1. KAMUOYUNUN OLUŞUMU

    Kamuoyunun oluşumunda çeşitli araçlar ve aracılar görev üstlenirler. Oluşumun kendisi ise, birçok süreçlerin ve bu süreçlerde kullanılan tekniklerin bir ürünüdür.

a) Araçlar ve Aracılar

    Birey düzeyinde siyasal kanı ve tutumların nasıl oluştuğunu ve nasıl değiştiğini, siyasal boyutlarını incelemiştik ("Siyaset Bilimi" kitabında). Kamuoyuna temel oluşturan siyasal kanıların biçimlenmesinde, elbette ki önce kişinin bireysel özellikleri rol oynar. Dünyaya gelinirken sahip olunan ve çoğu kalıtım yoluyla kazanılmış bulunan fiziksel ve ruhsal özellikler bir hareket noktasıdır. Sonra buna, aileden başlayarak bir dizi küçük grubun etkisi katılır. Çocuklukta kazanılan temel tutumlara giderek başkaları eklenir. Kanı, kişisel tutumun belirli bir soruya verdiği yanıttır Ama kişi o konuyla yakından ilgili değilse, ya bir kanı belirmez ya da beliren kanı çok gevşek olur. Bu gibi durumlarda kişi etkileşime daha fazla açıktır.
    Nasıl ki, temel tutumların yani kişiliklerin belirlenmesinde, aileden başlayarak toplumsal çevrenin belirli bir etkisi varsa, o temel tutumlara bağımlı olmakla beraber, kanıların oluşum ve değişiminde de gene aynı çevrenin etkisi bulunur. Aile, iş ve arkadaş grupları, üyesi olduğu sendika, dernek ya da siyasal parti gibi kuruluşlar, bu süreçte derece derece rol oynarlar. Bireysel eğilimleri giderek grup kanılarıyla bütünleşir.
    Belirli bir kamuoyu oluşturmak, kamuoyunu etkilemek isteyenler çeşitli yollara başvururlar. Yüz yüze, kulaktan kulağa kişisel etkileşimden, yazılı, sözlü ve görüntülü kitle iletişim araçlarına kadar çeşitli araçlar bu amaçla kullanılabilir. Çıkar grupları, siyasal partiler ve iktidarlar ve bu işi kendileri yapabilecekleri gibi uzmanlaşmış kuruluşlardan da yararlanabilirler. Amerika Birleşik Devletleri'nde başlayan bu uygulama giderek yaygınlaşmış, bir malı satmak için reklam kampanyası düzenlemekte ustalaşmış firmalar, bir düşünceyi ya da bir önderi kitlelere benimsetmek için de benzeri yöntemleri kullanır olmuşlardır. Türkiye'de de büyük partiler, profesyonel reklamcılarla işbirliği yapmaktadır.
    Acaba kamuoyunun oluşumunda kitle iletişim araçlarının etkisi nedir? Kişiler onlardan mı daha çok etkileniyor, yoksa yakın çevrelerindeki bazı kişilerden mi? Paul Lazarsfeld'in ABD'de yaptığı araştırmalar, TV dahil en gelişmiş kitle iletişim araçlarının bile, yüz yüze ilişkilerdeki kadar etkili olamadığını ortaya koyuyordu. Başka ülkelerde yapılan benzer araştırmalar da benzer sonuçlar verdi. Yazılı basın, radyo, televizyon, sinema gibi kitle iletişim araçları, kişilerin ancak var olan görüş ve kanılarını güçlendirebiliyor, ama değişmelerinde fazla etkili olamıyordu. Kişiler kendi eğilimlerine uygun gazeteleri alıyor, eğilimlerine uygun yazarları okuyordu. Radyo ve televizyonda da, eğilimlerine uygun haber ve yorumlardan daha çok etkileniyordu.
    1930 yılında, ABD'de, New Jersey senato seçimlerini kazanan aday, reklam masrafları için on bin dolar öderken, yerel destekçilerine yirmi beş bin dolar ödemişti. Gene aynı ülkede, Roosevelt'in yeniden cumhurbaşkanı seçilmemesi için açılan kampanyayı, basının çok büyük çoğunluğu desteklediği halde Roosevelt yeniden seçilmişti. Rahatlıkla çoğaltılabilecek olan bu örnekler, kitle iletişim araçlarının kamuoyu oluşumundaki etkisinin abartılmaması gerektiğini göstermektedir. Nasıl ki, Türkiye'de de din adamlarının desteklediği bir parti, büyük basının tüm karşı propagandasına karşın, 1970'li yıllarda beklenilenin üzerinde oy toplayabilmiştir.
    Buna karşın, devlet ve siyaset adamları, hangi siyasal sistem içinde olurlarsa olsunlar, kamuoyunu etkilemek amacıyla kitle iletişim araçlarına büyük önem vermişlerdir. Hıfzı Topuz'un araştırması, II. Abdülhamit gibi bir diktatörün, sadece yerli basını değil yabancı basını bile denetlemeye çalıştığını ortaya koyuyor. Abdülhamit yerli basına sıkı bir sansür uygulamakla yetinmemiş, hakkında olumsuz yazılar yazılmasını önlemek için, Paris'te yayınlanan 17 gazeteye de para dağıtmıştı.
    Dar çevrelerde asıl etkili olanlar "kamuoyu önderleri"dir. Kitle iletişim araçlarının yaymak istedikleri düşünce ve bilgileri alıp yorumlayan ve başkalarına aktaranlar onlardır. Gelişmiş ülkelerde bile var olan bu durum, özellikle geri kalmış ülkelerde çok daha fazla geçerlidir. Öğretmen, muhtar, imam, ağa, şeyh ve benzeri kişilerin aldıkları bilgileri kendi eğilimlerine göre süzgeçten geçirdikten sonra kırsal kesim insanına aktardıklarını biliyoruz. Kişilerin, kitle iletişim araçlarının yaymak istedikleri mesajları almaları ve yorumlamaları zorlaştıkça, bu gibi kanı ya da kamuoyu önderlerinin etkisi artmaktadır.
    Kamuoyu önderlerinin ya da genel olarak bilgi aktaran kişilerin özgürce davrandıklarını sanmak yanlıştır. Bilgiyi aktaran, karşısındaki kişinin hoşuna gidecek şeyler söylemek zorunluluğunu çoğunlukla duyar. Böylece karşısındakini etkilediği kadar ondan da etkilenir. Bir konuda oluşmakta olan kamuoyu, karşılıklı etkileşim içinde, giderek kendi kendini güçlendirmiş olur.
    Artun Ünsal, bu ayıklama işleminden de önce daha genel bir "ön ayıklama" yapıldığına dikkati çekiyor. Bu asıl ön ayıklamayı, sırayla haber ajansları ve kitle iletişim araçları yapıyorlar. Özellikle uluslararası düzeydeki haber toplama işlevi, birkaç büyük haber ajansının tekelindedir. Büyük ülkelerin çıkarları, bu büyük ajanslar aracılığıyla ilk ön ayıklamaya yansıyabilmektedir.

b) Süreçler ve Propaganda

    Kamuoyu, ancak bazı bilgilere dayanarak oluşabilir. Kamuoyunun oluşumunda ilk aşama bu bilgilerin iletilmesi olduğu için, önce bu iletme işlevini yerine getiren araçlar ve aracılar üzerinde durduk. Oluşumdaki ikinci aşama ise, iletilen bilgilerin alınmasını, algılanmasını kapsar. Bu aşamada belirli süreçler ve propaganda teknikleri rol oynar. Verilen bilgileri alıp-ayıklama süreçlerini bilmek, kamuoyunu yönlendirmek isteyenler için çok önemlidir.
    Kamuoyunu, duygularıyla değil, aklıyla değerlendirme yapabilen, bilinçli insan topluluğunun kanısı saymak kuşkusuz ki yanlış olur. Kitlelerin "bilinçli bir sağduyusu" olduğu görüşü bilimsel değil, ideolojiktir. Kamuoyunun öne sürüldüğü gibi sağlıklı oluşabilmesi üç koşula bağlıdır: Bireylerin yeterli ve doğru haber almaları; aldıkları bilgileri duygularından uzak, akıllarıyla değerlendirmeleri; ve "çıkarlarını sağlama umuduyla", kamu işlerine yakın bir ilgi göstermeleri. Oysa bu üç koşulun bir araya gelmesi ve özellikle de, kamuoyunu oluşturanların çoğunluğunun bu durumda bulunması son derece zordur.
    Alfred Sauvy, kamuoyunun oluşumu sırasında alınan bilgilerin bazı durumlarda biçim değiştirerek, sapmalara uğrayarak algılanmasında, belirli kuralların egemen olduğuna dikkati çekiyor:
    (1)    Maddesel çıkarlar söz konusu olduğunda, bilgiler bu çıkarları koruyacak biçimde sapmaya uğrayarak algılanıyor. Örneğin tüketiciler, fiyat artışlarını hep gerçekte olduğundan daha yüksek değerlendiriyorlar. Vergi mükellefleri, genellikle gelirlerinin tahminlerinden çok daha yüksek olduğunu görerek hayrete düşüyorlar. Tarımsal ürünlerle ilgili iyimser haberler kulaktan kulağa daha da iyimserleşerek, sayılar daha da artarak dolaşırken, karamsar haberler kısa ömürlü oluyor. Umut verici bilgiler abartılarak yayılırken, umut kırıcı olanlar çabucak unutuluyor.
    (2)    Duygulann ve tutkuların söz konusu olduğu durumlarda, bilgilerdeki sapma bu duygu ve tutkuları güçlendirici yönde gerçekleşiyor. Dindar kişi mucizeler görmeye ya da duymaya, inançsız kişiye oranla çok daha yatkın oluyor. Aynı şekilde, örneğin uçan daireleri inanmayanlar değil, çoğunlukla inanma eğilimindekiler görüyorlar. Savaş sırasında düşmanın yaptığı vahşetle ilgili bilgiler çabucak yayılıp inanılırken, kendinden olanların benzer davranışlarıyla ilgili bilgiler kuşkuyla karşılanıp çabucak unutulabiliyor. Bir bilim adamı bile, kendi kuramını güçlendirecek deneyleri ve olayları hemen görürken, tersi durumları algılamakta zorluk çekebiliyor.
    (3)    Toplumsal ortak bir davayla ilgili olaylar söz konusu olduğunda, sapma, gruptaki dayanışma ve tutarlılığı güçlendirecek ve desteklenen mücadeleyi haklı gösterecek biçimde ortaya çıkıyor. Savaşta ordunun gücü, durumu, başarılarıyla ilgili olarak hep güven duyucu bir kamuoyunun oluşması olasılığı yüksek oluyor. Çünkü gereksinme bu yöndedir. Nasıl ki, barışta da siyasal partilerin üyeleri aynı olaylara farklı gözlüklerle bakıyorlar. Olayları ve koşulları, bir kuşku bunalımına yer vermeyecek, yapılan özverileri haklı gösterecek biçimde görüyor ve değerlendiriyorlar.
    (4)    İçtenlikle, bilinçsiz olarak, istenmeden yapılan sapmalarla, kişinin kendi tutumunu haklı göstermek için bilerek ve isteyerek başvurduğu sapmalar hep aynı yönde oluyor. Söz konusu tutumun maddesel, zihinsel ya da duygusal oluşu sonucu değiştirmiyor.
    (5)    Bireyin bir soruya yanıt vermesi sırasında ortaya çıkan sapma, böyle bir düşünme fırsatı olmadan kendiliğinden ve hızlı biçimde oluşan tepkilere göre çok daha az oluyor. Soru sorulurken "Emin misiniz? Doğrulayıcı bilgiler aldınız mı?" gibisinden açıklayıcı zorlamalara gidildikçe ve yanıt için yeterli bir düşünme süresi bırakıldıkça sapma daha da azalıyor.
    Çok önemli olaylar dışında, kamuoyunda hızlı değişmelerin olmadığını söyleyebiliriz. Kendi kanısının tersini gösteren olaylar ya da kanıtlarla karşılaşan her birey, görüşünü ve tutumunu değiştirmeye hazır değildir. Kimisi bu yeni verileri değerlendirmeye bir ölçüde olsun açıkken, kimisi savunmaya geçerek tutumunu daha da katılaştırabilir. Kamuoyundaki değişme, en ılımlılardan başlayarak, zamanla, ağır ağır gerçekleşir.
    Kamuoyu unutkandır ve geçmişten çok bugünkü verilerden etkilenir. Belleği geçmişle ilgili bir olayı bir kez saptırmışsa, onu düzeltmek çok zordur. Buna örnek olarak, bazı batılı ülkelerin kamuoyunda var olan "Türk-Ermeni sorunu" ile ilgili önyargıları gösterebiliriz.
    Nasıl ki, kamuoyunun oluşumuna yardım eden bilgilerin algılanması belirli kurallara göre gerçekleşiyorsa o oluşumu etkilemek amacıyla yapılan propagandanın da belirli kuralları vardır. Jean-Marie Domenach bu kuralları şöyle sıralıyor:
    (1)    Basitleştirme ve tek düşman kuralı- Propaganda her şeyden önce konuyu basitleştirip, herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek hale sokmaya çalışır. "Yaşasın A", "Umudumuz B", "Kahrolsun C", "Katil D" gibi sloganlar, etkili bir siyasal propagandanın vazgeçilmez öğelerindendir. Dost ve düşman, iyi ve kötü bellidir.
    (2)    Kabaca, genel ifadelerle anlatma kuralı- Bu kuralda, kitlelere verilmek istenen mesajların basitleştirilmesinin doğal bir soncudur. Hitler ünlü Kavgam kitabında şöyle diyor: "Her propaganda, anlatım düzeyini, yöneldiği kitleler içindeki en düşük anlama yeteneğine göre düzenlemek zorundadır". Partiler iktidara ulaştıklarında çeşitli toplum kesimleri için neler yapacaklarını programlarında ayrıntılı bir biçimde yazabilirler. Ama sıra kitlelere yönelik propagandaya gelince, ayrıntılara yer olamaz. "Kalkınma köylüden başlayacak", "işçi hakkını alacak", "Ekonomide öncü özel sektör olacak" gibi genel anlatımlar ön plana geçer.
    (3)    Tekrar kuralı- Hitler'e göre, propaganda az sayı da düşünce ile sınırlandırılıp, o az sayıdaki düşünce bıkmaz usanmaz bir biçimde tekrarlanmalıdır. Nazizmin propaganda işleri sorumlusu Göbbels'in şu sözü ünlüdür "Aynı şeyi iki bin yıldır tekrarladığı içindir ki Katolik kilisesi etkisini sürdürüyor". Aslında ticari reklamlarda da aynı kuralı geçerli olduğu söylenebilir. Sürekli duyulan şey, doğruymuş gibi bilinç altına yerleşebilir.
    (4)    Sevileni kullanma kuralı- Sıfırdan başlayarak bir topluma herhangi bir düşünceyi ya da herhangi bir ürünü istenildiği anda kabul ettirme olanağı yoktur. Ancak toplumun daha önce benimsemiş olduğu şeylerden hareketle ona yeni bazı şeyler de verilebilir. Örneğin bir dini ya da ideolojiyi benimsemiş olanlara, "Sizin inancınız yanlıştır" diye propaganda yapmak, davayı daha peşinen kaybetmek anlamına gelir. Oysa, "Esasta ben de sizinle aynı inancı paylaşıyorum, ama..." diye başlamak, en azından söyleyeceklerinizin daha dikkatli dinlenmesini sağlayabilir.
    (5)    Oybirliği ve bulaşma kuralı- İnsan toplumda yalnız başına yaşamadığı için, grubun ya da üyesi olduğu birden çok grubun etkisi altında kalır. O gruplardaki egemen düşünceye ters düşmemeye çalışır. Kararsız olan kişi ise, çoğunlukla bir görüşü olmadığından dolayı değil, ama farklı çevrelerin etkisi altında kaldığından dolayı bu durumdadır. Propagandanın amacı, belirli yöndeki etkileri güçlendirmek ve toplumda önemli bir kesimin de o görüşü benimsediği inancını yaratmaktır. Çoğunluğa uymak, ondan etkilenmek genel ve güçlü bir eğilimdir.
    Özellikle siyasette, her propagandanın bir karşı-propagandası bulunur. Kendi görüşlerini yaymak isteyenler, bir yandan da karşılarındakilerin görüşlerini çürütmeye çalışırlar. Karşı tarafın propagandasını oluşturan öğeler birbirinden ayrılarak teker teker ele alınıp zayıflatılır. Hatta bu öğeler bazı durumlarda birbirlerine karşı kullanılır. Rakip propagandanın zayıf tarafları ön plana çıkarılarak, öncelikle o noktalar çürütülür.
    Karşı-propaganda taktiklerinden birisi de, karşı görüşten çok, o görüşü savunan kişi ya da kişileri yıpratmaya yöneliktir. Örneğin bir siyasal partinin ya da hükümetin önde gelen üyelerinin özel yaşamlarındaki hoş olmayan yanlar, geçmişte başka düşünceleri savunmuş olmaları, ya da karanlık ilişkiler içindeymiş gibi görünmeleri, karşı propagandaya malzeme sağlar. Savunan kişi yıpratılarak, savunduğu düşüncenin önemi azaltılmış olur.
    Karşı-propagandanın bulunması durumunda, en iyi düzenlenmiş propagandalar bile başarısızlığa uğrayabilir. Otoriter rejimlerdeki resmi propagandanın etkisinin yüksekliği, karşı-propaganda olanaklarının büyük ölçüde kısılmış oluşundandır.
    Propaganda, kamuoyunun oluşumu sırasında özellikle kararsız kesimler üzerinde etkili olur. Büyük bunalım dönemlerinde ortaya çıkan kararsız ortamlarda, propagandanın etkisi ile kamuoyunun bir uçtan öteki uca kısa aralıklarla kayması olasılığı artar. Ama koşulların altüst olmadığı dönemlerde, propaganda bir yandan kararsızları etkilemeye çalışırken, öte yandan da aynı görüşü paylaşanlar arasındaki dayanışmayı arttırır, safların sıklaştırılmasını kolaylaştırır.