c) Tek Partili Rejimler

Batılı ülkeler önce sanayi devrimini yaşadılar, kitlesel eğitim sonradan geldi. Oysa Üçüncü Dünya ülkelerinde, tersine, önce zihinler değişiyor, maddi çevredeki değişmeler arkadan geliyor. Maddi koşullar ağır değiştiği halde, manevi koşullar hızlı bir değişim geçiriyor. Gelişmiş ülkelerde olup bitenleri izleyen, onlardan etkilenen insanlar, kendi ülkelerindeki koşulların istekleri ölçüsünde iyileşmemesinden rahatsız ve mutsuz oluyorlar. Başka bir deyişle, ekonomik kalkınma toplumsal uyanışın gerisinde kaldığı, toplumsal düzen yarattığı beklentileri karşılayamadığı için, doğan huzursuzlukları bastırmak, patlamaları önleyebilmek, insanları daha azına razı edebilmek için, baskı rejimleri kaçınılmazlaşabiliyor.
    Roger-Gerard Schwartzenberg'in de vurguladığı gibi, geri kalmış ülke rejimlerinin -bazı istisnalar dışında- üç önemli özelliği var: Tek parti, kişisel iktidar ve baskı.
    Orta sınıf güçlendikçe, demokrasinin yaşama şansı artar. Ezilmiş, çıkarlarını savunmak için yasal olanaklardan yoksun kalmış bir işçi sınıfı, komünizme temel oluşturur. Oysa geri kalmış ülkelerin çoğunluğunda, ne birinci duruma rastlanır ne de ikinci. Demokrasiyi kuramayan bu ülkelerin, Leninci komünist tek partiye dayalı bir rejim oluşturmaları da zordur. (Çin, Vietnam, Kamboçya ve Küba rejimleri, bu modele bir ölçüde yaklaşmakla birlikte, özel koşulların ürünüdür. Çin'de ve Vietnam'da, daha çok kırsal kesime dayanan komünist partiler, ulusal kurtuluş savaşı ile, Küba'da ise, tüm barışçı yolları tıkayan bir diktatöre karşı mücadele ile bütünleşerek iktidar oldular. Kamboç rejimi ise, içteki evrimden çok, dış etkilerin ürünüdür.)
    Geri kalmış ülkelerde rastlanan tek parti modelleri, daha çok Kemalist tek partiden etkilenmiş olmakla birlikte, yerine göre faşist ve bazı durumlarda komünist tek parti özelliklerinden de esinlenmişlerdir. Ama buradaki tercihler, yöneticilerin kişisel eğilimlerinden çok, ülkelerinin koşullarının sonucudur.
    Siyasal bağımsızlığın kazanılmasından sonra, geri kalmış ülkelerin önemli bir kesiminde, iki ya da çok partili demokrasi denemeleri yaşandığını daha önce de belirtmiştik. Ama ekonomik ve toplumsal atılımlardaki başarısızlıklar ve uyanan beklentilerin karşılanamaması sonucunda doğan düş kırıklığı, kendisine yıkılacak hedef olarak, çok partili sistemi seçmekte gecikmemiştir. Siyasal bağımsızlıkla birlikte doğan aşırı iyimser beklentilerin gerçekleşmemesi, kısa zamanda siyasal sisteme bağlanmış ve tek parti yönünde hızlı bir gelişme ortaya çıkmıştır.
    Tek parti, bu ülkeler açısından, bir yandan ulusal bütünleşme, bir yandan da ekonomik ve toplumsal çağdaşlaşma aracı olarak görülmüştür. Henüz bir ulus oluşturamamış olan bu toplumlarda, çok partili sistem, kabile ve aşiret bölünmelerinin, etnik ve bazı durumlarda dinsel farkılıkların, partiler aracılığı ile yansıması tehlikesini getirmiştir. Toplumun daha uluslaşmadan bölünmesi ve hatta -bazı durumlarda- daha küçük devletçiklere ayrılması olasılığı ortaya çıkmıştır.
    Çad ilerici Partisi'nin 1963'deki genel kurulunda Tombalbaye'nin sarf ettiği şu sözler, tek partinin nasıl modernleşme aracı olarak görüldüğünü çok iyi yansıtıyor: "Devam eden gelişme, tüm enerjilerin bir araya gelmesini ve herkesin aynı hedefte birleşmesini gerektirmektedir. Tek parti, bu alanda, harekete geçirici bir güç olarak, temel bir rol oynayacaktır."
    Daha önce de vurguladığımız gibi, çoğulcu siyasal sistem, çoğulcu toplumsal yapının bir ürünüdür. Tekilci bir rejim, çoğulcu bir yapının üzerinde sıkıntı yaratır; tıpkı iki ayaklı bir insanın, tek paçalı bir pantalonla yürümesi gibi... Ama toplumsal işbölümünün yeterince gelişmediği, toplumun çoğulcu bir görünüm kazanmadığı durumlarda, siyasal çoğulculuk gereksinme olmaktan çıkıp, yapay bölünmelere de neden olabilir. Lenin, tek sınıflı -yani sınıfsız- toplumun hedeflendiği Proleterya Diktatörlüğünde, tek partiden fazlasına gerek olmadığını düşünürken, kendi içinde tutarlıydı. Geri kalmış ülkelerin çoğunda ise, sınıflararası çelişkilerin belirginleşmediği, uzlaşmaz toplumsal çelişkileri olan toplumsal sınıfların henüz ortaya çıkmadığı gerekçesiyle, birden fazla siyasal partiye gerek olmadığı görüşüne yaygın olarak rastlanıyor. (Benzer bir görüş, cumhuriyetin ilk yıllarında KADRO Dergisi etrafında toplanan bir grup aydın tarafından Türkiye'de de savunulmuştu.)
    Geri kalmış ülke tek partileri, yapı olarak komünist ve faşist tek partiden çok Kemalist tek partiye daha yakındır. Bu partiler, öncü ve aşırı disiplinli seçkin bir kitleye değil, olabildiğince yaygın halk yığınlarına dayanmaya çalışırlar. Çünkü amaç, itici bir güç oluşturmaktan çok, önderin otoritesini güçlendirmek ve ona destek olmaktır. Ülkede var olmayan demokrasi parti içinde de yoktur. Parti içi seçimler, üyelerin yukarıda saptanan adayları onaylamalarından öteye anlam taşımazlar. Partideki değişmeler tabandan değil, tavandan kaynaklanan kararlar sonucu ortaya çıkar. Tavanda egemen olan da, genellikle tek bir kişidir.
    Bu yapıdaki bir tek partiye dayalı rejimin, otoriter olması, baskıcı olması kaçınılmazdır. Üstelik işbölümünün yeterince gelişmemesi sonucu, toplumsal işlev ve yetkilerin belirli kurum ve ellerde toplanmış bulunması, rejimin bu özelliğini güçlendirmektedir. Ulusal birliğin sağlanması ve ekonomik-toplumsal gelişmenin hızlanması için, güçlü bir merkezi otoritenin varlığı da, çoğunlukla bir ön koşul gibi görünmektedir. Bu durum, Avrupa'da feodal beyliklerin yıkılıp ulusal devletin kurulması aşamasındaki "mutlak krallık" rejiminin varoluş nedenine benzetebiliriz, iktidarın derebeyler arasında paylaşıldığı bir toplumun uluslaşabilmesi için, iktidarın tek elde toplandığı böyle bir aşamadan geçmesi herhalde kaçınılmazdı.
    Tek parti diktatörlükleri, çoğunlukla, yasama meclisinin, seçimlerin -anlamlarını büyük ölçüde yitirmiş olmakla beraber- korunduğu, sivil diktatörlüklerdir. Oysa Üçüncü Dünya'nın askeri diktatörlüklerinin, bu tür anayasal kurumlara, görünüşü kurtarmak için saygı gösterdikleri durumlar istisna sayılabilir. Bunun nedeni ise, askerlerin sivillere duydukları güvensizlik ve küçümsemedir; askeri diktatörlüklerin amacı, karışıklığı ve rüşveti önleyip, etkili bir yönetim kurmak, ulusal bütünlüğü sağlamaktır. Ama ya ordunun başındaki kişisel çekişmeler, ya da özellikle Afrika'da görüldüğü gibi astüst çelişki ve çekişmeleri, askeri iktidarın istikrarını olumsuz yönde etkiler. Sierra Leone ve Dahomey gibi ülkelerde, ilk darbeyi yapan general ve albaylar yüzbaşılarca, yüzbaşılar da astsubaylarca devrildi. Genç ülkelerde, darbe yapıp kendisini mareşal ilan eden çavuşlara bile rastlandığını biliyoruz.