ç) Askeri Diktatörlükler

Geri kalmış ülkelerde, sermaye sahipleri de, emekçi kesimler de yeterince güçlü değildir. Bu iki temel sınıfın güçsüzlüğü, ordunun rejim içindeki ağırlığını ve daha bağımsız hareket etme olanağını arttırır. Ordunun toplumsal güçler dengesindeki önemi, geri kalmışlık ölçüsünde ve bunalım dönemlerinde daha da artar. Sivil seçkinlerin güçsüzlüğü, asker seçkinlerin önemini büyütür. Karşı koyacak, denge oluşturacak bir gücün ya da güçlerin yokluğu, askeri darbeleri ve askere dayalı rejimleri kolaylaştırır. Güçlü partilerin, sendikaların, derneklerin, etkili ve bağımsız kitle iletişim araçlarının bulunmayışı karşısında, iyi örgütlenmiş tek güç olarak, ordunun ağırlığı çok artar. 1985 yılında dünyada var olan 56 askeri diktatörlüğün hepsinin de geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde bulunması bir rastlantı sayılamaz.
    Ülkenin gelişme düzeyi yükseldikçe diktatörlük tehlikesinin azaldığını, ama tümden yok olmadığım biliyoruz. Buna karşılık, geri kalmışlıktan kurtulmuş ülkelerdeki diktatörlüğün askeri olma olasılığı yok denecek kadar düşüktür. Çünkü bu ülkelerde temel sınıflar güçlenmiş, toplumun çoğulcu yapısı içinde silahlı kuvvetlerin ağırlığı göreceli olarak azalmıştır. Ne komünist ne faşist diktatörlükler, askeri diktatörlükler değil, çağdaş tek parti diktatörlükleridir.
    Siyasal sistem ve gelişme düzeyi ne olursa olsun, ordu her ülkede, bir tür kendine özgü baskı grubu olarak siyasal yaşamda ağırlık taşır. Bu niteliği ile de, siyasal süreçlere -azalan ya da artan ölçülerde- etki yapar. Ama ordu darbe yapıp doğrudan iktidara el koyduğu zaman, artık sistem nitelik değiştirmiş demektir. Bu önemli olayı incelerken, sırayla şu soruların yanıtlarını vermeye çalışacağız: (1) Ordunun siyasal gücü nereden geliyor? (2) Askeri diktatörlükler hangi koşullarda ortaya çıkıyor? (3) Askeri diktatörlüklerin yönünü ve biçimlenmesini hangi etkenler belirler? (4) Askeri diktatörlükler niçin ve nasıl sonuçlanırlar?

    (1) Ordu, çağdaş toplumlarda, en iyi örgütlü, en disiplinli, en gelişmiş silahlara sahip bir güçtür. Sopalarla, tırmıklarla, kılıç ve oklarla sarayların basıldığı, şatoların ele geçirilebildiği dönemler geride kalmıştır. Modern bir ordunun karşısında, sivil güçlerin direnme olanakları çok azdır. Eğer Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus Ordusu maddi ve manevi açıdan çökmüş olmasaydı, Lenin ve arkadaşlarının 1917 Devrimi'ni gerçekleştirebilmeleri -belki de- olanaksızdı.
    Çağdaş ordular güçlerini yalnızca silahlarından değil, aynı zamanda tek merkezden yönetilen, disiplinli örgütlenmelerinden alırlar. Askerlerin sivil örgütleri küçümsemelerinin başta gelen nedeni budur. Sivil kurum ve kuruluşların laçkalaştığı bunalım dönemleri, askerlerin disiplinli örgütünü bir kat daha önemli kılar.
    Ordu, gerek maddi gücü ve disiplini, gerekse ülke bağımsızlığının bir simgesi olarak, aynı zamanda moral bir güce de sahiptir. Bu moral güç, halkın ona duyduğu saygı ve güvenden oluşur. Tarihsel evrime ve ülkenin içinde bulunduğu koşullara bağlı olarak, bunun düzeyi ülkeden ülkeye değişir. Ama ABD gibi, demokratik gelenekleri oldukça güçlü ülkelerde bile ordunun yadsınamaz bir ağırlığı vardır. Ulusal savunmadaki başarısı ve iç siyasetteki yıpranmamışlığı bu önem ve ağırlığı arttırırken, savaşlardaki yenilgiler ve iç siyasete fazla karışmanın verdiği yıpranmalar olumsuz etki yapar.
    Sonuç olarak, S. E. Finer'e katılarak şu soruyu sorabiliriz: "Ordu tüm sivil güçlerden yüz kat daha iyi örgütlenmiş olduğuna ve modern silahlara sahip bulunduğuna göre, askerlerin niçin bazen siyasal yaşama karıştıklarını sormak yerine, niçin her zaman karışmadıklarını araştırmak daha doğru olmaz mı?"

    (2) Bir orduyu siyasete doğrudan karışıp, siyasal iktidara el koymaya iten nedenler, o ordunun geleneklerinden kendini algılayış biçimine, sivil kurumların durumundan ülke ekonomisinin durumuna kadar birçok etkenle bağımlıdır.
    Ordunun hangi tarihsel koşullarda doğduğu önemlidir: Bazı ordular, Senegal'de. olduğu gibi, eski sömürgeye siyasal bağımsızlık verilmesinden sonra kurulmuştur. Bazı ordular, Cezayir'de olduğu gibi, bağımsızlık savaşı içinde oluşmuşlardır. Bazıları ise, Sovyet Rusya'da olduğu gibi, bir parti tarafından örgütlenmiştir. Görece genç sayabileceğimiz bu orduların devlete ve sivil kurumlara bakış açıları arasında bazı farklılıklar olması doğaldır. Üçünün de gelenekleri henüz oluşmamıştır; ama içlerinde sivil iktidara en saygılısı, elbette ki, bizzat bir sivil güç tarafından biçimlendirilmiş bulunan "Kızıl Ordu "dur. Eğer bağımsızlık hareketine ya da devletin kurulmasına siviller öncülük etmemişlerse, genç bir devlette, askerlerin sivil iktidara saygısını sağlamanın çok kolay olmadığını söylemeliyiz.
    Osmanlı Ordusu, tarihinde bazı ayaklanma girişimleri bulunmakla birlikte, merkezi iktidara saygı geleneğinin bulunduğu eski bir orduydu. Buna karşılık, genç cumhuriyetin kurulmasında da, dayanılan temel güçtü. Kendi başkomutanı ve silah arkadaşlarının iktidarı devraldıkları andan başlayarak, sivil iktidara saygı geleneğini yaratacak süreçler harekete geçti. Eski uzun geçmişi bu eğilimi kolaylaştırıyordu. (Sivil iktidarların ve sivil kurumların ömürleri ne kadar uzun olursa, askerlerin siyasete doğrudan karışma eğilimleri o ölçüde azalır. Darbeler sıklaştıkça, askerin siyasete doğrudan karışması da bir tür gelenek oluşturmaya başlar.)
    Bağımsızlık ya da ulusal davalar için dışa karşı verilen savaşlardaki başarı ya da başarısızlığı da, askerlerin iç siyasete yönelik ilgilerinde önemli ağırlık taşır. Başarılı bir İsrail Ordusu, gücünün ve toplumdaki saygınlığının bilincindedir. Çok önemli nedenler bir araya gelmeden, iç siyasete girerek yıpranmayı elbette ki istemez. Ama yenik ve ezik Arap Orduları için durum farklı olmuştur. Dış düşmanı yenemeyenler, içte düşman aramışlar (örneğin komünizm), bazı durumlarda ezikliklerini iç düşmana karşı gidermeye çalışmışlardır. Kara Afrika'da yaygın olduğu gibi, dışta hiç savaş vermemiş ordular ise, bazı durumlarda güçlerini içte gösterebilmek fırsatını ele geçirmekten memnun olabilirler.
    Ordular, yapıları ve işlevleri gereği, ülkenin bağımsızlığına, her şeyin bir düzen içinde yürümesine ve ulusal bütünlüğün korunmasına önem verirler. Kendi içlerinde önem taşıyan ve işlerin yürümesi için önkoşul olan disiplinin, sivil yaşamda da işlerin yürümesi için şart olduğuna inanırlar, içteki gelişmelerin ülkenin bağımsızlığım ve ulusal bütünlüğü tehlikeye attığını düşündüklerinde, darbe eğilimleri başlar. Sivil yaşamdaki düzensizlik ve disiplinsizliğin yaygınlaşması, bu eğilimleri güçlendirir.
    Kendi kendini yönetemeyenler, başkaları tarafından yönetilmeyi beklemelidirler. Ülke sorunlarını çözemeyecekleri izlenimini veren siviller, askerlerin işe karışmasına çağrı çıkarıyorlar demektir. Halkın siyasal partiler, yargı organları, üniversiteler, sendikalar gibi sivil kurumlara olan saygısının, bunalımdan sivil önder ve kurumlar aracılığıyla çıkılabilmesi umudunun azalması ölçüsünde, ordunun işe karışması olasılığı artar. Cumhurbaşkanı, başbakan, hükümet ve yasama organının saygınlığı özellikle önem taşır. 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 tarihlerinde darbe girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasında, zamanın başbakanı İsmet İnönü'nün gerek ordu gerekse sivil kurumlar gözündeki saygınlığı önemli rol oynamıştır.
    Geri kalmış ülkelerin çoğunda tek parti ya da egemen bir partiye dayalı siyasal sistemlerin varlığını biliyoruz. Askeri rejimlerin oluşması açısından, bu partinin gücü ile ordunun gücü ve konumu arasındaki denge önem taşır. Meksika'daki egemen parti devletle bütünleşmiş ve önemli bir halk desteği sağlamıştır. Tunus'ta ve Hindistan'da, parti bağımsızlık savaşındaki yerinden dolayı çok saygın bir konumdadır. Bu durum, Cumhuriyet Halk Partisi açısından, 1970'li yıllara gelinceye değin, Türkiye için de geçerliydi. Yugoslavya'da da, Tito'nun partisinin çok etkili bir örgütlenmesi vardı. Tüm bunlar, ordunun siyasal yaşama doğrudan karışmasını ve özellikle de askeri bir rejim kurmasını zorlaştıran durumlardır. Sivil düzenin başarısızlığı ve anayasanın toplumda belirgin bir saygınlığının olmaması, darbe ve askeri rejim olasılığını arttırır.
    Fazla önemli toplumsal sorunlarının bulunmadığı ve özellikle de sivil güçlerin orduya başvurmama konusunda uzlaştıkları ülkelerde askeri diktatörlük kurmak çok zordur. Sıkıyönetim ya da otoriter bir sivil yönetim nedeniyle, ordu zaten etkili bir eylem ve baskı alanına sahipse; bu durum da, ordunun saygınlığının bu çerçeve içinde korunabilmesi koşuluyla, darbe ve askeri rejim olasılığını azaltabilir.
    Orduda verilen eğitim, özellikle de subayların yetiştirilmesindeki öz ve biçim, askerlerin sivil kurum ve kuruluşlara, ülkeyi yönetenlere bakış açılarını ve yaklaşımlarını yakından etkiler. Demokratik bir sistemi amaçlayan toplumların, bu konuya özel bir önem vermeleri gerekir. Sivilleri küçümseyerek, askeri bir disiplinin sivil yaşamın düzenlenmesinde de geçerli olduğuna inanarak yetişen geleceğin subayları, askeri darbelerin ve rejimlerin potansiyel gücünü oluşturur.
    Ordunun, kendisine karşı koyabilecek bir gücün bulunmadığının bilincinde olması da, siyasete doğrudan karışmasının ön koşullarındandır. Ordudan gelecek bir harekete gene ordu içinden başka bir gücün karşı koyması olasılığı caydırıcı bir etki yapar. Ama söz konusu karşı güç, ülke içinden olabileceği gibi, ülke dışından da olabilir. Büyük devletlerin doğrudan karışmasıyla başarısız kalan darbe girişimlerinin istisna oluşturduğunu düşünmek yanıltıcıdır.
    Bu söylediklerimizden hareketle, ancak bütün ordunun görüş birliğinde olduğu darbelerin başarıya ulaşabileceğini sanmak da doğru olmaz. Alain Rouquie, askeri darbe ve rejimlerin laboratuvarı niteliğindeki Latin Amerika deneyimlerini değerlendirerek şöyle diyor: "En kurumsal ve görünüşte hemfikir müdahaleler bile, ancak kamuoyu ve özellikle ordunun kendisi, buna uzun bir süre hazırlanmışsa, kusursuz bir şekilde cereyan edebilir. Bunun tersi durumlarda, eylemde birliği sağlamak için, belli ölçüde şiddet gerekli olur... Çoğu zaman örgütlü bir akımı ya da sadece bir eğilimi temsil eden bir altgrup, kendi düşünsel yöntemini, yani ideolojisini zorla kabul ettirir. Böylelikle eylemci bir çekirdek, kadroların tümünü kendi yanına çekebilir ve ideolojik-stratejik zemini kendi yararına yeniden düzenleyerek egemenliğini kabul ettirir."
    Ülkenin genel durumundan ya da ordunun içinde bulunduğu özel koşullardan dolayı orduda ciddi bir huzursuzluğun varlığı, siyasal yaşama doğrudan karışmayı kolaylaştırıcı bir etki yapar. Subay kesiminin 1960 öncesindeki geçim sıkıntıları ve sivil kesim karşısındaki ezikliğinin, 27 Mayıs'a gidişi kolaylaştıran etkenler arasında yer aldığı söylenebilir. Bu durum daha sonra değişip tersine dönmeye başlamış, ordunun rejim içindeki etkisini yasal yollardan arttırıcı önlemler, anayasalara kadar girmiştir. (Türkiye'de 1960, 1971 ve 1980 müdahaleleri sırasında ülkenin içinde bulunduğu bunalımların yarattığı huzursuzluklar da bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir.)
    Ekonomik durumun, askerlerin siyasete karışmasında ve askeri diktatörlüklerin oluşumunda oynadığı rol herkes tarafından bilinir. Ama bu açıdan asıl önem taşıyan öğe, ülke ekonomisinin basit ya da karmaşık bir yapıya sahip bulunmasıdır. Ekonominin gelişmişlik düzeyi, askerlerin kolay kolay içinden çıkamayacakları kadar karmaşık bir yapı oluşturuyorsa, kolay ve kestirme çözüm hevesleri azalır; olası bir darbenin de, ekonomik güce bağımlılığı artar. Askeri darbelerin daha çok geri kalmış ülkelerde ortaya çıkışındaki nedenlerden birisi de budur.
    Ekonominin bir bunalım döneminde bulunması ve bunalımdan çıkılması için kitlelerden istenecek kemer sıkmanın derecesi ölçüsünde, askeri darbe ve diktatörlük olasılığı artar. Ekonomik istemleri kısmak, grevleri yasaklamak, huzursuzluğun yaratacağı toplumsal patlamaları önlemek, bir baskı rejimi ile daha kolaylık gibi görünür. Bir anlamda gelir dağılımının yeniden düzenlenmesi demek olan böyle askeri diktatörlüklerden, genellikle emekçi toplum kesimleri zararlı çıkarlar. (Bunalımdan çıkılması için ödenmesi gereken fatura ücretlilere kesilirken, ekonominin canlanması için işverenlere ödünler verilmek zorunda kalınabilir. 12 Eylül rejiminde Türkiye'de de böyle olmuştur.)
    Geri kalmış ülkeler, bu gerilikten kurtulmak için büyük çaba harcama durumunda olan ülkelerdir. Ekonominin büyümesi için yatırım yapmak, yatırım yapmak için kaynak yaratmak gerekir. Çok geri bir yaşam düzeyindeki kitleler için, gönüllü tasarruf olanağı yoktur. Oysa yatırımlara kaynak yaratmak için kemerleri sıkmak zorunludur. Ekonominin geriliği ölçüsünde, kitlelerden istenen özveri de artar. Zorunlu tasarruf gereği, ister istemez peşinden baskıyı getirir. 1960-70 yılları arasında dünyada görülen 93 darbe ve devrimden 92'sinin geri kalmış ülkelerde ortaya çıkmasının hayret edecek bir yanı yoktur.
    Geri kalmış ülkeler, aynı zamanda, küçük varlıklı bir kesimle büyük yoksul çoğunluk arasında denge oluşturacak, Pierre Dabazies'nin deyimiyle "sentezi gerçekleştirecek" güçlü bir orta sınıftan da yoksundur. Oysa orta sınıf, askeri rejimlerin oluşacağı ortamın önlenmesinde önemli bir işleve sahiptir. Örneğin 19. yüzyılda İspanyol ordusu, Fransız ordusundan daha liberaldi. Ama güçlü bir orta sınıfın bulunmadığı İspanya'da ordu, yüzyıl boyunca birçok kereler darbe yaptı. Bir anlamda, orta sınıfın boşluğunu dolduruyor, kendisini onun yerine koyuyordu. Buna karşılık, bütün 19. yüzyıl boyunca ve daha sonraları, birçok kez fırsat çıktığı halde, Fransız ordusu siyaset sahnesinde görülmedi. Hatta içinde sağcı eğilimler ağır bastığı halde, solcu hükümetler döneminde de görevini aynı saygı ölçüleri içinde sürdürdü. Çünkü, Fransız Devrimi'nin ürünü olan güçlü bir orta sınıf vardı. Dabazies bu konuda şöyle diyor: "Demokrasilerin başlangıç dönemlerinde, toplumdaki bölünmeler darbeler yaratabilir. Ama daha sonra güçlü bir orta sınıf oluşunca, ordu kışlasına döner ve kendisi de bu sınıfın bir parçası olmaya başlar."
    Geri kalmış ülkelerin önemli bir kesimi, bağımsızlığını yeni kazanmış, kabile yaşamını geride bırakıp henüz uluslaşamamış olan toplumlardan oluşur. Örgütlü bir muhalefetin varlığı, bu gibi durumlarda, ulusal bütünleşmeyi zorlaştıran bir etken gibi ortaya çıkabilir. (Ama uluslaşma sürecinin geride kaldığı ileriki aşamalarda durum tersinedir. Çıkarları ve dünya görüşleri iktidardakilerle bağdaşmayan toplum kesimlerine örgütlenme olanağının verilmemesi, bu aşamaya gelmiş olan toplumlarda ulusal bütünleşmeyi değil, bölünmeyi kolaylaştırır. Çünkü artık tek boyutlu bir bütünleşme değil, çeşitlilik içinde bütünleşme olanaklıdır. Ne var ki, ordunun işlevi ve eğitimi, bu gerçeğin kavranmasını ve kabul edilmesini zorlaştırır.)
    Geri kalmış toplumlar, henüz yeterli bir ulusal kimliğe sahip bulunmayan toplumlardır. Uluslaşma aşamasını geride bırakmış Türk toplumu benzeri toplumlarda ise, geçiş dönemi bunalımlarında "yeni bir kimlik" arayışı söz konusudur. Her iki durumda da, "tek şef", kimliği olmayan ya da kimliğini yitirmiş bir toplumda, kendi kişiliğinde bir kimlik vererek, önemli bir boşluğu doldurur. Otoriter-ataerkil aile yapısı bu eğilimi güçlendirir. Bu ortam, askere dayalı rejimleri özendirici bir etki yapar.

    (3) Ülkeyi kimlerin yönettiği, elbette ki bir siyasal sistemin niteliğinin belirlenmesi açısından önem taşır. Ama kimlerin yaptığından daha önemli olan, ne yaptıklarıdır; hatta neyi, nasıl yaptıklarıdır. Askeri diktatörlüklerin de, kimisi ilerici kimisi tutucu, kimisi aşırı sert kimisi yumuşak, kimisi sivillerle işbirliğine açık kimisi kapalı, kimisi kişilere dayalı, kimisi kurumlaşmıştır.
    Askeri bir rejimle son bulan darbelerde üç olasılıktan söz edebiliriz: Ya darbeyi yapan tek bir komutandır ve ordu onun emirlerini yerine getirmekle yetinmektedir; ya darbe bir grup subayın öncülüğünde gerçekleştirilmiştir; ya da, askeri ast-üst ilişkileri korunarak, emir-komuta zinciri içinde iktidara el konulmuştur. Tek bir kişinin veya bir grup subayın öncülüğünde yapılan darbelerin, özellikle ülkenin gelişme düzeyi yükseldikçe, giderek azaldığı söylenebilir. Türkiye'nin de içinde bulunduğu, geri kalmış ülkeler grubunun üst kesimindeki toplumlarda, artık ordu emir-komuta zincirini bozmadan müdahale etmeyi yeğlemektedir. Çünkü böyle bir darbenin başarı şansı çok daha yüksektir. Aşağıdan gelen darbeleri yaşayan komutanlar, gerektiğinde kendileri orduyu harekete geçirmeyi daha uygun bulmaktadırlar. Genelleştirmemekle birlikte, genç subayların "ilerici" darbelerinin yerini, giderek generallerin "tutucu" darbelerinin almakta olduğu söylenebilir. Bu modeli, ülke içindeki egemen çevreler kadar, etki alanı içinde bulunulan dış güçler de tercih etmektedirler. Riski daha az, denetleme olanağı daha yüksektir. (Türkiye'de de, 27 Mayıs bir grup genç subayın ürünü idi; 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde ise emir-komuta zinciri işledi.)
    Asker iktidarı ele geçirdikten sonra da, üç olasılık vardır: Ya iktidarı doğrudan kendisi kullanır (Mısır'da General Necip ve Albay Cemal Abdül Nasır darbesinde olduğu gibi); ya yürütmede siviller bırakılır, ama Devrim Komuta Konseyi ve Milli Güvenlik Konseyi benzeri askeri kurullarla, askeri mahkemelerle, son yetki ve denetim elde tutulur (Irak'ta General Kasım darbesinde, Türkiye'de 12 Eylül'de olduğu gibi); ya da ordu, iktidarı kendi seçtiği siviller aracılığıyla kullanmayı seçer, geri planda kalır. Kendi içinden çıkanların sivilleşerek iktidarı devraldıkları, bu güvence içinde ordunun kışlasına çekildiği durumlar da üçüncü olasılık içinde değerlendirilebilir.
    27 Moyıs'tan sonra, ordu, sivilleşen general Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanı, seçimleri kazanamayan İsmet İnönü'nün (o da eski general) başbakan olmasından sonra kışlasına çekilmeyi kabul etmiştir.
    Latin Amerika'da, kişilere dayalı askeri diktatörlükler, giderek yerlerini "bürokratik" askeri yönetimlere bıraktılar. Benzeri gelişmeler, dünyanın başka bölgelerinde ve bu arada Ortadoğu'da da görüldü. Bir generalin komutasında yapılan darbelerde, ordu yetkilerini ona devretmiyordu. Ama darbe ile başa geçen general, iktidar olanaklarını da kullanarak, ordu gücünü kendisine bağlı hale getirmeye çalışıyordu. Bir yandan "silahlı kuvvetlerin saygınlığı ve refahı" için büyük harcamalar yapıyor, öte yandan kendine bağlı subaylarla ayrı bir örgütlenmeye gidip, ipleri elinde tutmak istiyordu. 1964 sonrasında Brezilya'da olduğu gibi, general-cumhurbaşkanlarının düzenli olarak iktidarı devralmaları ile, "kişisel askeri diktatörlüklerin yerini "kurumsal askeri diktatörlükler" almış oldu. Artık iktidar darbelerle değil, ordudaki komuta zincirine uygun olarak, sırasıyla el değiştiriyordu. Alain Rouquie'nin deyimi ile, böylece "askeri devlet" meşrulaşmaktaydı.
    Askeri rejimlerin yönünü ve biçimini, ülkenin gelişmişlik düzeyinden, iç ve dış desteklerin niteliğine, ordunun yapısından ideolojisine kadar bir dizi etken belirler.
    Duverger'nin diktatörlükle ilgili kuramını bir kez daha anımsamakta yarar var: Gelişme düzeyi yükseldikçe, ordunun ülke yönetimine el koyma olasılığının azaldığını, ama yönetime el koyduğunda da, bunun tutucu olma olasılığının arttığını söyleyebiliriz. Geri kalmış ülkelerde, askerlerin ülke yönetimine karışmaları olasılığı yükselirken, bu barışmanın ilerici nitelikte olma olasılığının da yükseldiği öne sürülebilir. Çünkü ordu, çağın gereksinmelerine ve bu arada çağdaş teknolojiye genellikle ilk açılmış kurum olarak, toplumun geri kalmışlıktan kurtulmasını şiddetle ister. Eski kurumları, eski yapıyı koruyarak çağın yakalanamayacağının bilincindedir. Üstelik, güçlü bir savunmanın da ülkenin gelişmişlik düzeyine, ekonomik olanaklarına bağlı olduğunu bilmektedir.
    Gene Duverger'den hareketle, Arjantin, Brezilya, Kuzey Afrika ve bazı Ortadoğu ülkeleri gibi orta gelişme düzeyindeki ülkelerde de askeri rejim olasılığının yüksek olduğu söylenebilir. Tarihinden gelen bazı farklı koşulları bulunan Türkiye de, gelişme düzeyi olarak bu gruptadır. Duverger'ye göre, bu gruptaki ülkelerde darbelerin ilerici ya da tutucu olması için, aşağı yukarı eşit şans vardır: "Bolluk öncesi aşamasının üst düzeyinde, toplumun çağdaşlaşmayı önlemek isteyen kesimleri, gerici bir tiranlık kurmak için genellikle fazla zayıftırlar; ama bizzat toplumun yapısı da, diktatörlüğün devrimci olmasını engeller."
    Leo Hamon, Latin Amerika'daki askeri rejimlerle gelişmişlik düzeyindeki bağlantıya, bir başka açıdan dikkati çekiyor: "Latin Amerika'da, bağımsızlıktan sonra, 19. yüzyıldaki zihinsel ve toplumsal modernleşme, koşulları Avrupa' nınkine yaklaştırırken, yüzyılın sonuna doğru giderek daha az askeri darbe görüldü. Ama toplumsal tarih sürüyor ve Avrupa'nın tanıdığından farklı sorunlar ortaya koyuyor; bugün Üçüncü Dünyanın sorunları olarak adlandırılan cinsten. Demografik patlama, hızlı kentleşme gibi, ortaya çıkan ancak çözülemeyen sorunlar bunlar. Ve bu sorunların yarattığı toplumsal 'şok'lar, 'toplumsal tutarsızlıklar, siyasal müdahaleler için askerleri yeniden harekete geçirici nedenler oluşturuyor."
    Leo Hamon'a göre; askerlerin toplumda köklü değişiklikler yapmaları olanaklı, ama çok zor. Çünkü bu solun esiri olmadan sağa karşı bir devrim anlamına geliyor ki, toplumsal sorunları iyi bilmenin yanı sıra, halkın desteğini sağlamak için -askeri disiplin dışında- başka etki yolları bulmayı gerektiriyor. Bu konuda gösterdiği iki başarılı örnek ise Atatürk ve Nasır. Nasıl ki, ordunun tümünün aynı siyasal bakış açısını benimsemesi olanaksız ise, ordudaki yaygın ideolojinin ya da o ideolojiyi yorumlama biçiminin zamanla değişmemesi de olanaksızdır, işçi ve işveren sınıflarının ideolojilerinde belirli bir süreklilik vardır. Çünkü onların üretim sistemi içindeki yerleri ve bu yerden kaynaklanan sorunları belli ve bir anlamda süreklidir. Oysa asker ya da sivil, kamu görevlileri için aynı şeyi söyleyemeyiz. Onların sorunları daha kısa vadeli ve değişkendir. Ülkenin iç ya da dış koşulları değiştiğinde, o sorunlara çözüm getireceğine geçmişte inandıkları ideolojiyi bir yana bırakıp, başka çözümleri benimseyebilirler. Bu gibi durumlarda, eğer ideolojinin adı değişmiyorsa, içeriği değişti. Örneğin Türkiye'de 27 Mayıs'ı gerçekleştiren askerlerle, 12 Eylülü gerçekleştiren askerlerin Atatürkçülüğü aynı biçimde anladıklarını öne sürmek zordur.
    Alain Rouquie, "Solcu bir subay, solcu bir insan değildir" diyor. Bolivya'da solcu partilerin, bu gerçeği, General Torres yönetiminde yaşayarak öğrendiklerini örnek olarak anlatıyor. Siyasal alanda da, ordunun stratejisine "algıladığı tehditler"in yön verdiğini vurguluyor ve ekliyor: "Ordular hiçbir zaman ideolojiyle hareket eden aygıtlar değildir. Toplumsal güçlerden özerkleştikleri ölçüde, 'değişken ideolojileri' vardır." (Dış düşmanın büyüklüğüne inanıldığı ölçüde o toplumda ordunun sivil güçlerden bağımsız hareket etme olasılığı artar.)
    Arjantin'de 1930'daki faşist eğilimli yüzbaşılar, 1943 yılında "işçi yanlısı" albaylar olarak ortaya çıktılar. Dominik'te 1963'te Juan Bosch'un ilerici hükümetini de, bir süre sonra, onun yerine geçmiş olan sağcı hükümeti de deviren aynı ordu idi. Brezilya'da solcu gerillaları bastırmada kullanılan ünlü sağcı eğilimli paraşütçü tugayı, 1978'de demokratikleşmenin öncüsü olarak ortaya çıktı. Bu büyük değişiklikteki en büyük rolü, dört yıldan fazla bu birliğin komutanlığını yapan General Hugo Abreu oynamıştı. Honduras'ta 1963'te kanlı bir darbe ile sağcı diktatörlük kuran General Lopez Arillano, 1972'de bu kez halkın desteği ile, reformcu, ilerici, sendikal özgürlüklere saygılı bir kimlikle iktidara geldi.
    Geleneksel "sağ-sol" ayrımının, askerlerin siyasal eğilimlerinin belirlenmesinde her zaman geçerli olmadığını söyleyebiliriz. Askerlerin siyasal tercihleri, belirli ideolojilerden çok, belirli kurumlara ya da belirli olaylara yönelik olarak ortaya çıkıyor. Kralcı-cumhuriyetçi ayrımı veya laik ile laik-olmayan ayrımı, askerlerin siyasal tutumlarının belirlenmesinde, soyut bazı ideolojik değerlendirmelerden daha geçerli olabiliyor. Askeri yaşamın kendine özgü koşulları ve eğitim biçimi, sağcı ya da solu bir ideolojinin aynen benimsenmesine genellikle izin vermiyor. Örneğin Fransa'da 1900-1940 yılları arasında milletvekilliği yapmış olan askerlerin çoğunluğu sağcı sayılıyordu. Gelenekçi ve milliyetçiydiler. Ama solun önerdiği toplusal reformlara, ekonomik çıkar gruplarının temsilcileri kadar karşı çıkmıyorlardı.
    Ordunun temel işlevi yurdu korumak ve gerektiğinde savaşmaktır, iyi savaşabilmek için, astın üste tartışmasız boyun eğmesi, tek bir kalıp içinde kişiliklerin geri plana itilmesi, yani sıkı bir disiplin önemlidir. Farklılıklara, farklı tutum ve davranışlara yer yoktur. Askeri ahlak anlayışı içinde, onur, cesaret, dayanışma ve özveri, en yüce değerleri oluşturur. Çünkü asker, gerektiğinde ölmeyi göze alabilmek zorundadır, işte bu ortamın ürünü olan bir askerin, özgür bir toplumdaki bölünmelerin, siyasal farklılıkların, bir noktanın ötesine gitmesini anlayıp hoşgörü ile karşılaması zordur. Demokratik, çoğulcu bir toplumdaki ordu, genel çıkarların unutulduğu, özel çıkarların ön plana geçtiği kuşkusunu taşır. Askeri mantık, düzen mantığıdır; tek biçim, uygun adım mantığıdır. Oysa siyasal mantık, kaçınılmaz olarak tüm farklılıkları göz önüne alan, almak zorunda bulunan bir mantıktır. Askeri mantık, farklılıkları ortadan kaldırmak ister. Siyasal mantık ise, özellikle demokratik bir toplumda, farklılıkları kabul etmek ve olabildiğince uzlaştırmak zorundadır. Bu zıtlıktan dolayıdır ki, askeri mantıktan hareketle sivil toplumun sorunlarını çözmek ve hele demokratik bir yönetim biçimini gerçekleştirmek adeta olanaksızdır. Demokrasi yaşanılarak öğrenilir, oysa orduda demokrasi yaşanmaz, yaşanamaz.
    Darbeye ve askeri rejime öncülük eden subayların sağ ya da sol eğilimli olmaları, aralarındaki temel bazı ideolojik benzerliklerin gözden kaçmasına neden olmamalıdır: Solcu subay da, sağcı subay kadar "devlet hayranı"dır, devletin güçlenmesini ister. Solcu subay da, en az sağcı subay kadar milliyetçidir. Solcu subay da, sağcı subay kadar, bölünmelerden, karışıklıktan, disiplinsizlikten hoşlanmaz. Bir subay, köklü bir toplumsal değişimden yana olabilir; ama en köklü toplumsal değişikliklerin bile, bir düzen içinde ve ülke bütünlüğünü tehlikeye atmadan gerçekleşmesi, onun için de ön koşuldur. Ordunun işlevinin ve işleve uygun olan eğitiminin doğal sonucu olan bu ortak ideolojik özellikler, özellikle solcu subaylar açısından önem taşır. Çünkü bunlar, siyasal yelpazede sağa doğru gidildikçe sivillere de ters gelmeyecek özelliklerdir. Ama gene aynı özelliklerdir ki, solcu bir subay ile solcu bir sivilin uzlaşmasını zorlaştırır.
    Geleneksel komutan, gene de, insanları yönetme sanatını öğrenebildiği ölçüde, siyasal bir niteliğe sahiptir. Oysa günümüzün ileri savaş teknolojisi, teknisyen nitelikli, hatta bilim adamı nitelikli subayları ön plana çıkarıyor. Bu yeni uzmansubay tipi, geleneksel komutandan çok farklıdır ve dolayısıyla da siyasal bir kolaylığa sahip değildir.
    Bir ordunun siyasal eğilimlerinde, elbette ki subay kesiminin toplumsal kökeni de önem taşır. Aristokrat kökenlilerin yönetimindeki bir ordu ile orta ve alt sınıflara dayalı bir ordunun olaylara yaklaşımının farklı olması doğaldır. Başta Ortadoğu olmak üzere, geri kalmış ülkelerde krallara karşı yapılan darbeler, genellikle aristokrat kökenli subayların uzaklaşıp, ordunun daha halkçı bir nitelik kazanması sonucunu da verirler. Bu yeni yapı da, daha sonraki gelişmeleri etkiler.
    Subayların yetiştirilmesi dahil, ordudaki eğitimin biçim ve içeriği de, yaygın ideolojinin belirlenmesinde rol oynar. Aşırı katı bir disiplin, belirli ideolojilerin uzantısı olan yayınları sokmamak, belirli ideolojilerin yandaşlarını sistemli bir biçimde uzaklaştırmak, askeri okullarda ders verecekleri ideolojilerini göz önüne alarak seçmek, ordudaki olası ideolojik yelpazeyi büyük ölçüde daraltır. Şili'de ordu, cumhuriyetçiliği ve siyaset dışı olmasıyla ünlüydü. 1965'ten sonra, "kontrgerilla ve iç düşmana karşı savaş" eğitimi görmüş olan komutanların etkisiyle hava hızla değişti. Aynı ordu, Allende'yi kanlı bir biçimde devirerek, Latin Amerika'nın en uzun ömürlü ve baskıcı askeri diktatörlüklerinden birisini kurdu.
    Allende'nin demokratik yollardan iktidara gelmiş olan Marksist yönetiminin, darbe geleneği olmayan bir toplumda, kanlı bir biçimde sonuçlanmasında iki önemli öğe rol oynadı: içte burjuvazinin, dışta ABD'nin büyük destek ve özendirmesi. Hiç kuşku yok ki, bu iki etken olmadan, General Pinochet'nin kanlı diktatörlüğü oluşamazdı. Ama diktatörün yaptıklarının her zaman bu iki desteğin istekleriyle tam uyuşmadığı bir gerçektir ve askeri diktatörlüklerin özelliklerinin aydınlatılması açısından da önemlidir. Şili'de 1970'te kamulaştırılan büyük bakır madenlerini, askeri diktatörlük Amerikan şirketlerine geri vermemiştir. Devletin ekonomiden çekilmesini öngören ve burjuvazinin yararına işleyen modele karşın, devlet harcamaları, askerler zamanında, brüt ulusal üretimin yüzde 25'inden yüzde 30'una çıkmıştır. Çünkü ordu, ne elleri kolları serbest bağımsız bir güçtür, ne de iç ve dış destekçilerinin emrinde bir aygıt. Ordunun yönelimleri, birçok etkenin bir bileşkesi olarak ortaya çıkar.
    Ordudaki temel siyasal eğilimin tutucu ya da ilerici olması şu sorunların yanıtlarına da bağlıdır: Kurulu düzen, temel soruları çözme umudu veriyor mu? Yoksa farklı modeller, benzer koşullarda başka ülkelerde daha mı başarılı? 1968 yılında Rio de Janerio'da yapılan 8. Amerikan Orduları Genelkurmay Başkanları Toplantısı'nda ABD'yi General Westmoreland temsil ediyordu. Daha önce Vietnam'da başkomutanlık yapmış olan generalin konuşmasıdaki şu cümle dikkati çekmekteydi: "Düş kırıklığının nedenlerini kökünden yok etmek için, toplumsal ve siyasal cephede verilecek mücadele, dar anlamda askeri mücadeleden daha belirleyicidir." Latin Amerikalı askerler arasında giderek etki yapan bu görüş, ABD'nin "sınırlı demokrasi"leri doğrudan askeri rejimlere tercih etme eğilimi ile birleşince daha da anlam kazanıyor.
    Bertolt Brecht "Faşist, muhabbet tellalının fahişeyi koruması gibi, işçileri koruduğunu öne sürer" diyor. Oysa geri kalmış ülkelerde rastlanan sağcı askeri diktatörlüklerin hemen hiçbirisi bu sınıfa girmiyor. Çağdaş askeri diktatörlüklerin çoğunlukla özel bir ideolojileri ve yeni bir meşruluk temelleri yok. 12 Eylül'de Türkiye'de de görüldüğü gibi, amaç eskisinden çok farklı bir siyasal düzen değil, "siyasetin yok edilmesi". Başta siyasal partiler olmak üzere, egemenliğin kaynağı olarak halkı alan bir meşruluk temeli tümden yadsınmıyor. Ama siyasetçiler ve siyasetin kendisi kötüleniyor. Kitleler siyasetten soğutulmaya çalışılıyor. Oysa Nazi, faşist ve komünist diktatörlüklerin çok farklı ve kendilerine özgü birer meşruluk temelleri olduğunu biliyoruz.

    (4) Askeri diktatörlükler niçin ve nasıl sonuçlanırlar? Bu sorundaki "niçin"in yanıtları, iç ve dış koşullardan, bir de ordunun yapısından kaynaklananlar olmak üzere, üç grupta toplanabilir.
    Ekonomik ve toplumsal sorunları çözmedeki başarısı, tüm diğer rejimlerde olduğu gibi, askeri rejimlerin de ömürlerini uzatır. Sorunları çözmedeki zorluklar ve toplumda sivil çözümlere yönelik umutlar yaygınlaştığı ölçüde, askeri yönetimi sürdürmek zorlaşır. Şili'de General Pinochet'nin askeri diktatörlüğü, elde ettiği ekonomik başarılar sayesinde, oldukça uzun bir süre varlığını koruyabildi. Ama iç ve dış desteklerinde "demokrasiye dönüş zamanının geldiği" eğilimi güçlendiği için, sonunda "yumuşak geçiş" kaçınılmaz hale geldi.
    Dış etki, Şili'de askeri rejimin oluşmasında da sonuçlanmasında da önemli rol oynamıştır. Ekonomik ve askeri açıdan dış yardıma muhtaç, bazı büyük devletlerle -iç ve dış güvenlik dahil- karmaşık ilişkiler içine girmiş olan geri kalmış ülkeler için, her önemli adımda dış etkeni hesaba katmak kaçınılmazdır. Eğer işbirliği yapılan, destek sağlanan ülkeler demokratik ise, belirli sorunların ürünü olan askeri rejimler, o sorunları şu ya da bu biçimde çözdükten sonra gitmek zorunda kalırlar. Aynı işlevi sivil görünüm altında yerine getirebilecek bir rejim, dış destekçiler açısından da daha az sakıncalar taşır. Geri kalmış ülkelerdeki askeri yönetimler, etki alanında bulundukları dış güçlerin en azından "rıza"sı olmadan kurulamayacakları gibi, onların isteklerine karşı da uzun süre varlıklarını koruyamazlar.
    Askeri diktatörlüklerin sonunu getiren en önemli etkilerden birisi de, doğrudan orduların yapılan ve işlevleriyle ilgilidir. Hiçbir iktidar, kendi ideolojisinin dışındaki düşüncelerden hoşlanmaz. Ancak demokratik iktidarlar, farklı ideolojilere rıza, hatta saygı göstermek zorunda kalırlar. Askeri iktidarların ise, yapılarının ve eğitimlerinin sonucu olarak, kendilerininkinden değişik görüşlere hoşgörü ile bakmaları beklenemez. Ama askeri iktidarlar kurumlaşıp askeri devletlere dönüştükçe, toplumda yasaklanan çoğulculuk ordunun içinde gelişmeye başlar. Bazı durumlarda -Latin Ameririka'daki çeşitli örneklerde görüldüğü gibi- hava, deniz ve kara kuvvetleri ayrı siyasal partiler görünümü kazanırlar. Hatta aynı kuvvet içinde, sağ, sol ve orta kanatlar oluşabilir. Oysa sivil örgüt ve güçler arasında gerçekleştirilemeyen bir uzlaşmayı, ordu içinde gerçekleştirmek daha kolay ya da daha az sancılı değildir. (Rouquie, Fransa'da havacıların cumhuriyetçi ve sivillere yakın olmasına karşılık, Arjantin'de aşırı sağcı eğilimler taşıdıklarına dikkati çekiyor. Yaptıkları işe, kullandıkları silah ve araçlara, toplumsal kökenlerine, içinde bulundukları özel koşullara ve eğitim farklarına bağlı olan bu bölünmeleri açıklamak için, tarihsel evrimi de göz önünde bulundurmak gerekir.)
    Askeri siyasal sistemlerin hangi etkenlerin baskısı ile sona erdikleri kadar, nasıl sona erdikleri de önemli. Hemen belirtelim ki, bir askeri yönetim ne kadar çok kan dökmüşse, ne kadar çok baskı yapmış ve şiddet kullanmışsa, sona erişi de o ölçüde sıkıntılı ve sancılı olur. Oysa halkın verdiği destek azaldıkça, muhalefet güçlendikçe, rejimin varlığını sürdürebilmek için baskı ve şiddete giderek daha çok başvurması kaçınılmazlaşır. Bu gibi durumlarda "yumuşak geçiş" olanaksızlaşırken, askeri rejimin sorumlularının -bazen de ağır biçimde- cezalandırılmaları gündeme girer. Hesap sorulmasından korkan askerler, yönetimin yeniden sivillere terk edilmesinden çekinmeye ve bunu önlemek için çeşitli yollara başvurmaya başlarlar. Sadece askeri rejim sırasında işkence yapmış, siyasal amaçla "devleti korumak için" cinayetler işlemiş olanlar değil, kapalı rejimden yararlanarak çeşitli yolsuzluklara karışmış olanlar da, sivilleşmenin önünde birer engeldir.
    Alain Rouquie, Latin Amerika'da "kurumsallaşmış askeri hükümetler" arasında siviller tarafından devrilmeye tek bir örnek gösterebiliyor: "Bolivya"da askeri cunta 1952 yılında halkın coşkulu sokak gösterileri ile yıkıldıktan sonra, sivil iktidarın ilk yaptığı şey, orduyu terhis edip, askeri kadrolarda büyük bir "temizliğe" gitmek olmuştu. (Gelişmiş ülkeler için verilebilecek belki tek örnek ise, 1920'de General Lüttwitz yönetimindeki askeri darbenin, Berlin'deki genel grev sonucu iki günde başarısızlığa uğratılması olayıdır. Ama bu olayda, komutanların çoğunun darbeye açık bir destek vermekten kaçınmış olmaları da kuşkusuz büyük rol oynamıştır.)
    Askeri rejimin sonuçlanmasında ikinci bir model olarak, askerlerin gidip, kurdukları sistemin kalması gösterilebilir. Örneğin yetkilerin büyük ölçüde devlet başkanına bağlı olduğu bir "başkanlık sistemi" oluşturulur ve o göreve de, askerlerin güvendikleri bir komutanın "sivilleşerek" gelmesi sağlanır. Zamanla da her "başkan", görevini kendisi gibi sivilleşmiş başka bir generale devreder. Bütün bunlar olurken, ordu perde arkasındaki "koruyucu ve kollayıcı güç" olarak devrededir.
    Rouquie, "denetlenen ve baskı altında tutulan çok partililik" ya da "egemen bir askeri parti"ye dayalı çözümleri de üçüncü bir model olarak değerlendiriyor. Burada toplumsal güçler dengesine göre oluşan bir tercih söz konusudur. Eğer askerler kuracakları ya da kurduracakları partinin büyük ağırlık taşıyacağına inanırlarsa, bu onlar açısından kuşkusuz en uygun seçeneği oluşturur. Ama bunu sağlayacak kadar başarılı olamamış ve yıpranmışlarsa, denetim altında birçok partili sisteme razı olmak zorunda kalabilirler. Türkiye'de 12 Eylül'den çıkışta Amiral Bülent Ulusu'ya bir parti kurdurma istekleri başarılı olamayınca; General Kenan Evren'in cumhurbaşkanlığı ve sınırları daraltılmış bir çok partililik ile yetinilmek zorunluğu doğmuş, aynı zamanda General Turgut Sunalp'ın kurduğu partiye de açık bir destek verilmiştir.
    27 Mayıs'tan sonra, ordunun kışlasına çekilmesi için, General Cemal Gürsel'in cumhurbaşkanı, gene eski bir general ve tarihsel kişiliği olan İsmet İnönü'nün başbakan, darbeye öncülük eden subayların da "ölünceye kadar" senatör olmaları gerekmişti. Daha sonra genelkurmay başkanı Cevdet Sunay, sivilleşerek cumhurbaşkanı seçildi. 12 Mart 1971 darbesinde ise, genelkurmay başkanı Faruk Gürler'in cumhurbaşkanlığı, ancak partilerin aralarında uzlaşmaları sayesinde başka bir eski askerin (Amiral Fahri Korutürk) o göreve seçilmesi ile önlenebildi. (Komutanlar arasında bu konuda görüş birliği bulunmaması, formülün uygulanmasını kolaylaştırdı.)
    Bazı istisnaları bulunmakla birlikte, askerler genellikle, bir takım güvenceler almadan iktidarı terk etmezler. Üstelik, geri kalmışlık ya da gelişme sürecinin koşulları nedeniyle, hiçbir zaman da "geri dönmemek üzere" gitmezler. Bütün toplumsal kurumlarda olduğu gibi, siyasal sistemler de, ömürleri uzadıkça güçlenirler. Zaman içinde bir yandan aksayan yönleri düzelir, öte yandanda toplum kendilerine alışır; uymayı, saygı göstermeyi doğal saymaya başlar. Oysa her askeri darbeden sonraki yeniden düzenleme, bir türlü kurumlaşamayan, istikrar kazanamayan bir siyasal ortam oluşturur. Her defasında birçok şeye yeniden başlamak gerekir. Geri kalmış ülkelerde, iki askeri yönetim arasındaki süre uzadıkça, sivil güçler arasında -özellikle askerlere başvurmama, özendirmeme konusunda- uzlaşma eğilimi arttıkça, sivil yönetim ve kurumlar o ölçüde güçlenir.
    Duverger'nin deyimiyle; "Bir rejimin bilançosu sadece gerçekleştirdikleriyle değil, aynı zamanda yarattığı tepkilerle ölçülür". Örneğin, eğer İtalya ve Fransa faşist diktatörlükler dönemini yaşamış olmasaydı, her iki ülkenin ağırlıksız komünist partileri, savaş sonrasının en büyük siyasal güçleri arasına giremezlerdi. Gene Duverger'ye katılarak, geri kalmış ve özgürlük geleneği bulunmayan ülkelerde, baskı rejimlerinin bazen uzun sürebileceğini söyleyebiliriz. Ama bu gibi durumlarda bile, rejimle bütünleşen diktatörün ölümüyle birçok şey değişmektedir. Avrupa'nın en geri ülkeleri arasında sayılan İspanya ve Portekiz'in Franco ve Salazar diktatörlüklerinden sonra hızla demokrasiye ve ılımlı sola kaymış oluşları elbette ki bir rastlantı değildi.
    Ordunun tek tipçi otoriter yapısı, sivil yaşamı düzenlemeye uygun olmadığı için, askeri rejimler, bir tepki olarak, kendilerinden sonra genellikle istemedikleri güçlerin iktidara gelmesi sonucunu doğururlar. Örneğin 27 Mayıs darbesi Demokrat Parti'yi iktidardan uzaklaştırmıştı, ama kapatılan partinin uzantısı olan Adalet Partisi, kısa bir süre sonra, daha da güçlenmiş olarak iktidarı ele geçirdi. 12 Mart darbesinin hedeflerinden birisi genel olarak sol, özel olarak da Cumhuriyet Halk Partisi'nin sol kanadıydı. Oysa darbeden sonra o kanat önce partiye egemen oldu, ardından da, yapılan ilk genel seçimlerden birinci parti olarak çıktı ve uzun yıllardan beri ilk kez iktidara ulaştı. 12 Eylül'den sonraki ilk genel seçimleri ise, darbecilerin destekledikleri parti değil, darbecilerin açıktan cephe aldıkları parti kazandı.
    Alain Rouquie, askeri darbelerin laboratuvarı sayılan Latin Amerika üzerindeki incelemelerinin ışığında, askeri rejimlerin, "hemen her zaman, bir gelir transferi ve toplumsal planda kartların yeniden dağıtımı" sonucunu verdiğini söylüyor. Yansız bir siyasal hareket olamayacağına, her askeri rejim de belirli toplumsal güçlerle işbirliği yapmak zorunda kalacağına göre, bunu doğal, hatta kaçınılmaz saymak gerekir.







www.1001kitap.com