a) Devrimci Düşünce ve Eylem

Devrimci düşüncenin tarihin her döneminde var olmasına karşılık devrim, ancak belirli koşulların bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Ama buna bakarak, devrimci düşüncenin devrimin gerçekleşmesinde rolü bulunmadığını söyleyemeyiz. Devrimci düşünce de, devrimi yaratan koşulların bir parçasıdır. Devrimci ortamın nesnel (objektif) koşulları ne kadar var olsa da, o koşulların bilincine varılmasında ve kurulacak yeni düzenin temellerinin belirlenmesinde devrimci düşünce, yani devrimci ideoloji önemli yer tutar. Bilinç öğesinden yoksun toplumsal patlamalar, devrim sürecine, ancak dolaylı olarak katkıda bulunabilen ayaklanmalar olarak kalırlar.
    Devrimci düşünce, tarihteki her devrimden esinlenen bir birikimdir. Her yeni devrimci ideoloji de, o birikimden yararlanır, ondan bazı öğeleri taşır. Fransız Devriminden Amerikan Devrimine, Rus Devriminden, Kemalist Devrime, Küba Devriminden Çin Devrimine kadar, devrimcilerin söylev ve yazılarında birçok ortak nokta bulunabilir.
    Devrimci düşünce, içinde yer aldığı ideolojiye göre belirlense de, her şeyden önce, tamamen farklı mutlu bir gelecek için, bugünkü toplumsal düzeni tümüyle yadsır, insanın özgürlüğünü, eşitliğini, toplumun mutluluğunu ve hakça bir düzeni savunur. Bunlar bütün dönemlerde, bütün toplumlar ve bütün insanlar için önem taşıyan evrensel ilkelerdir, insanı, toplumsal düzenin ürünü olan kötülüklerden korumak için, o düzeni yeni temeller üzerine yeni baştan kurmak gerektiği öne sürülür. Şimdiki düzen kötü, gelecekte kurulacak olan iyidir. Öyleyse devrime karşı çıkan herkes kötülüğe destek olmakta, toplumun mutlu geleceğini geciktirmektedir. Bu nedenle de, o kişi toplumun düşmanıdır ve geleceğin toplumunda yeri yoktur.
    Devrimci düşünce, yepyeni bir gelecekten söz ederken, onu bir düş olmaktan çıkarmak ve somutlaştırmak için, geçmişin yitirilmiş mutlu bir döneminden de destek alır. Bu, tarihin derinliklerinde kalmakla birlikte, geleceğin ideal toplumuna yakın gibi görünen bir dönemdir. Oysa bazen o sözü edilen dönemin var olduğu, ya da öne sürülen biçimde var olduğu bile kuşkuludur. Yakın geçmiş yadsınırken, uzak bir geçmişi daha iyi koşullarda gelecekte yakalamak vaat edilir.
    Büyük dinler de çevrelerinde devrim yarattıkları için çağdaş devrimci düşünce ile geçmişte peygamberlerin söyledikleri arasında bazı benzerlikler bulunması şaşırtıcı olmamalıdır. Peygamberler de, içinde bulundukları toplumun düzenini en ağır biçimde suçluyorlardı. Çağdaş devrimciler ise, insanın bugünkü dramını "şeytan"lara dayandırırken gelecekteki "kurtuluş"unun da elinde olduğunu söylüyorlar. Peygamber gibi, devrimci de, "cennet"e ulaşmak için insandan özveri ve çaba istiyor.
    Hangi koşullarda devrimci düşünce devrimci eyleme ve giderek devrime dönüşür? Bu sorunun çok kolay ve kestirme bir yanıtının olmadığını söyleyebiliriz. Ama bu, devrimci bir ortam için gerekli ipuçlarına sahip bulunmadığımız anlamına da gelmez. Bu konuda ilk vurgulayabileceğimiz nokta, sanılanın tersine, devrimle yoksulluk arasında mutlak bir bağlantının bulunmadığıdır. Yoksulluk içindeki bir toplumda devrim görülmezken, çok daha varlıklı bir toplumda devrim patlak verebilir. Örneğin geri kalmış ülkelerin yoksul köylüleri arasında, devrime yardımcı olabilecek bir başkaldırma eğilimine rastlanmadığı gibi, gelişmiş batılı ülkelerin kenar mahallelerinde sefalet içinde yaşayan işsiz ve yarı-işsiz kesimlerde de benzer bir eğilime çoğunlukla rastlanmaz. Oysa varlıklı gelişmiş toplumlardaki yoksulluk, diğerlerinden daha büyük ve rahatsız edici bir çelişki oluşturur.
    Alışılmış ve bir anlamda kabul edilmiş yoksulluk, devrimci bir ortam doğurmaz. Çünkü benzeri ortamlarda yaşayan toplum kesimleri için, kendi güncel yoksulluklarının dışında daha iyi bir dünya umudu yoktur. Oysa umudun olmadığı yerde devrim de olmaz; insanlar bu dünyaya yöneltemedikleri umutlarını "öte dünya"ya yöneltirler. Hiç değilse öte dünyadaki mutluluğu tehlikeye atmak istemezler. Böyle bir ortamda, ancak ani ve önemli olumsuz değişmelerdir ki, patlayıcı bir gerilim yaratabilir.
    Karl Marx, kapitalist toplumda sanayi işçisinin durumunun giderek kötüleşeceğini ve bu kötüleşmenin bir noktadan sonra devrimci patlamaya dönüşeceğini öngörüyordu. Alexis de Tocqueville ise konunun bir başka yanını vurgulamaya çalıştı:
    "Devrim her zaman durumun daha da kötüleşmesiyle patlak vermez. Daha sık rastlananı, ağır yasalara yakınmadan rıza gösteren bir halkın, o yasaların yükü biraz hafifleyince şiddetli bir biçimde tepki göstermesidir. Devrimin yıktığı rejim, yıkılmanın hemen arkasında ortaya çıkandan neredeyse her zaman daha iyidir. Deneyimler bize gösteriyor ki, kötü bir hükümet için en tehlikeli an, o hükümetin kendi kendisini düzeltmeye başladığı andır. Uzun bir baskı döneminden sonra halkını biraz, rahatlatmak isteyen bir prensi kurtarabilmek için, dahi olmak gerekir. Çaresiz olduğu düşünülerek sabırla boyun eğilen bir kötülük, kurtulabilme düşüncesi doğunca tahammül edilmez olur."
    Bir kurama göre; devrimin gerçekleşebilmesi için önce toplumda umutların doğması, sonra da o umutların yerini düş kırıklığına bırakması gerekir. Yaşam koşullarının sürekli düzeldiği bir toplumda, o koşullarda hızlı ve beklenmeyen bir gerileme olursa, devrimci bir ortamla karşı karşıya bulunulduğu söylenebilir. Yeni umutların doğduğu ve yeni gereksinmelerin karşılanması şansının herkese açık olduğu bir toplumda devrim olmaz. Nasıl ki, umutların doğmasına elverecek dönemlerden geçmemiş olan toplumlarda da devrimin patlak vermesi söz konusu değildir.
    Crane Brinton, İngiliz (1640-49), Fransız, Amerikan ve Sovyet devrimlerini karşılaştırmalı olarak inceledikten sonra, şu ortak noktaları saptıyor:
    (1)    Dört devrim de belirli bir gelişme düzeyine varan toplumlarda ortaya çıktı. Bir umutsuzluktan değil, tersine, beklentilerin gerçekleşmemesinden ve devrimin daha iyi koşullar yaratacağı umudundan doğdu.
    (2)    Dört örnekte de, devrim öncesinde şiddetli sınıf çatışmaları vardı. Ama ayrıcalıklı sınıfa karşı asıl mücadeleyi veren en yoksul sınıf değil, ayrıcalıklı sınıfa en yakın olanaklara sahip bulunan sınıftı. Aristokrasiyi burjuvazi, yani gelişen toplumsal-ekonomik koşullar içinde giderek güçlenen sınıf yıktı.
    (3)    Devrim öncesinde görülen en dikkati çekici özelliklerden birisi de, aydınların rejimi tam anlamıyla terketmiş oluşlarıydı. Aydınlar bir yandan rejimi ve yöneticileri çok sert bir biçimde eleştirirken, öte yandan da devrimci ideolojinin oluşumuna ve yayılmasına katkıda bulunuyorlardı.
    (4)    Hükümet organları, yetersizlikten ya da ihmalden dolayı işlemez duruma gelmişlerdi. Yeni koşulların yarattığı sorunları karşılayamıyorlardı.
    (5)    Yönetici sınıf, bir zamanlar gücünü oluşturan niteliklere, kendine olan güvenini yitirmişti. Yönetici sınıfın bir bölümü devrimci harekete katılmıştı.
    (6)    Hükümet karşı karşıya bulunduğu parasal sorunları kesinlikle çözemeyeceği izlenimini veriyordu. Devletin kaynakları yetmiyor, başvurulan çözüm yolları birbiri peşisıra sonuçsuz kalıyordu.
    (7)    Dört örnekte de, halkın hoşnutsuzluğunu gösteren ilk hareketleri hükümet güvenlik güçlerini kullanarak bastırmak istemişti. Ama güvenlik güçlerinin kötü kullanılması sonucunda karışıklıklar azalacağına artmış, yayılmıştı. Zamanla polisten ve askerlerden devrimcilere katılanlar olmuştu. Kalanlar ise rejimi savunmakta eskisi kadar hevesli davranmıyordu.
    Devrimci düşünce eyleme dönüştüğü zaman, düşünce ile eylem arasında mutlak bir uyuşma olamaz, ideolojinin öngördükleriyle, toplumun var olan koşulları arasında, istenilenle yapılabilenler arasında her zaman bir farklılık bulunur. Aynı şekilde, kitlelerin beklentileri ve istekleriyle, devrimin öncülerinin gösterdiği hedefler arasında da bir fark vardır. Bu fark açıldıkça, devrimcilerin şiddet kullanmalarındaki zorunluluk artar. Önder bu farkın olabilirlik sınırını iyi çizdiği ölçüde hareket alanını genişletir, kitleleri yönlendirme olanağı artar. Örneğin Mustafa Kemal'in büyüklüğü, devrimi, hareketin toplumsal tabanının beklenti ve isteklerinin çok daha ilerisine götürebilmiş oluşundadır.
    Andre Decoufle'nin de vurguladığı gibi; "Devrim kendine özgü bir zihinsel evren yaratır. Yalnız bu evrenin incelenmesidir ki, devrimin niçin kendi yandaşları tarafından canlı bir gerçek olarak hissedilmesi ve yaşanmasına karşılık, karşıtları (ve daha genel olarak da onun dışında kalanlar) tarafından sapmış bir olay gibi kabul edildiğini açıklar. Bu basit bir çıkar karşıtlığı gibi görülürse, hiçbir şey anlaşılmamış demektir."