b) Siyasal Demokrasi

Siyasal demokrasi, belirli tarihsel koşulların ürünü olarak ortaya çıktı ve liberalizmin ilkelerine uygun bir gelişme gösterdi. Derebeylik düzeninin (feodalizm) yıkılmasına neden olan gelişmeler, aynı zamanda siyasal (liberal) demokrasinin oluşumunu da hazırladılar.
    Demokrasi, ancak birbirini dengeleyen güçlerin varlığı oranında, gücün tek elde toplanmadığı, paylaşıldığı durumlarda olanaklıdır. Yoksa, egemen olan bir güç, bu egemenliğini paylaşmayı gönül rızası ile kabul edemez. Siyasal demokrasi, tarihsel evrim içinde, büyük ölçüde, topraksoylular (aristokrasi) ile kentsoylular (burjuvazi) arasındaki savaşımın ürünüdür. Bu iki güç arasındaki göreceli denge, ilk kez İngiltere'de ortaya çıktığı için, siyasal demokrasiyle sonuçlanan evrim de ilk kez bu ülkede, 13. yüzyılda belirginleşmiştir, İngiltere'nin bir ada ülkesi olması dolayısıyla savunmasının kolaylığı, kralın emrinde güçlü ve sürekli bir ordunun bulunması zorunluğunu yaratmamıştır. Bu durum, kralla derebeyleri arasında belirli bir dengenin oluşumunu kolaylaştırmıştır. Kralın, vergi koyabilmek için topraksoyluların rızasını alması zorunluğunu getiren 1215 tarihli "Büyük Ferman" (Magna Carta), işte böyle bir dengenin ürünüdür.
    Fransızca "parler" (konuşmak) sözcüğünden kaynaklanan parlamento, çıkış noktasında, krala danışmanlık yapan soylular ve yaşlılardan oluşan bir kuruldu. Magna Carta ile birlikte bu kurul süreklilik ve temsil niteliği kazanarak, danışmanlığın ötesine geçti. Bir yandan topraksoyluların, öte yandan da tüccar ve esnafın temsilcilerini barındırmaya başladı. Zamanla da, tamamen sınıfsal nitelikli iki meclise ayrıldı: Topraksoyluları temsil eden "Lordlar Meclisi" ile, kentsoyluları temsil eden "Avam Meclisi."
    Derebeylik düzeninin oluşmasında, iki etken ana rolü oynamıştı: Doğu ticaret yollarının kapanması ve kentlerin güvenliğinin azalması. Doğu ticaret yollarının kapanmasının nedeni, geçiş bölgelerinin İslam toplumlarının egemenliğine geçmesiydi. Kentlerde güvenliğin azalmasının nedeni ise, Barbar istilaları olarak adlandırılan Norman ve Macar istilalarıydı. 5. yüzyıldan 9. yüzyıla kadar uzanan bir süreç içinde, bu iki etkenin bir araya gelmesiyle, kentler önemini yitirdi, ticaret yaşamı söndü, kentsel ekonomi geriledi, yoksullaşma başladı, iş ve güvence arayan insanlar, kentten köye akın ettiler. Derebeyler onlara bir yandan şatoları ve askerleriyle güvenlik sağlarken, öte yandan işlemek için toprak verdiler. Serf adıyla, derebeyine ekonomik açıdan olduğu kadar hukuksal açıdan da tam bağımlı bir sınıf doğdu. Tarımda ağır sabanın, savaş teknolojisinde ise zırhlı atlının devreye girmesi, bu gelişmeleri kolaylaştırdı.
    Derebeylik düzeninin 11. yüzyıldan başlayarak çözülmesinde ise süreç tersine işledi: Bir yandan Haçlı Seferleri, öte yandan İskandinav halklarının Rusya üzerinden geliştirdikleri ilişkiler, doğu ticaret yollarının yeniden açılmasını sağladı ve kentlerde ticaret yaşamı canlandı. (Bu canlanma ilkin liman kentlerinde olduğundan, ilk cumhuriyetler de oralarda kuruldu.) Doğu'nun ipeği ve baharatı Avrupa'ya gelirken, Avrupa'nın yünlü kumaşlarına da Doğu'da önemli bir pazar doğdu. Yünlü kumaşa doğan istem ise, derebeylik düzeninin yıkılmasında ayrıca rol oynadı.
    Yün ticareti hayvancılığı özendirirken, hayvancılığın gelişimi tarımsal üretime ilgiyi azalttı. Tarım alanları meraya dönüştürülünce, çok sayıda çiftçi yerine, az sayıda çoban yeterli oldu. işsiz kalan çiftçiler kente akın ederlerken, toprak fiyatları arttı. Toprakların, derebeylerin ve bazı varlıklı köylülerin elinde birikmesi süreci hızlandı. Tarımsal üretim, ticari amaca, kentlerin gereksinimini karşılamaya yöneldi.
    Derebeylik düzeninin yıkılmasına, ticaretin gelişmesinin büyük katkı yaptığını görüyoruz. Kendi kendine yeten kapalı tarım ekonomileri, bu süreç içinde çözülmeye yüz tuttular; ekonominin çerçevesi genişledi; ülkenin tümü bir pazar oluşturdu. Bölgeler arası ilişkiler arttı ve bölgesel dillerle Latincenin birleşmesiyle ulusal diller doğdu; feodal devletlerin yerini ulusal devletler aldı. Ticaret ve sanayi ile gelişen yeni toplumsal sınıfların çıkarları ile, topraksoyluların sahip oldukları ayrıcalıklar ve derebeylik düzeninin özellikleri çatışıyordu. Birinci aşamada kentsoylular (burjuvazi) kralı topraksoylulara (aristokrasi) karşı destekleyerek, mutlak krallığın kurulmasını sağladılar. Daha sonraki aşamada, bu kez kralın yetkilerinin sınırlanması demek olan anayasal krallık doğdu. Kentsoylular yeterince güçlendiklerinde, ya doğrudan cumhuriyet rejimi kuruldu, ya krallık -İngiltere'de olduğu gibi- bir süs olarak korunarak, siyasal iktidarın gerçekte halkın oylarıyla belirlendiği rejimlere geçildi.
    Liberal ideolojiyi incelerken de belirttiğimiz gibi, bu ideolojinin temelini oluşturan eşitlik ve özgürlük ilkeleri, kentsoylu sınıfın gereksinmelerine yanıt olarak doğmuştu. Yasalar önünde eşitliğin gerçekleşmesi, topraksoyluların doğuştan sahip oldukları ayrıcalıkları yok edeceği için, iki sınıf arasındaki savaşımı kentsoyluların kazanmasını kolaylaştıracaktı. Özgürlük de, bir yandan eski düzenin eleştirilmesini, öte yandan da yeni düzenin temelini oluşturan düşüncelerin yayılmasını ve toplumsal destek sağlanmasını olanaklı kılacaktı.
    Üç tarihsel deneyin, liberal demokrasinin oluşumunda, biçimlenmesinde, önemli rolü var: İngiltere'deki evrim, Amerika ve Fransa'daki devrimler. Üçü de birbirlerini etkilemişler, ama tarih sahnesindeki sıralanışın tersine, evrensel etkiyi Fransız Devrimi yapmıştır.
    İngiltere'nin bir ada ülkesi oluşunun, onun tüm toplumsal-siyasal gelişimine damgasını vurduğu söylenebilir. Özellikle ulaşım ve savaş teknolojisinin geri olduğu dönemlerde, adayı çevreleyen denizler, doğal ve önemli bir savunma silahı oluşturuyordu. Bu ise, krala bağlı, büyük ve sürekli bir ordu beslemek gereğini ortadan kaldırmaktaydı. Gerektiğinde topraksoylular askerlerini alıp geliyor, kralınki ile birlikte, ülkeyi savunabilecek yeterli bir güç ortaya çıkabiliyordu. 1066'daki Norman istilasından bu yana, İngiltere'nin bir daha böyle bir durumla karşılaşmamış oluşu anlamlıdır.
    Bu doğal savunma ortamının sonucu olarak, İngiliz kralları derebeyleri üzerinde tam bir egemenlik kurmakta zorlanmışlardır. Kıta Avrupasının benzeri "mutlak krallık" girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Derebeyler bir araya geldikleri zaman, kral karşısında bir güç dengesi oluşturabilmişlerdir. Öte yandan, büyük ve sürekli bir ordunun yokluğu, askerlerin siyasal yaşamda önem kazanmasını da önlemiş, sivil otoriteye saygı geleneği daha çabuk oluşabilmiştir. Tüm bu etkenlerin birlikte, İngiltere'deki siyasal yapı değişikliğinin, geniş bir zamana yayılarak, Kıta Avrupasına göre çok daha yumuşak bir biçimde gerçekleşmesini, sağladığını söyleyebiliriz. Bu göreceli "yumuşak geçiş", siyasal kültürün de -Kıta Avrupasına göre- daha yumuşak ve hoşgörülü olmasında etkili olmuştur.
    İngiliz deneyinin bir başka önemli yanı da, din etkisinin -yine Kıta Avrupasına göre- çok daha az oluşudur. Avrupa'nın tersine, din adamları hiçbir zaman parlamentoda "ayrı bir güç" olarak temsil edilmemişlerdir. Protestanlık yayılırken, hemen krala bağlı bir "Anglikan Kilisesi" oluşmuştur. Belki de, dinin hep siyasal otoritenin gölgesinde kalmasının sonucu, Avrupa'daki kadar sert bir Katolik-Protestan çatışması görülmemiştir. Bu da, siyasal çatışmayı yumuşatan, en azından daha da sertleştirmeyen bir etki yapmıştır.
    Sözünü ettiğimiz denge ve etkilerin ilk somut sonucunun, 1215 tarihli "Magna Charta" (Büyük Şart) olduğunu söyleyebiliriz. Kabul etmek zorunda kaldığı bu belge, kralın yurttaşların özgürlükleri ve malları üzerindeki keyfi müdahele yetkisini kaldırıyordu. 17. yüzyılda Kral I. Charles, Avrupa benzeri bir merkezi yönetim kurmayı denedi. Parlamentoya danışmadan İspanya ve Fransa'ya savaş ilan etti, savaş masraflarını karşılamak için de vergileri arttırdı. Bunun üzerine parlamento, 1628 yılında, "Haklar Bildirisi"ni (Petition of Rights) yayınladı. Bu bildiri ile, kralın yetkileri sınırlandırılıyor, kralın yasalara uygun olmadan kimseyi suçlayıp cezalandıramayacağı ve halka karşı orduyu kullanamayacağı, hükme bağlanıyordu.
    Kralın buna karşı sürdürdüğü savaşım, Olivier Cromwel önderliğindeki bir halk ordusunun krala savaş açmasıyla ve 1649 yılında Avam Meclisi'nin kararı ile kralı idam etmesiyle sonuçlandı. 1658'de Cromwell'in ölümüne kadar, İngiltere bir diktatörlük dönemi yaşadı. Arkasından, idam edilen kralın oğlu, II. Charles adıyla tahta geçti. Onun arkasından tahtı devralan kardeşi II. James, tıpkı babası gibi, yeniden bir "mutlak kral" gibi davranmayı denedi. Ama, parlamentoya karşı verdiği üç yıllık savaşımın sonunda, ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Bu olayın etkisiyle, 1689 yılında parlamento, ünlü "Haklar Yasası"nı (Bill of Rights) yayınladı. Artık kral hiçbir yasayı yürürlükten kaldıramayacak, parlamentonun izni olmadan vergi ve asker toplayamayacak, yasal kurallara uymadan hiç kimse tutuklanamayacaktı. Zamanla İngiliz kralları yetkilerini teker teker yitirdiler; tacını koruyan, ama "yönetmeyen" bir hükümdar durumuna düştüler. Parlamenter rejimlerin cumhurbaşkanlarından pek bir farkları kalmadı. Aynı süreç içinde Lordlar Mecîisi'nin yetkileri de Avam Meclisi'ne geçtikçe, krallık görünümü altında bir siyasal demokrasi ortaya çıkmış oldu.
    İngiliz toplumunun tarihsel evrimindeki yumuşak geçişlerin erdemlerini en iyi savunan düşünür Edmund Burke'dir (1729-1797). Mümtaz Soysal, İngiliz gelenekçiliğinin bu kuramcısının düşüncelerini şu birkaç tümce ile çok iyi özetliyor: "Modern toplumun gereklerinin yavaş yavaş oluşan bir gelişmeyle yerine getirilmesini çok daha akıllıca bir iş olarak değerlendirir. Değişen koşullar dolayısıyla ödünler verilirken, çok önemli bir unsur olan 'eskilik' unsurunun ortadan kaldırılmamasına dikkat edilmelidir. Bu eski unsurların değeri daha fazladır. Anayasa eskidikçe, bu eskilik ona daha çok güç kazandırır. Eskime, saygıyı, saygı da sağlamlığı getirir."
    1492'de Kristof Kolomb tarafından keşfedilen Amerika kıtasının güneyi 16. yüzyıl başlarında, kuzeyi ise ayın yüzyılın sonlarında Avrupalılar tarafından işgal edilmeye başlandı, ilk sürekli İngiliz yerleşim merkezi, 1607 yılında Virginia'da Jamestown adıyla kuruldu. Kuzey Amerika'ya ilk yerleşen göçmenler arasında İngilizler, onların içinde de "Püriten"ler ağırlıktaydılar.
    Püritenlik, Hıristiyanlıkta her türlü yeniliğe karşı, katı ahlakçı, ama "Tanrı önünde eşitlik" ilkesi nedeniyle eşitliğe bağlı bir tarikat idi. Zenginliği seçkinlik belirtisi saydıkları için, İngiltere'de burjuvazinin gelişmesine ve parlamentonun güçlenmesine katkıda bulunmuşlardı. I. Charles'ın idamında rolleri vardı. Krala bağlı İngiliz kilisesine karşı oldukları ve görüşlerini İngiltere'de uygulayamayacaklarını anladıkları için Amerika'ya göç etmişlerdi, İngiliz kilisesine karşı oldukları için, zamanla İngiliz sömürgeciliğine de karşı çıktılar ve 1776 Amerikan Devrimi'nde de rol oynadılar. Sanattan ve eğlencenin her türünden nefret ediyorlardı (1642' de tiyatroları kapattırdılar). Onların bu ölçüde katı, hoşgörüsüz, ödünsüz olmaları nedeniyle de, New England'da laiklik akımı gelişti. Püritenliğin etkisini göz önüne almadan, Amerikan Devrimi'ni ve Amerikan toplumunun bazı özelliklerini anlamak zordur. Eşitlikçi inançlarının etkisiyle, Kuzey Amerika'daki "çoğunluğa dayalı" ilk yönetimi kuran onlar olmuşlardır.
    Amerika'da siyasal demokrasi, Avrupa'daki gibi, bir aristokrasi-burjuvazi çatışmasının ürünü olarak doğmadı. Avrupa'nın katı rejimlerinden kaçarak, özgürlük düşünceleriyle birlikte bu ülkeye gelenlerin, İngiliz sömürgeciliğine karşı başkaldırmasıyla gerçekleşti. Bir yandan, Tanrı önündeki eşitlik nedeniyle doğuştan özgür olduklarına inanan püritenler; öte yandan, kralın ve soylunun bulunmadığı, her gelene kucağını açan uçsuz bucaksız topraklar; ticaret ve sanayinin daha sonraları geliştiği bir tarım toplumunda, liberal ideolojinin temel taşlarını oluşturuyorlardı.
    Halkın seçtiği meclislerle, İngiliz kralının atadığı valiler arasında sürekli bir sürtüşme vardı. Sonunda, "Yedi Yıl savaşları" nedeniyle parasal sıkıntı içine düşen kralın vergileri artırmasıyla, başkaldırma başladı, İngiltere'ye karşı 1765'te başlayan eylem, 1774'te Philadelfiya'da toplanan ülke çapındaki ilk parlamento ile önemli bir aşamaya ulaştı, 19 Nisan 1775'te, sömürgeci güçlere karşı ilk kurşun atıldı. Thomas Jefferson tarafından son biçimi verilen "Bağımsızlık Bildirisi" ise 4 Temmuz 1776'da yayınlandı. Liberal ideolojinin tüm kurum ve ilkelerini içeren bu bildirinin ilk maddesi, "Kişiler doğuştan eşit, özgür ve bağımsızdırlar" diye başlıyordu, insanların doğuştan sahip oldukları ve hiçbir biçimde ellerinden alınamayacağı hakları vardı, ikinci maddede, "Bütün güç halkta toplanır ve halktan gelir" deniyordu. Basın ve inanç özgürlüklerine ayrı ayrı maddeler ayrılmıştı, İngiltere'deki Cromwell deneyinin etkisiyle, 13. maddede şöyle deniyordu: "Barış süresince ordular bulundurmak, özgürlük için tehlikeli sayılmalı ve bundan kaçınılmalıdır. Ordu her durumda, sivil gücün emri altında bulunmalı ve sivil güç tarafından yönetilmelidir."
    İngiliz ve Amerikan deneyimlerinden sonra patlak veren Fransız Devrimi, liberal demokrasinin oluşumu açısından büyük önem taşır, İngiliz Devrimi zamana yayıldığı için, Amerikan Devrimi ise çok uzaklarda ve farklı koşullarda gerçekleştiği için, Fransız Devrimi kadar evrensel bir etki yapamamışlardır.
    Tipik aristokrasi (topraksoylular)- burjuvazi (kentsoylular) çatışmasının ürünü olan Fransız Devrimi'ni hazırlayan koşullar üzerinde uzun uzun durmak gerektiğini sanmıyoruz. Oral Sander'in bir tümcede özetlediği gibi; "Kral, kaynağını 'ilahi hukuk'tan alan haklarını, üretici olmayan soylular ve kilise ile işbirliği yaparak despotik bir biçimde kullanıyor, üretici olan burjuvazi ve köylüleri yönetime karıştırmıyordu." Oysa 1713-1789 yılları arasında Fransa'nın dış ticareti beş katı artmıştı ve sadece bu gösterge bile, Fransız burjuvazisinin gelişmişlik düzeyini gösteriyordu. Ekonomik bakımdan bu ölçüde güçlenen bir toplumsal sınıfı, uzun süre ülke yönetiminden uzak tutmanın olanaksızlığı 1789'da çarpıcı bir biçimde ortaya çıktı.
    Fransa'nın vergi gelirleri, aristokrasi ve din adamlarının sahip bulundukları ayrıcalıklar yüzünden çok düşüktü. Savaşların getirdiği ek yüklerle krallık bir iflasın eşiğine varmıştı. Kral, topraksoyluları toplayarak duruma bir çare bulmak istedi. Bütün topraklardan vergi alınmasına yanaşmayan topraksoylular, çözüm olarak, 1614'ten beri toplanmamış olan parlamentonun (Etats-Généraux) görüşünün alınmasını önerdiler. Aristokrasinin, din adamlarının ve burjuvazinin temsilcileri, parlamentoyu oluşturan üç mecliste ayrı ayrı toplanıyorlardı. 5 Mayıs 1789'da toplanan parlamentoda, burjuvazi ilk adım olarak, diğerlerinin de Halk Meclisi'ne katılmasını krala kabul ettirdi (27 Haziran 1789). 9 Temmuz'da ise Halk Meclisi, bir anayasa hazırlamak amacıyla kendini Kurucu Meclis ilan etti. Kralın karşı çıkması üzerine, halk 14 Temmuz'da, baskı rejiminin simgesi durumundaki Bastil hapishanesini yıktı.
    Kral 17 Temmuz'da Kurucu Meclis'i tanımak zorunda kaldı. 4 Ağustos'ta, derebeylerin feodal düzende sahip oldukları tüm hukuksal ayrıcalıklar kaldırıldı. Tüm Fransızların yasalar önünde eşitliği kabul edildi. Toprak mülkiyeti sınırlandırılıp (toprak reformu), kamu görevlerinin parayla alınıp satılması yasaklandı. 26 Ağustos'ta ise, ünlü "İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi" yayınlandı:
    "İnsanlar özgür doğar ve özgür, eşit haklara sahip olarak yaşarlar; özgürlük, mülkiyet, güven ve baskıya karşı koyma, doğal ve kaldırılmaz haklardır; her türlü egemenliğin asıl kaynağı halktır; özgürlük, başkalarına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmek demektir; her yurttaşın, ister kişisel olarak ister temsilciler aracılığıyla, yasa yapılmasına katılma hakkı vardır; tüm yurttaşlar yasa önünde eşittirler; yasanın belirttiği durumlar ve öngördüğü yöntemler dışında hiç kimse suçlandırılamaz, tutuklanamaz ve alıkonamaz; hiç kimse, suçtan önce yapılmış ve onaylanmış bir yasadan başka bir yasayla cezalandırılamaz; hiç kimse düşüncelerinden ötürü kınanamaz; her yurttaş, bu hakkının kötüye kullanmış olmanın getireceği sorumluluk kendisine ait olmak üzere, dilediği gibi konuşmakta, yazmakta, yayınlamakta özgürdür... mülkiyet kutsal ve dokunulmaz bir hak olduğu için, yasayla saptanmış kamu yararının gerektirdiği bir durumda parasının önceden ödenerek alınması dışında, kimsenin mülkiyeti elinden alınamaz..."
    Tıpkı Marx ve Engels'in 1848'de yayınlayacakları "Komünizmin Manifestosu" gibi, bu da "Liberalizmin Manifestosu"dur. Aradan geçen iki yüz yılı aşkın süreye karşın önemini koruyan, evrensel bir değerler çerçevesi oluşturmaktadır.
    Adam Smith'e göre, insan kendi çıkarlarını herkesten iyi bilir; çıkarlarının gereğini yerine getirebilmesi için özgür olmalıdır. Her insan kendi çıkarı için çalışırken, aynı zamanda toplumun da çıkarına hizmet eder. Çünkü toplumun çıkarı, tek tek bireylerin çıkarının toplamından oluşur. Öyleyse, bireylerin kendi çıkarlarını sağlamak için yaptıkları çalışmalara, hiç kimse, bu arada devlet de engel olmamalıdır... İşte siyasal demokrasinin ana felsefesinin temelinde, Adam Smith'in bu düşünceleri vardır. Liberal devlet, yalnızca yasalar önünde eşitliği ve bireylerin özgürlüğünü korumakla yükümlü, yalnızca içte ve dışta güvenliği sürdürmekle görevli bir kurumlar bütünüdür.
    Siyasal demokrasinin doğuşunda, tanrısal kökenli egemenlik anlayışının yerini halkın egemenliği anlayışının alması da rol oynamıştır. Egemenliğin kökeniyle ilgili bu değişiklik ise, büyük ölçüde laikliğin yerleşmesiyle, kilisenin etkisinin azalmasıyla gerçekleşmiştir. Derebeylik düzeni ile bütünleşmiş olan kilise, yeni düzenin kurulmasıyla birlikte gücünden çok şey yitirmiştir. Toprağa dayalı üretim, kaderciliği yaygınlaştırarak kilisenin etkisini güçlendirirken, var olan koşulların ve kurumların hızla değişmeye başlamasıyla birlikte, kilisenin de desteklediği derebeyliğin doğal olduğu ve Tanrı'nın isteğine uygun bulunduğu inancı sarsılmıştır. Siyasal demokrasi, ulusal ve laik bir toplumsal çerçevede varolabilmiştir. Egemenliğin tanrısal kökenli olduğunun kabul edildiği bir toplumda, siyasal iktidarın halkın oylarıyla belirlenmesi herhalde düşünülemezdi.
    Siyasal demokrasinin doğuşunda, belirli bir ekonomik değişmenin temel etken olduğunu söyleyebiliriz. Tarıma dayalı kapalı ekonomilerde, toprağı denetleyen güç, tüm toplumu denetimi altına alabiliyordu. Onun karşısında denge oluşturabilecek başka bir güç yoktu. Böyle bir çerçevenin kırılmasıyla birlikte, ekonomik güçler çeşitlendi ve onlar arasındaki çıkar çatışmaları, demokrasiyi olanaklı kılacak bir denge ortamı doğurdu. Tüm ekonomik gücü elinde bulunduran topraksoyluların egemenliğinden, çeşitlenen ekonominin farklı dallarında güçlenen toplumsal sınıflar arasındaki güç dengesine geçilmesiyle birlikte, demokratik bir siyasal kurumlaşma olanaklı duruma geldi.
    Siyasal demokrasi, sadece çoğunluğun yönetimi demek değildir. Çünkü çoğunluğun temsiline dayalı bir yönetim, çoğunluk diktası da olabilir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, siyasal demokrasi, çoğunluğun yönettiği, azınlıkta olanların ise, yönetimin keyfiliklerine karşı korunduğu bir rejimdir. Siyasal iktidarın sınırlandırılması ve özellikle de bağımsız bir yargı denetimi, çağdaş liberal demokrasinin vazgeçilmez öğelerindendir. Siyasal iktidar üzerindeki yargı denetimi, azınlıkta olanların korunmasını, bireysel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını sağlar.