a) Geri Kalmışlığın Nedenleri ve Özellikleri

Geri kalmışlık ya da azgelişmişlik, her şeyden önce ekonomik bir kavramdır. Dünya nüfusunun dörtte üçünü oluşturan geri kalmış ülke insanlarının çoğunluğu yoksul ve açtır. Bu yoksulluk, onların toplumsal yapılarını ve siyasal yaşamlarını da olumsuz yönde etkiler.
    Geri kalmış ülkelerde teknoloji geri, üretim düzeyi düşüktür. Ekonomi tarıma dayanmakta, sanayi çok daha sınırlı bir önem taşımaktadır. Enerji tüketimi azdır. Yeraltı kaynakları başta olmak üzere, doğal kaynaklar ülkenin kendi olanaklarıyla yeterince değerlendirilememektedir. Çünkü sermaye, teknoloji ve nitelikli insan gücü yetersizdir. Aracılardan oluşan ticaret kesimi, ülke ekonomisinden aşırı bir pay almaktadır. Kişi başına düşen ulusal gelir çok düşük, gelir dağılımı genellikle çok dengesizdir. Gelişmiş ülkelere bağımlılık, özellikle ekonomik açıdan çok belirgindir, işsiz ve yarı-işsiz oranı yüksektir.
    Geri kalmışlığın ekonomik özellikleri kadar, demografik özellikleri de belirgin ve önemlidir. Gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı, bazı durumlarda sıfıra yaklaştığı halde, içlerinde Türkiye'nin de bulunduğu Üçüncü Dünya ülkelerinde, % 3'e kadar yükselen yıllık nüfus artışlarına rastlanır. Daha önce de değindiğimiz gibi, sağlık teknolojisindeki gelişmeler, bu ülkelerdeki çok doğum-çok ölüm dengesini bozmuştur. Özellikle çocuk ölümlerindeki, aşı kampanyalarına bağlı azalma, nüfus artış hızını daha da arttırmıştır. Yüksek doğurganlığa bağlı hızlı nüfus artışı, kişi başına düşen ulusal gelirin yükselmesini, yaşam koşullarının düzelmesini zorlaştıran etkenlerden birisidir.
    Doğum oranının yüksekliğine karşılık, ortalama ömrün gelişmiş ülkelere göre düşük oluşu, bu ülkelerdeki nüfus yapısının da farklı olmasını sağlar: Geri kalmış ülkelerin nüfusları gençtir. Toplumlardaki gelişme düzeyi arttıkça yaşlıların oranı da artar. Yaşlıların oranının arttığı toplumlarda tutucu eğilimler güç kazanırken, gençlerin çoğunlukta olması, değişiklik isteklerinin ağır basması demektir. Dış dünyayla kıyaslamanın yarattığı hoşnutsuzluk, toplumsal ve siyasal yaşamda istikrarı zorlaştırır.
    Geri kalmış ülkelerde beslenmenin yetersizliği, insan emeğinin yeterince verimli olmasını önler. Ekonomik olanakların kıtlığına bağlı olarak eğitim olanaklarının azlığı, işgücü verimini daha da olumsuz yönde etkiler. Kadın-erkek eşitsizliğinden başlayan toplumsal eşitsizlikler, toplumun tüm düzey ve boyutlarında belirgindir. Toplumsal katmanlar arasındaki, bazen uçuruma varan farklılaşma, gelişmiş ülkelere göre çok daha çarpıcı ve rahatsız edicidir. Bu dengesizlik, toplumsal patlamaları kolaylaştıran, iç barışı zorlaştıran bir etki yapar. Büyük ayrıcalıkları olan toplum kesimleri, bu ayrıcalıklarını koruyabilmek için, her türlü baskı, sindirme veya uyutma yöntemlerine başvurmak zorunda kalırlar.
    Geri kalmış ülkelerin önemli bir bölümü, daha kabile aşamasından kurtulup, ulusal birliklerini bile sağlayamamışlardır. Toplumun geleneksel yapısı çözülmeye yüz tutmuş, ama eski kurumların yerini yenileri alamamıştır. Eski ile yeni arasında bocalayan kuşaklar birbirinden kopmuş, birbirlerini anlayamaz, birbirlerine yeterince sevgi ve saygı . duyamaz olmuşlardır. Toplumda hâlâ gelenekler ve gelenekçi güçler egemendir; ama hızla artan sorunlar, hızlı bir yapı değişikliğini zorunlu kılmaktadır. Tüm bu çelişkilerin yarattığı gerilim, ülkeyi kolaylıkla iki düşman cepheye bölebilir. Bu sağlıksız durumun bir nedeni de, orta sınıfların yok denecek kadar zayıf oluşudur. Varlıklı küçük bir azınlık ile yoksul büyük çoğunluk arasında denge oluşturabilecek böyle bir sınıfın güçsüzlüğünde, bu ülkelerin eski bir sömürge oluşlarının, gelişmiş bir asker-sivil bürokrasiye sahip bulunmamalarının rolü büyüktür. Türkiye, İspanya, Portekiz gibi ülkeler, bu açıdan şanslı istisnalardır.
    Geri kalmışlık olgusunu tek bir nedene bağlamak, kuşkusuz ki olanaksız. Bu çeşitli nedenlere değinmeden önce, bazılarının öne sürdüklerinin tersine, geri kalmışlığın ırksal nedenlere dayandırılamayacağını vurgulamak gerekir. Bir zamanlar çok üstün bir uygarlık yaratmış olan İnkalar ve Aztekler, beyaz ırktan değildiler. Bugün geri kalmış olan Hintliler ve Çinliler eskiden beyazlardan çok daha ileri bir uygarlığın yaratıcısıydılar. Bugün bile beyaz ırktan olan birçok geri kalmış ya da gelişmekte olan toplum varken, sarı ırktan Japonlar, en ileri toplumlar arasında yer almaktadırlar.
    Geri kalmışlığın nedenlerinin başında coğrafi etkenler gelir. Verimsiz, zengin maden yataklarından yoksun topraklar ve kurak, çok sıcak veya soğuk bir iklim, daha başlangıçta gelişmeyi zorlaştıran bir doğal ortam oluşturur. Açık denizlerle bağlantısı olmaması, özellikle gelişmenin belirli bir aşamasında olumsuz etki yapabilir. Yeni denizaşırı yolların aranması gereği, denizcilik teknolojisini geliştirmiş, başlıca denizci ülkelerin giderek sömürgeler edinmesine, hızla zenginleşmesine ve gelişmesine neden olmuştur.
    Demografik koşulların gelişmişlik düzeyi üzerindeki etkisini de biliyoruz. Hızlı nüfus artışı, çok daha hızlı bir gelişme sağlanamayınca, ekonomik büyüme hızını ağırlaştıran, sorunların çözümünü ve bu arada açlık sorununun çözümünü zorlaştıran bir etki yapmaktadır.
    Ekonomik gerilik, sermayenin ve sanayinin yetersizliği ile belirginleşir. Ama sermaye olmayınca yatırım yapılamaz, yatırım yapılamayınca gelir artmaz ve teknoloji gelişmez. Düşük gelir ve teknolojik düzey ise, sermaye birikimini engeller. Bunlar geri kalmışlık kısır döngüsünün öğeleridir. Yeraltı ve yerüstü kaynakları zengin olanlar, önemli ticaret olanaklarına sahip bulunanlar, coğrafi konumları nedeniyle bazı teknolojileri daha önce geliştirme şansını ele geçirenler, sermaye birikimini sağlamış, gelişmelerini, ekonomik büyümelerini hızlandırmışlardır. Büyüyen ekonomi, yeni teknolojileri geliştirmeyi kolaylaştırmış ve böylece, gelişmişlerle geri kalmışlar arasındaki açıklık kapanacağına daha da artmıştır.
    Gelişme düzeyi üzerinde rol oynayan önemli bir etken de, kültürdür. Örneğin Japonya'nın hızla gelişip ön sıralara yerleşmesinde, Japon halkının kültürel özelliklerinin belirleyici olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, bir Japon kalkınma modelini, o kültür yapısı olmadan, taklit etmek olanaksızdır. Eğer bir toplumda insanlar disiplinliyse, çalışkansa, işvereni bir çeşit baba ve işyerini de aile gibi görebiliyorsa, bunun nedenini o toplumun tarihsel evriminde aramak gerekir. İnsan-doğa ilişkisi ilk davranış biçimlerini ve o doğal çevreye uygun teknikleri yaratır, insan, çevrenin önüne çıkardığı sorunlara göre davranır ve çözümler arar. Evrimin daha sonraki aşamalarında karşılaşacağı sorunlara da, önceki deneyimlerinin ışığı altında, önceki alışkanlıklarıyla yaklaşır. (Claude Levi-Strauss, ırkın kültürü değil, kültürün geniş anlamıyla ırkı belirlediği görüşünü savunuyor.)
    Geri kalmış ülkelerin özelliklerinden söz ederken, emperyalizm olgusuna da değinmek zorundayız. Bu olguyu göz önüne almadan, bu ülkelerin siyasal evrimlerini yeterince değerlendirebilmek olanağı yoktur. Emperyalizm, bugünkü kullanımı içinde genel anlamıyla, bir ulusun başka bir ulusu denetleyebilmesidir. Çağımızda bu, sömürgeleştirme ve doğrudan işgal dışındaki süreçlerle gerçekleşebilmektedir. Lenin'e göre, emperyalizm, kapitalizmdeki tekelleşmenin son aşamasıdır. Ama Mao, Sovyetler Birliği'nin de "halk demokrasileri"ni ekonomik denetim altına aldığına dikkat çekerek, bunu "sosyal emperyalizm" olarak adlandırmıştır.
    Rudolf Hilferding, emperyalizmin üç aşamadan geçtiğini söylüyor. Birinci aşamada, gelişmiş kapitalist ülkeler, geri kalmış ülkeleri ticaret yoluyla etkiliyor, dış pazarlarını genişletiyor. Bu aşamada, bir yandan bu ülkeler ekonomik sömürüye uğrarken, öte yandan geleneksel ekonomik yapıları yıkılıp, kapitalist süreçler harekete geçiyor, ikinci aşamada, geri kalmış ülkeler, gelişmiş ülkelerin gereksinme duydukları hammadde ve tarımsal üretim üzerinde uzmanlaşmaya itiliyorlar. Yani, uluslararası işbölümünde, sanayi üretimini gelişmişler, hammadde ve tarım ürünü üretimim ikinciler üstleniyorlar; sanayi mallarının fiyatları ile diğerlerinin fiyatları arasında denge hep birinciler lehine bozuluyor.
    Eski sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaya başlamalarıyla birlikte, üçüncü aşamaya giriliyor, ileri teknoloji geliştirme olanağından yoksun, teknolojik açıdan dışa bağımlı olan bu ülkeler, emek-yoğun geri teknolojileri seçip, kendi sanayilerini yüksek gümrük duvarlarıyla koruyorlar. Bunun üzerine, gelişmiş ülkeler, geri kalmışların zayıf burjuvazisiyle işbirliği yapıp, o ülkelere "yabancı sermaye" aracılığıyla girmenin yolunu buluyorlar. Aslında söz konusu olan, çok uluslu tekelleşmiş sermayedir. Sanayileşmek için yabancı sermaye ve yabancı teknolojiye gerek duyan ülkelerin borç yükü sürekli artarken, giderek daha bağımlı duruma geliyorlar.
    Emperyalizmin, geri kalmış ülkelerdeki geleneksel dengeleri bozduğu, ama onun yerine, kendininkine benzer dengeleri de kuramadığı söylenebilir. Çünkü geri kalmış ülkelerin benzeri dış pazarlar elde etmeleri, hele benzeri bir dış sömürü düzeni kurmaları çok zordur. Bu nedenle de, içteki sınıfsal çelişkiler, özellikle de emek-sermaye çatışması artar. Çünkü, dışardan aktarılacak olanaklar bulunmayınca, sermaye birikimi ancak geniş halk kitlelerinin kemerleri sıkmasıyla sağlanabilir. Oysa bu kitleler, yaşamlarım sürdürebilmek için zorunlu gereksinmelerini bile güçlükle karşılayabilmektedirler. Üstelik, emperyalizmin kitle iletişim araçlarıyla dünyaya yaydığı büyük tüketim eğilimi, böylesi bir fazla yetinme tutumunun gönül rızasıyla benimsenmesini olanaksız kılar.