b) Marksist Rejimler

Marksist rejimler, adı üzerinde, büyük ölçüde Marksist kuramdan, Marksist ideolojiden esinlenmiş, ona uygun olarak biçimlenmeye çalışmış ve çalışan rejimlerdir. Nasıl ki, batılı ülkelerde rejimin yasallığı liberal demokrasiye, bazı İslam ülkelerinde rejimin yasallığı İslama uygunluğuyla ölçülüyorsa, Marksist olarak nitelendirilebilecek olan ülkelerde de, rejimin yasallığının ölçütü, Marksizme olan uygunluğudur. Bu nedenle, önce kuramsal çerçeveyi, sonra bu tür rejimlerin oluşturduğu ortamı ve sonunda da, özelliklerini göreceğiz.
    Marx'a göre, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, küçük işletmeler rekabete dayanamayıp kapanırken, büyük ölçeklerde üretim yaygınlaştı, iş bölümü ve sadece belli malların üretimini yapan, uzmanlaşmış işletmeler arttı. Böylece çeşitli işletmeler, birbirlerinin tamamlayıcısı olarak çalışmaya ve on binlerce işçinin katıldığı üretim, toplumsallaşmaya başladı. Buna karşılık, üretim araçlarının özel mülkiyeti nedeniyle, üretimin denetiminin özel kişilerin elinde olması sürüyor ve giderek daha az kişinin egemenliğine giriyordu. Tüm üretimi yapan işçi, kendi ürettiği mal üzerinde hiçbir söz hakkına sahip değildi. Ama devlet, bu üretim, dağıtım ve paylaşma biçimini korumak üzere örgütlenmişti, işçinin yarattığı artı-değer sayesinde güçlenen kentsoylu sınıf (burjuvazi) ve toprağın geliri sayesinde emek sarf etmeden yaşayan büyük toprak sahipleri, bu ayrıcalıklı konumlarından kendi rızalarıyla vazgeçmeyecekleri için, çelişki giderek büyüyecek ve bu düzen, bir patlamayla yıkılacaktı.
    Marksizme göre, kapitalist düzeni yıkacak güç, işçi sınıfıdır. Çünkü, tüm üretimi yaptığı halde, serbest rekabet nedeniyle, giderek boğaz tokluğuna çalışmak zorunda kalan sınıf da işçi sınıfıdır. Düzenden en çok zarar gören gücün, düzeni yıkacak olan hareketin dayanak noktasını oluşturması doğaldır. Kapitalist toplum yıkılınca, bütün üretim araçlarının toplumsallaştırılacağı, tüm toplumsal denetimin emekçi sınıfların elinde olacağı, sosyalist topluma geçilecektir. Sosyalist toplumun ilk aşamasında, üretim düzeyinin sınırlı olması nedeniyle, "herkesin toplumsal üretime yeteneği ölçüsünde katılacağı, buna karşılık, katkısı ölçüsünde pay alacağı" bir paylaşım söz konusudur. Ama sosyalist toplumda herkes çalışmak ve üretmek durumunda olacağından, üretim ilişkilerindeki çelişkiler kalkacağından, giderek daha ileri bir üretim düzeyine ulaşılacaktır. Bu aşamada artık dağıtım sorunu çözülecek ve paylaşım, "herkesten yeteneğine göre alma, herkese gereksinmesi kadar verme" ilkesine göre yapılacaktır.
    Paylaşım ayrıcalıklarının ortadan kalkacağı bu aşamada, artık toplumsal ayrıcalıkların korunmasına gerek kalmayacağı için, devletin varoluş nedeni de ortadan kalkacaktır. Çünkü, devlet, "bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki egemenliğini sürdürmeye yönelik bir makine"den başka bir-şey değildir (Lenin). Engels, "komünizmin üst aşaması"nda, devletin yok olmasıyla ortaya çıkacak durumu şöyle anlatmaktadır:
    "Eskiden onların dışında olan, yabancı yasalar gibi, onların toplumsal hareketlerini dışarıdan sınırlayan, onlara egemen olan yasalar, nedenlerini tamamen gören insanların kendileri tarafından uygulanacak ve denetlenecektir. O ana kadar insanlara doğa ve tarih tarafından zorla kabul ettirilmiş gibi görünen bir arada yaşama bile, kendilerinin özgür bir eseri haline gelecektir. O ana kadar tarihe egemen olan yabancı ve öznel (sübjektif) güçler, insanların denetimi altına girecektir (...) Bu, insan türünün, zorunlulukların egemenliğinden özgürlüğün egemenliğine sıçrayışıdır."
    Marksizm açısından, kapitalist düzenin yıkılması ve komünizmin üst aşamasına ulaşılması, kendiliğinden ve bir çırpıda olamayacağına göre, bu geçiş döneminde, burjuvazinin diktatörlüğü olan rejimin yerine, "proleteryanın diktatörlüğü" zorunludur. Lenin, işçi sınıfının diktatörlüğü olarak yorumlanabilecek olan bu kavramı şöyle açıklıyor:
    "Proleterya diktatörlüğü, siyasal iktidarı ele geçiren, muzaffer işçi sınıfının sınıf kavgasıdır. Bu, yenilen, ama yok olmayan, direnmekten vazgeçmeyen, tersine, direncini yoğunlaştıran bir burjuvaziye karşı verilen bir savaşımdır."
    Görülüyor ki, proleterya diktatörlüğü, eskiden burjuvazinin, işçi sınıfına karşı kullandığı, devletin baskı olanaklarını, bu kez işçi sınıfının burjuvaziye karşı kullanması anlamına geliyor. Marx, her düzeyde, emekçilerin doğrudan seçeceği komite ve kurulların yönetime egemen olmasını düşünüyordu. Oysa Lenin, proleteryanın doğrudan egemen olacağı sistemi, "ezilenlerin öncülerinin egemen sınıf olacağı" bir sisteme dönüştürdü. Proleterya diktatörlüğü, aslında işçi sınıfının değil, o sınıfı temsil ettiğini öne süren Komünist Parti'nin diktası oldu. Komünist Partisi ise, herkesin üye olamayacağı, Marksizmi benimsemiş bilinçli bir azınlığın örgütüydü. Stalin döneminde, proleterya diktatörlüğü, Komünist Partisi'nin de değil, tek bir kişinin diktatörlüğüne dönüştü.
    Marx'ın gelişmiş kapitalist ülkeler için öngördüğü, önce İngiltere'de, Almanya'da beklediği devrim, yarı kapitalist-yarı feodal bir ülke olan Çarlık Rusyasında patlak verdi. Bunun iki önemli nedeni vardı: Bir yandan, dış sömürünün sağladığı gelirler ve içteki yüksek üretim düzeyi, toplumdaki emekçi sınıflara önemli ödünler verilmesine olanak sağlıyordu. Öte yandan, işçilerin uzun bir savaşımla elde ettikleri, sendikalaşma, grev, toplu sözleşme ve oy hakkı gibi olanaklar, sınıflar arası dengenin Marx'ın öngördüğü ölçüde bozulmasını önlüyordu. Çıkar çatışmasında, para gücünün karşısına sayı ve örgüt gücü çıktı. Büyük patlama olmadı.
    Marksist devrim, "kapitalizmin en zayıf halkası" olan ülkede, Rusya'da 'gerçekleşti. Rusya'nın hiçbir demokrasi deneyimi ve geleneğine sahip bulunmaması ve ilk Marksist devrimin gelişmiş kapitalist ülkelerde yarattığı endişeler, bu ilk deneyimi olumsuz yönde etkiledi.
    18. yy. sonlarında, Rus Çarlığı'nın çelişkili bir yapısı vardı. Bir yanda Moskova ve St. Petersburg (Leningrad) çevresinde yoğunlaşan kapitalist işletmeler ve onlara bağlı, çağdaş anlamda bir işçi sınıfı; öte yanda, kırsal kesimde egemenliğini sürdüren feodal ilişkiler. 1917 Devrimi, bu işçi sınıfının katkılarıyla, ama özellikle Çarlık ordusunun 1. Dünya Savaşı nedeniyle, maddi ve manevi açıdan tükenmiş oluşundan yararlanarak gerçekleşti.
    Asıl adı Rus Sosyalist Demokratik İşçi Partisi olan Rus Komünist Partisi'nin çoğunluk kanadı Bolşevikler, ülke yönetimine el koyduğunda, dışta Almanya'ya karşı süren savaşa ek olarak, içte de yeni rejime karşı silahlı bir mücadele başladı, İngiltere, Fransa ve ABD, komünist rejimi yıkmak, "kötü ve tehlikeli" bir örneği ortadan kaldırmak istiyorlardı. Özellikle tarım kesimindeki kamulaştırmalar üzerine, üretim durma noktasına geldi; buna direnen köylüler yer yer ürünleri bile yaktılar. 1921 yılında, Lenin, NEP (Yeni Ekonomi Siyaseti) ile geri bir adım atmak, kırsal kesimde yapılan toprak reformunun arkasından özel mülkiyete açık kapı bırakmak ve kentlerde de, küçük özel girişimlere izin vermek zorunda kaldı.
    1924 yılında Lenin ölünce, iki önder adayı, iki değişik çizgi öneriyorlardı: Troçki'ye göre, Rus sosyalizminin yaşayabilmesi, sürekli devrime, yani diğer kapitalist ülkelerde de benzer devrimlerin olmasına bağlıydı. Eğer tek ülkede (Rusya'da) sosyalizm yerleştirilmek istenirse, bu ekonomik açıdan güçlü olmayı ve dolayısıyla da fazla etkili ve güçlü bir bürokrasiyi zorunlu kılacaktı. Asıl gücün bürokrasinin eline geçmesi ise sosyalizmi yozlaştıracaktı.
    Stalin için ilk amaç, tersine, sosyalizmi önce Rusya'da kurmak ve güçlendirmekti. Ancak çok güçlü bir sosyalist ülke ortaya çıktıktan sonra, diğer ülkelerdeki devrimler kolaylaşacaktı. Mücadelede kazanan Stalin oldu ve ilk iş olarak NEP'e son vererek, toprakta kolektif mülkiyeti gerçekleştirip, güçlü bir sanayi için beş yıllık planları başlattı. Hızlı sanayileşmeyle birlikte, en ufak bir muhalefete bile hoşgörü göstermeyen, aydınları ezen, toplumu oluşturan öğeleri tam bir denetim altına alan, aşırı baskıcı bir polis ve korku devleti çıktı ortaya.
    Böylesine katı bir diktatörlüğün gerekçesi olarak, rejimin içte ve dışta karşı karşıya olduğu tehdit ve tehlikeler gösterilmiştir. Ama, zamanla, içte rejime karşı güçler hemen tamamen yok oldu. Dışta, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi ordularına karşı savaşan Kızılorodu'nun girdiği Doğu Avrupa ülkelerinde, Sovyet modelinden esinlenen rejimlerin kurulması sağlandı. Asya, Afrika ve Amerika kıtalarında, gene Marksizmden esinlenen rejimler doğdu. 1952 yılında Sovyetler Birliği'nin atom bombasını yapmasından sonra da, ortaya gerçek bir güç dengesi çıktı. ABD'nin önderliğindeki Batı ile, SSCB'nin önderliğindeki Doğu Blokları arasındaki bu güç dengesinin katkısıyla, "Soğuk Savaş"ın yerini "Yumuşama" (detante) dönemi aldı. Ama baskı rejiminin gösterilen tüm gerekçeleri ortadan kalktığı halde, rejim ana özelliklerini büyük ölçüde korudu; düşünce, anlatım ve örgütlenme özgürlüğünü, yasal muhalefeti, siyasal iktidarın özgür genel seçimlerle el değiştirmesini kabul etmedi.
    Lenin, "Toplumda sınıflar bir vuruşla ortadan kalkmaz; proleterya diktatörlüğü döneminde de sınıflar olmuştur ve olacaktır. Proleterya diktatörlüğü, ancak sınıflar tam anlamıyla kalkınca yok olacaktır." demişti. Oysa SSCB'de üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kalkmasına ve Marksist anlamda bir egemen sınıfın bulunmamasına karşın, devleti yöneten bir bürokrat, teknokrat seçkin azınlığının ayrıcalıklı konumu sürmüştür. Rejimin bir ölçünün ötesinde demokratikleşmesi ve yönetimin gerçek özgür seçimlerle belirlenmesi ise, bu saltanatın sonu olabilecektir. Rejim, bunca yıldan sonra, halkın büyük çoğunluğunun gözünde yasallık kazandığına göre, bir baskı rejiminin sürmesi, rejimle ilgili bir "inanç bunalımı"na bağlanamaz. Öyleyse, temel neden, bir yanda toplumda demokratik kültür birikiminin olmayışı, öte yandan da ayrıcalıklı bir kesimin varlığıdır.
    SSCB, eğitim düzeyi ve özellikle de yüksek öğretim görmüş olanların sayısı ve oranı hızla artan bir toplum oluşturuyor, insanların eğitim düzeyi yükseldikçe ve daha özgürlükçü toplumlarla ilişkileri arttıkça, daha çok özgürlük istemeleri doğaldır. Özgür araştırma ve düşünce alışverişi, bilimsel gelişmenin temel koşullarındandır. Merkezi planlama, zorunlu tasarruf ve disiplinli bir toplumsal yaşam biçimi ile geri kalmışlıktan kurtulup sanayileşen SSCB'nin hızlı kalkınması bir duraklama dönemine girmiştir. 1986'dan başlayarak, Gorbaçov'un daha katılımcı ve özgürlükçü bir yönde yapısal değişiklik çabalarının, bu nedenlerden kaynaklandığı söylenebilir.
    Ama bu genel değerlendirmeden sonra, Marksist rejimlerin son yıllarda geçirmekte oldukları köklü değişimi, biraz daha ayrıntılara inerek incelemekte -konunun önemi açısından- zorunluluk var. Tüm dünyada dengeleri etkileyen bu değişimin ekonomik, siyasal ve bir ölçüde de dış nedenleri bulunduğunu söyleyebiliriz:
    (1) Ekonomik nedenler: Marx modelini oluştururken, bunun günün birinde "yarı-feodal" bir ülkede gündeme geleceğini hiç düşünmemişti. Oysa sanayi toplumunun sorunlarının ürünü olan Marksizm, giderek bir kalkınma ideolojisi olarak işlev yaptı. SSCB, bütün güçlerin merkezde toplandığı, tüm kararların tek merkezden verildiği bir planlı ekonomi anlayışı ile sanayileşmesini gerçekleştirdi. Üretim ve paylaşımın teknobürokrasi tarafından yönlendirildiği bir sistem yerleşti. Ama başlangıçta gerçekleştirilen hızlı kalkınma, giderek yerini geri teknoloji, düşük verim ve kötü dağıtıma bıraktı.
    Batı'nın rekabetine açık olmak zorundaki uzay ve savaş teknolojisi oldukça gelişmişti. Ama diğer dallarda, sadece sayısal hedeflere yönelmiş kalitesiz bir üretim ile son derece başarısız bir dağıtım büyük sorun yaratıyordu. Bu durumun nedeni, gerek üretimi gerekse dağıtımı yapanların, yaptıklarının sorumluluğunu yeterince taşımamaları ve sonuçlarından da yeterince etkilenmemeleriydi. İşçiler hiçbir düzeyde kararlara katılmıyorlardı. Paylaşımdan aslan payını alanlar ise, üretime hiç ya da çok az katkıları olan bürokratlardı. Bölüşüm katkıya göre değil, bulunulan konuma (mevkiye) göre yapılıyordu, işçi açısından daha az ya da daha çok, daha iyi ya da daha kötü çalışmanın hemen hiçbir farkı yoktu. Ülkede 18 milyon bürokrat vardı. Sadece kırsal alanda, hiçbir şey üretmeyen 4 milyon bürokrat bulunuyordu. Her şey yukarıdan gelen buyruklarla yürütülüyordu. Bozulma ve taşınma sırasındaki kayıplar gibi nedenlerle, tarladan toplanan ürünün yüzde 40'ı boşa gidiyordu. Halkın elinde para var, ama bu parayı kullanabileceği yer yoktu. Varlığı sosyalist toplumun mantığına ters düşen grevler yaygınlaşmıştı.
    Ekonomide, ABD ve Japonya ile rekabet edebilmek için, Avrupa Topluluğu ülkeleri bütünleşmekte, olanaklarını bir araya getirmekteydiler. Oysa Marksist ülkelerin büyük çoğunluğunun üyesi bulunduğu COMECON aynı şeyi yapabilmekten uzaktı. SSCB'nin blok içindeki egemenliğine duyulan tepki nedeniyle, hemen her üye ülke böyle bir bütünleşmeye karşıydı.
    (2) Siyasal nedenler: Marksist modellerin göreli olarak geri ekonomilerini miras olarak devralmış olmaları -onlar açısından- nasıl bir başlangıç şanssızlığı ise, ilk Marksist sistemin hiçbir demokrasi ve özgürlük deneyimi olmayan Çarlık Rusya'sının koşulları üzerinde yükselmesi de başka bir şanssızlıktı. Bu durum demokratik bir kurumlaşmayı zorlaştırdığı gibi, gerek ekonomik gerekse siyasal koşulları daha uygun olan, belirli bir bağımsızlık ve özgürlük için savaşım geleneğine sahip Polonya, Macaristan, Çekoslovakya gibi ülkelerdeki Marksist rejimlerin daha farklı adımlar atmasını da önlüyordu. (Bu yoldaki en ufak gelişmelere bile Sovyet tankları izin vermiyordu.)
    Sovyet Devrimi, ekonomik ve siyasal açıdan geri bir ülkede gerçekleşti. Halk yoksul ve eğitim düzeyi çok geriydi. Bu nedenle de, Lenin'in, bilinçli ve etkili üyelerden oluşacak bir tek partinin "öncü"lüğüne gereksinme duyması doğaldı. Ancak 1980'lere gelindiğinde, ekonomik koşullar gibi toplumsal koşullar da tamamen değişmişti. Artık halk ne yoksuldu ne de bilgisiz. Eğitim düzeyi oldukça yükselmiş olan bir toplumda, "aydınlanmış küçük bir azınlık''in öncülüğünün, daha doğrusu diktatörlüğünün hiçbir inandırıcı gerekçesi kalmamıştı. Ama bu kesim, pek doğal olarak, geçmişte elde ettiği ayrıcalıklarından kendi isteği ile vazgeçmek niyetinde değildi. (Nitekim Gorbaçov'un reformlarına en büyük direnç ve baltalama da, onlardan ve uzantılarından geldi.)
    Marksistlerin -kişi hak ve özgürlüklerini içeren- liberal demokrasi karşısındaki tutumları genellikle olumsuzdu. Ekonomik yapı değişmeden, burjuvazinin "egemen sınıflığı sona ermeden; tanınan seçme ve seçilme hakkının, düşünce, anlatım ve örgütlenme özgürlüğünün fazla bir anlam taşımayacağı savunuluyordu. Sömürüden kurtulmamış birey için kişi hak ve özgürlüklerinin "biçimsel" olarak kalacağı, söyleniyordu. Oysa şu sözler, 1990'ın son günlerinde, Türkiye Birleşik Komünist Partisi'nin genel sekreteri Haydar Kutlu'ya aittir: "Toplumun farklı kesimleri, kendi istemlerini dile getirebilme imkânlarını da elde ettiler. Bu aslında salt bir burjuva demokrasisi meselesi değildir. Aynı zamanda bütün insanlığın öteden beri geliştirdiği demokratik ve evrensel değerleri ve deneyi içeriyordu ki, biz işte bunu görmeyerek, öylesine burjuva demokrasisi diyerek yanlış yaptık."
    Gorbaçov'un yakın danışmanlarından Vitali Korotiç bu konuda daha da acımasız: "Bizim ülkemizde kurulan sistem Marksist değildi, sosyalist ilkelerden çok uzak olan korkunç totaliter bir sistemdi. Bence Stalin'in sosyalizm görüntüsüne verdiği zarar, Humeyni'nin Islamın görüntüsüne verdiği zarara benziyor."
    Ertuğrul Kürkçü ise, giderek tıkanıklık yaratan baskıcı yönetim biçimini, tarihsel olarak var olmayan bir temel üzerinde sosyalizm kurma zorunluğuna bağlıyor: "Aslında tarihsel olarak kapitalizm tarafından yerine getirilmiş olması gereken bir süreci tamamlamaya çalıştılar. Sermaye birikiminin yoksunluğu ya dış borçlanma ile ya da köylü mülkiyetinin tasfiyesi, tüketimin kısıtlanması ve işçi sınıflarının aşırı çalışmasıyla giderilebildi. Nüfusun büyük çoğunluğunun, kendi kendisini tasfiye eden ve aşın çalışma talep eden bir yönetime gönüllü olarak onay vermesi söz konusu olmayınca da, eski devletin despotik yönetim mirası yeni yönetimlerce devralındı."
    (3) Dış Etkenler: Özellikle Stalin döneminde, Marksist rejimler topluluğunu "Demirperde ülkeleri" olarak adlandırmak alışkanlık haline gelmişti. Oysa "Soğuk Savaş" dönemi koşullarının geride kalması ve özellikle de iletişim teknolojisindeki olağanüstü gelişmeler "Demirperde" kavramını yıktı. Bir yandan ileri ölçüde sanayileşmiş ülkelerin ulaştıkları yaşam düzeyi (tüketim olanakları), öte yandan demokratik toplumların özgürlük ortamı, Marksist sistemlerin halklarından saklanamaz hale geldi. Meksikalı yazar Carlos Fuentes, "Polonyalılar ve Çekler, kendilerini Hollandalılar ve Fransızlar ile karşılaştırma olanağı buldular ve kendi durumları hoşlarına gitmedi." diyor. Geçmiş unutulmuştu. Yoksulluk ve cahillik geride kalmıştı. Artık insanlar, gördükleri ya da duydukları "daha iyi"yi, daha çok tüketmeyi, daha kaliteli tüketmeyi ve daha çok özgürlüğü istiyorlardı. Yukarıda sözünü ettiğimiz ekonomik ve siyasal nedenlere, bir de ülkelerin siyasal sınırlarını tanımayan bir iletişim ağı eklenince, Marksist sistemlerin köklü bir değişim geçirmeleri kaçınılmaz oldu.
    Marksist sistemlerde yaşanan bu köklü değişim dalgası, acaba Marksizmin sonunu mu haber veriyor; yoksa Marksizm, kabuk değiştirip bir başka aşamaya mı geçiyor? Bu sorunun yanıtını verebilmek için, önce Gorbaçov'un "glasnost" (açıklık) ve "prestroika" (yeniden yapılanma) ilkelerinin içerik ve kapsamlarını kısaca görmekte yarar var.
    "Glasnost" baskı rejiminin, "Prestroika" da ekonomik geriliğin ilacı olarak öne sürüldü. Hareketin öncüleri, bunu "olabildiğince demokrasi, olabildiğince sosyalizm" olarak özetliyorlar. Glasnost, sadece düşünce ve eleştiri özgürlüğü demek değil. Asıl üst yönetim ile halk arasında kopan bağlantının yeniden kurulması amacını taşıyor. Kitlelerin katılımının ve benimsemesinin sağlanması için, önemli kararların alınmasında açıklık isteniyor. Ülke yönetiminin her düzeyinde, yollanan mektupların ve yazılı başvuruların en geç bir ay içinde yanıtlanması kuralı getiriliyor. Her yöneticinin, belirli aralıklarla, yaptıkları hakkında bilgi vermesi isteniyor. Glasnost, "sürekli halk oylaması" olarak tanımlanıyor. Tek parti sistemi sona eriyor.
    Prestroika'nın iki genel hedefi olduğu söylenebilir: Bir, merkezden yönetim ile özyönetim arasında bir noktayı bularak, ekonominin daha iyi işlemesini sağlamak; iki, daha iyi çalışanın, daha çok çaba gösterenin bunun ürününü alabilmesine olanak vermek. Merkezden zorunlu planlama, sadece ekonominin bazı dallarına özgü hale getirildi. Alınan önlemlere karşın kârlı bir çalışma yapamayan işletmelerin kapatılması ilkesi kabul edildi, işletme içi demokrasinin gelişmesini sağlayacak önlemler alındı. Kolektif çiftliklerin (kolhoz ve solhoz) gerek toprak gerekse donanım kiralayabilmelerine olanak tanındı. Ekonomik canlanma ve teknolojik gelişme için, sınırlı bir özel girişim, rekabet ilkelerinin büyük ölçüde geçerli olduğu bir piyasa ekonomisi, belirli koşullarda yabancı sermayenin (ve dolayısıyla yabancı teknolojinin) girişi benimsendi.
    "Marksizmin ve sosyalizmin sonu mu?" sorusuna verilen çeşitli yanıtlar var:
    (1) Planlı ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçiş, sosyalizmden vazgeçilip kapitalizmin üstünlüğünün kabul edildiği anlamına gelmez. Piyasa ekonomisi eşittir kapitalizm demek yanlıştır. Çünkü kapitalizmden önce de piyasa vardı. Kapitalizm piyasayı kendine göre geliştirmiştir. Sosyalizmin piyasa ekonomisi de kendine özgü olacaktır. Gorbaçov'un en yakın danışmanlarından ve prestroika'nın babalarından olan Abel Aganbegyan, sosyalist piyasa ekonomisi'nin iki temel farkına dikkati çekiyor: "Özel mülkiyet SSCB'de olacak, ama ücretli emek kullanamayacaktır. Emeğini satan kişileri kullanan patronlar istemiyoruz. Bu birinci fark. İkinci fark da oradan kaynaklanıyor. Bizim ülkemizde, gelir paylaşımı, sermayeye değil, işe, niteliğe bağlıdır. Yani para parayı kazanmaz, iş, emek parayı kazanır. Demek ki, biz kapitalist ülkelerden farklı olmayı sürdüreceğiz, ama piyasa her yerde aynıdır." Gene bazı yetkililere göre, örneğin fabrikalar üzerinde özel mülkiyet, ancak kooperatifler aracılığı ile söz konusu olacaktır. Polonya hükümet sözcüsü Zbyslaw Rykovvski ise şöyle diyor: "Piyasa evrensel bir araçtır. Sistemle ilgisi yoktur. Şimdiye kadar ekonomik düşüncede kimse piyasadan daha iyi bir araç bulamadı. Piyasanın ortadan kaldırılabileceği inancı, Stalin'in boş hayaliydi."
    (2) Geçmişteki yanlış uygulamalar ile, devlet mülkiyeti ile toplum mülkiyetinin aynı şey olmadığı unutulmuştur. TBKP genel sekreteri Haydar Kutlu, bu farkı şöyle açıklıyor: "Devlet mülkiyetine karşı sosyalist ülkelerdeki insanlar bir yabancılaşma duydular. Mesela evlerin içi son derece güzeldi, ama dışına kimse el sürmüyordu. Çünkü evlerin dışı devletindi, ama içi kendilerinindi. Çünkü özel mülkiyet bilincine varmadan devlet mülkiyetiyle karşılaştılar. Toplumsal bir mülkiyete dönüşmüş değildi, hâlâ devletindi. Ve devlet mülkiyetine de insanlar, bu benim diyerek yaklaşamadılar. Oysa bizim diyebilmek için, önce benim dememiz lazım." Piyasa ekonomisiyle birlikte toplumsal mülkiyete geçilebilirdi. Şirketlerin halka açılması yoluyla mülkiyet yaygınlaştırılabilir, işçiler sadece iş örgütlenmesine değil, üretimin planlanmasına da katılabilirlerdi.
    Türkiye İşçi Partisi'nin ilk genel başkanı Mehmet Ali Aybar da, üretim araçları üzerindeki devlet mülkiyetinin sosyalizm ile aynı şey olmadığı kanısında, işçilerin, köylülerin, ürettikleri değerlerin bölüşümünü kendileri yapmadıkları sürece "sömürü" olayının sona ermediğini savunuyor: "işçi açısından patronun özel bir kişi olması ile devlet olması arasında hiç fark yoktur."
    (3) Bugünkü bunalıma bakarak "Marksizmin sonu geldi" demek, kapitalizmin geçirmiş olduğu daha büyük bunalımları unutmaktan kaynaklanmaktadır. Geçmişte kapitalizmin son nefesini vermekte olduğunu düşünenler, kapitalizmin bunalımlardan ders ala ala güçlendiğini görmüşlerdir. Bu görüşü paylaşanlardan Abel Aganbegyan şöyle diyor: "1929 bunalımı ortaya çıktığında kapitalizm 150 yaşındaydı. O dönemde birçok kişi, bunun kapitalizmin sonu olduğunu düşünüyordu. Kapitalistler kendilerini pencerelerden atıyorlar, kafalarına bir kurşun sıkıyorlardı. Birçok ülkede halkın üçte biri işsizdi. Ama sonunda bunalımın üstesinden gelindi. Oysa bizim bunalımımız 1929 bunalımı kadar derin de değil."
    (4) Kapitalizm, yapılan eleştirilerden ders ala ala, özeleştiri yapa yapa güçlenmiştir. Buna karşılık Marksist sosyalizm, şimdiye kadar "dinamik değil statik" bir konumda kalmıştır. Kapitalizm Roosevelt'in, Keynes'in, Galbraith'in eleştirileri, katkıları ve eylemleriyle değişiklik geçirip, bunalımlara karşı dayanaklılık kazanmıştır. Carlos Fuentes, bu görüşü şöyle geliştiriyor: "Öte yandan sosyalist eleştiri kapitalizmin sosyalleşmesini sağladı. Bugün dünyanın hiçbir yerinde saf, katı bir kapitalizm yok. Batı Avrupa'da ve özellikle Japonya'da devlet ekonomiye müdahale ediyor, özel sektörü düzenliyor, sınırlıyor, sosyalleştiriyor. Kapitalizmin özeleştiriden vazgeçtiği yerlerde -Thatcher'in İngilteresi ve Reagan'ın Amerikası- ödenen bedel ağır oldu. Bütçe açığı, sosyal eşitsizlik, eğitimin bozulması... Ve bütün bunlar İngiltere ve ABD'nin uluslararası rekabette geri kalmasına yol açtı." Bu görüşü paylaşanlara göre, şimdi girilen demokratikleşme süreci içinde, Marksizm de özeleştiriden yararlanacak, sosyalizm de dinamik bir yapı kazanacaktır. Vitali Korotiç şöyle diyor: "Biz Marksist kuramı çağdaş uygulamaya dönüştürmek istiyoruz. Marx kuramlarını 1840'larda oluşturdu. Aşağı yukarı 150 yıl önce. Biz ortodoks mümin olmak istemiyoruz, normal mümin olmak istiyoruz. Karma ekonomi olmalı, pazar ekonomisi öğeleri de olmalı. Pek çok deneyin yapıldığı bu yüzyılda, biz bir deney daha yapıyoruz."
    (5) Marksist sistemler, aslında ya sosyalizm aşamasına uygun olmayan altyapılara sahip ülkelerde oluşmuşlar, ya da geri koşullan yansıtan Stalin modelinin dayatılması ile karşılaşmışlardır. Bu ülkeler, asıl şimdi gerçek bir sosyalizme geçebilecek duruma gelmişlerdir. Karşılaşılan bunalım bir son değil, tersine, bir başlangıçtır. Rykowski bu görüşü şöyle savunuyor: "Sosyalizm şimdiye dek Stalin tarafından yaratılan sistemle özdeşleştirilmiştir. Oysa, bu sistemin sosyalizmle bir ilgisi yoktur. Sosyalizm, özde demokrasi, özgürlük, bireye kendini geliştirme olanağını, sosyal adaleti ve sosyal güvenliği sağlayabilmek anlamına gelir. Sosyalizm ayrıca işlerliği olan bir ekonomi demektir. Çünkü böyle bir ekonomi olmadan, yukarıda saydığım değerler gerçekleştirilemez- Polonya aslında şimdi sosyalizm yoluna giriyor. Marksizmin, saf, arı şekli Doğu Avrupa'yı terk etmiyor. Sahneyi terk etmekte olan, Marksizm'in yanlış yorumudur."
    Ertuğrul Kürkçü de aynı kanıyı paylaşanlardan: "Sorun, Doğu Avrupa ülkelerinde, SSCB'nin müdahaleleriyle yukarıdan aşağıya komünizm kurma girişimlerinin çelişmelerinden kaynaklanmaktadır. Doğu Avrupa ülkelerinin bugün tarihsel olarak sosyalizm ve komünizm için çok daha olgun hale gelmiş olduklarını düşünüyorum... iflas eden, sosyalizmi kapitalizmle aynı tarihsel perspektif üzerinde bir milli kalkınma projesi olarak hayal eden milli komünizm teorisinin uygulamalarıdır."
    Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız görüşlerin de ışığında şunu söyleyebiliriz: ideolojileri ve onların yansıdığı siyasal sistemleri gereksinmeler yaratır. Koşullar değiştikçe, gereksinmeler de değişir. SSCB'den başlayarak tüm Doğu Avrupa'yı kapsayan değişim rüzgârının neyin sonunu haber verdiğini söyleyebilmek, başlangıç noktasındaki tanımlara bağlıdır.
    Gelişmeler, sosyalist düşüncenin değil, ama "merkezi zorunlu planlama + devlet mülkiyeti + tek parti diktatörlüğü" olarak özetleyebileceğimiz komünizmin sonunu haber vermektedir. Bu model, ekonomik ve toplumsal açıdan geri kalmış bir toplumun ürünüdür. O toplum gelişince, model de geçerliliğini yitirmiştir. Sosyalizmi üretim araçlarının mülkiyeti ile tanımlamak, belirli koşullarda işlerliği olan bir aracı, amacın yerine koymak demektir. Çinli önder Deng Siao Ping'in dediği gibi; "Kedinin siyah ya da beyaz olması fark etmez; önemli olan fare yakalamasıdır."
    Öyleyse -Marksizmi de kapsayacak biçimde- genel olarak sosyalizmin amacının ne olduğu sorusunu öncelikle yanıtlamalıyız: Sosyalizmin, yani toplumculuğun amacı, toplumsal ayrıcalıkların bulunmadığı bir düzendir. Bu amaca belki hiçbir zaman tam anlamıyla ulaşılamayacaktır; ama o amaca yaklaşıldığı ölçüde, sosyalizm yolunda ilerlendiği, toplumcu bir sistemin yürürlükte olduğu söylenebilir. Bir yandan toplumsal adalet, öte yandan emeğin ve toplumsal çıkarların önceliği, sosyalizmin iki temel ölçütünü oluşturur.
    Karl Marx, devrimi, altyapı değiştiği halde değişmemekte direnen üstyapı kurumlarının, altyapıya uygun olarak yeniden biçimlenmesi şeklinde anlamıştı. Oysa Sovyet Devrimi (tıpkı Kemalist Devrim gibi) bu modele uygun değildi; tam tersine, geleceğin üst yapısı kurularak, ona uygun bir altyapı oluşumu hızlandırılmak istenmişti. Olaya bu açıdan bakarsak; asıl şimdi Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'da yaşananı, Marksist anlamda bir devrim sayabiliriz. Çünkü söz konusu olan; değişen altyapıya uygun yeni bir üstyapının ve bu arada yeni bir siyasal sistemin kurulmasıdır.
    Gelişmelerin, ünlü "Birleşme Kuramı "nı anımsatan bir yanının olduğunu da söyleyebiliriz. Batı kapitalizmi, sosyalistlerin birçok isteklerini yaşama geçire geçire, bugünkü "sosyal hukuk devleti" ve "çoğulcu demokrasi" aşamasına gelmiştir. Sosyalist partilerin programlarının başında yer alan, "genel ve eşit oy hakkı, sağlık sigortası, işsizlik sigortası, sekiz saatlik işgünü, yıllık paralı izin, parasız ilk-öğretim, grev ve toplu sözleşme hakları, gelir düzeyine göre vergi ödenmesi" gibi uygulamalar, başlangıcı çok gerilerde kalan ve -bu nedenle de- sosyalistlerin çabalarının ürünü oldukları unutulmuş kazanmalardır. Batı bu "sosyalist (yani toplumcu) adımları" atarak O'na yaklaşıyor. Buluşma noktasının "Demokratik sosyalizm" (ya da Sosyal Demokrasi) olduğunu öne sürenlerin haklı olup olmaması, sosyalizmden ne anlaşıldığına bağlıdır.
    Konuyu kapatmadan önce, komünizmin gelişmiş toplumlardaki konumuna değinmekte de yarar var: Bu akımın Batı Avrupa'daki temsilcileri, en güçlü dönemlerini, faşist yönetimlere duyulan tepkilerin canlı olduğu koşullarda yaşadılar. Mussolini sonrası İtalya, Mareşal Petain sonrası Fransa, savaşın ekonomiye ve topluma getirdiği çöküntü ile birlikte, komünist partilerin yükseliş dönemlerini oluşturdular, İspanya'da Franco faşizmi çok uzun sürdüğü için (40 yıl kadar), demokrasi ve özgürlük gereksinmesi ağır bastı, tepkiden komünistlerden çok, demokratik solcular yararlandılar.
    Ama 1980-85 arasında, komünist partilerin üye sayılarında, İtalya'da yüzde 9, Fransa'da yüzde 17, İspanya'da yüzde 18, Finlandiya'da yüzde 29, İngiltere'de, yüzde 38 azalma oldu. Fransız Komünist Partisi'nin 1977'de 240 bin olan üye sayısı ise 1985'te sadece 60 bindi. Fransız. Komünist Partisi, Nazi işgaline karşı örgütün gösterdiği kahramanca dirençten de yararlanarak, 1946 seçimlerinde oyların yüzde 28'ini toplamıştı. 1981'de bu oran yüzde 15'e inerken, Sosyalist Parti'nin -hiç zorunlu olmadığı halde- hükümette komünistlere de 4 bakanlık vermesi eleştiriliyordu. Bu durumun komünistlerin işine yarayacağını söyleyenler çoktu. Ama 1986 seçimlerinde Sosyalist Parti'nin oyları artarken, Komünist Partisi'nin oy oranı yüzde 9.8'e kadar indi.
    Batı Avrupa'da artık Marx'ın öngördüğü, "boğaz tokluğuna çalışan" proleterya yok. "Mavi yakalılar"ın yerini, giderek "beyaz yakalılar" alıyor. Teknoloji geliştikçe, "emeğin sömürülmesi" azalıyor. Bu durumda komünistler büyük bir açmaz içindeler, ideolojik katılığı sürdürmeye çalışsalar, giderek, aydın gevezeliğinin ağır bastığı düşünce kulüplerine dönüşecekler; değişen koşullara göre ideolojiyi geliştirmeye çalışsalar, bu kez de demokratik sola kayacaklar ve eskiden beri o noktada olanların haklılığını kabul etmek zorunluluğuyla karşılaşacaklar. Öyleyse, ekonomi gerilemedikçe, toplumsal adaletten geri adımlar atılmadıkça, baskı rejimlerine dönülmedikçe, sanayileşmiş ülkelerde Marksizmin Leninist-Stalinist yorumunun toplumdan yeniden ciddi bir destek bulması olanaksız. Ama, Fransa'nın sosyalist cumhurbaşkanı François Mitterrand'ın şu sözlerinde bir gerçek payı da bulunuyor: "Komünist partiler tamamen yok olmamalı, çünkü toplumsal patlamalara karşı bir güvenlik kapakçığı oluşturuyorlar!" Araştırmalar da gösteriyor ki, artık komünistlere oy verenler komünist bir rejim kurulsun diye değil, düzene tepkiyi en iyi dile getirebilmek için veriyorlar.
    Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Yugoslavya gibi ülkelerin demokratik sosyalizm yönündeki hareketlere çok daha önce sahne olmasının nedenleri arasında, onların tarihinden gelen bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi geleneği önemli bir yer tutar. Sovyet örneği de gösteriyor ki, yalnızca altyapının değişmesi yetmiyor; siyasal kurumların değişiminde kültürel etkenlerin de azımsanmayacak bir rolü var. Altyapısal olanakları çok daha yetersiz olan Türkiye'de, daha özgürlükçü bir rejimin bulunabilmesi, Kemalist Kültür Devrimi sayesinde gerçekleşebilmiştir. Altyapılarını değiştirenler, üstyapının istenen doğrultuda değişmesi için ayrıca çaba göstermek zorundadırlar.