2. FARKLI TOPLUMLARDA KAMUOYU VE PROPAGANDA

    Gerek kamuoyu, gerekse o kamuoyunun oluşumunda rol oynayan propaganda, siyasal çatışma ve uzlaşma süreçlerinde büyük önem taşır. Ama bu önem, bir yandan toplumun gelişme düzeyine ve kültürel özelliklerine, öte yandan da rejimin niteliklerine göre değişir.

a) Çoğulcu Sistemlerde Kamuoyu

    Çoğulcu sistemler, toplumda koşulları, çıkarları ve dolayısıyla görüşleri birbirinden farklı kesimlerin varlığını kabul ederler. Farklı koşulların ürünü olan çıkar ve görüşlerin yasal yollardan dile getirilmesini, savunulmasını sağlamaya çalışırlar. Toplumda belirli bir uzlaşmanın, ancak bu barışçı çatışmanın konusunda ortaya çıkabileceğine inanırlar. Çoğulcu demokrasi ya da özgürlükçü demokrasi olarak adlandırılan siyasal sistem işte bu temel üzerinde oluşmuştur.
    Bütün çağdaş siyasal sistemlerde yönetenler kamuoyuna önem verirler. Ama tekilci yanı baskıcı sistemlerde yönetenler kamuoyunu tek yönde oluşturmak için tüm olanakları kullanırlarken, çoğulcu toplumlarda -çok yönlü etkiler altında- oluşan kamuoyunun, yönetenlerin kararlarında ağırlık taşıması söz konusudur. Birinde kamuoyunun özgürce oluşumu, ötekisinde ise siyasal iktidar tarafından oluşturulan ilkedir. Ama tüm temel hak ve özgürlüklerin sağlandığı hukuk düzeninde bile, kamuoyunun tam anlamıyla özgür ve sağlıklı bir biçimde oluştuğu söylenemez. Çünkü kamuoyunu etkilemeye çalışan çıkar ve baskı gruplarının ellerindeki olanaklar eşit değildir. Para gücüne daha çok sahip olan toplum kesimleri, kamuoyunu etkilemek açısından daha şanslıdır. Kamuoyunun oluşumunda önemli yeri olan basın özgürlüğünden, toplanma ve gösteri yapma özgürlüğünden, örgütlenme özgürlüğünden yararlanabilme düzeyi, parasal olanaklara bağımlıdır.
    Bir siyasal sistemin, kamuoyunun oluşumuna katkıda bulunmak açısından tüm toplum kesimlerine eşit olanaklar sağlayabildiği ölçüde, sağlıklı bir toplumsal uzlaşmaya ulaşılabileceğini söyleyebiliriz. Kamuoyunun tek yanlı etkiler altında oluştuğu durumlarda dengeden uzaklaşılır, siyasal kararlar da tek yanlı olmaya başlar. Bu kararlarla çıkarları ya da dünya görüşleri bağdaşmayan toplum kesimleri patlamaya, rejime karşı çıkmaya itilirler.
    Sartori'nin de vurguladığı gibi, bir kanının halk arasında yayılmasını sağlamakla, bir kanının halk tarafından oluşturulmasını sağlamak arasındaki ayrım temeldedir. Birinci durum baskı rejimlerinde, ikinci durum ise demokratik rejimlerde söz konusu olabilir. Baskı rejimlerinde, kamuoyunu oluşturan araçların hemen tümü devletin tekelindedir. Demokratik rejimlerde, böyle bir devlet tekeli daha başlangıçta reddedilmiş olmakla birlikte, kamuoyunun serbestçe oluşumunu zorlaştıran, hatta bazı durumlarda önleyen engeller vardır. Kimi toplum kesimlerinin sesi daha fazla çıktığı gibi, kimi konuların da serbestçe tartışılmasını engelleyen tabular bulunur. Bazı dinsel ya da ulusal konular bu çerçevede sayılabilir.
    Demek ki, çoğulcu toplumlarda oluşan kamuoyu ile tekilci toplumlarda güdülen kamuoyu arasındaki temel fark, bu konuda bir devlet tekelinin bulunup bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Ondan ötesi, bir nitelikten çok derece farklı olmaktadır.
    Çoğulcu demokrasiler iktidarın bölünmesine dayanır. Çünkü denetlenemeyen, dengelenemeyen bir iktidar, demokrasinin ve dolayısıyla da özgürlüklerin sonu olabilir. Demokratik bir sistemde kamuoyu siyasal kararlar üzerinde etkili olacağına göre, kamuoyunun oluşumuna malzeme sağlayacak olan haber ve bilgi verme olanaklarının da tek elde toplanmamış bulunması gerekir. Toplumun haber alma kaynakları çoğalıp çeşitlendikçe, doğru bilgiye ulaşma olasılığı da artar. Kitle iletişim araçlarına sahip olmak pahalılandıkça, kamuoyu oluşumunda varlıklı toplum kesimlerinin etkisinin artması doğaldır. Basım ve yayım teknolojisinin pahalılaşması ile birlikte, ABD'den Türkiye'ye kadar, hemen tüm çoğulcu toplumlarda gazete sayısının azaldığını ve belirli bir tekelleşmeye gidildiğini biliyoruz. Belirli toplum kesimleri belirli yayın organlarının tekeli altına girdikçe, o toplum kesimleri arasındaki karşıtlıkların daha sertleşmesi ve kısırlaşması olasılığı yükselmektedir.
    Bazı çoğulcu sistemlerde radyo ve televizyonun devlet tekelinde olduğunu biliyoruz. Bunun amacı, iktidarda bulunanlara, kamuoyunun oluşturulması açısından bir avantaj sağlamak değildir. Böyle bir olanağı, haberleri saptırma ve halka yanlış bilgi verme için değerlendiren bir siyasal iktidar, görevini kötüye kullanıyor demektir. Radyo ve televizyon kadar yaygın ve etkili iletişim araçlarını devlet tekelinde bulundurmanın çoğulcu bir sistemdeki nedeni, onların herhangi bir toplum kesimince tek yanlı kullanılmasını önlemektir. Oysa iktidarın onları tek yanlı kullanması da çoğulcu sistemin mantığına ters düşer.
    Kamuoyunu etkilemek amacıyla sadece baskıcı rejimlerin propagandaya başvurduğunu sanmak yanlıştır. Varlıklarını sürdürmek için tekilci-baskıcı rejimlerin nasıl propagandaya gereksinimleri varsa, çoğulcu-demokratik rejimlerin de propagandaya gereksinimleri vardır. Ama birisi otoriter-totaliter bir propaganda yaparken, ötekisi demokratik bir propaganda yapar. Günün birinde baskıcı bir rejimle karşılaşmak istemeyen toplumsal, robotlaşmış, her söyleneni itirazsız, düşünmeden benimseyen bireyler değil, sorumluluk duygusuna sahip, düşünen ve tartışan yurttaşlar yetiştirmek zorundadırlar. Demokrasilerde egemenlik topluma ait olduğuna göre, toplum tüm olup bitenlerden ve özellikle de kamuyu ilgilendiren tüm gelişme ve kararlardan doğru bir biçimde haberdar edilmelidir. Diktatörlük hastalığını önlemenin yolu, demokratik düşünüp davranmaya alışmış yurttaşlara sahip bulunmaktan geçer.

b) Tekilci Sistemlerde Kamuoyu

    Baskıcı rejimler çok sesliliğe ve dolayısıyla da, kamuoyunun farklı etkilerin sonucunda oluşmasına izin vermezler. Tüm iktidar tek elde toplanmıştır ve devlet eliyle sistemli bir biçimde yürütülen propagandanın amacı da, iktidarın görüşünün tüm toplum tarafından benimsenmesini sağlamaktır. Rejimin temel felsefesine, resmi ideolojisine ters olan görüşlerin söylenmesi ve savunulması yasaktır. Çoğulcu sistemlerin karşıtı olarak, bu sistemlerin tümünü de "tekilci" olarak nitelendirebiliriz. Artık serbestçe oluşan bir kamuoyu değil, güdümlü bir kamuoyu söz konusudur.
    Komünist ve faşist baskı rejimlerinde, resmi ideolojinin zihinlere "tek doğru" olarak yerleştirilmesi çabası okullardan, işyerlerinden başlatılarak sürdürülür. Kulüp, dernek ve benzeri kuruluşlar hep aynı amaca hizmet eder. Radyo, televizyon ve yazılı basın hep tek seslidir. Ama bu tür tekilci toplumlarda bile, "fısıltı gazetesi", gizli yayınlar, gizli toplantılar ve örgütlenmeler tam anlamıyla önlenemez. Var olan resmi kamuoyunun yanında, daha az etkili olmakla birlikte bir karşıt kamuoyunun varlığı da zaman zaman kendisini duyurur. 1956'da Macaristan'da, 1968'de Çekoslovakya'da ortaya çıkan ufak bir kıvılcım, bu iki kamuoyunun birincisinden bile daha etkili ve yaygın olabileceğini göstermiştir. Polonya'da Walesa önderliğindeki Dayanışma Sendikasının şaşırtıcı gücü, rejime karşı olan kamuoyunun gücünü yansıtmaktadır.
    En büyük baskılar ve ileri teknikler, mutlak "güdümlü" bir kamuoyu yaratamamaktadır. Ama çağdaş rejimler içinde bu konudaki en büyük başarıyı Lenin ve Hitler sağlamıştır.
    Marx şöyle diyordu: "Gerçek baskıyı, ona bir baskı bilinci katarak daha da sertleştirmeli ve onun utancını ilan ederek daha da utandırıcı kılmalı". Lenin bu noktadan hareket ederek, her alanda siyasal ifşaatlar ve suçlamalar yapılmasını istemişti. Leninci propagandacı, günlük sorunlardan hareket ederek hep onu sistemin temeldeki bozukluğuna bağlıyordu, işsizlikten savaşa, bir grevden piyasadaki durgunluğa kadar her sorun kapitalist sistemin bozukluğuna ve onun gerisindeki sınıf çatışmasına bağlanabilirdi.
    Bu birinci aşama ile kitlelerin hazırlanmasından sonra, sıra sloganlara geliyordu: "Toprak ve Barış", "Ekmek, Barış, Özgürlük" ya da "Tüm iktidar Sovyetlere" gibi. Önemli olan, bu sloganlara takılıp kalınmamasıydı. Çünkü zaman içinde o sloganın anlamı kalmayabilir, hatta tersi savunulabilirdi. Örneğin 1917 Devrimini hazırlayan ortam içinde ve belirli bir aşamada iktidarın Sovyet olarak adlandırılan halk kurullarında olması istenmişti. Ama Sovyetlerde egemen olan partiler, karşı-devrimci burjuvazi ile işbirliği yapmaya başlayınca, artık o sloganın unutulması gerekiyordu.
    Troçki, Leninci propagandayı şu sözlerle savunmaktaydı: "Bizi, kamuoyunu yaratmakla suçluyorlar. Bu doğru değil. Biz yalnızca kamuoyunu formüle etmeyi deniyoruz."
    Leninci propaganda, sadece yetiştirilmiş propagandacıları değil, aynı zamanda yetiştirilmiş kışkırtıcıları da kullanıyordu. Propagandacının görevi, bir kişiye ya da küçük bir gruba birçok düşünceyi, bir ideolojinin temellerim iletmekti. Kışkırtıcı ise, tek bir düşünceyi ya da küçük bir düşünce grubunu büyük bir kitleye götürmekle yükümlüydü. Kapitalist sistemin çelişkilerinin yarattığı somut bir haksızlıktan hareket eden kışkırtıcı, hoşnutsuzluk yaratmaya, bu açık haksızlığa karşı kitleyi harekete geçirmeye çalışacaktı. O haksız durumun ideolojik açıklamasını yapma görevi ise propagandacıya aitti. Propaganda ve kışkırtmanın arkasından da örgütlenme gelmeliydi.
    Komünist Enternasyonalin ikinci kongresinde, partili milletvekillerine şu hatırlatma yapılmıştı: "Partili her milletvekili diğer milletvekilleriyle ortak bir dil bulmaya çalışmakla değil, partinin kararlarını uygulamak için düşman içine yollanmış bir kışkırtıcı olmakla görevlidir." Komünist milletvekilleri yasa tasarıları kabul edilsin diye değil, propaganda ve kışkırtma aracı olmak için hazırlanmalıydı.
    Leninci propaganda, kamuoyunu komünist partisinin üst düzey yöneticilerinin görüşleri doğrultusunda oluşturmaya çalışır. Doğrunun ne olduğuna orada karar verilir ve kamuoyu da o çerçevede oluşturulur. Ama bu çerçeve daraldıkça hoşnutsuzlukların artması, sonunda da parti içinde büyük temizliklerin yapılması kaçınılmaz olur. Parti yönetiminin ya da o yönetime egemen olan tek bir kişinin izlediği siyaset gereği, bazı durumlarda tarihsel gerçekler bile saptırılmıştır.
    Çağdaş siyasal propaganda tekniklerinin gelişmesine en büyük katkıyı Hitler ve Göbbels'in yaptığını söyleyebiliriz, ikisi de tekilci bir toplum yaratmak amacıyla kullanılsa da, Leninci ve Hitlerci propagandalar arasında büyük farklar vardır. Kullandıkları araçları bile farklı amaçlar için kullanmaktadırlar. Lenin "Toprak ve Barış" sloganını kullanırken, gerçekten de toprağın paylaştırılmasını ve savaşın sona erdirilmesini öneriyordu. Oysa Göbbels, Alman halkının "Hıristiyan uygarlığını savunmak için" savaştığını söylerken, bunun gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktu. Leninci sloganlar akılcı ve somut bir temele dayanırken, Hitlerci sloganların tek amacı duygulara ve heyecanlara hitap etmekti, halkta kin ve kudret arzusu yaratmaktı.
    Göbbels propagandaya kitlesel bir boyut kazandırmıştı. Onun öğütlerine uyan Hitler, Alman halkına şöyle diyordu: "Radyolarınızın düğmelerini sonuna dek çevirin, pencerelerinizi ardına kadar açın!"
    Mussolini, çağdaş insanın hayret verecek kadar inanmaya hazır bir yaratık olduğunu söylüyordu. Hitler ise bu konuda daha da ilginç görüşlere sahipti: "Halk büyük çoğunluğuyla kadınsı bir ruh haline sahiptir. Düşünceleri ve davranışları, akıl yürütmenin ürünü olmaktan çok duygularının yarattığı izlenimlerin ürünüdür. (...) İktidara geldiğimiz zaman, her Alman kadının bir kocası olacaktır."
    Hitler için propaganda amacıyla kullanılan temalar önemli değildi ve sık sık değişebilirdi. Önemli olan halkı harekete geçirmekti. Bu amaçla bilinçlerden çok bilinç altlarına sesleniliyordu. Bütün gösteriler inceden inceye düzenleniyor, hiçbir şey rastlantıya bırakılmıyordu. Hitler, "garip bir irade"nin kitlelere egemen olması için en uygun zamanın akşam saatleri olduğuna bile dikkat etmiş ve bunu kullanmıştı.
    Hitlerci propaganda kesintisizdi. Hitler ve partisi her yerde hazır ve nazırdı. Sokakta, işyerinde, evlerde ve hatta yatak odalarının duvarlarında. Gazeteler, radyo ve televizyon sürekli biçimde aynı şeyleri yineliyordu. Rus yazarı Çakotin'in de dediği gibi, bireylerin bilinç altlarına şu mantık yerleştiriliyordu: "Hitler tek ve gerçek güç demektir. Madem ki herkes Hitler'le beraber, sokaktaki insan olarak ben de, eğer ezilmek istemiyorsam onunla birlikte olmalıyım." Gene Çakotin'e göre; Pavlov'un zil sesini duyunca ağzı sulanan köpek deneyinde olduğu gibi, kitlelerde koşullu refleksler geliştiriliyordu.
    Hitlerci propagandanın temel ilkelerinden birisi, halka düşünme fırsatı bırakmamaktı. Halk düşünmemeli, kendisi yerine düşünülenleri duygularıyla benimsemeliydi. Bir gün Yahudi sorunu, bir gün komünist barbarlığı, başka bir gün dış sorunlar gündeme geliyordu. Bu konulardan birisiyle ilgili propaganda aniden durabilir ve beklenmedik bir anda yeniden başlayabilirdi.
    Hitlerci propaganda halkın Hitler'i sevmesini değil, ondan büyülenmesini, onun elinde bir araç, bir robot olmasını sağlıyordu.

c) Geri Kalmış Ülkelerde Kamuoyu

    Geri kalmış ülkelerin yapısal özelliklerinin, etkin ve yaygın bir kamuoyunun varlığını olanaksız kıldığını söyleyebiliriz. Nüfus çoğunluğunun kırsal bölgede ve birbirinden kopuk birimler halinde yaşaması; kitle iletişim araçlarının yetersizliği; okuma-yazma oranının ve genel olarak eğitim düzeyinin çok düşük oluşu; birçoğunda daha bir dil birliğinin bile bulunmayışı; toplumsal gruplaşma ve örgütlenmelerin zayıflığı gibi özellikler, bu sonucun doğmasında büyük rol oynamaktadır.
    Bağımsızlığını yeni kazanmış olan birçok Asya ve Afrika ülkesinde henüz bir ulusal bütüne ait olma bilinci doğmamıştır. Geleneksel toplumdaki kabile türü içe dönük yaşam biçimini sürdürmektedir. Bireyin ilgisi ve bilgisi kabilesinin sınırlarını çok nadiren aşabilmektedir. Kentlerde oturan azınlık bile, çoğunlukla etnik ve dinsel gruplara bölünmüş olarak birbirlerinden kopuktur. Çoğunlukla bir dil ve inanç birliğinin bile bulunmayışı, kültür birliğini ve ulusal düzeyde kamuoyu oluşturulmasını olanaksızlaştırmaktadır.
    Böyle bir yapıda, radyo ve televizyon benzeri kitle iletişim araçları yaygınlaşsa bile, kamuoyunun oluşumunda ilk adım demek olan bilgilerin kitlelerce alınıp değerlendirilmesi çok zordur. Eğitim düzeyinin düşüklüğü, kitle iletişim araçlarıyla iletilmeye çalışılan bilgilerin yorumlanarak kitlelere aktarılması görevini gene de çok küçük bir okumuş azınlığa bırakacaktır. Birbirinden kopuk etnik gruplaşmaların egemen olduğu bir yapıda, kamuoyunun oluşumundan çok, geleneksel önderler tarafından güdümlü kılınması söz konusu olabilir. Örneğin parti tercihleri kişiden kişiye değil, köyden köye, kabileden kabileye, mezhepten mezhebe değişir. Geleneksel yapının bozulmadığı, işbölümünün ve farklılaşmanın yeterince gelişmediği bu gibi toplumlarda, çağdaş anlamda çıkar ve baskı gruplarıyla siyasal partiler de olamaz. Oysa kamuoyunun oluşumu açısından bu tür gruplaşma ve örgütlenmelerin rolü büyüktür. Geri kalmış ülkelerin çoğunda tek partili sistemlerin ve askeri diktatörlüklerin ağır bastığını görüyoruz. Geri kalmış ülkelerin yapısal özelliklerinin sonucu olan bu durum da, etkin bir kamuoyunun oluşumunu engelleyici bir rol oynamaktadır.
    Ülke geliştikçe kentleşme oranı artmakta, eğitim düzeyi yükselmekte, etnik bölünmelerin yerini toplumsal işbölümünün yarattığı bölünme ve örgütlenmeler almakta, kitle iletişim araçları gelişmekte, kamuoyunun etkinliği artmakta ve rejim demokratikleşmektedir. Geleneksel yapı tekilci ve baskıcı rejimleri kolaylaştırırken, yapının çoğulcu yönde değişmesi ile birlikte daha uyanık ve hareketli bir kamuoyu doğabilmektedir.