b) Toplumsal Sınıflar ve Seçkinler

Değişmede belirleyici etkenin ekonomik ya da siyasal oluşu kadar, öncülük işlevini hangi toplumsal gücün yerine getirdiği de önem taşır. Toplumsal sınıflarla, siyasal seçkinlere önem veren görüşler bir kez daha gündeme gelir.
    Marksist kurama göre, toplumsal ve siyasal değişmenin itici gücü, toplumsal sınıflar arasındaki çatışmadır. Bu çatışmayı ise, üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyet doğurur. Üretim araçlarının özel mülkiyeti rekabeti, rekabet büyük balığın küçük balığı yutmasını ve sonuçta tüm üretim araçlarının küçük bir varlıklı azınlığın elinde toplanmasını kaçınılmaz kılar. Küçük varlıklı azınlık, bu yoldan varlıksız bir çoğunluğun üretici gücünü sömürmüş olur. Böylece de, üretim ilişkileri giderek sınıf ilişkilerine dönüşür. Bu ilişkinin bir yanında sermayeye ve üretim araçlarına sahip bir sınıf, öteki yanında ise emeğinden başka satacak şeyi bulunmayan bir başka sınıf yer alır. Sömürülen sınıfların varlıklı sınıfları devirmek için verdikleri uğraş, tarihin itici gücüdür. Toplumsal değişme ve devrim bu itici gücün ürünüdür. Marksist kuramcılar, özellikle sanayi toplumu aşamasında, iki temel sınıf arasındaki çelişkilerin büyük bir açıklık kazandığını savunurlar. Sanayileşme, büyük ölçüde sermaye, makine ve insan gücünün bir araya gelmesini gerektirmiştir. Varlıklı sınıfın elinde biriken olanaklar ne kadar büyükse, fabrikalarda bir araya gelen işçilerin sayısı da o ölçüde büyüktür, iki sınıf arasındaki uzlaşmaz çatışma, kapitalist toplumda, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar belirgin duruma gelmiştir.
    Marksist kuram, işçi sınıfına tarihsel bir işlev yükler. Kapitalist toplum düzenindeki rekabet, daha çok kâr edebilmek amacıyla işçileri sürekli yoksullaştırır. Aynı işi daha ucuza yapmaya hazır işsiz kitleler bulunduğu sürece, ücretlerin boğaz tokluğuna kadar düşmesi kaçınılmazdır. Fabrikalar çok sayıda işçinin bir arada yaşamasına neden olduğu için, işçi sınıfının durumun bilincine varması kolaylaşır. Sonunda egemen kapitalist sınıfa başkaldıran işçi sınıfı, devrimi gerçekleştirecektir. Üretim araçlarının özel mülkiyeti kalkınca sömürü kalkacak, o sömürüyü sürdürebilmek için var olan devlet baskısına gerek kalmayacak, uzlaşmaz çelişkilerin bulunmadığı yeni bir toplumsal düzen doğacaktır.
    Marx, egemen sınıfların ideolojisinin işçi sınıfını uyuttuğunu, onun gerçeği görmesini engellediğini savunur. Bu nedenle de, işçi sınıfının bilinçsiz ayaklanmaları bir devrim yaratamaz. Öyleyse işçi sınıfına sosyalistlerin yardım etmesi gerekir: "Sermaye ve toprak işverenlerin mülkiyetindedir, işçinin ise, bir mal gibi satmak zorunda bulunduğu emeğinden başka bir şeyi yoktur. Biz, bu sistemin sadece tarihin belirli bir evresini oluşturduğunu, yok olacağını ve yerini daha üstün bir toplumsal düzene bırakacağını vurguluyoruz... işçi sınıfı, nereye varacağını bilmeden kendiliğinden harekete geçer. Sosyalistler bu hareketi yaratmadılar, sadece işçilere hareketin özelliği ve amaçlarım anlattılar."
    Karl Marx'ın çok açık olan sözlerinde de görüyoruz ki; Marksizme göre toplumsal değişmenin ve devrimin ana gücü işçi sınıfı, yardımcı gücü ise devrimci sosyalist harekettir. Başka bir deyişle; toplumsal sınıfların oynadığı rol, siyasal seçkinlerin rolünden daha önemlidir. Gene Marksist kuramcılardan olan Nicos Poulantzas özellikle "egemen sınıf" kavramını ön plana çıkarıyor. Egemen sınıf, kendisine yardımcı olan toplum kesimleriyle birlikte bir "iktidar bloğu" oluşturur. Bu blok içinde, ekonomik güce sahip bulunan egemen sınıfın yanı sıra, devlet aygıtını işleten kadrolardan oluşan bir de "yönetici kesim" vardır. Yönetici kesim, egemen sınıfın çıkarlarını savunabildiği gibi, bazı durumlarda geçiş dönemlerinde, yönetici kesimin göreli bir bağımsızlığa sahip olduğu söylenebilir. (Eski egemen sınıf gücünü yitirirken, yeni egemen sınıfın henüz ipleri tamamen eline geçirememiş oluşunun yarattığı denge, bu duruma olanak sağlar.)
    Marksist kuramın boşluklarından hareket eden Ralp Dahrendorf ise, toplumsal değişmeyi çatışan gruplar arasındaki güç dengesinin değişmesine bağlar. Toplumsal yaşamın olduğu her yerde mutlaka çatışma ve çatışmanın olduğu her yerde de kaçınılmaz olarak değişme olacaktır. Dahrendorf'a göre değişme, yönetici kadrolardaki değişmeyle başlar. Yönetici kadrolardaki değişme, çıkarlarda ve değerlerde değişmeyi kaçınılmaz kılar.
    Dahrendorf'a göre, bu temel değişme modelinin yanı sıra iki farklı değişme biçimi daha olanaklıdır. Yönetilen sınıftaki bazı öğelerin yönetici sınıfa sızması ya da çatışan kesimler arasındaki işbirliğine gidilmesi durumunda, değişme evrim biçiminde ortaya çıkar. Yönetici sınıfın zamanla karşıt sınıf ya da sınıfların düşüncelerini uygulamaya başlaması da üçüncü bir değişme biçimidir. Bu son iki durumda çatışma yumuşar. Çatışmayı sertleştiren ortamlar şiddet kullanımını, yapısal değişmenin hızlı ve köklü olmasını gündeme getirir. Toplumdaki temel çelişkinin sınıflar arasında olmaktan çok, seçkin azınlıkla seçkin olmayan çoğunluk arasında olduğu görüşünün, Pareto'dan beri çeşitli kuramların temelini oluşturduğunu biliyoruz. Pareto'ya göre, seçkinlerin giderek nitelikçe zayıflamaları ya da sayıca azalmaları, onların yerini başkalarının almasına uygun bir ortam hazırlar. Eğer seçkinler, toplumun alt tabakalarında ortaya çıkan en başarılıları aralarına alabilirlerse "seçkinlerin dolaşımı" sürer. Özellikle yönetici seçkinlerin, kendi aralarında katılmaya elverişli niteliklere sahip bulunanlara bu olanağı tanımamaları durumunda ise, iktidar kavgası sertleşir ve seçkinlerin toptan değişimi olayıyla karşılaşılır. Devrim budur.
    Gerek Pareto ve gerekse Mosca toplumsal sınıfların sadece seçkinler arasındaki kavganın destek gücünü oluşturduğu görüşünü savunurlar. Yönetenler değişebilir, ama yönetilenler hep aynı kalacaklardır.
    Çağdaş siyaset biliminin, hem toplumsal sınıflar hem de seçkinler gerçeğine yer verdiğini söylemek yanlış olmaz. Toplumsal sınıfların siyasal değişimdeki rolü ne kadar yadsınamazsa, seçkinlerin aynı değişimde oynadıkları rol de göz ardı edilemez. Seçkinlerin toplumsal-siyasal değişime etkilerinin üç yoldan gerçekleştiğini söyleyebiliriz:
    (1)    Seçkinler, içinde bulundukları toplumlardaki karar alma süreçlerinde önemli bir ağırlığa sahiptir. Siyasal-toplumsal düzeydeki kararlardaki ağırlıklarıyla, ya değişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatıcı yönde etki yaparlar. Guy Rocher bu durumu şöyle tanımlıyor: "Toplumsal değişmeyi veya o değişmeye direnci, özellikle etkili olan ya da stratejik konumlarda bulunan çeşitli kişilerin aldıkları kararların bir sonucu saymak olanaklıdır". Önemli kararlar sınırlı sayıdaki kişi tarafından alınırlar. O sınırlı sayıdaki kişinin aldığı karar ise, kısa ya da uzun sürede tarihsel gelişimi etkiler. Seçkinler üzerindeki sınıfsal etkiler, aldıkları tüm kararların tamamen bağımlı olduğu anlamına gelmez.
    (2)    Toplumsal kuramları ve yaşam koşullarını doğrudan etkileyen kararların yanı sıra, o kararları etkileyen kültürel ve toplumsal psikolojik ortamın yaratılmasına da seçkinler katkıda bulunurlar. Durumların bilincine varılmasında, sorunlara yaklaşımda hep bu tür katkıların etkisi hissedilir. Toplumu ilgilendiren kararlar, kültürel ve toplumsal-psikolojik ortamla az çok uyum içinde olmak zorundadır. Kararların etkisi kendisini çabucak duyurabildiği halde, seçkinlerin bu türden katkılarının sonuçları hemen görülmeyebilir. Bir ideolojinin hazırlanması, yayılması ve etkisini göstermesi uzun zaman ister. Ama bu etki genellikle uzun ömürlüdür. Gelecekteki birçok karar, bu çok önceleri yapılmış çalışmalardan etkilenecektir.
    (3)    Seçkinler düşünce ve davranışlarıyla toplumun belirli kesimlerine ve bazen de tümüne çekici gelirler. Belirli ölçülerde de olsa, onlara benzemek eğilimi doğar. Onlara benzemeden seçkinlerin arasına katılmak olanağı yoktur. İktidar seçkinleri, taklit edilecek modeller oluştururlar, iktidara yaklaşmak isteyenleri, geleceğin seçkinlerini etkileyerek, siyasal değişime bu yoldan da katkıda bulunmuş olurlar.
    Çağdaş toplumlardaki farklılaşma, değişik toplum kesimlerinin sözcülüğünü yüklenen yeni seçkinlerin ortaya çıkması sonucunu doğurmuştur. Yönetici seçkinlere koşut olarak ortaya çıkan işçi seçkinler, çiftçi seçkinler, kadın seçkinler, öğrenci seçkinler, asker seçkinler ve benzerlerinin, temsil ettikleri toplum kesimlerinin gereksinmelerine uygun ideolojiler geliştirmeleri doğaldır. Böylece seçkinlerin çokluğu ideolojilerin çokluğunu, ideolojilerin çokluğu da çatışmaların artması sonucunu yaratır. Toplumsal ve siyasal değişme hızı artar.