a) Demokrasi Kuramı

Demokrasi günümüzde, azınlıkta olanların haklarına saygı gösterildiği ve onlara bir gün çoğunluğa dönüşebilme yollarının açık tutulduğu özgürlükçü bir çoğunluk yönetimi biçiminde tanımlanabilir. Demokrasi tarihi, insanlar arasında toplumsal kökenli eşitsizlikleri gidermek için verilen savaşımın tarihidir. Demokratik düşüncenin tarihi de, eşitlikçi ve özgürlükçü düşüncenin evrimini yansıtır. Demokratik düşüncenin evrimi, insanın "akıllı" bir yaratık olduğu, kendisi için iyi olanla kötü olanı ayırt edebileceği inancından kaynaklanan, insana saygıya dayalı, iyimser bir dünya görüşünün evrimidir.
    Demokrasi üzerindeki ilk yazılı değerlendirmeye, Herodot Tarihi'nin üçüncü cildinde rastlanır. MÖ 5. yüzyılda kaleme alınmış olan bu yapıtta, demokrasi "halkın yönetimi, yasalar önünde eşitlik, bütün sorunların açık tartışmaya sunulması, yöneticilerin makamlarından hareketle sorumlu tutulmaları" olarak nitelendiriliyordu.
    Gene aynı yüzyılda Atina'da doğan Sofizm de, demokratik kültürün temellerini oluşturmaya çalışan bir akımdı. Solistler, öncelikle, değişmez ve tek bir "doğru" olduğu inancını yıkmak için çaba gösterdiler. Çünkü doğrunun ve gerçeğin tek olduğunun kabulü, aristokratik düşüncenin uzun yıllar boyu işleyerek topluma kabul ettirdiği değer yargılarının tek doğru sayılması demek olacaktı.
    Ünlü sofist Protagoras'ın koyduğu ilkeye göre, "insan her şeyin ölçütü"dür. "Gerçek" de, "doğru" da insandan insana değişir. Devlet bilgisi yalnız belirli bir sınıfta değil, tüm yurttaşlarda bulunmalıdır. Her şeyin ölçütü insan olduğuna göre, adalet ve hatta devlet değişmez kurumlar oluşturmazlar.
    Sofistlere göre, devlet güçlünün güçsüze zorla kabul ettirdiği düzenin adıdır. Eğer insanın haksızlık etmeye her zaman gücü yetseydi, "haksızlığa uğramayı ortadan kaldırmak için kimseyle anlaşmaya yanaşmazdı".
    Tukidides Tarihi'nde yer alan, Perikles'in ünlü söylevi de, demokratik düşünceye önemli katkıları olan bir belge sayılır. Perikles bu söylevinde, demokrasinin, birkaç seçkin yurttaşın değil, tüm yurttaşların katkılarıyla var olan bir rejim olduğunu vurgular. Herkesin eşit hak ve yükümlülüklere sahip bulunduğunu, soylu oluşuna göre değil, yeteneklerine ve "kazandığı üne" göre devletteki yerini alabileceğini söyler.
    Perikles konuşmasında, demokrasinin özgürlük, hoşgörü ve sorumluluk ilkelerine değindikten sonra, şöyle dîyor: "Devlet işlerine karışmayanlara, kendi işi gücü ile uğraşan sessiz bir yurttaş değil, hiçbir işe yaramayan biri gözüyle bakıyoruz. Bir politikayı, ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz onu yargılayacak yetenekteyiz. Biz tartışmaya, siyasal eylemin önüne dikilen bir engel diye değil, bilgece davranmanın vazgeçilmez bir ön hazırlığı diye bakarız."
    Perikles'in söylevinde, çağdaş demokratik düşüncede önem taşıyan bir öğe daha var: Demokrasinin, insanın kişiligini ve yeteneklerini geliştirmeye en elverişli bir rejim oluşu! Sokrates de, toplumun soylular tarafından değil, bilgili ve erdemli kişilerce yönetilmesi gerektiğini savunarak, demokratik düşüncenin evrimine katkıda bulunmuştur. Erdemin kalıtımsal olduğunu ve ancak soylu kişilerde bulunduğunu kabul etmemektedir. Bazı insanlar doğuştan daha akıllı ve yetenekli olabilirler. Ama bilgi ve erdem, öğrenebilen ve öğretilebilen bir şeydir.
    Aristo ise, çıkış noktasında eşitsizlikçi bir düşünceye sahip olduğu halde, çoğunluk yönetiminin azınlık bir seçkinler grubunun yönetiminden daha iyi olacağı sonucuna varmıştır. Aristo, halktan kişilerin teker teker "yüksek adamlar"dan daha az niteliklere sahip bulunduklarına inanıyordu. Ama hepsi bir araya geldiklerinde, azınlık olan bu seçkinlerden "daha iyi" olmaları olanaklıydı. Üstelik, "çokluk bozulmaya azlıktan daha az elverişli"idi. "Az miktardaki su, çok miktardaki sudan daha çabuk bozulur"du. Ama Aristo, halkın yönetici olmasından değil, yasaların yapılmasında ve çok sayıda üyeden oluşan yargı organlarında ağırlık taşımasından yanaydı. Çünkü halkı oluşturan bireyler, teker teker değil, ancak bir araya geldiklerinde seçkinlere üstündüler.
    Aristo, servet ile siyasal iktidar arasında yakın bir ilişki kuruyordu, "insanların servetlerinden dolayı egemen sınıf oldukları yerde, ister azlık ister çokluk olsunlar, hükümet biçimi oligarşidir" görüşündeydi. Demokrasi için, kalabalık bir orta sınıfın varlığını şart görüyordu. Şiddetli toplumsal patlamaları, varlıklı küçük bir sınıfın yanında, çok kalabalık bir yoksul sınıfın bulunmasıyla açıklıyordu. Orta sınıfın zayıf olması, toplumun efendi ve kölelerden oluşması demekti.
    Aristo'nun şu sözlerinde, geleceğin çoğulcu demokrasisinin kuramsal temellerini de bulabiliriz: "Eğer bir devlet yasıyorsa, bunun hikmeti, birliğe doğru gitmekte bir noktadan daha ileri varmamasıdır; devlet bu noktayı aştı mı, ya ortadan kalkar, ya da kötü bir devlet haline gelir. Adeta müzikte uyumun tek ses haline gelmesi veya ritmin tek vuruş haline gelmesi gibi..."
    Aristo'nun ilginç bir görüşü de, yöneticinin elindeki silahlı güçle ilgiydi. Yöneticinin elinde belirli bir asker gücünün bulunması, ama bu gücün hiçbir zaman halkın gücünü aşacak düzeye varmaması gerektiğine inanıyordu.
    Demokratik düşüncenin ilk kaynaklarının Eski Yunan'da doğması bir rastlantı sayılamaz. Mezopotamya'da kısa ömürlü olan kent devleti, dağlarla bölünmüş, deniz ticaretine açık Mora yarımadasının koşullarında uzun ömürlü olurken, doğrudan demokrasiye elverişli bir ortam da yaratmıştı. Ama kent demokrasisinin yıkılmasından sonra, demokrasinin ve özgürlükçü düşüncenin yeniden doğması için yüzyıllar ve hatta çağlar boyu beklemek gerekti. Kaderci düşünceden başkasına ortam hazırlamayan, kapalı tarım ekonomilerine dayalı derebeylik düzeninin (feodalite) yıkılmaya başlamasıyla birlikte, özgürlükçü düşünce de başka bir çerçevede yeniden canlandı.
    Aristo'dan yaklaşık iki bin yıl sonra yaşamış olan İngiliz John Locke'a göre, insanlar eşit ve özgür oldukları "doğa durumu"ndan toplumsal yaşama, güvenliklerini sağlamak için geçtiler. Özgürlüklerini koruyabilmek için sadece "güvenlik ve cezalandırma" hakkını, toplumu yönetecek olanlara devrettiler. Eğer siyasal iktidar, koruyacağı yerde halkın doğal haklarını çiğnerse, devrim hakkı doğar. Yasama gücü ile yürütme gücünün ayrı ellerde oluşunun, yurttaşlar açısından bir güvence oluşturduğu görüşüne daha Locke'da da rastlıyoruz.
    Montesquieu, kuvvetler ayırımı düşüncesini geliştirdi ve O'nun etkisiyle, 1789 Fransız insan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nde şu ifade yer aldı: "Kuvvetlerin ayrılmadığı ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı yerde anayasa yoktur." Ünlü Fransız düşünürüne göre, önünde kendisine engel olabilecek başka bir güç bulunmayan her yönetici, özgürlükleri çiğneyebilir, yetkilerini aşabilir. "Kuvvet kuvveti durduramazsa, özgürlük olmaz." Montesquieu, demokratik cumhuriyetin varlığının, yasa yapma, yasayı uygulama ve yasaya göre ceza verme yetkilerinin (yani üç kuvvetin), ayrı toplumsal güçlere (kral, soylular, halk) paylaştırılmasına bağlı bulunduğunu öne sürmüştür.
    Locke ve Mostesquieu gibi, 18. yüzyılda yaşamış olan Jean-Jacques Rousseau ise, her alanda eşitliği ve tam bir demokrasiyi savundu. O'na göre, en iyi çözüm, halkın iktidarını doğrudan kullanmasıydı. Ama mutlaka temsilci kullanmak gerekirse, halk bu temsilcilerini, dilediği zaman görevinden alabilmeliydi. Oysa Montesquieu ve Sieyes gibi, aristokrasi ve burjuvazinin içinden gelen düşünürler, temsilcilerin kendilerini seçenler karşısında bağımsız olmalarını savunmuşlardır. Böyle olunca, halk seçecek, ama gerçekte bu iki ayrıcalıklı sınıfın seçkinleri yönetecektir. Bu nedenle, Rousseau, "Ulusun vekilleri, onun temsilcileri değil, olsa olsa memurları olabilirler" demektedir.
    Rousseau'ya göre, özgürlüklerin güvence altında olabilmesi, servet eşitliği dahil, insanlar arasında eşitliğin sağlanabilmesine bağlıydı. Böylece güç eşit dağıtılmış olacağı ve kimseye devredilmeyeceği için, bazılarının, diğerlerinin özgürlüklerini ellerinden alma olanağı ortadan kalkacaktı. Ama halk egemenliği, yasaların halk tarafından yapılması anlamına değil, halkın onaylaması anlamına gelmektedir. Çünkü, "Tek tek bireyler iyinin farkındadırlar, ama onu tepeler. Halk ise iyiyi ister, ancak onu görmez. Hepsinin aynı şekilde yol gösterenlere gereksinmesi vardır." Bu, iktidarın, toplumu oluşturan bireylere paylaştırılmış olduğu gerçeğine ters düşmez. Ulusal egemenlik, parçaların toplanmasıyla oluşur!
    Fransız Devrimi'ni izleyen Yakın Çağ'la birlikte, özgürlükçü düşüncenin gelişimi de hızlandı. Benjamin Constant, özgürlükleri kaldıran baskının bir kişiden gelebileceği gibi, kitlelerden de gelebileceğini gördü. Çoğunluğun, azınlıkta olanları köleleştirebileceğini vurguladı. Siyasal iktidarın, vicdan ve düşünce özgürlüğüne, mülk sahibi olabilme özgürlüğüne, kesinlikle karışmaması gerektiğini savundu. Constant'a göre Kent Demokrasisinde siyasal iktidara doğrudan katılan yurttaş, bunun verdiği mutluluk ve güven uğruna, özgürlüklerine getirilen sınırlandırmalara katlanıyordu. Ama günümüzün temsili demokrasisinde, söz konusu olan çok soyut bir katılma olduğu için, özgürlüklerinin korunması, yurttaş açısından daha büyük önem taşıyordu.
    Soylu bir ailenin çocuğu olan Fransız Alexis de Tocqueville, görevli olarak gittiği Amerika Birleşik Devletleri'ndeki gözlemlerine dayanarak yazdığı "Amerika'da Demokrasi" kitabıyla, demokrasi kuramına önemli katkılar yaptı. Tocqueville'e göre, Amerika'da demokrasinin gelişmesini kolaylaştıran en önemli öğelerden birisi, Avrupa'daki gibi, eski ayrıcalıklı bir sınıfın (aristokrasi) varolmayışıdır. Güçlü bir orta sınıf bu sayede oluşabilmiştir.
    Tocqueville, özgürlüklerin korunabilmesi için iki yol öneriyordu: Yerinden yönetim ve kitle örgütleri. Yönetim yetkilerinin tek merkezde toplanmasının önlenmesi ve özerk bölgelere dağıtılmasıyla, yalnız siyasal özgürlükler güvence altına alınmakla kalmayacak, aynı zamanda yurttaşların, kendi yörelerinin ortak sorunlarıyla daha yakından ilgilenmeleri sağlanmış olacaktır. Dernekler, birlikler gibi kitle örgütleri aracılığıyla da, yurttaşların sorumluluk duygularının geliştirilmesinin yanı sıra, farklı çıkarların savunulması sayesinde, toplumun baskıcı bir yönetime kalması önlenecektir.
    John Stuart Mill, çoğunluğun azınlıkta olanları ezmesine engel olacak çözümler arayan bir düşünürdü. Tüm insanlığın bile, bir aykırı düşünceyi susturmaya hakkı olmadığını savunacak kadar özgürlükçüydü. "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" biçimindeki bir devlet seyirciliğinin yanlış olduğunu, devletin "özgürlüğün koşullarını yaratmak" gibi bir görevi bulunduğunu savundu.
    Demokrasi kuramının oluşumuna sosyalistlerin yaptıkları katkıları "Sosyal Demokrasi"yle ilgili sayfalara bırakarak, demokrasinin evrensel nitelikli üç temel öğesi olduğunu söyleyebiliriz: Seçim, özgürlük ve bağımsız yargı. Demokrasi, azınlıkta olanların da güvence altında olduğu, özgürlüklere saygılı bir çoğunluk yönetimidir, iktidar her siyasal sistemde vardır; ama "muhalefet"in yasal olarak tanındığı ve güvence altına alındığı tek sistem demokrasidir.
    Özgürlük ve yargı güvencesi olmazsa, sadece seçim, demokrasiyi değil, olsa olsa "çoğunluk diktası"nı yaratır Özgürlüklerin içinde de, demokrasinin işlenmesi açısından, haber alma, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri ön sırada gelir. Özgür bir haber alma ortamı yoksa, insan özgür bir biçimde düşünemez. Düşünme özgürlüğü, öncelikle yönetenlerden farklı düşünebilme özgürlüğüdür. Yoksa yönetenler gibi düşünme özgürlüğü, Hitler ve Stalin yönetimlerinde bile vardı. Kendisine yöneltilen yanlı bir bilgilendirme, düşüncenin çerçevesini çizer ve düşünce özgürlüğünü ortadan kaldırır. Ama tek başına özgür düşünebilmek, anlatım ve örgütlenme özgürlüğü ile birlikte olmadığı zaman, fazla bir ağırlık taşımaz. Bu durumda "özgür muhalefet" in varlığından söz edilemez.
    İktidarın sınırlandırılmasının ve bu sınırın bağımsız yargının denetimi ve güvencesi altında olmasının önemi ise açık. Thomas Paine, bu önemi tek cümle ile anlatmak becerisini gösteriyor: "Hükümet organlarının seçimle işbaşına gelmeleri, seçilen kimseler sonradan sınırsız bir yetkiye sahip olacak iseler, keyfi baskıyı ortadan kaldırmaz..."
    Spinoza'dan beri vurgulanan bir gerçek var: Bir karar organının yapısının demokratik olması kadar, hatta ondan da çok, yaptıklarının demokratik olması önemlidir. Çoğunluğun oylarına dayalı bir sistem, eğer bugün için azınlıkta kalan ve yarın çoğunluk haline dönüşebilecek olanların haklarına saygı göstermiyorsa, bu demokratik bir sistem olmaktan çok, bir çoğunluk diktası'dır. Bir demokraside, adaletin ve özgürlüğün gereklerinin yerine getirilmesi, yöneticilerin keyfine ya da sağduyularına bırakılamaz. Adaletin ve özgürlüğün gerekleri, kurumsal güvencelere bağlanmak zorundadır.
    Seçimin, demokrasi demek olmadığını, çağdaş diktatörlüklerin hemen tümünde seçimlere rastlandığını biliyoruz. Ama seçimin varlığının, o rejimin demokratikliğinin kanıtı olmadığı ne ölçüde gerçekse, seçimsiz bir demokrasinin düşünülemeyeceği de o ölçüde açıktır. Seçim, halkın ülke yönetimine katılmasının ilk ve vazgeçilmez koşuludur. Demokratik seçimin ilk iki önemli koşulu ise, farklı şeyler arasında seçim yapabilme hakkı ile genel ve eşit oy hakkıdır. Sadece benzerler arasında seçim yapabilmeye olanak tanıyan bir rejim, demokratik olmadığı gibi; bazılarının oylarına daha çok, bazılarının oylarına daha az temsil hakkı tanıyan, toplumun bazı kesimlerinin çıkar ve düşüncelerinin temsiline olanak bırakmayan bir rejimin demokratikliği de tartışmalıdır.
    Demokrasinin işleyebilmesi için, toplumda farklı çıkarlara ve dolayısıyla farklı görüşlere sahip bulunanların örgütlenebilmeleri ve görüşlerini barışçı yollardan rahatlıkla savunabilmeleri gerekir. Farklı çıkarlar arasında barışçı bir denge, ancak bu çerçeve içinde kurulabilir. Toplumsal barış da, rejimin istikrarı da, bu dengenin kurulabilmesine bağlıdır. Eğer toplumdaki bazı kesimlerin örgütlenebilme ve çıkarlarını barışçı yollardan savunma olanakları kısılırsa, çarpıtılmış, hakça olmayan bir denge ortaya çıkar. Sonuç, toplumsal huzursuzluklar ve patlamalar olur.
    Örgütlenme olanaklarının kısılması, işverenleri değil işçileri, sermaye sahiplerini değil iktisaden güçsüz toplum kesimlerini etkiler. Sendikaların, siyasal partileri desteklemelerini önlemek de, ancak dar gelirli toplum kesimlerinin çıkarlarını savunan partilere olumsuz etki yapar. Birkaç varlıklı kişi bir partiyi finanse edebilir, ama birkaç işçi bir partinin masraflarını karşılayamaz.
    Bir işveren -tek başına da olsa- belirli bir ekonomik güce ve bu güçten hareketle, önemli bir toplumsal ağırlığa sahiptir. Kendi görüş ve çıkarlarına uyan bir siyasal partiyi desteklemesi durumunda, bu desteğin tek başına bile bir anlam ifade edeceği açıktır. Oysa bir işçinin tek başına, ne ekonomik, ne toplumsal, ve ne de siyasal bir ağırlığı vardır, işçi, ancak örgütlendiği ölçüde, kendi görüş ve çıkarlarını savunmada etkili olabilir.
    Demokrasi, farklılıkların birlikte yaşama biçimidir. Çoğulculuk, sayıdan çok farklılıktan kaynaklanır. Bu nedenle de, çok partinin varlığı, gerçek bir demokrasi anlamına gelmeyebilir. Demokrasinin amacı, farklılıkları yok etmek değil, uzlaştırmaktır. Pascal, yanlışın, gerçeğin tersi değil, zıt bir gerçeğin unutulması olduğunu söylemişti. Demokrasi, zıtların bir arada bulunması zorunluğundan kaynaklanır. Karşıtların birbirlerini yok etmeleri değil, tamamlamaları gerekir. Demokrasi bu nedenden dolayı uzlaşmayı zorunlu kılar. Uzlaşmasız yaşayamaz! Demokrasi, bir denge ve uzlaşma rejimidir. Denge olmadan uzlaşma zaten olmaz. Ancak birbirlerini dengeleyebilecek güçler, uzlaşmayı zorunlu kılar. Dengelerin en önemlisi ise, para gücüne karşı, sayı ve örgüt gücünün oluşmasıyla kurulabilir. Tarihsel evrim içinde, sendikaların ve kitle partilerinin ortaya çıkışı bu gereksinmeden kaynaklanmıştır. Beş işadamının karşısında parasal bir denge sağlayabilmek için, belki de beş yüz bin işçi ya da kamu görevlisinin bir araya gelmesi gerekir. Böyle bir şey ise, örgütlenme olmadan gerçekleşemez. Örgütlenmeyi zorlaştırmak, toplumda sağlıklı bir dengenin oluşumunu zorlaştırmak anlamına gelir. Toplumsal patlamaları ise, dengeler değil, dengesizlikler yaratır.
    Hak ve özgürlükler, toplumda çatışma çıkmasını kolaylaştırmazlar, var olan çatışmaların yumuşayıp "meşru" bir düzeye aktarılmasına yardımcı olurlar. Örneğin Batı'da işçi sınıfı, kendi çıkarlarının savunulmasını kolaylaştıracak yasal olanaklara kavuştukça, şiddete dayalı yöntem ve amaçlardan uzaklaşmış, barışçı bir güç olmuştur. Oy hakkını, örgütlenme özgürlüğünü, grev ve toplu sözleşme haklarını aldıkça, demokratik rejimin güvencesini oluşturan temel güçler arasına katılmıştır. Hak ve özgürlükler, patlamaların nedeni değil, büyük patlamaları önleyecek "güvenlik kapakçıkları"dır. Demokrasilerdeki küçük boşalmalar, baskı rejimlerinde rastlanan büyük patlamaların seçeneğidir. (1980'lerin sonunda Doğu Avrupa ülkelerinde yaşananlar, bu açıdan çok aydınlatıcı örnekler oluşturuyor.)
    "İktidarın El Değiştirmesi" başlığını izleyen sayfalarda, iktidarın üç boyutuna değinmiştik. Nasıl ki iktidar, siyasal, toplumsal ve ekonomik olmak üzere üç boyutlu ise, demokrasinin de onlara koşut üç boyutu vardır. Siyasal, loplumsal ve ekonomik iktidarlara halkın ne kadar geniş bir bölümü katılabiliyorsa; siyasal, toplumsal ve ekonomik demokrasiler de o ölçüde ileri bir nitelik taşır.
    Siyasal Demokrasinin ölçütü, seçme ve seçilme hakkından gerçek anlamı ile yararlananların toplum içindeki oranıdır. Bu haklara tarihte getirilen en önemli kısıtlamanın, ekonomik kökenli olduğunu biliyoruz. Ancak belirli bir düzeyde vergi verenlerin siyasal karar mekanizmalarını etkileyebilmeleri, siyasal demokrasinin oldukça ilkel bir dönemini simgeler. Daha sonraki aşamalarda kullanılan belli bir eğitim düzeyine sahip olma koşulu da, aslında sınıfsal kökenli bir sınırlamadır. Son olarak cinsiyet ve yaş ile ilgili kısıtlamalar, yakın döneme kadar uygulanmıştır; bazı ülkelerde azalan ölçülerde uygulanması sürmektedir.
    Toplumsal demokrasinin ölçütü, toplumun çeşitli düzeylerindeki -siyasal ve ekonomik nitelikte olmayan- karar süreçlerine katılabilme ya da etkileyebilme olanaklarıdır. Bu olanaklardan yararlananların toplum içindeki oranı, toplumsal demokrasinin düzeyini belirler. Eğitim kurumlarından başlayıp tüm toplumsal nitelikli kurum ve kuruluşlarda sürecek bir yönetime katılma, demokrasinin toplumsal boyutunun temelini oluşturur. Toplumdaki farklı görüş ve çıkarların serbestçe örgütlenebilmeleri, siyasal iktidarı barışçı yollardan etkileyebilmeleri ise, bu temelin doğal sonucu olması gerekir. "Dört ya da beş yılda bir oyunu ver ve gerisine karışma" mantığı, demokrasiyi sadece siyasal boyuttan ibaret sayan, "ilkel" ve "seçkinci" bir demokrasi anlayışının ürünüdür.
    Ekonomik demokrasi, üretim ve paylaşımla ilgili kararları alanların toplumsal kökenleri ve toplum içindeki oranları ile bağlantılı olarak değerlendirilir. Toplumsal adaletin sağlanması, sadece siyasal düzeydeki kararlarla gerçekleştirilemez. Çalışanların "birlikte yönetim" biçiminde ekonomik iktidarı denetleyebilmeleri ölçüsünde, ekonomik demokrasi vardır. Ekonomik demokrasinin bir mülkiyet sorunu olmadığını hemen belirtmeliyiz. Nasıl ki büyük burjuvazinin tüm ekonomik gücü denetleyebildiği bir ülkede, devlet mülkiyetindeki üretim araçlarının da, son değerlendirmede bu sınıfı desteklemek için kullanılması kaçınılmaz ise; üretimde devlet mülkiyetinin egemen olduğu komünist modellerde de, artı-değerin, devlet adına karar verme yetkisine sahip bir azınlığın yararı göz önünde tutularak kullanıldığı da bir gerçektir. Öyleyse önemli olan, üretim araçlarının mülkiyetine kimin sahip olduğu değil, üretim ve paylaşmaya kimin karar verdiğidir. Zaten "egemen" toplumsal katmanı belirleyen de işte bu ölçüttür.
    Üretim sürecinde özel mülkiyetin egemen olması, ekonomik demokrasinin varlığı halinde, büyük burjuvazinin egemen sınıf olduğu anlamına gelmez. (Başta İsveç olmak üzere, İskandinav ülkeleri bu açıdan iyi bir örnek oluştururlar.) Siyasal, toplumsal ve ekonomik demokrasinin güçlülüğü oranında, "egemen sınıf"ların mülkleri ellerinden alınmadığı halde, egemenlikleri, yani kendi çıkar ve görüşlerini topluma dayatma güçleri, ellerinden alınmış olacaktır.
    Demokrasinin temel niteliklerini -Erhan Köksal'ın sınıflandırmasından da yararlanarak- şöyle sıralayabiliriz: (1) Siyasal iktidarın özgür genel seçimlerle oluşması; (2) Gerektiğinde siyasal iktidarın karar ve uygulamalarını da denetleyebilen bağımsız yargı; (3) Farklı toplumsal çıkar ve görüşleri temsil eden siyasal partiler; (4) Farklı toplum kesimlerini temsil eden ve siyasal katılımı kolaylaştıran, dernekler ve sendikalar gibi, kitle örgütleri; (5) Yurttaşların gelişmelerden doğru bilgi edinme haklarını sağlayacak; özgür kitle iletişim araçları.
    Demokrasinin var olabilmesi için gerekli ekonomik koşullar incelendiğinde, özellikle şu üç nokta dikkati çekiyor: (1) En azından, bireylerin yaşamsal gereksinmelerinin (yeme ve barınma gibi) karşılanabildiği bir üretim düzeyi; (2) Ekonomik yaşamdaki etkililikte, belirli bir sermaye-emek (işçi-işveren) dengesi; (3) Toplumsal sınıflar arasında çok büyük gelir farklarının bulunmaması.
    Demokrasinin var olabilmesi için gerekli toplumsal koşulların başında ise şunlar geliyor: (1) Ulusal bütünlüğün sağlanmış olması; (2) Hiçbir toplumsal sınıfın diğerleri üzerinde kesin bir üstünlüğünün bulunmaması; (3) Toplumsal sınıflar arasındaki geçiş akışkanlığının yüksek olması; (4) Toplumda çoğunluğun, kitle iletişim araçlarını izleyebilecek bir eğitim düzeyinde bulunması; (5) insanların eşitlik ve özgürlüğüne, hoşgörü ve uzlaşmaya dayalı bir değerler sisteminin, ulusal kültürde egemen olması.
    Bu ekonomik ve toplumsal koşulların gerçekleşmesi ölçüsünde, demokratik bir rejime sahip olma olasılığı artar. Demokrasi, yaşamsal gereksinmelerini yeterince karşılayamamış ve yeterli bir eğitim düzeyine ulaşamamış toplum kesimleri için bir araçtır. Bu kesimlerin, sorunlarının çözümünü kolaylaştırdığı, beklentilerini karşılayabildiği ölçüde demokrasiye sahip çıkmaları doğaldır. Ancak bu sınırın üzerindekiler ve özellikle de aydınlar için, demokrasi sadece bir araç değil, aynı zamanda, insanca yaşamanın vazgeçilmez bir koşulu olarak, amaçtır. Demokrasi, onu amaç olarak benimseyenlerin artması ölçüsünde kökleşir, güçlenir.