b) Devrim ve Karşı-Devrim

Biraz basite indirerek, devrimi "düzen değişikliği" olarak tanımlayabiliriz. Toplumsal düzenlerin belirlenmesinde ise, en büyük etken teknolojik düzey ve ona bağımlı olarak ekonomik yapıdır. Ekonomik gücü ellerinde bulunduranlar ya da denetleyenler, toplumsal ve bu arada siyasal kurumların, o ekonomik yapının işlemesi ve gelişmesini kolaylaştıracak biçimde oluşmasını sağlamaya çalışırlar. Bunu sadece kendi çıkarlarının değil, aynı zamanda toplumsal gelişmenin de gereği olarak görürler. Çünkü toplumsal gelişmede itici güç olan ekonomiyi kendileri temsil etmektedirler. Eğer ekonomik iktidarı temsil eden bu kesimlere -alışılmışa uyarak- "egemen sınıf" dersek, bir toplumsal düzeni belirleyen temel ölçütün "egemen sınıf" olduğunu söyleyebiliriz. Bu sınıfın nitel ve nicel özellikleri, toplumsal bir düzenin yapısının ve işleyişinin biçimlenmesinde tek değil, ama "ana" etkendir. Her düzen değişikliği isteği, şu ya da bu ölçüde ekonomik iktidarın el değiştirmesinin, dolayısıyla da düzendeki temel gücün değişmesinin istenmesi anlamını taşır.
    "Pazar Ekonomisi"nin büyük burjuvazinin egemenliğine götürdüğü, kolektivist ekonomilerde ise üretim araçlarının mülkiyeti devletin elinde olduğu için, egemen sınıfın bulunmadığı iddiası her zaman doğru değildir. Örneğin, üretim araçlarının yüzde 90'ının özel sektörün elinde bulunduğu İsveç'te büyük burjuvaziyi egemen sınıf olarak kabul etmek çok zor iken; üretim araçlarının kamu mülkiyetinde bulunduğu Sovyetler Birliği'nde, yüksek bürokrasi ve teknokrasi, gerçek bir egemen tabaka görünümündeydi.
    Öyleyse, ekonomik güce sahip olmanın, başka bir deyişle üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulundurmanın, egemen sınıfı belirleyen kesin bir ölçüt olmadığını kabul etmek zorundayız. "Egemen sınıf", üretim araçlarının mülkiyetine değil, üretim ve paylaşım sürecinde karar verme, denetleme, yönlendirme yetkisine sahip bulunanlardan oluşmaktadır. Bu nedenledir ki, herkese yetecek kadar üretilmedikçe, ekonominin yapısı ne olursa olsun, ayrıcalıklı sınıf olgusunu ortadan kaldırmak olanaksızdır. Ancak üretim ve paylaşım sürecindeki karar verme süreçlerine katılan kitlelerin genişliği oranında, düzenin demokratik olduğu söylenebilir. Başka bir deyişle, demokrasi, düzenin olanaklarından yararlananların çokluğu ve yararları paylaşmanın hakçalığı ölçüsünde "ileri"dir.
    Eski dildeki "inkılap", "ihtilal" ve "ıslahat" sözcüklerinin karşılığında yeni dilde sadece "devrim" sözcüğünün kullanılmasının, çok ciddi bir kavram karışıklığına yol açtığını söyleyebiliriz, ihtilal, siyasal iktidarın sınıfsal yapısının değişmesidir; yani, farklı toplum kesimlerinin temsilcilerinin iktidara gelmesi bir anlamda ihtilaldir. Böyle bir değişikliğin mutlaka şiddet yöntemleriyle gerçekleşmesinde bir zorunluk olmadığı ise, en azından kâğıt üzerinde geçerlidir.
    Siyasal iktidarın yeni sahipleri için, izlenebilecek iki yol söz konusu olabilir: Ya ekonomik iktidarın olanaklarını, yeni siyasal iktidarın toplumsal tabanının çıkarları doğrultusunda sınırlandırmak, ya da -bir süreç içinde- doğrudan ekonomik iktidarın sınıfsal yapısını değiştirmek, yani ekonomik gücün el değiştirmesini sağlamak.
    Ekonomik iktidarın sınıfsal yapısı, siyasal iktidarın yapısına uygun olarak değiştiği ve ikisi arasında özdeşleşme sağlandığı zaman, devrim gerçekleşmiş demektir. Devrim, anlık bir değişme değil, uzunca bir sürecin ürünüdür. Bu süreci oluşturan birikimlerin birimi ise, eski dilde "ıslahat", şimdi alışılmış karşılığı ile "reform"dur. Reformlar düzendeki parçasal köklü değişimler anlamına gelir. (Dilde reform, dinde reform, eğitim düzeninde reform, vergi sisteminde reform, bankacılık düzeninde reform, dış ticarette reform, yerel yönetimlerde reform, devlet yönetimlerinde reform gibi...) "Yeniden biçimlendirme" ya da "yeniden düzenleme" demek olan reformların bir araya gelmesiyle oluşan nicel birikim, bir noktadan sonra düzenin niteliğini değiştirir.
    Kemalizmi anlatırken de vurguladığımız gibi; nasıl bir devrim tanımından hareket edersek edelim, devrimleri ikiye ayırarak inceleyebiliriz: Birinci grupta, bir evrim sonucu oluşan devrimler vardır. Fransız Devrimi, bunların en ünlü örneğini oluşturur. Koşullar ve toplumdaki güç dengesi değişmiş, ama eski koşullara göre oluşan ve eski güç dengesini yansıtan toplumsal ve özellikle de siyasal kurumlar değişmemekte direnmiş, toplumsal-ekonomik gelişmeyi zorlaştırmaya başlamışlardır. Burada söz konusu olan, eski kurumları yeni koşullara uydurmaktır. Yani üstyapıyı altyapıya uydurmaktır.
    İkinci grupta yer alan devrimler ise, belirli tarihsel koşullardan yararlanarak, toplumların evrimini hızlandırmak, bazı evreleri atlamak amacını taşır. Bu tür devrimlerin en iyi örneğini de, Sovyet ve Türk devrimleri oluşturur. Gerek Lenin, gerekse Mustafa Kemal, Birinci Dünya Savaşı'nın ülkelerindeki eski düzeni koruyan güçleri, maddi ve manevi açıdan yıpratmasından yararlanarak, evrimin henüz zorunlu kılmadığı yeni bir toplumsal düzeni yaratacak süreçleri harekete geçirmişlerdir. Amaç altyapı değişikliğini hızlandırmaktır. Bunun için de, ulaşılmak istenen altyapıya uygun üstyapı kurumları araç olarak kullanılır. Siyasal kurumlar, birinci gruba giren ülkelerde sonuç iken, ikinci grupta bir başlangıç noktası oluştururlar.
    Birinci türden devrime, daha çok gelişmiş ülkelerde, ikinci türden devrime ise, evrimleşme sürecinde geride kalmış olanlarda rastlanır.
    Toplumdaki güçler dengesinin değişmesine karşın, eski güçler dengesinde ağır basan güçlerin çıkarlarına göre biçimlenmiş olan kurumların değişmemekte direnmesi, devrimin nesnel (objektif) koşullarını oluşturur. Var olan bu düzeni eleştiren ve yeni bir düzenin ilkelerini içeren ideoloji ise, devrimin öznel (sübjektif) koşulu sayılabilir. Devrimi, bilinçsiz bir ayaklanmadan, kızgınlık birikimlerinin kırıpdökmeye dönüşmesinden ayıran ana özellik, sahip olunan "devrimci bilinç "tir.
    Evrim sonucu doğan devrimlerde, ideoloji evrime koşut olarak doğar, devrimci eylem içinde gelişir. Böyle bir devrimde, öznel koşulların (ideolojinin) ağırlığı, nesnel koşulların çok gerisinde kalır. Oysa -geri kalmış ülkelerdeki- ikinci türden devrimlerde, nesnel koşullar yeterince oluşmadığı için, öznel koşulların önemi artar. Öznel koşullar, bir anlamda, devrimi olanaklı kılan nesnel koşullardaki eksikliği giderme, boşluğu doldurma işlevini üstlenir. Burada ideoloji, gene devrimci eylem içinde bazı değişikliklere uğramakla birlikte, devrim öncesinde hazır olarak vardır ve çoğunlukla da, ana çizgileriyle gelişmiş ülkelerden aktarılmıştır. Böyle bir durumu, giderek zaten o ülkelerin düzeyine daha hızlı bir biçimde ulaşmak olduğu için, doğal karşılamak gerekir. Devrimci ideoloji, devrimin öncüsü güçlerin toplumsal özelliklerine göre bazı değişimler getirmekle birlikte, ana doğrultuda aynı kalır.
    Her devrim, belirli toplumsal güçlere dayanarak gerçekleşir. O güçlerin yeterince gelişmediği ortamlarda ise, devrimci ideolojinin kendisi, yarattığı bilinç ve kitlesel etkiyle devrimci bir güç oluşturabilir. Bir ayaklanmanın, bir hükümet darbesinin, bir bağımsızlık savaşının, tarihi hızlandırmak amacındaki bir devrime dönüşmesinde, devrimci ideolojinin etkisi büyüktür. Ama ideolojinin devrimdeki ağırlığının artması ölçüsünde, o ideolojinin dogmatikleşmesi olasılığı da artar. Çünkü ideoloji, bir anlamda var olması istenilen, ama henüz var olmayan koşulların ürünüdür.
    Marx, evrim sonucu ortaya çıkan devrimlerde ideolojinin oynadığı rolü şöyle anlatıyor: "Bilinç reformu, dünyanın kendi bilincine varmasını, kendisini yanıltan düş durumundan çıkmasını, eylemlerini, kendisine anlatmaktan ibarettir. O zaman görülecektir ki, maksat geçmiş ile gelecek arasına büyük bir çizgi çizmek değil, ama geçmişin düşüncelerini gerçekleştirmektir. Gene görülecektir ki, insanlık yeni bir göreve başlamıyor, ama işin aslını öğrenmiş olarak eski işini gerçekleştiriyor."
    Toplumsal evrimi hızlandırmaya yönelik devrimler açısından "bilinç" öğesi, dolayısıyla ideoloji daha büyük önem taşır. Geri kalmış bir ülkede -kaynakların kıtlığından dolayı- ekonomik büyümeyi sağlamak, halkı eğitmekten, kültürel alanda değişim yapmaktan daha zor olduğu için, devrimciler önceliği ideolojiye verirler. Devrimin itici gücünü oluşturacak "yeni insanı" yaratmaya çalışırlar, ideolojinin öncülüğündeki "kültür devrimi"nin Kemalist devrimde olduğu kadar, Maoist ve Castrist devrimlerde de, birçok Afrika devriminde de ön plana çıkmasını doğal karşılamak gerekir. Devrimin resmi ideolojisi yaygınlaştıkça, iktidarın karşıtları üzerinde bir baskı oluşturarak onların silahlarının önemli bir bölümünü de ellerinden alır.
    Marx'ın gelişmiş ülkelerdeki devrimler açısından yaptığı ideoloji değerlendirmesinden çok farklısını Che Guevara geri kalmış ülkeler için yapıyor. O'na göre, bu gibi toplumlarda temel itici güç, ideolojinin yaratacağı devrimci bilinç ve heyecandır: "Belirli bir ülkenin öncü insanlarının, üretici güçlerin genel gelişmesi üzerine kurulu bilinci, o ülkenin gelişme düzeyinde üretici güçlerle üretim ilişkileri gerekli nesnel çelişkiler henüz bulunmasa bile, sosyalist bir devrimi başarıya ulaştıracak yolları bulabilir." Bu düşüncedeki gerçek payı tartışmalı olsa da, geri kalmış ülkelerdeki devrimlerde, ekonomik ve toplumsal gelişmeyi hızlandırmak için, insanların bilinçli etkinliklerine öncelik tanındığı açıktır.
    Her devrim, iktidarın sınıfsal yapısının değişmesiyle başlar. Eğer bir iktidara toplumda giderek daha az saygı gösteriliyorsa, bu başka bir iktidarın yolda olduğunu gösterir. Belirli toplum kesimlerinin temsilcileri gidip, gelişmekte olan toplum kesimlerinin temsilcileri, onların yerini siyasal iktidarı ele geçirdiğinde bu bir devrim başlangıcıdır. Böyle bir değişmenin, mutlaka silah zoruyla olması da gerekmez. Değişmenin barışçı yoldan gerçekleşmesi, devrimin sonraki aşamalarının da olabildiğince az sarsıntılı geçmesine olanak verir. Ama siyasal iktidar, ancak zor kullanılarak değişiyorsa, yeni siyasal iktidarı toplumun önemli bir kesimi yasal saymıyorsa, devrim süreci şiddete dayanarak yürür. Devrimin getirdiği yeni rejim, toplumun büyük çoğunluğunun gözünde yasallık kazanıncaya kadar, baskı ve şiddet yöntemleri giderek azalan ölçülerde sürer. Toplumda meşruluk kazanan bir rejimin, kendini saydırmak için güç kullanmasına gerek kalmaz.
    Eski düzenin egemen güçleri, kendi ayrıcalıklarını sona erdiren yeni düzeni gönül rızasıyla kabul edemeyeceği için, tarihte rastlanan devrimlerin çoğu, ilk aşamalarında, ölçüsü değişen bir şiddet ve baskı dönemi yaşamışlardır. Fransız devriminde, "devrimin kendi çocuklarını yediği" terör dönemi, Sovyet devriminde Stalin yönetimini de kapsayan yıllar, Humeyni devriminde -dış savaşa karşın- rejim karşıtlarına uygulanan acımasız şiddet ve benzer örnekler çoğaltılabilir. Devrime karşı olan direncin düzeyi, devrimin başvuracağı baskı ve şiddetin düzeyini belirler.
    Gaston Bouthoul, devrimlerin şiddet yöntemlerine başvurup vurmamalarını şöyle açıklıyor: "Devrimler, kurumlarla zihniyetler arasında uyum sağlamaya yöneliktirler. Yöntemleri şiddetten uzak olabilir (Hıristiyan ve Gandi'ci devrimler). Şiddete dayalı yöntemler, genellikle uzun bir hareketsiz barışçı dönemin sonunda ortaya çıkan son aşamadır; tıpkı Fransız devriminde olduğu gibi."
    Nasıl devrimci ideolojiler varsa, devrime karşı, yani karşı-devrimci ideolojiler de vardır. Yaklaşımları açısından bunlar iki kümede toplanabilir: Birinci kümede olanlar, devrimleri önlenemez, kaçınılmaz, ama kötü, zararlı olgular olarak görürler. Onlara göre; devrimler toplumun yaşamasının değil, ölümünün tohumlarını taşırlar; bundan dolayı da, umutsuz da olsa, devrimlere karşı sürekli bir savaşım vermek gerekir. Andre Decoufle, bu ideolojiyi paylaşanların görüşünü şu cümlede özetliyor: "Uygarlık ölüme mahkûmdur, ama insanın görevi bu ölüm anını geciktirmektir. " Görüyoruz ki, bu tür karşı-devrimci ideolojiler, kökü çok daha eskilere giden, karamsar tutucu ideolojinin bir uzantısından başka birşey değildir.
    Joseph de Mastre, karşı-devrimci düşüncenin ünlü isimlerinden birisi olarak şöyle diyor: "Karşı-devrim, yıkmanın kendisinden başka bir şeyi yıkmaz... Hiçlik yolundan hareket edenler hiçbir şey yaratamazlar... Karşı devrim olarak adlandırılan krallığın yeniden kurulması, karşıtın devrimi değil, devrimin karşıtı olacaktır."
    İkinci kümede yer alan karşı-devrimci ideolojiler için devrim, toplumsal çılgınlıklar ve cinayetlerden oluşur. Onlar için devrimler geçici ve yöresel olaylardır. Bu tür ideolojilere, özellikle devrimci hareket ezilmesinden sonraki ortamlarda, karşı-devrimcilerin kendilerini güçlü hissettikleri dönemlerde rastlanır. Onlara göre; devrimciler insan değil, geri kalmış insanlar ya da hayvanlardır. Böyle bir inanç, devrimci hareketlerin acımasızca ezilmesini meşrulaştıracak niteliktedir. Devrim toplumsal bir çılgınlık anının ürünü iken, karşı-devrim akla ve doğal düzene yeniden dönüş demektir.
    Karşı-devrim, ideolojik açıdan devrimin tersi iken, eylem açısından devrime çok yaklaşır. Devrimle mücadelede ideolojinin inandırma gücünün yeterli olmadığını, devrimci süreci başka yollardan durduramadığını görünce, o da silaha ve şiddete başvurur. Devrimin yarattığı korku büyüdükçe, karşı-devrim giderek bir kitlesel öldürme eylemine dönüşebilir.