c) Sosyal Demokrasi

Siyasal demokrasi, kapitalizmin gelişmesi sonucu, ekonomik bakımdan güçlü sınıflar arasında ortaya çıkan çatışmanın ve o çatışmanın sonunda oluşan bir güçler dengesinin ürünüdür. Bu çatışmada, işçi sınıfı ve aydınlar kentsoyluların, köylü sınıfı ve kilise ise topraksoyluların destekçisi olarak rol oynadılar. Gerek işçilerin, gerekse aydınların desteği bilinçliydi; çünkü kentsoyluların ideolojisi olan liberalizmin özgürlük ve eşitlik ilkeleri, kendilerinin de yararınaydı. Kilisenin topraksoylulara verdiği destek de bilinçliydi; çünkü kilisenin kendisi de derebeylik düzeniyle bütünleşmişti. Liberal düşüncelerin egemenliği, kilise aristokrasisinin birçok ayrıcalığının da sona ermesi anlamına gelecekti. Bu çatışmada kendi çıkarlarına ters davranan tek toplumsal sınıf olan köylülerin yönlendirilmesinde de, gene aynı kilise önemli rol oynamıştır.
    Sosyal demokrasi, sanayi devriminin ve onun ortaya çıkardığı güçlü bir işçi sınıfının etkisiyle oluşmuştur. Eğer işçi sınıfı olmasaydı, siyasal demokrasi, ekonomik bakımdan güçlü sınıfların gereksinimlerine yanıt veren bir azınlık demokrasisi, bir tekilci demokrasi olarak kalacaktı. Levent Köker, "Batı Demokrasisi"nin kapitalizmin değil, kapitalizme karşı olan toplumsal güçlerin ürünü olduğunu söylerken haklıdır.
    Sanayi devrimiyle birlikte, bir yandan atölye üretiminin yerini büyük fabrikalarda yapılan üretim alırken, öte yanda, üretimde sağladığı hızlı artış ile yaşam koşullarını değiştirdi. Atölyelerdeki işçi-işveren yüz yüze ilişkisinin yerini, fabrikalarda yüzlerce, binlerce işçinin bir arada çalıştığı, işveren temsilcilerinin araya girdiği bir ortam aldı. Bu, sosyalist düşüncenin yayılmasına ve toplu eylemlere elverişli bir ortamdı.
Liberalizm, ekonomik bakımdan güçlü bir toplum kesiminin gereksinmelerinden kaynaklanmıştı. Oysa sosyalizm, tam tersine, asıl sorunu ekonomik olan bir sınıfın sorunlarına yanıt olarak doğdu. Hukuksal eşitlik ve özgürlük, işçi sınıfı için de anlamlı ve önemliydi. Ama bu sınıfın ve benzerlerinin ekonomik gücünün zayıflığı, liberalizmin getirdiği hak ve özgürlüklerden yeterince yararlanmasını önlüyordu. Batı Avrupa'daki işçi sınıfı, liberalizmin sağladığı özgürlüklerden kendi temel sorununun çözümü için yararlanmak amacıyla, uzun ve bazen de çok kanlı bir savaşım verdi.
    İşçi sınıfının ve genel olarak, ekonomik bakımdan güçsüz toplum kesimlerinin savaşımının birinci aşamasını, yalnızca varlıklı toplum kesimlerine tanınan temel hak ve özgürlüklerin kendilerine de tanınması için verilen savaşım oluşturmuştur. Yasalar önünde eşitliğin en doğal sonucu gibi görünen genel ve eşit oy hakkının elde edilebilmesi, seçilme hakkının elde edilebilmesi bile, böyle uzun ve kanlı bir kavganın ürünüdür. 1789 devriminin sonucu olan bu temel hak Fransa'da, ancak 1848 ihtilallerinden sonra işçi sınıfını da kapsamına almıştır. Bu aşamayla birlikte, siyasal demokrasi tamamlanmış, çoğulcu, katılımcı, sosyal bir demokrasiye giden yol açılmıştır.
    Derebeylik döneminde, ekonomik bakımdan güçlü tek bir sınıf vardı ve siyasal açıdan da o sınıf egemendi. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte yeni bir sınıf doğdu, ekonomik bakımdan güçlendikçe, siyasal alanda da etkili olmak istedi. Derken, sanayi devrimi ile, işçi sınıfı, ekonomik açıdan değil, ama toplumsal açıdan büyük güç kazandı. Sayı ve örgütlenme gücüne dayanarak, sonunda o da, siyasal rejimde etkili olmasını sağlayacak olanakları ele geçirdi. Böylece, tek bir gücün egemen olduğu bir siyasal sistem, birçok güç odağının bulunduğu bir siyasal sisteme dönüşünce, çoğulcu demokrasi gerçek anlamıyla doğmuş oldu. Bütün toplum kesimlerinin, kendi çıkar ve görüşlerini savunmasına olanak veren, demokrasinin ve özgürlüklerin güvencesini bu çoğulcu dengede bulan bir siyasal sistem oluştu.
    Ekonomik sıkıntıları olmayan sınıflar, siyasal demokrasiden, yalnızca yasalar önünde eşitlik ile iç ve dış güvenliğin sağlamasını bekliyorlardı. Oysa işçi sınıfının ve ekonomik bakımdan güçsüz toplum kesimlerinin devletten beklentisi sadece "korunmak" değil, aynı zamanda "yardım edilmek"ti. Kentsoylular "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" derken, devletten, büyük balığın küçük balığı yutmasına izin verecek bir "yansızlık" istiyorlardı. Sahneye çıkan yeni toplum kesimlerinin sorunları ise, tersine, devletin işlere karışmasını ve zayıf olanı korumasını gerektiriyordu. Sosyal demokrasi böyle doğdu.
    Liberal hak ve özgürlükler, devletin yalnızca koruması gereken hak ve özgürlüklerdi. Oysa sosyal hak ve özgürlükler, devletin vermesi, sağlaması, yaratması gereken olanakları içeriyordu. Liberalizmin öngördüğü "serbest rekabet"in, beklenen olumlu sonucu verebilmesi, başlangıç noktasında koşulların eşit olmasına bağlıydı. Oysa bazıları yarışa çok önde, bazıları ise çok geride başlıyorlardı. Giderek devletin, toplumun tümüne eğitim, sağlık ve kültür olanakları sağlamayı üstlenmesi gerektiği kabul edildi, işsizlikle mücadele, devletin görevleri arasına girdi. Çalışan toplum kesimlerine, grev ve toplu sözleşme hakkı tanındı. Toplumsal güvenceler (sosyal sigortalar) yaygınlaştırıldı. Devlet, liberal devlet anlayışının çok ötesinde görevler üstlendi. Liberal demokrasinin içerdiği siyasal demokrasi, liberalizmin değerlerini yansıtırken, sosyal demokrasi, liberalizm ile sosyalizmin bir sentezi olarak ortaya çıktı. Sosyal hakları içeren "sosyal devlet" kavramı, 1961'den başlayarak Türk anayasalarına da girdi.
    Sosyal demokrasinin oluşumunda iki önemli deneyimden söz edebiliriz: İskandinav ve İngiliz. Her iki modelin de çıkış noktasında, iki önemli benzerlik vardı: ikisi de, güçlü bir komünist hareketin rekabetinden uzakta ve işçi sendikalarının büyük desteği ile geliştiler.
    İskandinav sosyal demokrasileri içinde en ünlüsü İsveç'inki. İsveç'te sosyal demokratlar, 1932 yılından bu yana, iki küçük ara dışında sürekli olarak iktidardalar. iktidar ortakları da, Köylü Partisi. Kuruluşunda tutucu özellikler taşıyan bu parti, zamanla küçük çiftçilere ve yoksul köylülere yönelmiş, giderek sosyal demokratlara yaklaşmıştı.
    Bir anlamda "işçi-köylü ortaklığı"nın ilk başbakanı olan Allan Hannson, köylünün ürettiğinin satın alınabilmesi için, işçi sınıfının yaşam düzeyinin yükseltilmesi gerektiğine inanıyordu. Yüksek düzeydeki gelirler ağır biçimde vergilendirildi. Devlet eliyle büyük yatırımlara girişildi. 1933 yılında 190 bin olan işsiz sayısı, dört yılda 10 bine düştü, işsizlik, yaşlılık, sağlık gibi toplumsal sigortalar kuruldu ve genişletildi. "Toplumsal adalet" yoksulluğu kaldırdı, o da "toplumsal barış" getirdi.
    1936 yılında, işçi ve işverenin eşit olarak temsil edildiği bir "İş Piyasası Meclisi" kuruldu. O tarihte başlatılan uzlaşma süreci, kendi yan kurumlarını da yaratarak, grev ve lokavtı dışarıda tutan bir çalışma barışı yaratmayı başardı. Özel sektör ekonomide ağırlığını koruyordu. Ama ekonomik iktidarın işverenlerin elinde olmasına karşılık, siyasal iktidar işçilerin yanındaydı. Sosyal Demokrat Parti üyelerinin büyük çoğunluğunu işçiler oluşturuyordu. Hükümete destek olan sayısız kooperatifler de, keyfi fiyat artışlarına karşı mücadelenin güvencesiydi. işte bu güç dengesi, belki de çağımızın en eşitlikçi ve barışçı toplumunu yarattı.
    Sanayileşmede geri kalındığı halde, çok yüksek bir yaşam düzeyine ulaşıldı, işçiler, Avrupa'daki en yüksek ücreti almaya başladılar. Yoksulluk ve büyük sınıfsal ayrıcalıklar ortadan kalktı. Hakça sayılabilecek bir gelir dağılımının yanı sıra, her sınıftan halkın geleceği devlet güvencesi altına girdi. Eğitim başta olmak üzere, birçok kamu hizmeti parasız oldu. "Her aileye bir konut" hedefine büyük ölçüde yaklaşıldı, işsizliğin önlenmesi ise, İsveç sosyal demokrasisinin en önemli hedefi olmayı sürdürdü. Önceleri büyük kamu yatırımları ile sonuç alınmaya uğraşılırken, giderek meslek eğitimi ve yönlendirmelerle bu sağlanmaya çalışıldı. Eşitlikçi toplum düzeni, Olaf Palme gibi bir başbakanın, makam arabası kullanmanın yasa ile yasaklandığı hafta sonlarında belediye otobüslerine binmesine kadar ulaştı. (Palme, yaşamını da, korumasız bir biçimde eşi ile yürürken uğradığı bir saldırı sonucu yitirdi.)
    İsveç, Norveç ve Danimarka'da oluşan "sosyal devlet" ya da "sosyal demokrasi" modellerinin çok ortak yanları var. Her üç ülkede de, demokratik solcular iktidarda uzun süre kalmak olanağını buldular. Birçok reform yaptılar, kapitalist ekonominin ve onun toplumsal sonuçlarının sivriliklerini törpülediler. Sağcı partiler ise, bu yapılanları bozmayı hiçbir zaman düşünmedikleri için, "toplumsal adalet" ve "özgürlük" aynı rejim içinde gerçekleşme fırsatını buldu.
    Toplumdaki "egemen" ve "ezilen" sınıflar bir anlamda ortadan kalktı. Her sınıfın hakkını koruyabildiği, ulusal gelirin oldukça adaletli dağıtımı sonucu herkesin insanca yaşayabildiği bir düzen doğdu. Büyük ayrıcalıkların kalkması ile, sınıflar arası gerilim azaldı ve "sınıf düşmanlığı" kavramı büyük ölçüde yok oldu. Solcu iktidarlar ile ılımlı sağ muhalefet arasında ana sorunlarda görüş birliği doğması ve siyasal yaşamın büyük kararlılık kazanması, sınıflar arasındaki gerginliğin azalmasının bir sonucu olarak ortaya çıktı.
    Her üç ülkede de, sanayinin gelişmesindeki gecikme, sosyalist hareketin gelişmesini zorlaştırmıştı. Her üç ülkede de, solcu partiler iktidara ulaşınca "ihtilalcilik"ten tamamen uzaklaştılar; başka partilerle işbirliği yapmak zorunda kaldıklarından, giderek ılımlılaştılar. Hoşgörü ve uzlaşma geleneği böylece oluştu.
    ingiltere'deki sosyal demokrasi modelinin temeli ise, 1945-50 ve 1964-70 yılları arasındaki işçi Partisi iktidarları sırasında atıldı. Yapılanları geriye götürme cesaretini ise -Margareth Thatcher dönemi dışında- Tutucu parti iktidarları gösteremediler. Çünkü kazanımların arkasında ciddi bir toplumsal destek bulunuyordu.
    İngiliz sosyal demokrasisinin hedefi "şans eşitliği"ni sağlamaktı. 1945 yılında İşçi Partisi ilk kez tek başına iktidar olunca, sessiz bir devrim başladı: Bir yandan geniş kamulaştırmalar, sosyal sigortaların genişletilmesi, hastahanelerin ve tedavinin parasız oluşu; öte yandan, ulusal gelirin hakça paylaşımı için alınan önlemler, yüksek gelirden yüksek oranda vergi ve çok yüksek bir miras vergisi... İngiltere Merkez Bankası, kömür madenleri, gaz, elektrik, demiryolları ve demirçelik sanayii, kamulaştırılan kurum ve dallar içinde yer alıyordu. Hatta karayolu taşımacılığı bile kamulaştırılmıştı. Ama halk bunu ve demirçelikteki kamulaştırmaları fazla benimsemediği için, Tutucu Parti iktidarları daha sonra bu ikisini yeniden özelleştirebildi.
    Fransa, Avrupa'da, güçlü bir komünist partisinin rekabeti ve sendikaların yeterli desteğinin sağlanamaması nedeniyle "sosyal demokrasi"nin oluşumunda zorluk çeken ülkelerden birisi. Ama Sosyalist Parti'nin 1981'deki iktidarı ve özellikle de bir aradan sonra onu izleyen ikinci iktidarı ile birlikte bu sürecin hızlandığını görüyoruz. Bu değişimin başlıca mimarı olan Başbakan Michel Rocard, yirminci yüzyılın sonu yaklaşırken, sosyal demokrasinin ana çizgilerini şöyle vurguluyor:
    "Marksist şablonu terk ettik, ama şimdi moda olan serbest piyasa ekonomisini de benimsemiyoruz. Karma ekonomiyi çok farklı şekillerde yorumlamak mümkün. Ama temelde sosyalizmin sosyal adalet için mücadele olduğuna her zaman inanacağız. Rekabetin erdemleri var. Ama rekabet bazı kurallara göre işlemelidir. Aksi takdirde en güçlü olanın kuralı geçerli olacaktır. Bu da haksız ve aptalcadır... Piyasa mekanizmasını yalnızca hükümet müdahaleleriyle değil, sendikalar ve diğer gönüllü örgütlenmeler aracılığıyla denetlemeyi amaçlıyoruz. Ekonomik krizi başarıyla göğüsleyen ülkeler, sosyal dayanışmayı koruyan, İsveç, Avusturya ve Almanya gibi, işçilerin güvenine sahip ve duyarlı mali politikaları gelir politikalarıyla birleştiren hükümetlerin bulunduğu ülkeler olmuştur."
    Türkiye'ye belirli bir "sosyal devlet" anlayışının Kemalizm ile birlikte girdiğini söyleyebiliriz. Çalışan toplum kesimleri, oy hakkından ücretli yıllık izine, sekiz saatlik işgününden parasız eğitime ve sağlık hizmetlerine kadar birçok hakkı Kemalist devrim süreci içinde -savaşım vermeden- kazanmıştır. Kemalistlerin ağır bastığı (özellikle CHP'nin) 27 Mayıs döneminde hazırlanan 1961 Anayasası ise, tam anlamıyla bir "sosyal devlet" kurmayı amaçlıyordu. Bülent Ecevit, kendisinin de hazırlayıcıları arasında olduğu bu anayasanın getirdiği sosyal demokrat özü şöyle özetliyor:
    "Mülkiyet ve miras hakkını tanıyan, ama bu hakların toplum yararına aykırı olamayacağını da belirten; toprakta da özel mülkiyeti esas tutan, ancak bu mülkiyet hakkından, geçimi toprağa bağlı herkesin yararlanabilmesi için, bireylerin elindeki toprak genişliğinin sınırlanabileceğini söyleyen; özel girişime serbestlik tanıyan, hatta güvenlik sağlayan, ancak özel girişimi 'milli iktisadın gereklerine ve sosyal amaçlarına uygun' yürümeye mecbur tutan; yatırımlarda toplum yararını öncelikle gözetmeyi emreden; ücret adaletini ve bütün halk için sosyal güvenliği gerekli kılan; öğrenimde fırsat ve olanak eşitliğim şart koşan; kooperatifçiliğin geliştirilmesiyle devleti görevli kılan; tarımda emeğin değerlendirilmesini isteyen; doğal servet ve kaynakları, devletin hüküm ve tasarrufu altında tutan Anayasamız..."
    Sosyal demokrasinin iki ön koşulu, sanayileşme ve kitle örgütlenmesidir. Bu iki sürecin gelişmesi ölçüsünde, Türkiye'de sosyal demokrasi gelişme şansını yakalayacaktır.
    Toktamış Ateş'in de altını çizdiği gibi; "Sosyal demokrasi, devletin ödevlerini arttırdığı gibi, halkın ödevlerini de arttırmaktadır. Siyasetin kapsamı genişlemiştir. Devletin tek görevi, aslında var olan özgürlükleri korumak değil; var olması gereken özgürlüklerin gelişmesini engelleyen unsurları saf dışı etmektir. Servetin belirli ellerde toplanması, gelir grupları arasındaki büyük farklar, fırsat eşitliğinin yokluğu, işsizlik, sosyal demokrasinin ortadan kaldırılması gereken ilk hedefleridir. Çünkü bu şartlar altındaki insanlar özgür olamazlar, özgürlük kavgasının yerini ekmek kavgası alır ve özgürlük, mutlu bir azınlığın tekelindeki bir lüksten daha ileri bir şey olamaz."
    Sosyal demokrasinin bu çerçevesi elbetteki değişmemiştir. Ama amaca ulaşmak için seçilen araçlarda bazı değişiklikler olduğu açıktır. Ve, yirminci yüzyılın sonları yaklaşırken, değişen koşulların sosyal demokrasiye getirdiği bu değişikliği Sosyalist Enternasyonal'in Başkanı Willy Brandt şöyle açıklıyor: "Bu değişiklik, deneyimlerimizin bir sonucudur, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, çoğumuz devletin ekonomideki rolüne bugün olduğundan daha büyük bir güven duyuyorduk. Bugün ise çoğumuz, kamu müdahelesi ile piyasada ifade edildiği şekliyle özel girişimlerin rolü arasında daha uygun bir dengeden yanayız."
    Nasıl ki, siyasal demokrasi "hukuksal adalet" kavramından esinlenmiş ve "hukuk devleti" kavramını yaratmışsa, sosyal demokrasi de "toplumsal adalet" kavramından etkilenmiş ve "sosyal devlet" kavramını yaratmıştır. Toplumsal adaletin, dolayısıyla sosyal demokrasinin gerçekleşmesi açısından, çalışan sınıfların örgütlenme özgürlükleri büyük önem taşır. Siyasal demokrasi, varlıklı toplum kesimleri arasındaki güç dengesine dayanırken, sosyal demokrasi, temelde emek-sermaye, işçi-işveren dengesine ulaşabildiği ölçüde gerçeklik kazanır. Sermayedar sınıfların gücü ekonomiktir. Emekçi sınıfların gücü ise sayısaldır, çoklukla ilgilidir. Ama o çokluk, ancak örgütlendiği zaman, gerçek bir güç oluşturur. Daha önce de vurguladığımız gibi büyük bir işadamı, tek başına da olsa ekonomik güce, dolayısıyla siyasal bir ağırlığa sahiptir. Onun karşısında denge oluşturabilmek için, binlerce işçinin bir araya gelmesi, küçük ödentilerini üst üste koyması, aralarında bir görüş ve çıkar birliği kurması gerekir.
    Örgütlenme özgürlüğü kısıtlandığında, çoğulcu demokrasiden de, sosyal demokrasiden de uzaklaşılmış olur. Etkili olmak için örgütlenmesi zorunlu olmayan varlıklı toplum kesimlerinin ağırlığı, böyle bir ortamda artar. Toplumda örgütlenme ve toplumsal kararları etkileme olanakları yaygınlaştıkça, kitlelerin her düzeydeki katılımı arttıkça, çoğulcu demokrasi gerçeklik kazanır; demokrasinin "sosyal" yönü güçlenir. Çoğulcu demokrasi, tüm toplum kesimlerine, örgütlenme ve siyasal iktidarı etkileme veya siyasal iktidara ulaşma için yasal mücadele yolunu açık tutan demokrasidir. Çoğulcu demokraside halk seyirci değil, oyuncudur. Çoğulcu demokrasi, halkın belirli aralıklarla sandık başına giderek belirlediği bir seçkinler yönetimi değildir.