c) İktidarın El Değiştirmesi

İktidarın el değiştirmesi, siyasal değişmenin önemli bir aşamasını oluşturur. Bu nedenledir ki, bu el değiştirmenin hangi süreçlerin etkisiyle gerçekleştiği, siyaset biliminin ana ilgi alanlarındandır.
    Daha önce de vurguladığımız gibi; bir rejimin kararlılığı (istikrarı), toplumdaki güçler dengesini iyi yansıtması ile doğru orantılıdır. İktidarın en güçlülere verilmesiyle, iktidarın dışında kendinden daha büyük bir güç kalmayacağı için, devletin otoritesi ve rejimin sürekliliği güvence altına alınmış olur. Demokrasilerde en çok oyu alanların iktidara getirilmeleri altında yatan varsayım, en çok oyu alanın toplumdaki en güçlü desteğe sahip bulunduğu var sayımıdır. Eğer -şu ya da bu nedenle- en çok oyu en büyük güçler toplayamamışlarsa, demokratik rejim tehlikede demektir. İktidarın dışında kalan güç ya da güçler, devletin otoritesinin ve toplumsal barışın sürekliliğini tehlikeye sokarlar.
    Bir siyasal iktidarın toplumsal güçler dengesine uygun biçimde oluşması da sorunu sürekli olarak çözmez. Çünkü toplumsal koşullar değiştikçe, toplumdaki güç dengeleri de değişir. Sağlıklı bir siyasal sistem, güç dengelerindeki değişikliğe koşut olarak siyasal iktidarın el değiştirmesine olanak veren kuralları ve süreçleri içeren bir sistemdir Toplumda, iktidarda bulunanlardan daha büyük bir güç ya da güçler oluşmuşsa, "rejim içinde" bir bunalım gündemde demektir. Ama rejimin kurallarına göre iktidar -bu yeni güçler dengesini yansıtacak biçimde- el değiştiremiyorsa, yani rejimin kuralları bu yeni güçlere iktidar yolunu tıkamış ise, bunalım rejim içinde olmaktan çıkar "rejim üzerine" kayar. Bu yeni güçlerin iktidara gelebilmeleri için, rejimin değişmesi kaçınılmaz olur. O yeni güçler, önünde sonunda rejimi değiştirirler, kendilerini iktidara getirecek ve orada tutabilecek bir çerçeveyi kurumlaştırırlar.
    Genel olarak kabul edilen modele göre, rejim demokratik olsun olmasın, siyasal iktidarın belirlenmesinde ekonomik iktidar, yani ekonomik gücü ellerinde bulunduranlar büyük önem taşır. Ama toplumsal güçler dengesini sadece ekonomik etkenin belirlediğini sanmak -özellikle çağdaş toplumlarda- yanlıştır. Çağdaş sanayi toplumlarında, "ekonomik iktidar" kavramının yanına bir de "toplumsal iktidar" kavramını eklemek gerekmektedir. Siyasal iktidarın belirlenmesinde ekonomik gücü tek etken saymak, bizi, ekonomik iktidarın dışında kalan bir toplumsal sınıf ya da sınıflar birliğinin, hiçbir zaman iktidara ulaşamayacaklarını öne sürmeye götürür. Oysa ekonomik gücün çok daha belirleyici olduğu ortamlarda bile, yapısal ya da dönemsel ekonomik bunalımlarda, ekonomik iktidarın siyasal iktidarı denetimden kaçırması olasılığı ortaya çıkar. Çünkü, ekonomik bunalım dönemlerinde, toplumsal düzenin çarkları, karşılaşılan sorunları ve kitlelerin beklentilerini karşılayamaz duruma gelir. Ekonomik güce dayananlar zayıflarlar ve toplumdaki destekleri azalır. O güçsüzlük, çıkarlarını koruma endişesi içinde, onları baskı ve şiddet yoluna iter. Toplumsal patlamaları önlemenin, siyasal iktidarda kalabilmenin başka çaresini bulamazlar.
    Toplumsal düzenin şu ya da bu ölçüde değişmesini isleyen güçler için, siyasal iktidara ulaşma yolunun genellikle ekonomik bunalım dönemlerinde açılması bundandır. Çünkü düzendeki çarkların doğal işlevlerini yerine getirebildikleri koşullarda, düzen, sorunları çözebilecek, gereksinmeleri "kabul edilebilir" bir düzeyde karşılayabilecek olanaklara sahiptir ve dolayısıyla da "egemen sınıf" güçlüdür.
    Bu çözümleme bizi, düzen değişikliği önerenlerin hiçbir zaman rahat koşullarda siyasal iktidar olamayacakları gerçeğini kabule götürür. Ama bir kez oraya ulaştıktan sonra, sınıfsal tabanlarını güçlendirecek adımları atmak, "egemen sınıfın gücünü kırarak egemenliğini sona erdirecek bir süreci harekete geçirmek ya da hızlandırmak olanağına sahip olabilirler. Başka bir deyişle, sınıfsal tabanlarının toplumsal ve ekonomik iktidarı ele geçirmesini kolaylaştırmak açısından, siyasal iktidarlar bazı önemli olanaklar sağlarlar. Ekonomik iktidara sahip olmadığı halde, bir toplumsal güç birliğine siyasal iktidar olanağını sağlayan güç "toplumsal iktidar "dır. Bazı kuramsal çözümlemelerde bir ölçüde unutulmasına karşın, "toplumsal iktidar" kavramı, çağdaş çoğulcu toplumlarda büyük bir önem kazanmıştır.     Marksizmin ana kuramcıları da, kapitalist bir toplumda bile, işçi sınıfının gücünün, toplum içindeki siyasal oranından kat kat daha büyük olduğunu vurgulamak gereğini duymuşlardı. Bu bir yandan, işçilerin üretim sürecinde oynadıkları rolün öneminden, öte yandan da, bilinç düzeylerinden ve örgütlü oluşlarından kaynaklanmaktadır. Öyleyse, bilinçli ve örgütlü bir işçi sınıfının oyu ile, bilinçsiz ve örgütsüz, üretim sürecinde aynı derece önemli rol oynamayan dağınık sınıfsal kökenli kişilerin oylarının aynı ağırlıkta olamayacağı açıktır. Tıpkı ekonomik iktidarın sahipleri gibi...
    Eğer "toplumsal iktidar" kavramı söz konusu olmasaydı, "ekonomik iktidar"ı temsilen sayısal çoğunluğu sağlayan ve "siyasal iktidarı" ele geçirenlerin egemenliklerinin hiçbir biçimde kesintiye uğramaması gerekirdi. Oysa bu biçimde oluşan siyasal iktidarların, toplumsal iktidarın ortaklarını göz önüne almadıklarında yıkılabildiklerinin örnekleri çoktur. Bu gibi durumlarda, ekonomik iktidara sahip olanların, yani "egemen sınıflar"a yaptıkları şey, siyasal iktidarın yeni sahiplerini kendi doğrultularına girmeye zorlamaktan ibarettir.
    Demek ki siyasal iktidar, ya ekonomik ya da toplumsal iktidara dayanmak zorundadır. "Egemen" olarak adlandırılan sınıfların dışında kalan toplum kesimlerinin, özellikle işçi sınıfının, nicelik ve nitelikçe yeterli bir örgütlenme düzeyine ulaşmadığı durumlarda, toplumsal iktidar da ekonomik iktidarın yörüngesinde demektir. Bu gibi durumlarda, ekonomik iktidarı elinde bulunduran sınıfları, demokratik hak ve özgürlüklere saygılı olmaya zorlayacak hiçbir güç yoktur. Toplumsal barış -bir avuç aydının huzursuzluğuna karşın- o dönem için sürekli ve sağlamdır.
    Tersine, ekonomik bunalım dönemlerinde toplumsal iktidarın siyasal iktidar üzerindeki etkisi artar ve ekonomik gücün temsilcisi olarak siyasal iktidara ulaşanlar bile, toplumsal iktidara sahip olanlara büyük ödünler vermek ?orunda kalırlar, iktidarlarını "barışçı" yoldan korumanın başka bir çaresi yoktur. Toplumsal iktidar dengesine ters düşen, ama ekonomik iktidara dayanarak sayısal çoğunluğu sağlayan ve siyasal iktidar olanlar, toplumsal patlamaları önleyemezler.
    Kuşkusuz ki, toplumsal iktidarın tek sahibi, örgüt ve bilinç düzeyi ne olursa olsun, işçi sınıfı değildir. Diğer baskı gruplarının ve bu arada özerk anayasal kuruluşların da belirli bir ağırlıkları vardır. Bu ağırlık, onların kurulu toplumsal düzenin işlemesi bakımından taşıdıkları öneme bağlı olarak artar veya azalır.
    Ekonomik iktidarın, yeterli bir kalkınma hızını sağlayabildiği ve bu grupların beklentilerine yanıt verebildiği oranda, toplumsal iktidar içinde de kendine uygun bir denge sağlaması olanaklıdır. Bunlar, düzenin güçlü olduğu, ekonomik iktidar-toplumsal iktidar-siyasal iktidar üçlüsünün aynı güçler tarafından denetlenebilmesi sonucu, toplumsal barış ve siyasal kararlılığın süreklilik kazandığı dönemlerdir. Ama ne zaman ki ekonomik iktidar bunalım içine düşer; "egemen sınıflar" toplumsal iktidar içindeki desteklerini işçi sınıfına ve onun siyasal örgütüne kaptırabilirler. Siyasal iktidar sayısal çoğunluğunu korusa bile, toplumsal barışı koruyamaz.
    Sanayileşmenin ileri bir düzeye vardığı ülkelerde, toplumsal iktidar içinde sürekli olarak etkisini koruyan güç işçi sınıfıdır. Ama işçi sınıfının mesleksel örgütleri kendi aralarında birleşememiş ve kendilerinden yana olan siyasal örgütle bütünleşememişlerse, bu durumdan ekonomik iktidarın temsilcilerinin yararlanması kaçınılmazdır. Ekonomik iktidar kendi siyasal örgütü ile bütünleştiği için, siyasal iktidara da egemen olacaktır. Oysa örneğin, toplumsal iktidar ile sol partilerin bütünleştikleri İskandinav ülkelerinde, siyasal iktidar genellikle ters yönde belirlenmektedir. Bilinçli ve örgütlü bir işçi sınıfının tam desteğini sağlamış olan sol partiler ise, karşı güçler zorlamadıkça, "demokratik sol" yelpazeden kolay kolay sapmamakta ve barışçı yöntemlerden uzaklaşmamaktadırlar. Sosyalistlerin barışçı yolları yadsıdıkları ülkeler, genellikle işçi sınıfının mesleksel örgütleri ile güçlü bir sol partinin bütünleşmesinin gerçekleşemediği ya da barışçı yolların tıkanmış olduğu ülkelerdir.
    Türkiye gibi sanayileşmenin belirli bir aşamasına varmış ülkelerde de, işçi sınıfının gücü farklı bir düzeyde olduğu halde, benzeri bir durumun var olduğunu görüyoruz. Toplumsal iktidar içindeki güç dengesinde işçi örgütlerinin ağırlığının göreli azlığına karşılık, orta sınıfı temsil eden baskı gruplarının önemli bir kesimi, ekonomik iktidarın sanayileşmiş ülkelerdeki kadar güçlü olmamasının sonucu, zaman zaman işçi sınıfının yanına itilmektedir. Gelişme sürecindeki ülkelerde ekonomik iktidarın yapısal güçsüzlüğü, gücünü ondan alan sınıfların özgürlükçü olmalarını, orta sınıfların beklentilerini karşılamalarını zorlaştırmaktadır. Böylece, ılımlı toplumsal adalet istekleri karşısında bile dehşete kapılabilen bir cepheyi temsil eden iktidarların, orta sınıfların önemli bir kesimine de ters düşmesi kaçınılmaz olabilmektedir.
    Demek ki, siyasal iktidarın, ya ekonomik iktidara ya da toplumsal iktidara dayanarak oluşması söz konusudur. Toplumsal iktidara karşı oluşan siyasal iktidarların, belirli bir gelişme düzeyine ulaşmış olan ülkelerde, toplumsal barışı sağlamaları, kitle hareketlerini önlemekte aciz göstermemeleri, otoritelerini toplumun tümüne kabul ettirmede sıkıntı ile karşılaşmamaları zordur. Toplumsal iktidarın desteğine dayanarak, toplumsal düzende köklü bazı değişiklikler yapmak amacı ile oluşan siyasal iktidarları bekleyen en önemli tehlike ise, ekonomik iktidarı ellerinde bulunduran sınıfların direncidir. Bu, en azından başlangıç dönemi için, ekonomik sorunların artması anlamına gelir.