a) Diktatörlük Kuramı

Bazı siyasal bilimciler, diktatörlüğü baskı rejimlerinin özel bir biçimi olarak kabul ederler. Oysa yaygın eğilim, tüm baskı rejimlerini diktatörlük olarak adlandırmak yönündedir. Ünlü İngiliz diktatör Cromwell şöyle demişti: "On yurttaştan dokuzu benden nefret mi ediyor? Eğer sadece onuncusu silahlıysa bunun bir önemi yok..." İşte tüm baskı rejimlerinin dayandığı temel felsefe budur.
    Duverger, dikta rejimlerini "sosyolojik diktatörlükler" ve "teknik diktatörlükler" olarak ikiye ayırıyor. Sosyolojik diktatörlükler, toplumdaki yapısal ve inançsal bunalımların sonucu olarak doğarlar. Teknik diktatörlükler ise, Duverger'ye göre, koşulların ürünü bir zorunluk olmaktan çok, bir tür "parazit" sayılabilir. Geçici bunalımlarla yapısal bunalımlar da, gene aynı çerçevede ikiye ayrılabilir. Büyük bir yapısal değişimin ürünü olan baskı rejimlerinin uzun ömürlü olmalarına karşılık, geçici bunalımların ürünü olan diktatörlükler kısa ömürlü oluyorlar.
    Eski Yunan kent devletleri, denizciliğin gelişmesiyle, kapalı ekonomiden açık ekonomiye geçerken (MÖ 7 ve 6. yy.) yapısal bir değişiklik de gerçekleşti. Toprağa dayalı üretim ve topraksoylulara dayalı bir yapıdan, ticaretin ve el sanatlarının ağır bastığı, tüccarların ekonomik bakımdan en güçlü sınıfı oluşturduğu bir yapıya sarsıntısız geçilmesi olanaksızdı. Tarihin tanıdığı ilk büyük diktatörlük salgını, bu ortam içinde ortaya çıktı.
    İkinci büyük diktatörlük salgını da, 1789 Fransız Devlimi ile birlikte başladı. Ortaçağın kapalı tarım ekonomilerinin yerini, ticaret ve sanayinin egemen olduğu açık ekonomiler alırken, topraksoylularla kentsoylular arasındaki çatışma giderek sivrileşti. Topraksoylular giderek gücünü yitiriyor, kentsoylular güç kazanıyordu; ama siyasal düzen, topraksoyluların ayrıcalıklarını koruyacak biçimde kurulmuştu. Devrimci, karşı-devrimci ve istikrar sağlamaya yönelik ortayolcu diktatörlükler birbirini izledi.
    Yapısal bunalımla birlikte, genellikle bir inanç bunalımı da doğar. Halkın çoğunluğunun siyasal inançlarına uyan rejim yasaldır; bu nedenle de, yasal iktidara saygı gösterilmesini sağlamak için şiddete başvurmaya, açık baskı kullanmaya gerek kalmaz. Ama, örneğin halkın yarısı krallığı, diğer yarısı cumhuriyeti yasal sayıyorsa; yarısı egemenliğin tanrısal kökenli olduğuna, diğer yarısı ise halk egemenliğine inanıyorsa, orada bir inanç ve dolayısıyla da yasallık (meşruluk) bunalımı var demektir. Rejim, kendisini yasal saymayan kesime karşı, otoritesini ancak baskı ve şiddet kullanarak kabul ettirebilir. Suudi Arabistan'da ancak kral soyuna dayalı bir iktidar halkın çoğunca yasal sayılabilir; ama Türkiye'de siyasal iktidarlar, özgür seçimlerle oluştukları ölçüde yasaldırlar.
    Duverger, teknik diktatörlüğün ne olduğunu anlatmak için şu örneği veriyor: Çok iyi silahlı ve disiplinli bir grup maceracı, bir gemiye dolarak, Pasifik'teki, birkaç bin nüfuslu bir adaya çıksalar ne olur? Oradakiler durumlarından ve yönetimlerinden memnun olsalar bile, bu bir avuç kişiye baş eğmek ve onların yönetimini kabullenmek zorunda kalmazlar mı?
    Teknik diktatörlüklerin en yaygın örneğini, silah zoruyla ele geçirilen ve sömürge durumuna sokulan ülkelerdeki yönetim biçimi oluşturur, imparatorlukların ya da sömürgeci devletlerin, egemen oldukları ülkelere atadıkları yöneticilerin iktidarda bulunduğu rejimlerin ne yapısal ne de inançsal bunalımların ürünü olmadıkları açıktır.
    Duverger, askeri diktatörlükleri de aynı çerçevede değerlendiriyor. Ama bunun, hiçbir bunalımın olmadığı bir toplumda ortaya çıkması biçiminde anlaşılmaması gerekir. Sosyolojik bir diktatörlüğe neden olmayacak boyuttaki bir yapısal ya da geçici bunalım, çeşitli yollardan yapılan kışkırtmalarla büyütülüp, teknik bir diktatörlüğün ortamı hazırlanabilir. Ülkedeki bunalımın yapay olarak şişirilmesi için, askeri bir rejimi kendi çıkarına gören çeşitli iç ve dış güçler çaba gösterebilirler. Nazi rejiiminin oluşmasında rol oynayan Reichtag (Ulusal Meclis) yangını bunun en ünlü örneklerindendir. Yangının komünistler tarafından değil, Naziler tarafından bir kışkırtma amacıyla çıkarıldığı, yıllar sonra kanıtlanmıştır.
    Troçki'nin dediği gibi, normal koşullarda "orduya karşı devrim yapılamaz", ya da ordunun yaptığı bir darbeye de engel olunamaz. Bir teknik diktatörlüğün yıkılması, kısa dönemde, kendi iç çelişkilerine veya dış kaynaklı etkilere bağlıdır; ama sosyolojik bir diktatörlüğe dönüşmezse, uzun sürede mutlaka yıkılır. 1920 yılında Berlin'de iktidara el koyan General Lüttwitz, eğer ertesi günü tüm ülkede gerçekleşen genel grev sonucu yıkıldıysa, bunda, darbeci generalin ordunun çoğunluğunca desteklenmemesinin rolü büyüktü. Ordudan kaynaklanan bir darbeyi, gene ordunun kendisinin önleyebileceğini söylemek yanlış olmaz.
    Duverger'in araştırması gösteriyor ki, bir dikta rejiminin sert mi yumuşak mı, ilerici mi tutucu mu olacağı, o diktatörlüğü kuran ve yönetenlerin niyetlerine bağlı değildir. Kadife eldivenli, hoşgörülü bir diktatörlük oluşturmaya niyetlenenler, kendilerine karşın, acımasız, hoşgörüsüz, katı bir rejim oluşturmak zorunda kalabilirler, ilerici, devrimci bir dikta düşünenler de, gene ellerinde olmadan, tutucu, çağdışı bir yönde gelişebilirler. Teknik diktatörlük, özellikle silahlı güce dayandığı için, yaşayabilmesi, öteki diktatörlüklerden çok daha fazla baskı ve şiddet kullanmasına bağlıdır. Diktanın yönünü ülkenin gelişme düzeyi ve güçler dengesi belirler. Üstelik bir diktatörlük, ilerici veya tutucu olabileceği gibi, bazı durumlarda orta-yolcu da olabilir.
    Maurice Duverger'nin diktatörlük kuramını daha önce ana çizgileriyle görmüştük: Ülkenin gelişme düzeyi yükseldikçe, dikta olasılığı azalır; ama bu diktanın tutucu olma olasılığı artar. Buna karşılık, geri kalmış ülkelerde dikta olasılığı ve o diktanın da ilerici olma olasılığı fazladır. Gelişmekte olan ülkelerin en üstünde, ya da gelişmiş ülkelerin en altında yer alanlarda diktatörlük olasılığı artarken, bu diktatörlüğün devrimci ya da karşı-devrimci olma olasılığı hemen hemen aynıdır. 20. yy. komünist ve faşist rejimleri, daha çok bu gelişme düzeyindeki ülkelerde ortaya çıkmıştır. Ama, ülkenin gelişme düzeyi ne olursa olsun, teknik diktatörlüklerin ilerici olması çok zordur. Askeri diktatörlükler, ancak ekonomisi tarıma dayalı, toplumsal yapısı "ilkel" olarak nitelendirilebilecek ülkelerde ilerici bir nitelik kazanabilirler.
    Duverger, bu genel çerçeveye ek olarak şu açıklamayı da getiriyor: "Eğer diktatörlüğün ortaya çıkması yeterince gecikmişse, eğer bunalım ilerlemişse, eğer yeni toplumsal güçler eskilerine oranla daha fazla gelişmişse, rejimin devrimci olma şansı daha fazladır. Eğer diktatörlük, toplumsal güçler ve yeni düşünceler daha çekirdek halinde iken, erken doğum yaparsa, rejimde karşı-devrimci, tepkici eğilim ağır basar."
    Baskı rejimleriyle ilgili genel değerlendirmeyi sonuçlandırmadan önce, bizim "denge kuramı"mızı bir kez daha anımsamakta yarar var: Her siyasal iktidar, bir güç dengesini yansıtır. Toplumsal güç dengesini siyasal iktidara barışçı yollardan yansıtan rejim demokratiktir. Toplumdaki güç dengesinin değişmesine karşın, siyasal iktidar değişmemekte direniyorsa, rejim içindeki çatışma, rejim üzerindeki bir çatışmaya dönüşür. Bu, rejimin yükselen yeni toplumsal güçlere iktidar yolunu kapadığı anlamını taşır ki, artık toplumsal barışın bu çerçevede korunabilmesine olanak yoktur. Yeni güçlerin, güçleri ölçüsünde etkili olabilmelerine elverecek yasal olanaklar sağlanıncaya kadar, tepki ve karşı tepki biçiminde şiddete başvurulur. Baskı rejimleri gündeme gelir.
    19. yy.'ın ilk yarısında Batı Avrupa'da görülen işçi ayaklanmaları, o rejimlerin giderek güçlenen bu yeni sınıfa, kendi çıkarlarını ve dünya görüşünü savunmak için gerekli yasal hak ve özgürlüklerin tanınmamasının sonucuydu, işçiler oy hakkını, örgütlenme özgürlüğünü, grev ve toplu sözleşme özgürlüğünü ele geçirdiklerinde, rejime karşı bir güç olmaktan çıkıp, demokrasiyi savunan temel güçlerden birine dönüştüler. Ama o noktaya ulaşılıncaya kadar, baskı ve şiddete dayalı çözümler sık sık gündeme geldi.
    Diktatörlüklerin oluşumunda, insanların mal ve can güvenliği arayışlarının rolü çoktur. Benjamin Franklin, bu gerçekten hareket ederek şöyle diyor: "Geçici bir zaman için biraz güvenceye kavuşmak amacıyla özgürlüklerini feda edenler, ne özgürlüğe ne de güvenceye layıktırlar. Sonunda her ikisini birden yitirirler."
    Baskı rejimleri, özgürlükleri kaldırmanın ya da kısıtlamanın nedeni olarak genellikle "ülkenin yüksek çıkarları"nı gösterirler. Ama o yüksek çıkarlar nedeni ile baskının sürmesinin sonu hiçbir zaman gelmez. Diktatörlüklerin bu iç mantığını, Turhan Feyzioğlu şöyle açıklıyor: "Bu rejimlerin tehlikesi şuradadır ki, idareyi elde tutanlar, er veya geç kendi şahıslarının veya partilerinin menfaatini, memleket menfaati ile bir görmeye başlarlar. Diktatörün şahsen namuslu bir adam olması, bir baskı rejiminde namussuzluğun yayılmasını önlemeye yetmez. Çünkü diktatör bilir ki, yolsuzlukların ve skandalların açığa çıkması, ispat edilmesi, rejimi tehlikeye düşürür."
    Varlıklarını haklı gösterebilmek için, diktatörlükler -sık sık- toplumdaki ahlak gerilemesini, yolsuzlukları, hırsızlıkları, rüşvetin ve fuhuşun yaygınlaşmasını gerekçe olarak gösterirler. Oysa ortaçağın korkunç Engizisyon baskısı bile, İtalyan ve İspanyol toplumlarını, daha "ahlaklı", daha namuslu, daha iyi hale getirememiştir. Aşırı bir korku yaratarak bastırılan bazı kötü davranışların ise, o korku biraz zayıflayınca çok daha vahşi bir biçimde patlak vermesi önlenemez. Suçluluğun yok denecek kadar azaldığı "toplumsal barış" örneği gösterilen bazı Doğu Avrupa toplumlarının, tek parti diktatörlüğünün gevşemesiyle birlikte, yaşadıkları şok, bu açıdan çok aydınlatıcıdır.
    Diktatörlüğün zayıf yanlarından birisi de, ülkede "adam kıtlığı" yaratmasıdır. Her şeyin tepeden kararlarla ve otoriter bir biçimde yürütülmesi, insanları ülke sorunlarına karşı ilgisiz kılar; sorumluluk duygusunu yok eder. Bencillik yaygınlaşır. John Stuart Mill'in şu sözleri çok özlüdür: "Kendi elinde daha uysal birer alet haline gelmeleri için, insanları cüceleştiren bir devlet, sonunda anlayacaktır ki, küçük insanlarla gerçekten büyük işler başarmaya olanak yoktur."
    Konuyu noktalarken, bir dikta rejiminden nasıl çıkılır, nasıl kurtulunur sorusunu yanıtlamak gerekir: Baskı rejimlerinin ani bir değişmeyle sona ermeleri, ancak savaş sonucu rejimin yıkılması, ordunun zayıflaması veya rejimle bütünleşmiş olan diktatörün ölmesiyle olanaklıdır. Almanya'da nazizm, İtalya'da faşizm, savaş sonucu yıkıldılar, İspanya ve Portekiz, Franco ve Salazar'ın ölümüyle diktatörlükten kurtuldu. Yunanistan'da albaylar cuntasının yıkılmasını, Türkiye'nin 1974 yılında Kıbrıs'a yaptığı askeri müdahalenin yarattığı etki sağladı. Askeri rejimlerde sık rastlanan darbeler ise, rejimi değiştirmekten çok, rejim içi iktidar mücadelesini yansıtır.
    Baskı rejimlerinden evrimle çıkılması, zamanla iç ve dış koşulların değişmesine, rejimi baskı ve şiddet kullanmaya iten nedenlerin ortadan kalkmasına bağlıdır. Kitlelerin istemlerine yanıt vermeyen bir toplumsal düzen eğer değişmemekte direniyorsa, bir baskı rejimine dayanmak zorundadır. Toplumsal istemleri karşılayacak olanakları arttıkça, baskı gereği azalır. Örneğin, ileri üretim düzeyi ve dış sömürü olanakları batılı toplumların daha hakça bir paylaşımı kurumlaştırmasını ve demokratik bir rejime geçişini kolaylaştırmıştır.
    Açık ya da kapalı bir baskı, o toplumda var olan bir ayrıcalığın, ya da düzene yönelik bir tehlikenin ürünüdür. Ayrıcalıklar kalktıkça, rejime yönelik tehditler azaldıkça, baskıların gerekçesi de yok olur. Çoğunlukla da, söz konusu tehditler, zaten bizzat o ayrıcalıkların yarattığı bir durumdur.