2. SEÇİM SOSYOLOJİSİ

    Seçim, ülkeyi yönetecekleri, kitleleri temsil edecekleri belirlemede başvurulan bir yoldur. Nasıl ki, yöneticilerin kalıtımla ya da zor kullanarak belirlenmesi de başka bir yoldur. Halkın alanlarda toplanıp, ülkeyi ilgilendiren kararları doğrudan aldığı eski kent demokrasilerinde bile, yöneticilerin kurayla ve sırayla belirlenmesinin yanı sıra, bazı durumlarda seçime başvuruluyordu. Nüfus artışı, sorunların karmaşıklaşıp uzmanlık gerektirmesi ve yurttaşların siyasal konulara ayıracak zamanlarının azalması sonucu doğrudan demokrasi olanaksızlaştı. Halkı temsil edecek, halk adına ülkeyi yönetecek aracıların seçimi zorunlu hale geldi. Böylece ülkeyi, çoğunluk adına bir azınlığın yönettiği doğrudur. Ama yönetime gelme yolunun tüm toplum kesimlerine açık olması koşuluyla, bu durumun demokrasiyle bağdaşmadığı öne sürülemez.

a) Oy Vermede Rol Oynayan Etkenler

    Genel olarak siyasal katılımı etkileyen koşullar, katılımın bir biçimi demek olan seçimleri de etkilerler. Gene de, seçimlere katılmanın ve verilen oyun yönünün belirlenmelinde rol oynayan etkenleri ayrıca incelemekte yarar var. Seçimlerin özellikle çoğulcu rejimler açısından taşıdığı önem, seçim sosyolojisinin, siyaset biliminin hızla gelişen ve üzerinde çok araştırma yapılan bir dalı olması sonucunu doğurmuştur.
    Lipset ve Lazarsfeld, sandık başına gidip gitmemekle ilgili olarak dört genel eğilimden söz ediyorlar: (1) Hükümetin izlediği siyaset, bir toplumsal grubun çıkarlarını ne kadar yakından etkiliyorsa, o toplum kesimindeki oy verme eğilimi o kadar çok artar. Kamu görevlileri bu konuda örnek gösterilebilir. Çünkü iktidara gelenler, bir bakıma kamu görevlilerinin işvereni olmaktadırlar. (2) Hükümet kararlarının kendisiyle ilgili sonuçları konusunda bir toplum kesimi ne kadar çok bilgi sahibiyse, o toplum kesimindeki oy verme eğilimi o kadar artar. Hükümet kararlarının yaratacağı sonuçların açık olup olmaması; toplum kesimlerinin onları kavrayabilmeleri için gerekli eğitim ve deneyim düzeyleri; o toplum kesimindeki bireylerin birlikte değerlendirme yapma olanağına sahip bulunup bulunmamaları (sanayi işçisi ile ev hizmetçisinin farkı) gibi koşullar bu konuda belirleyici olurlar. (3) Bir toplum kesimi üzerinde, siyasal katılım yönündeki baskılar ne kadar fazlaysa, o toplum kesimindeki oy verme eğilimi o kadar artar. Ama bu baskıların birey üzerindeki etkisi, bireyin üyesi olduğu toplum kesimiyle olan ilişkilerinin yoğunluğuna bağlıdır. Yani gecekondulu, yeni göçmen sandık başına gitmek için fazla bir istek duymayabileceği gibi, henüz toplumsal ilişkileri yoğunlaşmamış bir genç ya da toplumsal ilişkileri giderek çok azalmış bir yaşlı da genellikle aynı durumdadır. (4) Daha önce de belirttiğimiz gibi, grup üzerindeki baskılar aynı yönde olduğunda katılma eğilimi artarken, zıt yönlerde olduğu zaman katılma eğilimi azalır.
    Elbette ki oy verme kadar, verilen oyun yönü de önemlidir. Kimler siyasal-toplunsal-ekonomik düzende değişiklik yanlısıdırlar, daha eşitlikçi bir düzen için sol partilere oy verirler. Kimler kurulu düzenin korunmasını isterler, sağ partilere ve adaylara yönelirler. Eğer bütün seçmenlerin oylarını tamamen çıkarlarını hesaplayarak, bilinçli olarak kullanmaları söz konusu olsaydı, gelir düzeyleri düşük olan toplum kesimlerinin sola, gelir düzeyleri yüksek olanların ise sağa oy vermeleri gerekirdi. Oysa seçmen davranışları her zaman akılcı ve tutarlı değildir.
    Seçmen davranışlarını ekonomik çıkar dışında etkileyen koşullara değinmeden önce, oy ve gelir düzeyi arasındaki bağlantının sanıldığından daha karmaşık olduğunu belirtmek zorundayız. Önemli olan gelir düzeyi değil, kişinin beklentileri ile gelir düzeyi arasındaki farktır. Umduğu ya da hak ettiğini düşündüğü ile bulduğu arasındaki bu farktır ki, kişiyi durumundan memnun olmaya veya olmamaya iter. Dağdaki çoban sahip olduğundan daha fazlasını beklemiyor ve tüm umudunu öte dünyaya saklıyorsa sağcı olabilir. O çobanın yüz katı geliri olduğu halde, daha fazlasını hak ettiğini, hak etmeyenlerin daha fazlasına sahip bulunduğunu düşünen bir mühendis de solcu olabilir.
    Oy verirken seçmeni çıkarı dışında etkileyen dört nedenden söz edebiliriz: Güvenlik isteği, saygınlık isteği, duygusal bağlılık, dinsel ve siyasal inançlar.
    Güvenlik isteği, kişileri istikrar arayışına ve dolayısıyla tutuculuğa iter. Düşük, ama düzenli geliri olan bazı toplum kesimlerinin sağcı partileri desteklemesi bundandır. toplumda yeterince saygı görmeyen, ayrım uygulanan, bazı durumlarda ikinci sınıf yurttaş olduğu izlenimine kapılan etnik ya da dinsel kökenli azınlık grupları genellikle ilerici, değişimden yana tutum takınırlar. Gelir düzeylerinin göreli yüksekliği bile bu eğilimi çoğunlukla değiştirmez.
    Duygusal bağlılık bir partiye veya bir öndere yönelik olabilir. Zamanla ya kendisinin ekonomik koşulları ya da partinin doğrultusu değiştiği halde bu duygusal bağlılık etkisini sürdürebilir. Önderin veya o partinin başarısı, o kişiye, tuttuğu takımın kazanmasına benzeyen ruhsal bir doyum sağlar. Dinsel ve siyasal inançlara bağlılığın da benzer bir durum yarattığını söyleyebiliriz. Bazı kişiler maddesel çıkarlarından çok inançlarına, ülkülerine önem verebilirler. Bu durum, maddesel çıkar konusundaki bir umutsuzluktan, umudu öte dünyaya ya da yeni bir düzene bağlamaktan doğabileceği gibi, maddesel koşullar açısından bir sıkıntı olmamasından da kaynaklanabilir. Kişi doyumu, kendisiyle aynı inancı paylaşanlarla bir arada olmaktan, onlarla dayanışmaktan ve inançlarının başarısından sağlar.
    Bu genel açıklamalardan sonra, "oy "un yönünün belirlenmesinde rol oynayan daha somut değişkenlere ve seçim sosyolojisi çalışmalarının bunlarla ilgili verilerine geçebiliriz

    (1)    Tarıma dayalı yarı-kapalı geleneksel toplumdan, endüstriye dayalı açık çağdaş topluma geçildikçe, oy vermedeki yöresel ve bölgesel etkiler azalmakta, toplumsal sınıfların etkisi artmaktadır. Bu yeni toplumsal ilişkiler için de kişinin yükselme olanakları ne kadar çoksa, tutucu eğilimler o ölçüde güçlenmektedir. Kişinin içinde bulunduğu koşulları iyileştirme umutlarının azlığı ölçüsünde ise, düzen değişikliği istekleri gündeme gelmektedir. Aynı şekilde, toplumdaki eşitsizlikler arttıkça sınıf bilinci güçlenmekte, genel olarak siyasal katılma ve özel olarak da yapılan siyasal tercihin sola kayması olasılığı yükselmektedir.
    (2)    Sanayileşmenin ilk aşamalarında kitleler yaşam koşullarının iyileşmesinden etkilenip tutuculaşabilmektedirler. Ama zamanla kendi koşulları ile diğer toplum kesimlerinin koşullarının karşılaştırılması önem kazanmaktadır. Kendi koşulları iyileşirken başkalarının koşulları çok daha hızla iyileşiyorsa, bu durum hoşnutsuzluk yaratabilmektedir. Türkiye'de, gecekonduya, ilk gelenlerin, şimdiki durumlarını köydeki koşullarla karşılaştırarak sağ partilere oy vermeleri, zaman geçtikçe hoşnutsuzlaşıp sola kayma eğilimi göstermeleri bu açıdan yorumlanabilir. Nasıl ki, 1950'yi izleyen yıllarda, kamu görevlilerin gelirlerinin diğer toplum kesimlerine göre daha az artması, onların oylarının sola kaymasında rol oynamıştır.
    (3)    Gelir dağılımındaki payı azalan esnaf-zanaatkâr kesiminde faşist ve gerici eğilimler gelişmeye başlamaktadır. Türkiye'de yapılan araştırmalar, dine dayalı akımların da başlıca desteğinin bu toplum kesiminden kaynaklandığını göstermektedir.
    (4)    Sanayileşmenin ve kentleşmenin arttığı yörelerde sol oylar artarken, geleneksel toplum yapısının değişmediği ya da çok az değiştiği yörelerde durum tersine olmaktadır. Geleneksel yapı içinde egemen olan toprak ağaları, şeyhler ve benzeri güçler, kendilerine bağımlı kitlelerin oylarını istedikleri yönde harekete geçirebilmektedirler.
    (5)    Güncel önemli olaylar, özellikle kararsız seçmenlerin oyları üzerinde etkili olabilmektedir. Örneğin şiddet olaylarının artışının yarattığı korku, genellikle tutucu eğilimleri güçlendirmekte, arayış içinde olanları istikrara, güçlü görünene itmektedir.

b) Seçme ve Seçilme Eşitliğini Bozan Nedenler

    Bir siyasal rejim, ülkedeki toplumsal güçler dengesinin siyasal iktidara doğru yansıyabilmesi ölçüsünde sağlıklıdır. Bazı toplum kesimleri siyasal iktidara güçlerinden fazla, bazıları ise güçlerinden az etki yapabiliyorlarsa, siyasal bunalım kaçınılmazdır. Seçim, toplumsal güçler dengesinin siyasal iktidara yansımasının barışçı bir yoludur. Güç ve çıkar dengesinin yansımasındaki çarpıklıklar arttıkça bunalımlar da büyür. Seçmen iradesinin doğru yansımasını, seçme eşitliğini bozan engelleri bu açıdan değerlendirmek gerekir.
    Seçme eşitliğini bozan engelleri, birbirleriyle bağlantılı olmakla birlikte, hukuksal, toplumsal ve ekonomik olarak üçe ayırarak inceleyebiliriz.
    Seçme eşitliğini bozan engellerin başında, herkesin oy hakkına sahip olamaması ya da herkesin eşit oy hakkına sahip olamaması gelir. Özellikle geçen yüzyılın ilk yarısında en çok başvurulan kısıtlama servet ve cinsiyetle ilgiliydi. Ancak varlıklı olan ve devlete belirli düzeyde vergi veren yurttaşlara oy hakkı tanınıyordu. Bazı durumlarda özel bir "seçmen vergisi" söz konusuydu. Ama görünüm ne olursa olsun, amaç dar gelirli ve yoksul kitleleri siyasal katılımın dışında tutmaktı. Örneğin, Osmanlı Imparatorluğu'nda yapılan 1877 seçimlerinde de, seçebilmek için devlete "bir miktar vergi" vermiş olmak, seçilebilmek içinse "az çok emlak sahibi olmak" gerekiyordu.
    Çoğu kanlı mücadelelerle Batı Avrupa'da oy üzerinde ki servet kısıtlamasının sınırları daralırken, okumuşlara da seçme ve seçilme hakları tanınmaya başlandı. Servet kısıtlaması giderek tümden kalkarken, eğitimle ilgili kısıtlamalar biçim değiştirerek de olsa, uzun süre varlığını korudu. Eğitim de ekonomik olanaklara bağlı olduğuna göre, aslında bu, servetle ilgili kısıtlamanın başka bir görünüm altında ve yumuşayarak sürmesi demekti.
    Nazi Almanyasmda Yahudiler oy hakkından yoksundular. Yakın bir döneme gelinceye kadar, ABD'de zencilerin seçme ve seçilme hakları önceleri yoktu, sonraları da kısıtlıydı. Bazı eyaletler, oy kullanma hakkını, örneğin Anayasayı okuyup yorumlayabilme koşuluna bağlamışlardı. Görünüşte hiçbir ırkı hedef almıyormuş izlenimini veren bu koşul, uygulamada eğitim düzeyleri düşük olan zencileri siyasal katılımın dışında tutabiliyordu. Siyasal katılımda ırk ayrımı uygulamasının en çağdışı örneğini Güney Afrika Cumhuriyeti vermektedir. Küçük bir beyaz azınlık, giderek yumuşamak zorunda kalmakla birlikte, ülkeyi çoğunluktaki zencilere karşın yönetmekte direnmektedir.
    Oy hakkına cinsiyetle ilgili olarak getirilen kısıtlama, hiçbir toplumsal gücü hedef almadığı için, varlığını çağdaş demokrasilerde de en uzun sürdürebilen kısıtlama oldu. Atatürk'ün Türk kadınına seçme ve seçilme hakkını tanımasından uzun yıllar sonra bile, Batı'nın birçok demokrasisinde kadınların oy hakkı yoktu, İsviçre'nin bazı küçük kantonlarında, bu uygulama günümüze kadar sürebildi.
    Hiçbir toplumsal sınıfı doğrudan hedef almadığı için varlığını uzun süre koruyabilen bir katılma kısıtlaması da yaşla ilgilidir. 1968 gençlik hareketlerinden sonra oy hakkıyla ilgili yaş sınırı hemen tüm ülkelerde 18'e inerken, Türkiye bu genel eğilimin dışında kaldı. 12 Eylül döneminde getirilen düzenlemelerle, gençleri siyasal katılımın dışında tutan hukuksal engeller daha da ağırlaştırıldı. Partilerin gençlik kolları oluşturmaları bile yasaklandı.
    Belirli suçlardan mahkûm olmuş kişilerin yurttaşlık haklarının kısıtlanması ve bu arada seçilme hakkından yoksun bırakılması da çağdaş uygulamalar arasındadır. Adi suçlarla ilgili konulan kısıtlamalar doğal karşılanırken, siyasal suçlarla ilgili kısıtlamalar genellikle tartışma yaratmaktadır. Özellikle ideolojik suçlar ya da düşünce suçları söz konusu olduğunda, konulan kısıtlamaların demokrasiye uygunluğunu savunmak zordur.
    Seçme eşitliğini bozan bir başka uygulama ise, bazı kişilere ya da toplum kesimlerine birden fazla oy kullanma hakkının tanınmasıdır. Oy hakkının genelleşmesinden sonra, bazı toplum kesimlerinin ayrıcalıkları bu yoldan korunmaya çalışılmıştır. Servet sahiplerine, yüksek okul mezunlarına, bazen de aile reislerine birden fazla oy kullanma olanağı tanınabiliyordu. Bu uygulama, Cumhuriyetten önceki dönemde Türkiye'de de yapılmıştı.
    "Gizli oy, açık sayım" ilkesi artık tüm çağdaş demokrasilerde geçerlidir. "Açık oy, gizli sayım" ilkesini uygulayan bir rejimin demokratik sayılması söz konusu değildir. Bu nedenledir ki, Türkiye'de 1950 yılına gelinceye kadar yapılan seçimler demokratik sayılmamıştır. Eğer bir seçimde ya da halkoylamasında yalnız tek görüşün propagandasının yapılması serbest ise, oyların gizli verilip, sayımın açık yapılması birşeyi değiştirmez. Öyle bir ortamda seçmen iradesinin özgürce oluştuğu öne sürülemez.
    Seçme eşitliğini bozan ilginç bir uygulama, daha önce de değindiğimiz gibi, 1917 Devrimi sonrasında Rusya'da görülmüştü. Kentlerde her 25 bin kişiye karşılık kırsal kesimde her 125 bin kişi için bir milletvekili seçilmesi kura1ı, ancak yeni rejimin yerleşmesinden sonra kaldırıldı.
    Seçim bölgelerinin sınırlarını keyfi olarak çizmek veya eşit olmayan bölgelerde eşit sayıda temsilci seçtirmek de seçme eşitliğini bozan bir uygulamadır. Bu tür eşitsizliklere çağdaş demokrasilerde özellikle ikinci meclisler için yapılan seçimlerde rastlanabilmektedir. ABD'de 17 milyon nüfuslu New York eyaletinin de 250 bin nüfuslu Alaska'nın da ikişer senatörle temsil edilmesi çarpıcı bir eşitsizlik örneğidir. Fransa'da senato seçimlerinde yalnızca milletvekilleri, belediye ve il genel meclislerinin üyeleri gibi sınırlı sayıda kişi oy kullanınca, çok nüfuslu kentlerin ağırlığı azalırken kırsal kesimin ağırlığı artmış ve ikinci meclisin tutucu bir yapıya sahip olması kolaylaşmıştır. Belli bir siyasal eğilimin şansını arttırmak için seçim bölgelerini yapay olarak bölmek de, giderek azalmakla birlikte rastlanılabilen ve 1960 öncesinde Türkiye'de, de görülen uygulamalardandır.
    Seçme eşitliğini bozan hukuksal engellerin sonuncusu olarak "tek turlu çoğunluk sistemi"nden söz edebiliriz. O seçim çevresinde en çok oy alan partinin tüm milletvekillerine sahip olması temeline dayalı bu sistem, 1960 yılına kadar ülkemizde de uygulanıyordu. Örneğin Demokrat Parti, 1954 seçimlerinde oyların % 56,6'sını aldığı halde, yasama meclisindeki sandalyelerin % 93,2'sini ele geçirmişti. Oysa oyların % 34,8'ini toplayan Cumhuriyet Halk Partisi'nin aynı meclisteki sandalye oranı % 5,8 idi. Seçme eşitliğini sağlamaya en yatkın sistem "orantılı temsil"dir. Bu sistemde, ilke olarak her parti aldığı oy oranında milletvekili çıkarır.
    Buraya kadar hukuksal engellerden söz ettik. Seçmen iradesinin özgürce yansımasını, bazı durumlarda yasalar değil toplumsal ilişki ve baskılar da önleyebilir. Geleneksel yapının sürdüğü, derebeylik düzeni kalıntılarının varlığını koruduğu, eğitim düzeyinin düşük olduğu durumlarda, birey kendi özgür iradesinden çok, egemen güçlerin isteği doğrultusunda oy kullanmak durumunda kalabilir. Oyun gizli hücrelerde zarfa konması, böyle bir durumda seçme özgürlüğünü sağlamaya yetmez. Seçme ve seçilme eşitliğini bozan ekonomik engellere kitabımızın başka bölümlerinde de değinmiştik. Parti kurmak, tüm ülkeye yayılan bir örgüt için binalar kiralamak, o binaların masraflarını karşılamak, seçim kampanyaları için ilanlar ve broşürler bastırtırmak, büyük açıkhava toplantılarını ve gösteri yürüyüşlerini düzenlemek önemli parasal kaynakları gerektirir. Ekonomik bakımdan güçlü toplum kesimlerinin çıkarlarını savunan partilerle, dar gelirli ve yoksul toplum kesimlerine dayalı partilerin olanakları arasındaki eşitsizlik, ister istemez seçimlere de yansır. Hukuksal ve toplumsal görünümlü eşitsizliklerin de, büyük ölçüde bu ekonomik kökenli eşitsizliklerden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz.
    Demokrasiler, seçme eşitliğini sağlayacak önlemleri alabildikleri ölçüde gerçeklik kazanır ve sağlıklı işlerler.