIMDAN ULUSAL BUNALIMA"
Su Alp Tigin

Yeniden Müdafaa-ı Hukuk Kasım 2002 Sayı 50

    Üretken çalışmalarını sürdüren Metin Aydoğan'ın "Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma" adını verdiği yeni kitabı Kum Saati yayınlarından çıktı. Son üç yıl içindeki ekonomik-politik gelişmeleri, halkın ve ulusun çıkarları açısından ele alan Metin Aydoğan bu kitabında; Türkiye'nin içine düştüğü açmazı en ince ayrıntısına dek inceliyor, herkesin anlayabileceği bir biçimde açıklıyor ve yalana dayalı propagandaların yoğunlaştığı günümüzde gerçekleri yalın olarak ortaya koyuyor.
    Kitapta; DSP'nin parçalanması, "Yeni Oluşum Hareketi", erken seçim, Kemal Derviş'in CHP'ye girişi. CHP-AKP ilişkileri, Batı'dan gelen siyasi değişim istekleri, bu isteklerin ne anlama geldiği, ne amaçla yapıldığı ve sonuçlarının ne olacağı gözler önüne seriliyor. Özellikle son dört ayda ortaya çıkan ve pek çok insanın kavrama güçlüğü çektiği siyasi olayları anlamak için bu kitabın okunması, hem de dikkatlice okunması gerekiyor. Hangi siyasi eğilimde olursa olsun, Türkiye'nin çıkarını ve ulusal varlığını düşünen herkesin bu kitabı okuyunca, ciddi biçimde sarsılacağı ve derinden üzüleceği açıktır. Türkiye, sanki girdabı bol bir kara delik etrafında dönüp duruyor ve tehlikeli bir süreçten geçiyor. Aydoğan, yaşanan tehlikeyi Türk halkına gösteriyor ve artık sayıları azalrnış olan namuslu aydın tavrını bu kitabında da sürdürüyor.
    Halkın yoksulluğuna yol açan ekonomik uygulamaları, bu uygulamalar içindeki: "9 Aralık 1999 Enflasyonu Düşürme Programı"nı, Kasım ve Şubat mali bunalımlarını, Kemal Derviş'in yaptığı işleri, "Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı"nı ve bu programın sonuçlarını, ulusal bankacılığın yok edilmesini, tarımda yapılanları, satılan milli şirketleri, halka yüklenen dolaylı vergileri, "Takas"ı, "özelleştirme" uygulamalarını, KİT satışlarını ve bütün bu uygulamaların ulus-devlet yapısında yarattığı bozulmayı öğrenmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. Okumayla da kalmayıp çevrenizde ve her yerde tartışıp yaymalısınız. Çünkü rakamlar ve verilerle kanıtlanan gerçekler sizin sorunlarınızdır; halkın ve ülkenin sorunlarıdır.
    Metin Aydoğan'ı bu kitabı yazdığı için kutluyorum. Kutlamayı yaparken, Müdafaa-i Hukuk okurlarının dikkatini bir konu üzerine özellikle çekmek istiyorum. Okurlarımız, Aydoğan'ın yaklaşık üç yıl önce yazdığı ve dergimizde yayınlanan iki yazısını özel bir dikkatle incelemelidirler. Bunu yaptıklarında "9 Aralık Kararları ve Türkiye'yi Bekleyenler" ve "Bunalım Kopyalamak" başlıklı yazılarda, Türkiye'de daha sonra yaşanan olayların o günden saptandığı, uyarı ve önlem önerilerinin yapıldığı ve çıkış yolunun gösterildiği görülecektir. Bir bilinç sorunu olan bu öngörü her türlü kutlamayı hak ediyor.
    "Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma" adlı kitap okunduğunda, Türkiye'nin dışardan kurtarıcı beklemesinin nasıl bir aymazlık olduğu bir kez daha anlaşılacaktır. Ülkemizde her alanda, yurtseverlikten başka bir kaygısı olmayan iyi yetişmiş çok değerli kadrolar vardır. Ülkenin sorunlarını bunlar çözecektir. Metin Aydoğan bunlardan yalnızca biridir ve ürettiği bu eserle kendimize güven duygusu aşılıyor. Her alanda var olan bu tür insanların bir araya geldiklerinde, Türkiye yaşadığı sorunlardan kurtulma yoluna girecektir. Kitabı okuyun bunu siz de göreceksiniz.
"BİR ÜLKE NASIL SATILIR"
Muharrem Bayraktar

Yeni Mesaj, 04.12.2002

    Şu Türkiye'nin garip haline bakın;
    Türk Lirası değer kazanıyor, ekonomi kurmaylarının ödü patlıyor!
    Dünyada parası değer kazandığı için korku krizine tutulan başka bir ülke yok!
    Sadece Türkiye!
    Türkiye'de ekonominin temeli Türk lirasının sürekli olarak değersizleştirilmesi, dolar hakimiyetinin cenderesine girilmesi ve "içerdeki ve dışardaki uluslararası şirketlerin" sürekli kâr eder hale getirilmesi üzerine kurulmuş.
    Bu "temeli" sarsan bir ekonomi modeli çıkmadı bugüne kadar.
    Böyle gelmiş böyle gidiyor!
    Hal böyle olunca, halk sürekli kaybediyor, bir avuç "kene" sürekli kazanıyor.
    Önümde değerli dostum Metin Aydoğan'ın son kitabı var: "Ekonomik bunalımdan, ulusal bunalıma".
    Türkiye'de ekonomi yönetiminin nasıl uluslararası güç odaklarının tekeline girdiğini, nasıl sömürüldüğümüzü ve sonuçta nasıl "batırıldığımızı", mükemmel bir şekilde ortaya koyuyor Aydoğan.
    Bakınız neler diyor Metin Aydoğan bu belge kitapta:
    "Uygulamalar sonucunda bugün Türkiye'de mali sermaye spekülatörleri, kara para sahipleri, borsa simsarları ve uluslararası şirket ortağı holdingler dışında, halinden memnun olan hiç kimse kalmadı. Türk ekonomisi 1999 yılında, İkinci Dünya Savaşından sonra ilk kez yüzde 6.4 küçüldü. Dünya Bankası verilerine göre Türkiye'de gelir dağılımı, Tanzanya, Uganda ve Ruanda'dan bile bozuk hale geldi. 213 ülke içinde son 25 ülke içine girdi."
    İşsizlik ve yoksulluk arttı, ulusal nitelikli tarım ve sanayi çözüldü, dış ticaret açıkları arttı, iç ve dış borçlar ödenebilir sınırları aştı, bütçe açıkları büyüdü." (Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma, M. Aydoğan sf.74)
    Metin Aydoğan, 9 Aralık Kararları sonrası şirketlerin kârlılık tablosunu inceliyor ve şu sonuca varıyor:
    "Türkiye halkı hızlı bir yoksullaşma içine girerken, devlet kuruluşları zarar ettirilirken, halka yeni dolaylı vergiler çıkarılırken, uluslararası şirket ortağı büyük holdingler, mali sermaye şirketleri ve spekülatörler olağanüstü kâr ediyorlardı.
    Halktan alınan kaynaklar büyük şirketlere veriliyordu ve bu sonuç 9 Aralık Kararlarının "Enflasyonla Mücadele" kılıfıyla örtülmüş temel amacıydı. IMF bir taşla bir kaç kuş birden vuruyordu. Bir yandan işbirlikçi büyük sermaye güçlendirilirken, diğer yandan ağırlaşan yaşam koşullarıyla bunalan kitleler, sorunlarına çözüm getiremeyen devletten uzaklaştırılıyor, sosyal çatışmalara ve istikrarsızlığa ortam hazırlanıyordu. (A.g.e. sf. 78)
    Türkiye'nin işinini bitirilmesi sürecinde, iş ve dış işbirlikçilerin nasıl bir ihanet kumpası içinde olduklarına da değiniyor Aydoğan:
    "Türkiye'ye işinin çok yönlü Batı baskısı, dışarıda ve içerde, diplomasi nezaketinden uzak, açık ve ilkel bir kabalıkla sürdürülmektedir. Dışarda "Ermeni Soykırımı" "Kürt azınlık hakları", "Kıbrıs işgali", "İnsan hakları ihlalleri" başlıklarıyla yoğun bir Türkiye düşmanlığı yapılmakta ve Batı kamuoyu olası bir Türkiye müdahalesine hazırlanmaktadır.
    İçerde, karar süreçlerinde yetki sahibi politikacıların bir bölümü değişik yöntemlerle 'elde edilmiş', bir bölümü de seçeneksiz olduklarına inandırılmışlar dır." (A.g.e. sf. 119)
    Türkiye'deki ihanet kıskacı, dünya tarihinde eşine az rastlanır şekilde gelişiyor.
    Nitekim bu satırları yazarken Eski Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz'ün kaleme aldığı bir kitapta yer alan ilginç bir "ihanet örneği" yansıdı basına. Öksüz'ün anlattığına göre, "Telekom'un satışı ile ilgili yoğun toplantıların yapıldığı günlerde, bir ekonomi bürokratı odasında hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Diyormuş ki bu ağlayan bürokrat: "Ben Cottarrelli'ye söz verdim. Şimdi sözümüzü tutamıyoruz. Ben şimdi Cottarelli'nin karşısına nasıl çıkacağım?"
    Dün bu olayın ayıltılarına köşemde yer vermiştim.
    Başka "ülkelerin talimatlarını yerine getirmek ve başka ülkelerin çıkarlarına kul köle olmak için, kendi ülkelerinin bağrına hançer saplayan bu ihanet şebekesi ülke ekonomisini işte bu hale getirdi.
    Metin Aydoğan'ın ifadesiyle "ekonomik bunalımı ulusal bunalıma doğru ittiler." Türkiye'de ekonomi yönetimindeki türlü entrikaları, ihanet şebekesinin çalışma biçimini, ekonominin nasıl bataklığa sürüklendiğini ve bu bataktan nasıl çıkılacağını öğrenmek için bu kitabı mutlaka okuyun.
    "Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma" Kum Saati Yayınlarından çıkmış. Kütüphanenizin en güzel yerine layık, bir güzel kitap.
"YONTUNUN, BALENİN UNUTULMAZ TADI"
Bertan Onaran

Adam-Sanat Ocak 2003 Sayı: 204

    Son seçim, ellerindeki bütün araç gereçlerle herkese bilginin doğrusuna değil, uyutucu masallarla yanlışı anlatanların; sözüm ona demokrasicilik oynayarak, dünyanın öbür köşelerindeki gibi bizde de nasıl bir canavar yarattığının somut örneğidir.
    Yine atasözümüzün amansız kıskacına düştük: "Öğütle uslanmayanın hakkı kötektir."'! Bu arada, bu "köteği" hak etmediğini düşünen bir avuç düşçüye ise doğa sabır, dayanma gücü versin; günün çok uzak birinde, sıra onlara da gelebilir!
    "Nedir en zor şey?; görmek gözünün önündekini..." demiş ozan. Metin Aydoğan kaçırmamış. Satılmamış olanlar için, bu "zor" şeyi kolaylaştırmak için, güzel bir çalışma yapmış: "Ekonomik Bunalımdan Ulusal Bunalıma"
    Aydoğan, ülkemizi soyup parçalamak isteyen dış açgözlülerle, onların bir kemiğe razı yerli bekçilerinin sözlerinden, demeçlerinden; sayısız örneklerle başımıza gelenlerin hiç de rastlantı olmadığını, bizim "sersemliğimiz" ya da "tembelliğimiz" den kaynaklanmadığını gözler önüne sermiş.
    Bugün bu kitabı okuyup benimsemeden görüş ileri sürmek, konuşmak, yazı yazmak; düpedüz hainliktir.

<< Önceki Sayfa - Ana Sayfa - Sonraki Sayfa >>