d) Milliyetçilik

Milliyetçilik ideolojisinin doğması, millet yani ulus olgusunun ortaya çıkmasından sonradır. Değişen koşullar, derebeyliğin oluşturduğu kendi kendine yeterli kapalı tarım ekonomilerini çatlatmıştı. Ticaret ve sanayi geliştikçe, bu gelişmeye engel oluşturan derebeylik kurumları da yıkılmaya başladı. Ticaretin gelişmesi için yollar, seyahat güvenliği ve bir derebeylikten ötekine değişmeyecek yasalar gerekiyordu. Serf, derebeyinin izni olmadan kente gidip serbest işçi olabilmeliydi.
    Kapalı tarım ekonomisinden ulusal pazar ekonomisine geçilirken, insanlar ülke düzeyinde birbirleriyle ilişki içine girdiler. Aynı topluma ait olmanın bilinci gelişti. "Biz" duygusu, derebeyliğin bölgesel sınırlarından ulusal sınırlara kadar genişledi. Ortak dil oluştu, aynı yurdu paylaşmanın bilinci gelişti. Papalığa bağlı evrensel kiliseden, krala bağlı ulusal kiliseye geçildi. Ulusal özellikler bu etkileşim içinde ortaya çıktı. "Ulus" doğmuş oldu. Ulusal devlet, aynı zamanda yüz yüze ilişkilerin, birbirini tanıyanlar arasında ki ilişkilerin önemini yitirdiği bir çerçeveydi. Kurumsal ilişkiler içinde kişi kendisini çok daha güçsüz ve yalnız hissediyordu. Dayanışma duygusuna, manevi dayanağa olan gereksinme artmıştı, işte, böyle bir ortam içindedir ki, yurtseverlik milliyetçiliğe dönüştü. Siyasal iktidarın kaynağı da, "egemenlik ulusundur" ilkesine bağlı olarak açıklanmaya başlandı.
    On sekizinci yüzyılda Batı Avrupa'da milliyetçilik ideolojisi belirginleşirken, bu ideolojiyi öncelikle kentsoyluların benimsedikleri ve kullandıkları doğrudur. Milliyetçilik, iktidarın kaynağını ulusa kaydırarak, kentsoyluların iktidırına meşruluk kazandırmıştır. Feodal düzenin yıkılmasından sonra ortaya çıkan yeni toplumsal-ekonomik düzenin güçlenmesini, yerleşmesini kolaylaştırmıştır. Ama tüm bunlar, milliyetçiliğin kentsoyluların gereksinmelerini karşılayan, onlara ait bir ideoloji olduğu anlamına gelmez. Milliyetçilik bayrağı, zamanla, farklı dönemlerde ve farklı toplumlarda, farklı toplumsal sınıfların eline geçebilmiştir. Örneğin Asya ve Afrika milliyetçiliğinde, ideolojiyi sırtlayacak bir kentsoylular sınıfından -bir toplumsal güç olarak- söz edebilmek olanaksızdır.
    Milliyetçiliğin ereği, ilk kez ortaya çıktığı Batı Avrupa'da ulusal devleti yaratmaya, güçlendirmeye yönelikti, daha sonra birçok ülkede önce bağımsızlık, sonra da bir kalkınma ideolojisi olarak kullanıldı. Baskın Oran'ın da vurguladığı gibi; milliyetçilik, ulusal devletin bulunmadığı İtalya ve Almanya örneklerinde bir "birleşme hareketi" olarak görülürken, Polonyalılar, Ukraynalılar, Çekler, Slovaklar, Finler, Yunanlılar, Bulgarlar için bir "ayrılma hareketi" anlamını taşıdı. Gelişmiş ülkeleri sömürgeciliğe iterken, geri kalmış ülkeleri onlara karşı bağımsızlık savaşı vermeye itebiliyordu.
    Osmanlı Imparatorluğu'nun çokuluslu yapısı içinde Türk milliyetçiliği çok geç gelişti. Çünkü ne derebeylikten ulusal devlete geçme durumu, ne de bir bağımsızlık savaşımı gereksinmesi vardı. Üstelik imparatorluğun dağılmasını önlemek için etnik kökenlere önem vermemeye, özellikle de Türk öğesini vurgulamamaya özen gösterilmekteydi. "Millet" yerine, inananların birliğini vurgulayan "ümmet" ülküsü ön plandaydı ve halifenin varlığı da bu yöndeki bir tercihi güçlendiriyordu. Zamanla imparatorluk çözülmeye yüz tutunca, imparatorluğun içinde yer alan başka uluslar kendi bağımsızlıklarını kazanmaya başlayınca, Türk milliyetçiliği de filizlendi. Halifeliğin ve sultanlığın sona erip, eski imparatorluğun yıkıntıları üzerinde çağdaş bir ulusal devlet kurmak için, Atatürk milliyetçilik ideolojisini kullandı, "egemenlik ulusundur" ilkesinden hareketle yeni rejimi kurdu.
    Batı Avrupa'da milliyetçilik ideolojisi, Papa'ya bağlı uluslararası nitelikteki dinsel ideolojiyle çatışmış ve laik bir yönde gelişerek egemen ideoloji olmuştu. Türkiye'de de, en azından Atatürk döneminde durum aynıydı. Daha sonraları ırkçı-milliyetçilerin bir bölümü, kendilerine toplumsal destek bulabilmek için, "Hedefimiz Turan, Rehberimiz Kuran" sloganını benimsediler. Ama dinci çevreler, ulus ayrımı yapmaksızın tüm Müslümanları bir araya getirmeyi amaçlayan "ümmet" görüşüne bağlı olduklarından, genellikle milliyetçi akımlardan uzak durdular.
    Batı Avrupa'da toplumsal-ekonomik gelişmeler sonucu önce ulus olgusu doğmuş, sonra o ulusa uygun bir ulusal devletin yaratılması açısından milliyetçilik ideolojisi bir işlev görmüştü. Geri kalmış ülkelerin çoğunda ve hatta Türkiye'de ise durum tersineydi. Önce geleneksel kurumların yıkıntıları üzerinde yeni bir devlet kuruldu, sonra bu devlet ilk hedef olarak "ulus"u yaratmaya çalıştı. Atatürk'ün Türk Dil ve Tarih Kurumlarına bunca önem vermesinin nedeni, Türklere bir "ulus bilinci" aşılamaktı. Osmanlı İmparatorlugu'nun çokuluslu yapısı içinde yitmiş ve bazen de horlanmış olan ulusal benliği yeniden kazandırmaktı.
    Eski Türklerde gelişmiş bir "ulusal bilinç" bulunduğu ile ilgili en önemli kanıl, Orhun Anıtları'dır. Sekizinci yüzyıldan kalmış olan bu anıtların üzeri arı bir Türkçe ile yazılmıştı ve bütün Türkleri birleştirmek gibi bir ülküyü de yansıtıyordu. Oysa aynı tarihlerde Avrupa'da yaşayan toplumlarda ne böyle gelişmiş bir arı dil, ne de bu düzeyde bir "ulus bilinci" vardı.
    Aynı bilincin izlerini, Selçuk şehzadesi Siyavuş'un Karaman Türklerine yaptığı vaatlerde de görüyoruz. Konya'yı ele geçirmek ve Anadolu Türk halkını kendine bağlamak isteyen Siyavuş, Türkçeyi resmi dil yapacağı ve Moğolları Anadolu'dan kovacağı sözünü vermişti. Ali Engin Oba'nın da vurguladığı gibi, bu bir yandan yabancı kültüre, öte yandan da Moğol istilasına olan tepkiyi yansıtıyordu.
    Türklerde "ulus bilinci"nin gerilemesinin 1453'lerden, yani İstanbul'un fethinden başladığını söylemek yanlış olmaz. Artık çok-uluslu bir yapı içinde "devşirme sistemi" egemen olacak, Türk öğesi, bilinçli bir çaba ile geri plana itilecekti. Fatih Sultan Mehmet'in Çandarlı Halil Paşa'nın boynunu vurdurup, yerine devşirme Zağanos Paşa'yı sadrazam yapması bir dönüm noktasıydı. Bu olaydan sonra, iki yüzyılı aşkın bir süre, doğuştan Türk olan hemen hiçbir kimse Osmanlı İmparatorluğu'nda sadrazam konumuna yükselemedi.
    Bülent Ecevit'e göre; "Türk kökenlileri yönetimden olabildiğine uzak tutma politikası, sınırsız iktidar isteğinden doğuyordu. Çokuluslu Osmanlı imparatorluğunu oluşturan pek çok unsur içinde sadece doğuştan Müslüman Türkler iktidarı denetleyip sınırlayabilecek durumdaydılar. O yüzdendir ki, Fatih Sultan Mehmet, bu yetkiye sahip olan ulusu devlet yönetiminin tamamen dışına itmek istemiş ve bunu başarmıştır."
    Öte yandan, Osmanlılar ele geçirilen topraklarda yönetimi kolaylaştırmak ve imparatorluğun devamını sağlamak amacıyla, ulus ayrımını ortadan kaldırmaya çalıştılar ve din ayrımını ön plana çıkardılar. Çeşitli din ve mezheplerin önde gelenlerine önem verdiler, yetkiler tanıdılar. Ama bu hoşgörü ve dokunulmazlık, kilisenin güçlenmesi ve ulusal kültürleri canlı tutması gibi bir sonuç verdi. Avrupa'da milliyetçiliğin gelişmesini kilise engellemeye çalışırken, Osmanlı İmparatorluğu'nda tersi oldu; kilise, milliyetçilik akımının önemli bir kaynağını oluşturdu. Türkler ise, Ali Engin Oba'nın anlatımıyla; "İslamiyet içinde eriyerek kendi benliklerini kaybettikleri gibi, kendi kültürel değerlerini canlı tutabilecek ne kilise gibi örgütlere ne de liderlere sahip olmuşlardır". Balkanlar'da milliyetçilik akımının gelişiminde yabancı egemenliğine duyulan tepkiyle, genellikle azınlıklarda görülen bir tür "savunma, korunma içgüdüsü" de rol oynamıştı. Oysa Türkler açısından bu etkiler de söz konusu değildi.
    Bazı tarihçilere göre, Türk öğesinin geri plana itilmesinde, milliyetçi tepkilerin oluşması ve dolayısıyla imparatorluğun parçalanmasının önlenmesi amacı rol oynamıştı. Neden ne olursa olsun, Osmanlılarda Türk dil, tarih ve kültürünün ihmal edildiği açıktır. On dokuzuncu yüzyıl başlarına gelinceye kadar, Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri öncesindeki tarihlerine hiçbir ilgi gösterilmemiştir. Sultan ikinci Abdülhamit, işi, Türkçe (yani Arapça ve Farsçadan arınmış bir dille) makale yayınlamasını yasaklamaya kadar götürmüştür.
    15. yüzyıl ortalarına gelinceye değin, bazıları Orta Asya'da yapılmış birçok Türkçe Kuran çevirisi vardı. Bu tarihten sonra Türkçe Kuran yasaklandı ve günah sayıldı. Bu tutumun, Fatih'in Türk öğesini devlet yönetiminden dışlamasına koşutluğu dikkat çekicidir. Türklerde milliyetçilik akımının gecikmesinin bir nedeni olarak, kentsoylu (burjuva) sınıfın yokluğunu gösterenlere de rastlıyoruz. Batı Avrupa'da olduğu gibi, Balkanlar'da da milliyetçilik hareketlerinin öncülüğünü tüccarlar üstlenmişlerdi. Oysa Osmanlı İmparatorluğu'nda, 17. yüzyıldan başlayarak ticaret Müslüman olmayan azınlıkların eline geçti. Elle üretime dayalı Osmanlı sanayisi de, hızla gelişen Avrupa sanayiinin 19. yüzyıl ortalarından başlayarak Osmanlı pazarına girmesiyle gerilemeye yüz tuttu. Padişahların "el koyma" yoluyla özel servetleri yok etmesi de Batı'daki benzeri bir kentsoylu girişimci sınıfın ortaya çıkmasına izin vermemişti. Bu durumdan kaçmak isteyenler servetlerini vakıf haline getirmişlerdi. Ama vakıf kaynakları yatırıma dönüştürülmeye ve bir kentsoylu sınıf yaratmaya elverişli değildi. Batı'dakinin ve Balkanlar'dakinin tersine, gecikmeyle doğan Türk milliyetçiliğine öncülük etme görevini aydınların üstlenmesi gerekti.
    Yusuf Akçora, 1911 yılında şu satırları yazmıştı: "Vatan ve milliyet idealini biz mekteplerimizden değil, tesadüfen elimize geçen ecnebi kitaplardan, yahut etrafımızda, içimizde yasayan yabancı milletlerin faaliyetlerinden öğrendik." Gerçekten de, Türk milliyetçiliği bir iç gelişmeden çok dış etkilerin sonucu filizlendi. Bu dış etkileri, Rusya'dan, Balkanlar'dan, Batı Avrupa'dan ve Macaristan'dan kaynaklananlar olarak dörde ayırabiliriz.
    Kırım ve Kazan Türkleri başta olmak üzere, Çarlık Rusyasında yaşayan Türk topluluklarında "ulus bilinci" Osmanlı Türkleri'nden önce gelişti. Bunda, özellikle Çar 3. Aleksander ile başlayan milliyetçi baskıların önemli rolü vardı. Ruslar ve Ortodokslar dışındaki ulus ve dinlere hoşgörü gösterilmemesi, bu ülkede yaşayan Türkleri milliyetçi tepkilere itmekte gecikmedi. Kendi benliklerini koruma çabası ilkin Kazan ve idil Boyu Türkleri'nde başladı. Din adamı, öğretmen ve esnaf kesiminin öncülüğünde gelişen hareket, giderek Sibirya, Kazakistan ve Türkistan'daki Türkleri de etkilemeye çalıştı. Rusya'dan İstanbul'a gelen Türk aydınları, Osmanlı Imparatorluğu'nda Türk milliyetçiliğinin doğuşuna katkıda bulundular. Ali Engin Oba'nın deyimiyle, "Türk milliyetçiliği Panislavizme bir tepki olarak" doğdu. Rusya ile yapılan savaşların çoğunlukla yenilgi ile sonuçlanmaya başlamasıyla da, bu milliyetçilik akımı, bir "öç alma" duygusu içinde giderek "Turancılılık"a dönüştü.
    Zengin Kazan Türkleri'nin masraflarını karşıladığı "Rusya Müslümanlar"ının kongrelerinin, Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. 1906 yılında toplanan Üçüncü Kongre'de alınan kararlar arasında, bütün Rusya Müslümanlarının benzer bir okul sistemine sahip olmaları ve bu okullarda "edebi Türk dili"nin okutulmasına başlanması isteği de vardı. Kırımlı İsmail Gaspıralı'nın 1883'te çıkardığı "Tercüman" gazetesinin savunduğu düşüncelerin bu oluşumdaki rolü ise yadsınamazdı. Gaspıralı, Türk ulusunun kendi dilini koruyarak batılılaşması gerektiğine inanıyordu. Türk dili, Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden geçmiş sözcüklerden giderek arındırılmalıydı. Rusya Türkleri arasında ilk aşamada dilde ve düşüncede birlik sağlandıktan sonra, sıra eylemde birliğe, yani bağımsızlık hareketine gelecekti. Türk kadınına özgürlük ve erkeklerle eşit haklar vermek de Gaspıralı'nın hedefleri arasında yer alıyordu.
    Bir Azeri Türkü olan Hüseyinzade Ali Bey de, Türk milliyetçiliğinin doğuşunda önemli yeri olan isimlerdendir. 1908'den sonra İstanbul'a gelen Ali Bey, Ziya Gökalp ve arkadaşlarına Turancı düşünceler aşılamayı başarmıştır. Türkçülük akımını bir düşünce sistemi haline getiren kişi, daha sonraları Ziya Gökalp olacaktır.
    Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde ikinci etkiyi Rumeli'nin kaybının yaptığını söyleyebiliriz. Evlerini, topraklarını terk ederek anayurda gelmek zorunda kalan Rumelili Türkler, kendilerine yapılan eziyeti dile getirerek, milliyetçi duyguların doğmasında rol oynamışlardır. Büyük devletlerin baskısıyla, çoğunluğu Balkanlar'da yaşayan Hıristiyan halklara tanınan haklar da, milliyetçi tepkinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.
    Uzaktaki yurtlarına "Turan" adını vererek, bir bakıma Turancılık akımının başlatıcısı olanlar Macarlar'dır. Germenler'le Slavlar arasında sıkışmış oldukları halde, ne Germen ne de Slav olduklarının farkına varan Macarlar, kendi geçmişlerini araştırdıklarında, Atilla Hunları ile aynı soydan geldiklerine inanıyorlardı. Turan Derneği, Kont Teleki Pal'ın başkanlığında 1910 yılında kurulduğunda, üyeleri arasında ünlü tarihçi ve ozanlar da vardı. Dernek, 1913'te Turan adını taşıyan bir dergi çıkarmaya başladı. Derginin ön kapağı Macarca, arka kapağı eski yazı Türkçe basılıyordu. Turan kavramı ise, ilk sayıda Fransızca olarak yer alan bir makalede açıklanmıştı: "Turan sözcüğü ile biz, eski ortak yurdumuzu, büyük geçmişimizin anılarını, daha büyük hir geleceğin umutlarını anlıyoruz. Üstlendiğimiz görev çok büyük ve zordur; ama onu yerine getirmek biz Macarlar'a düştüğü için de mutluyuz." (Turancılık giderek Türk milliyetçileri arasında da yayılacak ve Cumhuriyet Türkiyesi'nde de, "aşırı milliyetçilik" olarak nitelendirilen bir akım olarak sürecektir. "Hedefimiz Turan, rehberimiz Kuran" sloganı, 12 Eylül öncesinde bir grup tarafından kullanılmıştır.)
    Macar Turan Derneği Üyelerinden Zempleni Arpad bir şiirinde şöyle diyordu: "Doğuya Macar, doğuya bak; şerefli büyük akrabanı sen orada bulacaksın - Kahraman ulusum, dostunu doğudaki kardeşlerinin arasında ara..."
    Sırp, Yunan, Romen, Bulgar ve Arnavut milliyetçilik akımlarının ortaya çıkışında, bu toplumlarda "ulus bilinci"nin doğmasında, tarihleriyle, yazınlarıyla, kısacası kültürleriyle ilgili araştırma ve yayınların önemli rolü olmuştu. İşte Türk milliyetçiliğine Avrupa'nın katkısı da bu noktada görüldü. Bir yanda Türkoloji bir bilim dalı olarak doğmaya, 19. yüzyıl ikinci yarısında Eski Türklere yönelik araştırmalar yapılmaya, Türklerin kurduğu büyük devletler ve uygarlıklar gün ışığına çıkarılmaya başlandı. Öte yanda Türk elişi ve sanat ürünleri Avrupa'da değerlenmeye yüz tuttu. Bazı zengin evlerinde Türk odası, Türk köşesi oluşturulur oldu. Lamartine'den Auguste Comte'a, Pierre Lafayette'den Pierre Loti ve Claude Farrere'e kadar bazı ünlü isimler Türkler hakkında övgü dolu yazılar yazdılar. Yabancı dil öğrenen, Avrupa'ya giden Türk aydınları bunlardan etkilendiler. Kendilerinde bir "Türklük bilinci" doğmaya başladı.
    Gecikmiş Türk milliyetçiliği, kuşkusuz ki sadece dış etkenlerin dolaylı bir ürünü, bir tür tepki ideolojisi değildir. Ali Engin Oba'nın da değindiği gibi, aynı zamanda, "Osmanlı İmparatorluğumun yıkılmak üzere olduğunun Türk aydınlarınca hissedilmeye başlandığı bir dönemde, bu çöküşü engellemek için aranan çarelerden biri olarak ortaya çıkmış"tır. Kemalizmle ilgili sayfalarda da göreceğimiz gibi, Türk milliyetçiliği, Atatürk ile birlikte ırkçı düşlerden arınmış ve çağdaş bir bağımsızlık ve kalkınma ideolojisine dönüşmüştür.
    Doğu Ergil, milliyetçiliğin amaçlarını ulusal ekonomiyi yaratmak, bağımsız bir ulusal devlet yaratmak ve ulusal bir kültür (ortak değer sistemi ve beklentiler) yaratmak biçiminde sıraladıktan sonra şöyle diyor: "Ulus ve ulusçuluk, ne Batı'nın dağınık feodal siyasal ve ekonomik örgütlenişi içinde, ne de Doğu'nun çokuluslu ve çoğu teokratik imparatorlukları bünyesinde gelişebilirdi. Pazar ekonomisinin bu iki yapıyı dağıtıp, bireyleri ve yöresel toplulukları ortak bir ulusal pazar içinde örgütlemesi, ulusal topluluğun oluşumunun temelinde yatan en önemli etmendir."
    Milliyetçilik, öncelikle her ulusun kendi yazgısına egemen olma, kendi devletini kurma hakkını içerir. Kurulan devletin daha çağdaş olmasını istemek de bunun doğal uzantısıdır. Ama çok güçlenen bir devletin başka ulusları egemenliği altına almak için harekete geçmesini istemek, artık başka bir milliyetçilik anlayışıyla ilgilidir (Saldırgan milliyetçilik). Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Milliyetçilik, aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir ideolojidir. Toplum içinde çıkar çatışmalarına alet edildiğinde tutucu, toplumun dışa karşı ortak yararlarını savunmak için kullanıldığında ilericidir. Başka bir deyişle, toplumdaki bir kesimin başka bir kesimi sömürmesini gözden saklamak ve kolaylaştırmak amacıyla kullanıldığında tutucudur; ama o toplumun başka toplumlar veya başka toplumların içindeki bir kesim tarafından sömürülmesine karşı başvurulduğunda ilericidir.