c) Demokratik Sol-Sosyal Demokrasi

Demokratik sol ya da sosyal demokrat ideoloji, Marksizmden sonra tarihsel bir sentez olarak oluştu. Bir yandan, liberalizmin getirdiği siyasal demokrasinin kazanımlannı hiçbir zaman yadsımadı; öte yandan, emeğin savunuculuğunu ve toplum yararının özel çıkarların üzerinde olmasını gözetti. Böylece liberalizm ile sosyalizmin sentezi bir ideoloji doğmuş oldu. Fransa'nın sosyalist başbakanı Michel Rocard'ın deyimi ile; "Sosyal demokrasi, Marksizme kuramsal ve devrime siyasal bir ihanet, sınıfların işbirliği ve enternasyonalizmden kopma" demektir. Bunları eleştirerek değil, kendisi de bir sosyal demokrat olarak beğeni ile söyleyen Rocard, bir anlamda sosyal demokrasinin Marksizmden ayrıldığı noktaları da özetlemiş oluyor.
    Liberallere göre, siyasal iktidarın genel ve özgür seçimlerle belirlendiği bir siyasal sistem, kaçınılmaz olarak, çoğunluğu oluşturan emekçi sınıfların ve orta sınıfların yararına işler. Çünkü burjuvazinin oy ağırlığı, diğer sınıflarınkine oranla çok sınırlıdır. Bu nedenle, iktidara gelebilmek ve orada kalabilmek için, geniş halk kitlelerini ekonomik bakımdan memnun edebilmek zorunluluğu vardır.
    Buna karşılık, Marksistler "özgür genel seçimler"in bir aldatmaca olduğunu savunurlar. Çünkü kamuoyunu oluşturan kitle haberleşme araçları, varlıklı sınıfların denetimi altındadır. Geniş kitleler, farkında bile olmadan, aslında kendi çıkarlarının karşısında olan tutucu partilerin, sermayedar sınıfların çıkarlarını savunan partilerin destekçisi durumuna sokulabilirler. Öyleyse emekçilerin iktidarı, ancak devrimci bir hareketin ürünü olabilir. Burjuvazi kendi egemen olduğu düzenin değişmesini gönül rızası ile kabullenmyeceği için, iktidar ele geçirildikten sonra -burjuvazinin gücü tamamen kırılmcaya kadar- bir emekçi diktatörlüğü kaçınılmazdır. Sosyalist düzende "insanın insanı sömürmesi" ortadan kalkınca, toplumsal kinler de yokolacaktır. Toplum sınıfsız olunca, bir sınıfın çıkarlarının bekçisi olan devlete de gerek kalmayacaktır. Kişiler üzerinde her türlü baskı kalkacak, gerçek özgür ve mutlu toplum doğmuş olacaktır.
    Oysa, Marksistlerin liberal demokrasiye yönelttikleri eleştirilerde büyük bir gerçek payı bulunmakla birlikte, "proletarya diktatörlüğü"nün vaat edilen özgür ve demokratik aşamayı gerçekleştiremeyeceğini de zaman ve deneyimler göstermiştir. İşte sosyal demokrasi, ne özgürlükler uğruna hakça paylaşımı, ne de hakça paylaşım uğruna özgürlükleri ertelemeyi kabul eden bir ideolojidir. "Liberal devlet" ile "sosyal devleti", "hukuksal adalet" ile "toplumsal adaleti" bir arada gerçekleştirmeyi önerir.
    Tarihsel sırayı izlersek, çağdaş sosyal demokrat ideolojinin oluşumunda sözünü etmemiz gereken ilk isim Ferdinand Lassalle (1825-1864). Alman düşünür, insanlık tarihini üç gelişme evresine ayırıyordu. Feodal düzen, emekçinin tam anlamıyla boyun eğdiği bir "özgürlüksüz dayanışma" ortamıydı. 1789 Fransız Devrimi'nden sonra, özgürlük uğruna toplumsal dayanışmadan vazgeçildiği, sermayenin egemen olduğu bir "dayanışmasız özgürlük" arayışı yaşandı. Oysa 1848 ayaklanmalarından sonra girilen dönem, "özgürlük" ile "dayanışma"nın uzlaştırıldığı bir donem olacaktı. Devletin yol göstericiliği altında üretici birlıkleri örgütlenecek ve sosyalist ülküye ulaşılacaktı.
    Lassalle, amaç ile ona varılmak için seçilen yol arasında bir uyum sağlamak gerektiğine inanıyordu. Burjuvaziye göre, devletin amacı yalnız bireyin kişisel özgürlüğünü ve mülkiyetini korumaktı. Bu bir "gece bekçisi" anlayışıydı. İşçi sınıfı ise bu anlayışı yeterli bulmuyordu. Buna "çıkarların dayanışması, gelişmede ortaklık ve karşılıklılık" gibi ilkeler de eklenmeliydi. Tarih, doğa ile "her çeşit özgürsüzlüğe karşı" yürütülen bir savaştı. Eğer bu savaşı herkes kendi başına yürütmüş olsaydı, bir adım bile ilerlenemezdi. Toplumcu bir düzen kurmak için "proleterya diktatörlüğü" nün gerekliliği konusunda Marksizmden açık bir biçimde ayrılan Lassalle şöyle diyordu:
    "Devletin asıl amacı, bu birlik sayesinde, bireyleri, tek tek hiçbir zaman erişemeyecekleri amaçlara, yaşam düzeyine ulaşabilecek bir duruma getirmek, birey olarak tırmanamayacakları bir öğrenim kudret ve özgürlük düzeyine ulaşmaları için gerekli yeterliği onlara kazandırmaktır. Devletin amacı, insanlığın özgürlük için eğitilmesi ve geliştirilmesidir."
    Açıkça görüldüğü gibi, Lassalle devleti Marx gibi egemen sınıfların bir baskı aracı gibi görmüyordu. Devletin bu olumlu amacının, tarihin bütün dönemlerinde, "hatta yöneticilerin iradesine karşı" az ya da çok gerçekleştirildiği kanısındaydı. Ama işçi sınıfı devlete yön verecek duruma gelince, her şey çok daha iyi ve hızlı gelişecekti: "isçi sınıfı " ve toplumun alt sınıfları, üyelerinin içinde bulundukları çaresizliğin eseri olarak derin bir içgüdüye sahiptirler, îşte bu içgüdü onlara, bireyin tek başına başaramayacağı bir gelişimin, ancak bir bütün halinde birleşerek sağlanabileceğini ve devleti belirleyen şeyin de bundan ibaret olduğunu göstermektedir. O halde, işçi sınıfının egemenliği altına sokulan bir devlet, artık o zamana kadar görüldüğü gibi, eşyanın niteliği ve koşulların zorlaması ile bilinçsiz olarak, hatta çoğu kez isteksizce yol almayacak, büyük bir açıklıkla ve tam bir bilinçle devletin bu ahlaki niteliğini kendisine bir ödev sayacaktır. O zamana kadar, direnen bir iradenin son derece yetersiz parçalar halinde koparılan şeyleri, bu kez büyük bir tutarlılık içinde ve zevkle yerine getirecek ve böylece zorunlu olarak düşünsel bir atılıma, mutluluk, rahatlık ve özgürlüğün bir arada gelişmesine, tarihte görülmemiş bir biçimde yol açmış olacaktır."
    Lassalle'e göre, işçi sınıfının kurtuluşu "genel oy" hakkı ile gerçekleşecekti. Devletin çıkaracağı toplumsal içerikli yasalar ve vergi düzenlemeleri yoluyla, toplumsal dengesizlikler giderilebilirdi. Ama Lassalle'ın devletten beklediği görevler arasında "ekonominin planlanması" yoktu.
    Çağdaş sosyal demokrasinin, Marksizmin, sosyalizmin şiddete dayalı bir devrimle ve proleterya diktatörlüğü aşamasından geçerek gerçekleşeceği savına bir tepki olarak durduğunu söylemek yanlış olmaz, iktidara gelmek ve düzeni değiştirmek için demokratik araçlar seçilince ve özgürlükler hiçbir zaman ertelenmeyince, giderek içerikte de önemli farklılıklar oluşmuştur. Ama Engels'in bile, belirli bir aşamada bu düşünceye yaklaştığını görüyoruz. 1895'te "Fransa'da Sınıf Çatışmaları" adlı kitaba yazdığı önsözde Friedrich Engels, oy hakkının işçilerin elinde bir özgürleşme silahına dönüşebildiğini savunuyordu. Burjuvazi işçi partilerinin yasal eylemlerinden, yasadışı eylemlerden daha fazla çekinmeye başlamıştı. Seçim başarıları onlar için ayaklanmadan çok daha korkutucuydu. Şöyle diyordu:
    "Hatta klasik sokak savaşımı döneminde bile, yapılan yığınakların gerçekte maddesel olmaktan çok moral bir etkisi vardı. Üstelik o günden bu yana, hepsi askerlerin lehine olmak üzere, koşullar daha da değişti. Buna karşılık, isyancılar açısından işler bir kat daha zorlaştı. Bilinçsiz kitlelerin başında bilinçli küçük azınlıkların devrim yaptığı dönemler geride kaldı. Biz 'devrimciler', 'altüst ediciler', artık yasal yollardan, yasadışı ve altüst edici yöntemlerle olduğundan çok daha iyi gelişebiliriz... Ve eğer biz, onların hoşuna gitmek için kendimizin sokak kavgalarına itilmesine izin verecek kadar anlamsız davranmazsak, artık kendileri için öldürücü hale gelmiş olan yasallıgı bizzat çiğnemek zorunda kalacakladır."
    Edward Bernstein (1850-1923), Marksizmi hareket noktası alarak sosyal demokratik düşünceye katkıda bulunmuş bir isim. Alman düşünür, oldukça etkili olduğu için, ortodoks Marksistler tarafından "revizyonculuk" ile suçlanıp, şiddetli bir biçimde eleştirilmiştir. Aslında "revizyon", değişen koşullar içinde düzeltmeler yapmak anlamına geldiği halde, Marksistlerin dilinde "revizyonizm" hainlik ile eşdeğer bir anlam kazanmıştır. Oysa Bernstein'in düşüncelerini değiştiren şey, toplumdaki gelişmelerle Marx' in öngörülerinin birbiri ile çakışmamasıdır. Düşünür önce bu gelişmelerdeki farklılığı saptamış, sonra da bundan gerçekçi sonuçlar çıkarmaya çalışmıştır.
    Marx kapitalistleşme sürecine koşut olarak tekelleşmenin ortaya çıkacağını, küçük işletmelerin yok olacağını, kapitalistlerin sayısı azalırken sayıları hızla artan emekçilerin yoksullaşacaklarını öngörmüştü. Bernstein ise, yaptığı incelemenin sonunda şöyle diyordu: "Sanayi ve ticarette küçük işletmeler yok olmamış, bir üst asamaya geçerek, nitelik ve iktisadi yerleri bakımından değişikliğe uğramıştır. Küçük işletmelerin süregelmesi olayı, tarım alanında daha da belirgindir." Birçok küçük işletmenin büyükler tarafından yutulduğu açıktı. Ama bunların yerine, başka tür küçük işletmeler ortaya çıkmıştı. Örneğin tenekeci ustaları kaybolmuş, ancak aynı yerde elektrik tesisatı alanında çalışan işletmeler doğmuştu. Bernstein'in anlatımı ile; "Kapitalistlerin sayısı azalmak şöyle dursun çoğalmaktadır. Toplumun temelleri değişmekte, ancak, toplumdaki sınıflaşma daha basit bir duruma gelmemektedir."
    Alman düşünür, varlıklılarla yoksullar arasındaki uçurumun büyümesi ve yoksullaşma sürecinin hızlanmasıyla kapitalist üretim biçiminin çökeceği beklentisinin gerçekleşeceğine de inanmıyordu. Toplumun üstü ile altı arasındaki fark büyümekle birlikte, işçi sınıfı eskiye oranla daha kötü bir duruma gelmiş değildi. En çok üsttekiler pay almakla birlikte, gelişmeden herkes yararlanıyordu. Büyük çapta pazar genişlemesi olmuş ve kapitalizm, devresel bunalımları aşmasına yardımcı olacak, "daha önce aynı ölçüde bulunmayan" olanaklar elde etmişti. Öyleyse bütün umudu kapitalizmin çöküşüne bağlamamak, "felaket düşüncesi"nden vazgeçerek, "günlük sosyalist çalışmalar"a daha önem vermek gerekecekti. Yani Bernstein'in düşüncesinde, artık "devrim" yerini "evrim"e bırakıyordu.
    Batı Avrupa'da koşullar, köylünün mahvolduğu, orta sınıfların yok olduğu, bunalımların büyüdüğü, yoksulluğun arttığı bir ortama doğru gelişmemişti. Ama toplumsal farklar büyüyor, işçinin yarın endişesi ortadan kalkacağına artıyor, bağımlılık sürüyordu. Sosyal demokrasinin görevi, buna çözüm aramak olmalıydı. İşçi sınıfı tek başına iktidara gelme olanağına sahip bulunmadığına göre, başka toplum kesimleriyle siyasal güç birliğine gidilmeliydi. Liberal ve radikal partilerle ortak hükümete razı olmalıydı. Böylece Bernstein'in "evrimci" düşüncesi, "uzlaşmacı" bir boyut da kazanıyordu. Sosyalizm, kapitalizm içinde verilecek bir savaşım ile, uzlaşmaya dayalı barışçı yollardan gerçekleştirecekti. Ufukta görülmeyen evrensel bir patlamaya bel bağlamaktansa, "parlamenter demokrasi çerçevesi içinde yavaş yavaş ilerlemek" daha akıllıca ve daha gerçekçi olacaktı.
    "Sınıf diktatörlüğü düşüncesi, değerden düşmüş bir kültüre aittir" diyen Bernstein için demokrasi, sosyalizmin ayrılmaz bir parçası olmak zorundaydı: "Demokrasi, aynı anda hem bir araç hem de bir amaçtır. Hem sosyalizmin kuruluş yöntemidir hem de sosyalizmin gerçekleşme biçimidir. Demokrasi, bir uzlaşma okuludur. Demokrasi, sınıf egemenliğinin yokluğudur, yani, hiçbir sınıfın siyasal ayrıcalığa tek başına sahip olmadığı bir toplumsal durumdur."
    Marksizmin odak noktasını, bir anlamda "üretim biçimi"nin oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Marksizmden yola çıkan Bernstein'in düşüncesinde ise, odak noktasında tüketimde adalet, yani "tüketim biçimi" bulunmaktadır. Üretim biçiminin değiştirilmesi hedefini yadsımamakta, ama öncelikli olmaktan çıkarmakta, ertelemektedir Düşünür, normal koşullarda işçi sınıfının tek başına iktidara ulaşıp üretim biçimini değiştirmesindeki büyük zorlukları görmüştür. Öyleyse gerçekçi davranıp, yerel yönetimlerde, kooperatiflerde iktidara gelinmeye, siyasal iktidara ortak olunmaya ve "tüketim adaleti" adım adım gerçekleştirilmeye çalışılmalıdır. Edward Bernstein, "Sosyal Demokraside Revizyonizm" başlıklı konuşmasında, sosyal demokrasi anlayışının çerçevesini şöyle çizmektedir:
    "Sosyal demokrasi, demokrasinin, devlet, eyalet ve belediyelerde, siyasal eşitliği gerçekleştirme, toprağı ve kapitalist işletmeleri topluma mal etme aracı olarak yürütülmesi yolunda savaşır. Sosyal demokrasi, saflarında yalnız işçilerin yer alacağı anlamında bir işçi sınıfı partisi değildir, ilkelerini kim benimser ve savunursa, yani kim iktisadi yaşamın sorunları önünde sömürücü mülkiyete karşı, yaratıcı emeğin mücadelesi anlamında tavır alırsa, bu parti saflarında yer bulur. Ancak, parti, asıl olarak işçilere yöneliktir. Çünkü işçilerin kurtuluşu, birinci derecede, işçilerin kendi eseri olmalıdır, işçileri bu düşünceyle doldurmak ve onları iktisadi ve siyasal alanda örgütlemek, sosyal demokrasinin başta gelen ödevidir."
    Prag'da doğup Amsterdam'da ölen Karl Kautsky (1854-1938), Bernstein'in eleştiriler yönelttiği ve özde Marksizme daha sadık gibi göründüğü halde, sosyal demokrat düşünce çizgisinde önemli yeri olan bir düşünür. Bu yeri, özellikle demokrasiye olan inancı ve şiddet yöntemlerine karşı takındığı kesin tavırla sağlamıştır.
    Kautsky'e göre, kapitalizmin kendi iç çelişkileri sonucu çökmesi kaçınılmazdı. Toplumsal adaletin sağlanması yönünde işçi sınıfının koparacağı ödünler, üretim biçiminin değişmesi hedefinin yanında önemsiz kalırdı. Bunun savaşımını verecek olan sosyal demokrat parti ise, hiçbir zaman işçi sınıfının damgasından sıyrılmamalıydı. işçi sınıfı, koalisyonlarla değil, partisi aracılığıyla tek başına iktidara gelmeliydi. Ama O'nun işçi sınıfı tanımına, teknisyenler, kamu görevlileri ve aydınlar da giriyordu. Kapitalizmin geliştiği ülkelerde, işçi sınıfının maddesel koşullarında iyileşme olduğunu görüyor ve bu durumun, işçilerin bilinçlenmelerini kolaylaştıracağını düşünüyordu. "Üretim araçlarına sahip bulunmayan" herkesi işçi saymak gerekirdi Bu tanıma giren aydınlar, iktidar savaşımında da, iktidara ulaştıktan sonra da çok önemli bir işlevi yerine getireceklerdi.
    Kautsky, "Demokrasisiz sosyalizm olamaz. Çağdaş sosyalizmden, sadece üretimin örgütlenmesini değil, toplumun demokratik örgütlenmesini de anlıyoruz" diyordu: "Demokrasi ile sosyalizm arasındaki ayrım, bazen, sosyalizmin amacımız, demokrasinin ise, bu amaca ulaşmak için, bazı hallerde elverişsiz, hatta engel olabilen bir araçtan ibaret olduğu şeklinde yapılmaktadır. Ancak, kesin konuşmak gerekirse, bu tanımıyla sosyalizm amacımız değildir. Amacımız, bir sınıfa, bir partiye, bir cinsiyete ya da ırka, neye karşı yönelmiş olursa olsun, her türlü sömürüye ve baskıya son vermektir."
    Kautsky, diktatörlüğün sosyalizmi gerçekleştirmede bir araç olarak kullanılmasına karşıydı. Marx'ın "proleterya diktatörlüğü" konusundaki görüşlerinin yanlış anlaşıldığını savunuyordu. Marksizmin kurucusuna göre; "proleterya diktatörlüğü, proleteryanın ezici bir çoğunlukta olması nedeniyle, gerçek demokraside ister istemez ortaya çıkan bir durum"du. Komünistler, Avrupa'da demokrasileri yıpratmış, kışkırtmalarıyla faşizmin iktidara gelmesine yardımcı olmuşlardı. Kautsky şöyle diyordu:
    ... üzüntü ile, Bolşeviklerin içinde bulundukları durumu tamamen yanlış anladıklarını, düşüncesizlik ederek, çözümü için gerekli koşulların hiçbirinin var olmadığı sorunlarla uğrastıklarını, gittikçe daha açık bir şekilde gördüm. Olanaksız olanı kaba kuvvetle başarma girişimlerinde, çalışan yığınların iktisadi, zihinsel ve manevi bakımlardan yükselmelerine değil, tersine Çarlık ve Dünya Savaşı tarafından ezildiklerinden de çok ezilmelerine neden olan yollar seçtiler... Rusya'da bir yönetim biçimi olarak diktatörlük, anlaşılır bir şeydir. Fakat bunu anlamamız, kabul etmemiz demek değildir; kesinlikle reddetmeliyiz. Diktatörlük, sosyalist partinin halk çoğunluğunun muhalefetine karşın elde edilmiş bir egemenlik sağlamak için bir aracı değildir. Ancak gücünün ötesinde, çözümleri yorucu ve yıpratıcı olan bir takım görevlerle başa çıkabilmesi için bir araçtır. Diktatörlük, sosyalizmin düşüncelerini kolaylıkla uzlaştırır ve gelişmesine yardım edeceğine, onu engeller. Diktatörlüğün yerine demokrasi geçerse, devrimin temel kazançları kurtarılabilir."
    Sosyal demokrat ideolojinin oluşumuna katkıları açısından buraya kadar değindiğimiz isimler, Lassalle'den Kautsky'e genellikle Almanya'daki bir gelişim çizgisini yansıtıyordu. Oysa bu oluşumdaki Fransız, İngiliz ve İskandinav katkıları da önemlidir.
    Fransız Jean Jaures (1859-1914), bir düşünür olduğu kadar aynı zamanda bir eylem adamı, iki kez milletvekili seçilmiş, sosyalist partiye önderlik etmiş, emperyalizmin baskısı altında haksızlığa uğradığına inandığı Osmanlı Devleti'ne ve Türklere yakınlık gösterip savunmuş, barışçı olduğu için savaştan yana olanlarca öldürülmüş. O da sosyalizm ile demokrasiyi ayrı ayrı düşünemiyor. Hatta kendisinin, demokratik bir sosyalizmden çok "sosyalist bir demokrasi"den yana olduğunu söylemek daha doğru. Bireyci bir sosyalizm anlayışı var. Sosyalizmi, "bireysel hak"ların en üst düzeyde vurgulanması olarak değerlendiriyor. Fransız Devrimi'nin ürünü olan İnsan Hakları Bildirgesi'ndeki hak ve özgürlükleri ancak sosyalizmin gerçekleştirebileceğine inanıyor.
    Marksizmin tersine, Jaures, sosyalist devletin yakın bir gelecekte "tarihsel bir zorunluluk" olarak ortaya çıkacağını düşünmüyor. O'na göre, sosyalist devlet, ancak aydınlanmış bir çoğunluğun, bilinçli çabaları ile kurulabilecektir. Üstelik var olan devlet yıkılmamalı, içeriden ele geçirilmelidir. Çünkü devlet, Marx'ın iddia ettiği gibi egemen sınıfın bir aracı değil, sınıflar üstünde olası bir hakemdir. Devlet bir sınıfı yansıtmamakta, "sınıf ilişkilerini, yani sınıflar arası güç dengesini" yansıtmaktadır.
    Jaures, sosyalizmin bir "sınıf öğretisi" (doktrini) olarak yorumlanmasına karşıydı. Sosyalizmin, "bütün sınıfları içinde eritecek, herkes için bugünkünden daha iyi" bir düzen olacağını savunuyordu. Böyle bir düzeni gerçekleştirmek için bir halk ayaklanması gerekli olmadığı gibi, zararlı sonuçlar bile verebilirdi. Çünkü, Murat Sarıca'nın anlatımı ile, "bir umutsuzluk taktiğini bir devrim yöntemi haline getirmiş" olurdu. Yasal yollardan çoğunluğu sağlamak, çok daha sağlıklıydı. Batı ve Orta Avrupa ülkelerinin anayasaları, şiddet yoluna gerek kalmadan sosyalist demokrasiye geçmeye olanak verecek öğelere sahipti. Demokrasi her iki sınıfa da güvenceler sağlıyordu. Demokrasi işledikçe burjuvazi ödün vermek zorundaydı. Bu ise, işçi sınıfını giderek şiddetten uzaklaştıracaktı. Şöyle diyordu: "Bernstein'in zıddına, ne yapılırsa yapılsın proletarya sınıfı ile burjuva sınıfının kökten ayrı, kökten karşıt olduklarını düşünüyorum; ama Kautsky'nin aksine, bilincinin ve eyleminin efendisi olan proletarya sınıfı ile diğer sınıflar arasında işbirliğini ve temasların arttırmaktan korkmamak gerektiğini de düşünüyorum."
    Denebilir ki; Jaures sınıflar arası çatışmadan çok uzlaşmaya inanıyordu: "... ya proleterya hareketsiz, kalacak ya da durmadan başka sınıfların eylemine karışacaktır; önemli olan, daima sınıf bilinciyle, kendi ayrı ve örgütlü gücüyle hareket etmesidir. Biz devrimi istiyoruz, ama ebedi bir kini istemiyoruz... Ve eğer biz, ister sendika, ister kooperatif, ister sanat, ister adalet, ne alanda olursa olsun, hatta burjuvaziye ait bir büyük dava uğruna, birtakım burjuvaları bizimle yürümeye zorlamayı başarırsak, şöyle demekle ne kadar güçlü oluruz: Birbirine kin besleyen, birbirinden nefret eden insanlar için, bu anlık birleşmelerde, bu bir günlük işbirliklerinde buluşmak ne büyük zevktir... Ve dolayısıyla, insanların artık kesin olarak buluşacakları gün, ne ulvi, ne evrensel, ne sonsuz bir zevk olacaktır!.. Bu buluşma, ancak barışın işareti olan ortak mülkiyet ile olanaklıdır."
    Leon Blum (1872-1950), Fransa'nın ilk sosyalist başbakanı. Faşizm tehlikesine karşı komünistlerle işbirliğine yanaşmakla birlikte, sağcı burjuvaziye olduğu kadar komünizme de karşıydı. Hangi amaçla olursa olsun, şiddeti yadsıyor, toplumsal dönüşümün oy ile gerçekleşebileceğine inanıyordu. Devrimi hazırlamanın en iyi yolunun silahlanmaktan değil, çalışanlar lehine yasal düzenlemeleri desteklemekten geçtiğini savunuyordu. Devrim, özel mülkiyet üzerine kurulu bir ekonomik düzenin yerine, ortak mülkiyete dayalı bir ekonomik düzenin kurulması demekti. Bu ise, ancak sosyalistlerin iktidara ulaşmasıyla gerçekleşebilirdi.
    Blum görünüşte ne özünde Marksist devrim anlayışını, hatta ne de "proleterya diktatörlüğü" kavramını yadsıyordu. Ama yerel ve özel nitelikli Rus devrim deneyiminden "zorunlu ve evrensel" sonuçlar çıkarılmasına karşıydı. Şöyle diyordu: "Bir partinin diktatörlüğü, o partinin sizinki gibi değil bizimki gibi olması koşuluyla kabul edilebilir. Halkın iradesine, halkın özgürlüğüne, kitlelerin iradesine dayalı bir partinin uyguladığı diktatörlük, işçi sınıfının kişilere dayanmayan diktatörlüğüdür. Ama bütün yetkinin kat kat çıkarak, sonunda, açık ya da gizli bir komitenin ellerinde toplandığı, merkezci bir partinin uyguladığı diktatörlük proleteryanın diktatörlüğü değildir. Bir partinin diktatörlüğü, evet, bir sınıfın diktatörlüğü, evet, bilinen ya da bilinmeyen bazı kişilerin diktatörlüğü, hayır! Aynı şekilde diktatörlük geçici olmalıdır. Kendi başına bir amaç olmadığı ölçüde diktatörlüğü kabul edebiliriz."
    Eylemde tamamen demokratik çizgide olan bir Blum'un, söylemdeki göreceli katılığı yanıltmamalıdır. Güçlü bir komünist partisinin seçmen tabanına ortak olmak isteyen bir siyaset adamının -bu sınırlar içinde- Marksist görünümünü korumaya çalışmasının fazla yadırganacak bir yanı yoktur. Üstelik Blum, burada Fransız toplumu üzerinde bir değerlendirme yapmamakta, Lenin'in Sovyet modelini ihraç etme çabalarına karşılık, o modeli eleştirmektedir.
    Almanya ve Fransa'da demokratik sosyalist akımların Marksizm ile iç içe oluşmalarına, güçlü komünist hareketlerle rekabet etme zorunda kalmalarına karşılık, İngiltere'de durum farklıydı. Bu farklılığın, İngiltere'deki demokratik solun görüntüsünü etkilemesi ise kaçınılmazdı.
    İngiltere'de demokratik sol ideolojinin doğum noktasında Fabian adlı bir derneğin bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. 1884 yılında, aralarında Sidney Webb ve Bernard Shaw gibi isimlerin de bulunduğu bir grup aydın tarafından kurulan dernek, anti-Marksist bir sosyalizm anlayışının öncülüğünü yaptı. Amaç var olan rejimi devirmek değil, sosyalizmi toplumun kurumlarına sızdırmaktı. Kapitalizmden sosyalizme geçiş, devrimle değil evrimle olacaktı. (Feodaliteden kapitalizme geçişi de, kıta Avrupasına göre oldukça yumuşak bir biçimde gerçekleştirmiş olan bir ülkede, evrimci yaklaşımın ağırlık kazanmasına hayret etmemek gerekir: İngiltere kapitalistleşirken, feodal dönemin birçok kurumu yok olmamış, ama içerikleri ve ağırlıkları değişmiştir...)
    Marksizmden şu ya da bu ölçüde etkilenmemiş tek çağdaş sosyalizm akımı olarak nitelendirilen Fabiancılık, sosyalizmde işçi sınıfından çok aydınlara ağırlık tanıyordu. Bernard Shaw işi, sosyalizm önündeki en büyük engelin "işçi sınıfının aptallığı" olduğunu söylemeye kadar götürmekteydi. Fabiancılar, belediye hizmetlerini genişleterek, devletin yetkilerini arttırarak, bir "sanayi demokrasisi"ne ulaşmayı umuyorlardı. Somut önerileri arasında şunlar vardı: Daha çok kazanandan daha çok vergi alacak biçimde gelir vergisinin yükseltilmesi; miras vergilerinin arttırılması; günde sekiz saatten fazla çalışılmamasının sağlanması; en yoksullar dahil, bütün çocukların yeteneklerine göre eğitim görmeleri; ilkokulların ücretsiz olması; bir eğitim bakanlığının kurulması; bol sayıda kamu bursu verilmesi; yaşlılık sigortası ve kamu bakımevlerinin kurulması; işsizlere geçici iş bulunması; belediye etkinliklerinin genişletilmesi; her yetişkinin oy vermesinin sağlanması; seçim masraflarının ödenmesi; parlamento ve belediye meclislerindeki bütün temsilcilere aylık ödenmesi...
    Sidney James Webb (1859-1947), İngiliz sosyalizminin kökenindeki en önemli isim. Demokratik sol ideolojiye katkılarının yanı sıra, milletvekili ve bakan olarak uygulamaya da katıldı. Toplumun yani bir anlamda devletin akılcı bir biçimde örgütlenmesiyle "Toplum Refahı"nın gerçekleşebileceğine inanıyordu. Ama bu, bireycilikten kurtulmadan gerçekleştirilemezdi. Uygar Atinalılar ve Müslümanların, tarihte kendilerinden bireysel olarak daha aşağı durumda olan rakiplerine yenilmelerini, rakiplerinin "daha değerli bir toplumsal örgütlenmeye" sahip bulunmalarıyla açıklıyordu. Önemli olan bireyin kişiliğinin en üst noktaya ulaşması değil, toplumsal örgütlenme içindeki "küçücük işlevini" en iyi biçimde yerine getirmesiydi. "Bireysel gelişmemizi kusursuzlaştırmak yerine, bir parçası olduğumuz toplumsal organizmayı düzeltmek için daha büyük bir dikkat göstermeliyiz" diyordu.
    Webb'e göre, sosyalizm demokrasinin ekonomik yüzü olacaktı, işçi sınıfının siyasal gücü arttıkça, ekonomik ve toplumsal bakımdan daha iyi korunacaktı. Kapitalist düzene yönelttiği en ağır eleştiri ise şu tümcede özetleniyordu: "Eğer toprak ve sermaye üzerindeki özel mülkiyet, zorunlu olarak birkaç tembeli (kendi yetenekleri ile hak etmedikleri halde) zengin etmek için, pek çok işçiyi (kendi kusurları olmaksızın) sürekli olarak yoksul tutuyorsa, bu mülkiyet sistemi de -yerine geçmiş olduğu feodalizm gibi- kaçınılmaz olarak ortadan kalkacaktır."
    Genel eğilime uygun olarak, İskandinav ülkelerinde sosyal demokrat düşüncenin gelişmesinde de şu koşullar rol oynadı: Marksizmin, kapitalist gelişme süreci içinde, orta sınıfların yok olacağı yolundaki öngörüsü gerçekleşmemişti. Emekçiler giderek yoksullaşmıyor, tersine durumları iyileşiyordu. Giderek boğaz tokluğuna çalışma zorunda kalacak olan işçilerin, kendi yarattıkları ürünleri satın alamamaları sonucunda doğacak ekonomik bunalımlın kapitalizmin aşamayacağı varsayımı da doğrulanmamıştı (Çöküş Kuramı). Genel oy hakkının elde edilmesiyle (İsveç'te 1918'de), barışçı yollardan iktidara gelebilme inancı artmaya ve demokratik kurumlara olan saygı yerleşmeye başlamıştı. Bu ortamda, İsveç sosyal demokratlarının bakış açısını Haluk Özdalga şöyle özetliyor:
    "Çoklarına ters geldiği anda, egemen sınıfların demokrasiyi ezmeleri olasılığı, çalışan kitlelerin daha işin başında demokrasiyi yadsımalarını değil, ona dört elle sarılmalarını gerektirir. Kaldı ki, çalışanların siyasal örgütünün iktidara geleceği her yerde, egemen sınıfların zora başvuracağını varsayma da yersizdir. Böyle bir iktidar değişikliğinin olduğu toplumlarda egemen sınıfların şiddete başvurup vurmayacağı, pek çok başka etkenle birlikte, özellikle o toplumda demokratik ülkülerin ne denli köklü yerleştiğine bağlıdır, öyleyse, iktidar mücadelesi sırasında demokrasiyi kenara itmek değil, demokrasinin toplumun her katına kök salmasına, onun sarsılmaz biçimde yerleşmesine çalışmak gerekir. Emekçilerin siyasal iktidarı ellerine geçirmesi ile beraber çalışanların toplumsal iktidarı bir gecede gerçekleştirilemeyecektir... insanların bilinçlenme, örgütlenme, toplumsal yönetime katılma olanakları ise, en iyi biçimde ancak demokratik koşullar içinde yaratılabilir."
    İsveç'te 1932 yılında maliye bakanı olan sosyal demokrat Ernst Wigforss, sosyalizme işçi sınıfının yoksullaşmasıyla değil, tersine maddi koşullarının ve kültür düzeyinin giderek daha iyileşmesiyle ulaşılacağını savunuyordu. Çalışma yaşamına bir matbaa işçisi olarak başlayan ve 1926 yılında veremden ölen Nils Karleby ise, kapitalist düzen içinde yapılan reformların sosyalizm için önem taşıdığına inanıyordu. "Sosyal politika, kapitalist düzenin çerçevesinin fiilen aşılması, tipik anlamdaki kapitalist düzenin bir ölçüde son bulması, işçilerin toplum ve üretim içindeki yerinin fiilen değişmesi demektir. Tüm toplumsal reformlar, gelecek için düşünülenle de tamamen aynı türde bir sosyalist düzen değişmesini ifade etmektedir. Arada derece farkından başka bir şey olamaz." demekteydi. Kapitalist düzen içinde kastettiği reformların başında; genel oy hakkı, sekiz saatlik iş günü, çalışma koşullarının düzeltilmesi, dağıtım ve tüketim koşullarının denetlenmesi geliyordu.

    Alman Sosyal Demokrat Partisi'nin Kasım 1959'da Bad-Godesberg'de kabul ettiği programın, çağdaş sosyal demokrat ideolojiyi yansıttığını söyleyebiliriz. Bu programın ana çizgileri şöyle özetlenebilir:
    - Özgür bir ekonomi politikasının ana görevi, büyük ekonomik işletmelerin gücünü denetlemektir. Devlet ve toplum, güçlü çıkar gruplarının yemi haline gelmemelidir.
    - Etkili küçük ve orta boy işletmeler, büyük işletmeler karşısında varlıklarını koruyabilmek için güçlendirilmelidir. Özel grupların piyasaya egemen olmalarını engellemek açısından, kamu işletmelerinin rekabeti mutlak sonuç verecek bir araçtır.
    - Kamu mülkiyeti, kamu denetiminin, hiçbir çağdaş devletin vazgeçemeyeceği meşru bir biçimidir. Ekonomik güçler arasındaki ilişkilerin sağlıklı bir örgütlenmesi başka araçlarla güvence altına alınamadığı zaman, kamusal mülkiyet yararlı ve zorunlu olabilir.
    - Devletin elinde de olsa, ekonomik gücün her türlü yoğunlaşması tehlike yaratır. Bu nedenle de, kamu mülkiyeti, yönetsel özerklik ve yerinden yönetim ilkelerine göre kullanılmalıdır.
    - Sosyalizmin özü, dün olduğu gibi bugün de, yönetici sınıfların ayrıcalıklarının yok edilmesinde ve bütün insanlara özgürlük, adalet ve refah götürülmesindedir. Sosyal Demokrat Parti, işçi sınıfının partisi iken, giderek tüm halkın partisi olmuştur.
    - İşlerin bizzat yurttaşlar tarafından yönlendirilmesi dahil, yerel özerklik ilkeleri sosyal demokrasi için önemlidir. Dernekler de çağdaş toplumun yararlı kurumlarıdır.

    Fransa Başbakanı Michel Rocard'ın şu sözleri, çağdaş demokratik solun ulaştığı noktayı vurgulamak açısından anlamlıdır. "Bir sosyalist olarak, işverenleri hiçbir zaman fazla kâr için eleştirmedim. Ama yeterince kâr etmedikleri için eleştirdiğim oldu. Ve daha da sık olarak, kısa vadeli hedefleri toplumun ortak geleceği için yararlı yatırımlara tercih ettikleri, bu nedenle de kârlarını uygun biçimde kullanmadıkları için eleştirdim."
    Rocard, çağdaş demokratik solun devletin işlevine nasıl baktığını da büyük bir açıklıkla sergiliyor: "Sol korumacı eğilimlerden de kendisini kurtarmalıdır... Devlet ancak yapmayı bildiği şeyleri iyi yapabilir. Yani yönetebilir, paylaştırabilir. Buna karşılık devlet üretmek için yaratılmamıştır. Birinci durumda, kamu hizmetine girmede her yurttaşın kesinlikle eşit koşullar altında bulunması istenmektedir. Diğerlerinde ise, düş gücü, uygulamada çabukluk, risk duygusu gerekir. Bu devletin ne rolü ne de mesleğidir."
    Türkiye'de sosyal demokrat ideolojinin, Kemalizm ile birlikte girmeye başladığını söylemek yanlış olmaz. Genel ve eşit oy hakkı, sekiz saatlik işgünü, çeşitli sosyal sigortalar, gelir düzeyine göre değişen vergi sistemi, parasız eğitim hep sosyal demokrat dünya görüşünün yansımaları olarak gerçekleşmiştir. Halkevleri, köy enstitüleri, Türk Dil ve Tarih Kurumları'nın bağımsız birer dernek niteliği ile kurulmuş olmaları, hep aynı çerçeve içinde değerlendirilebilir. "Yurtta Barış, Dünyada Barış" ülküsü bile, sosyal demokrasinin çok bilinen barışçı ilkeleri ile çakışmaktadır. Çağdaş sosyal demokrasinin hedeflediği sınıflar arası barışçı denge, Kemalizmin de açık hedeflerindendir. Kemalizmin -özel girişimi de yadsımayan- devletçilik anlayışı, sosyal demokrasinin, devletin toplum yararına gerektiğinde ekonomiye karışma anlayışından farklı değildir. Batı'da sosyal demokrat ya da demokratik sol nitelikli hareketlerin uzun çabalar, acılar ve kayıplar sonucu gerçekleştirebildiği bu kazanımlar, Türkiye'de -Kemalist devrimcilik anlayışı içinde- çok daha kısa sürede ve acısız, kayıpsız sağlanmıştır. Kemalizmin bir "liberal demokrasi"yi değil, "sosyal demokrasiyi hedeflediği açıktır. 1960'ların başında Türk işçisine tanınan "grev ve toplu sözleşme" hakları da, gene aynı çizginin bir ürünüdür.
    Çağdaş sosyal demokrat ideolojinin Türkiye'ye girişinde ve yayılmasında önem taşıyan bir isim de Bülent Ecevit'tir. Ecevit'in düşünce sisteminde, sosyal demokrasi, bir paylaşım ideolojisi olmanın, çalışanlar ve genel olarak ekonomik bakımdan güçsüz toplum kesimleri lehine düzenden ödünler koparma amacının ötesine geçmektedir. Geleneksel kamu sektörü-özel sektör ikileminin yanına, "halk sektörü" adıyla üçüncü bir sektörü oturtmaya çalışmaktadır. Bu, halkın küçük tasarruflarının bir araya gelmesi ve sosyal güvenlik kurumlarının, kooperatif birliklerinin, sendikaların öncülüğünde büyük yatırımlara dönüştürülmesi ile oluşacak bir sektördür, işçiler ise, gerek kamu iktisadi kuruluşlarında, gerekse halk sektörü kuruluşlarında yönelime etkin bir biçimde katılacak, yetki ve sorumluluğu paylaşacaklardır. Ecevit, "Halk iktidarını gerçekleşürebilmek için, halkın ekonomik alanda örgütlenmesini hızlandırmamız gerekir" demektedir.