b) Azgelişmiş Demokrasiler

Hiç kuşku yok ki, çoğulcu bir demokrasi, ancak çoğulcu bir toplumsal yapıda gelişebilir. Oysa geleneksel yapının ağırlığını koruduğu, aşiret veya toprak ağaları ile dinsel güçler ittifakının karşısına, çağdaş teknolojiye dayalı üretici güçlerin çıkamadığı durumlarda, çoğulcu değil, ancak tekilci toplumlardan söz edilebilir. Bu nedenle de, geri kalmış ülkelerde demokratik rejimlerin yaşayabilmesi zordur.
    Gabriel Almond'a göre; Batı'da önce uluslar, sonra hükümet otoritesi ve yasaya saygı alışkanlığı oluştu. Zamanla seçim, siyasal partiler, baskı grupları ve iletişim araçları gelişti. Bunların sonucu olarak, "uyruk"lar "yurttaş"a dönüştü. Sonunda da sıra, refah isteklerinin gerçekleşmesine geldi. Oysa, "Yeni ulusların devlet adamları, bu sorunların hepsiyle aynı anda karşı karşıya kalıyorlar." Almond ve Powell'in birlikte belirledikleri gibi, geri kalmış ülkeler, devleti, ulusu, katılmayı ve paylaşmayı birlikte gerçekleştirmek zorundalar.
    Siyasal bağımsızlıklarını yeni kazanmış olan ülkelerin seçkinleri için demokrasinin belirli bir çekiciliği vardır. Çünkü içlerinde önemli bir kesim, Batı üniversitelerinde okumuş ya da Batı kültürünün dolaylı yollardan etkisinde kalmışlardır. Üstelik özgürlük, özellikle aydınlar için doğal bir gereksinmedir, insan benliğini bulduğu ölçüde, toplumsal sorunlar üzerinde düşünmek ve düşündüğünü açıkça söyleyebilmek ister, buna engel olunduğunda mutsuz olur. Bu açıdan da demokrasi, yeni ulusların aydınları için çekicidir. Tüm aydınlar için olduğu gibi, onlar için de demokrasi yalnız bir araç değil, aynı zamanda bir amaçtır.
    Buna karşılık, geri kalmış ülkelerin hızla sanayileşmek zorunda olmalarının gerektirdiği özverilerin demokrasi içinde sağlanması kolay değildir. Halkın çoğunluğunun okuma-yazma bile bilmemesi, açlık ya da yarı-açlık içinde olması da demokrasiyi zorlaştırır; en az insanca yaşam koşullarına sahip bulunmayan toplum kesimleri açısından anlamsızlaştırır. Seçme ve seçilme hakkı, bu insanlar için, ancak yoğun yoksulluğu değiştirme umudu verebildiği ölçüde önem taşıyabilir. Yoksa seçimler anlamını yitirir ve Duverger'nin deyimiyle; "Demokrasinin biçimsel yöntemleri, uygulandıkları zaman, sadece kitlelere kendilerinin çıkarı için oy verdirten derebeylerinin egemenliğini gizlemeye yarar." Demokrasinin araç olarak görülmekten çıkıp amaç olabilmesi, halk kitlelerinin belirli bir eğitim ve yaşam düzeyine ulaşmış olmasına bağlıdır. Geri kalmış ülkelerin, demokrasinin özünden çok biçiminden yararlandıklarını söylemek yanlış olmaz. Siyasal bağımsızlıklarım elde ettikten sonra, Güneydoğu Asya ile Afrika ülkelerinin çoğu ilk aşamada parlamenter sistemi denediler. Hatta anayasalarının kaleme alınması için, ünlü batılı anayasa hukuku uzmanlarından yararlandılar. Ancak bunlar içinde, yalnız Hindistan, Türkiye ile birlikte, parlamenter sistemi demokratik bir yönde geliştirip, yaşatma şansına sahip oldu.
    Türkiye ile Hindistan'ın bu başarısında, iki önemli ortak koşul rol oynadı. Güçlü, kalabalık bir bürokrasi ve toplum üzerinde çok büyük etkisi olan bir ulusal önder. Türk toplumu, yüzyıllar süren bir imparatorluğu yönetmiş sivil-asker bir bürokrat kadroya sahipken, Hint bürokrasisi, sömürgeci ülke İngiltere tarafından yetiştirilmişti ve sadece sayıca kalabalık olmakla kalmıyor, bazıları da İngiltere'de eğitim görmüş olmanın etkilerini taşıyordu. Parlamenter demokrasiyi kurmak isteyen öncü güçler de, onların toplumsal dayanağını oluşturacak belirli bir orta sınıf da, bu sayede ortaya çıkmıştı.
    Türkiye'de Mustafa Kemal Atatürk'ün, Hindistan'da ise Pandit Nehru'nun bu gelişimde oynadıkları rolü biliyoruz. Ama bu iki ülke arasındaki, iki önemli farkı bu vesileyle vurgulamak gerekir: Hindistan'ın çok karmaşık bir etnik yapıya, çok uluslu ve çok inançlı bir toplumsal yapıya sahip olmasına karşılık, Türkiye uluslaşma sürecinde çok ilerlemiş, daha tutarlı bir toplumsal yapıya sahipti; demokrasiyi kurmak açısından önem taşıyan ulusal bütünlüğünü sağlaması zor olmadı.
    Bu birinci fark, Türkiye'de siyasal kurumların demokratikleşmesini kolaylaştırırken, rejimin dayandığı siyasal partiler açısından Hindistan daha şanslıydı. Türkiye'de Atatürk'ün kurduğu siyasal parti (CHP), çok köklü bir devrimin ve 27 yıllık tek parti yönetiminin yıpranmışlığı ile ikinci parti durumuna düşerken; Hindistan Kongre Partisi, Duverger'nin deyimiyle "Egemen Parti" niteliğini ve iktidarı korudu. Hatta, Nehru ailesinin (Pandit Nehru, kızı Indra Gandi, torunu Rajiv Gandi...) üyelerinin önderliği büyük ölçüde sürdü ve rejimin istikrarında rol oynadı.
    "Üçüncü Dünya" ülkeleri içinde parlamenter sistemi deneyenler, bu iki istisna dışında, ya zamanla rejimlerinin sivil veya askeri diktatörlüklere ya da başkanlık sistemine dönüştüğünü gördüler. Latin Amerika ülkeleri ise, zaten ABD rejiminin etkisi altında kalarak, doğrudan başkanlık sistemini denemekle işe başlamışlardı. Bu ülkelerin toplumsal özelliklerinin ve demokratik kültür yokluğunun, parlamenter sistemden çok başkanlık sistemine yatkın olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama bu tür ülkelerde, başkanlık sisteminin yürütmeye istikrar kazandırma şansının daha büyük olmasına karşılık, ülkedeki siyasal çatışmayı sertleştirme ve dikta eğilimlerini arttırma gibi bir etkisi olduğu da yadsınamaz.
    Kemalist model, özellikle Ortadoğu ve Afrika ülkeleri üzerinde etkili olurken, Latin Amerika ülkeleri üzerinde de Meksika modeli etkili oldu. Toprak reformuna ve işçi sendikalarına önem veren bir başkanlık sistemi olarak Meksika modeli, muhalefeti boğmamakla birlikte, Hindistan'daki gibi bir "Egemen Parti"ye dayanıyor. Kurumsal Devrim Partisi'nin ismi bile, geri kalmış ülkelerin ikili ve çelişkili gereksinmesi olan, hızlı değişme ile birlikte istikrarı çağrıştırıyor. Küba'daki Castro devriminin özellikle başlangıç yıllarındaki başarısı ve çekiciliğinin, Meksika modelinin Latin Amerika'daki etkisini bir ölçüde azalttığını söyleyebiliriz.
    Geri kalmış ülkelerde başkanlık sistemine daha çok rastlanmasının en önemli nedeni, parlamenter sistemin siyasal istikrarı zorlaştırmasıdır. Ulusal bütünlüğü henüz yeterince sağlayamamış, hızlı toplumsal değişme nedeniyle geleneksel yapı çökerken, zıtlıkların, çelişkilerin, bölünmelerin arttığı, eski ile yeninin yan yana yaşadığı ve eski ile yeni arasında bocalayanların çoğunluğu oluşturduğu bir ortamda, aynı partinin uzun süre çoğunluğu koruması kolay değildir. Koalisyonların gerektirdiği uzlaşma ve hoşgörü alışkanlığı ise, henüz bu gibi ülkelerde yerleşmemiştir. Çünkü bunlar, yaşanarak, hata yapılarak, zaman içinde edinilen alışkanlıklardır. Oysa başkanlık sistemi yürütme organına istikrar ve otorite sağlar.
    İster parlamenter, isterse başkanlık sistemi aracılığıyla olsun, demokrasinin -kaba çizgilerle de olsa- uzunca süre uygulanabildiği Türkiye, Hindistan, Meksika, Şili, Arjantin gibi ülkeler, diğer geri kalmış ülkelere göre daha fazla gelişmişlerdir. Demokrasinin tümüyle başarısız olduğu ülkeler ise, ekonomileri temelde tarıma dayalı olan, ya hiç ya da çok az sanayileşmiş, nüfusun ezici çoğunluğunun kırsal kesimde oturduğu ülkelerdir. Bu sınıfa giren ülkelerde, yalnız ekonomik yapı değil, toplumsal yapı da demokrasiye elverişli değildir.
    Ulusal Birliğin yeterince sağlanamamış olduğu bu ülkelerdeki toplumsal özelliklerin demokratik sistemle bağdaşmayan yanlarını Erhan Koksal şöyle sıralıyor: "Siyasal ve toplumsal eşitsizlikleri içeren, babaerkil davranışları destekleyen, otoriter siyasal yapılan kolaylıkla kabul eden, en azından hoşgörü ile karşılayan, ulusal-hukuksal otoriteden çok, karizmatik, geleneksel, kişisel, olağanüstü otoritelere değer veren, hatta büyük ve boş inançların devlet yönetiminde etkili olabildiği bir değerler sistemi..."
    Demokrasi, insan onuruna en uygun rejim olmakla birlikte, kurulması ve yaşatılması hiç de kolay olmayan bir rejimdir. 1929 büyük dünya ekonomik bunalımı gibi çalkantılara, gelişmiş ülke demokrasilerinin bile dayanamadığı ve yıkılarak, yerlerine acımasız baskı rejimlerinin kurulduğu göz önüne alınırsa, azgelişmiş ülkelerin azgelişmiş demokrasilerinin bunalımlar karşısındaki dayanaksızlığını doğal karşılamak gerekir. (Tıpkı, büyükleri nezle eden bir soğuğun, çocukların zatürre olmaları sonucunu doğurabilmesi gibi...) Demokrasi, gelişmiş ülkelerde doğal koşullarda, neredeyse kendiliğinden oluşmuşken, geri kalmış ülkelerde "sera"larda yetiştirilmektedir. Bu nedenle de, yaşaması ve gelişmesi için, giderek doğal ortamla bütünleşmesi için, ayrı bir özen göstermek gerekir. Bunalımlı dönemlerde, koşulların zorluklarını ve kişilerin günahlarını demokrasiye bağlamak yanlıştır.