b) Sosyalizm ve Komünizm

Topraksoylular-kentsoylular çatışmasında ilginç bir görünüm vardı. Topraksoylulann ezdiği köylüler kilisenin de yardımı ile kendilerini ezenlerin, sömürenlerin yanında yer aldılar. Aydınlar ve bir çıkar çatışması içinde oldukları halde işçiler ise kentsoyluları desteklediler. Burada köylülerin davranışı bilinçsiz ve kendi çıkarlarına ters, işçilerinki ise bilinçliydi. Çünkü liberalizmin ilkeleri olan eşitlik ve özgürlük, işçiler de dahil tüm halk yığınlarının yararınaydı. Ama yalnızca yasalar önündeki eşitlik ve siyasal hak ve özgürlükler onların sorunlarını karşılamaya yetmediği içindir ki, sosyalizm yeni bir ideoloji olarak siyasal çatışmalardaki yerini aldı.
    Sosyalizmin dilimizdeki tam karşılığı "toplumculuk". Başka bir deyişle, sosyalizm, toplum yararını özel bireysel yararların üzerinde tutmak ve toplumu bu amaçla örgütlenir k anlamına geliyor. Sosyalist düşünceler, genellikle sanıldığı gibi kapitalizme tepki olarak doğmadı. Kapitalizmin doğuşundan çok daha önce, insanlar arasındaki eşitsizliğin nedenleri üzerine eğilinmesi ile ortaya çıkmaya başladı. Daha hakça, daha kusursuz bir toplumsal düzen arayışı biçiminde kendisini ortaya koydu.
    Çağdaş toplumcu düşünce Fransız Devrimi öncesine kadar uzanır ve kaynağını geniş halk kesimlerinin ekonomik sıkıntılarından alır. Kentsoyluların parasal sorunları yoklu, tüm gereksinmeleri yasal eşitlik ve özgürlüktü. Oysa emekçi toplum kesimlerinin temel sorunları ekonomikti. Liberalizmin sağladığı hak ve özgürlükler, ancak sahip olunan ekonomik olanaklar ölçüsünde bir anlam taşıyordu. Cebinde parası olmayan birisi için gezi özgürlüğünün ya da seçilme hakkının somut bir yararı olmaması gibi.
    Düzeni değiştirmek amacıyla ortaya atılan her ideoloji, kendisinden önce var olanlardan daha ayrıntılı, daha tutarlı, daha doktriner olmak zorundadır. Çünkü bir yandan kurulu düzeni eleştirmek, bozuklukları sergilemek, öte yandan da onun yerine koymayı önerdiği düzeni çok ayrıntılı bir biçimde anlatmak durumundadır. Toplumdan sağlayacağı destek, önemli ölçüde buna bağlıdır. Bu nedenle de, sosyalizm liberalizmden de daha ayrıntılı ve kapsamlıdır. Bilimsel verilere daha çok dayanma çabasındadır.
    Çağdaş sosyalist düşüncenin Jean-Jacques Rousseau (1712-1778) ile başladığını söylemek yanlış olmaz. Düşünürün "İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temeli Üzerine Söylevler" adlı kitabı, sosyalizmle ilgili temel yapıtlardan birisi sayılır. Rousseau, siyasal iktidarın ekonomik alandaki rolünü araştırmaya başlayınca, çağdaş toplumcu düşüncenin öncülerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.
    Rousseau'ya göre, insanlar arasında iki tür eşitsizlik vardı. Birinci türden eşitsizlikler, fiziksel güç, enerji, akıl gibi, büyük ölçüde doğuştan var olan eşitliksizlerdi. ikinci türden eşitsizlikler yapaydı ve toplumsal koşulların farklılığından kaynaklanıyordu. Toplumun yarattığı bu eşitsizliklerin kaynağı ise özel mülkiyetti. Özel mülkiyetin başlangıcı da tarıma dayanıyordu.
    Rousseau, "servet eşitliği"nin mutlak olamayacağını düşünüyordu. Ama "hiçbir yurttaş başka bir yurttaşı satın alabilecek kadar varlıklı ve kendi kendini satmak zorunda kalacak kadar da yoksul olmamalı" idi. Büyük servet farklılıklarını yok etmek için, varlıklıların mallarının zorla alınmasını öngörmüyordu. Ama zenginleşme yolları tıkanmalıydı Amaç "yoksullar için hastaneler kurmak değil, yurttaştım yoksul düşmemelerini sağlamak"tı.
    Rousseau'ya göre, eşitliği sağlayacak en önemli araç vergi idi. Vergilendirmenin amacı, devlete para sağlamaktan çok, "servet eşitsizliğinin sürekli biçimde artmasını önlemek" olmalıydı. Kendisinden Korsika için bir anayasa taslağı hazırlanması istendiğinde ise, özellikle iki nokta üzerinde durmuştu: 1. Her ailenin sahip olduğu toprak tutarını eşit hale getirmek; 2. Bu toprakların da hiçbir şekilde satılamamalarını, devredilememelerini sağlamak.
    Almanya'da doğan Fichte (1762-1814), herkesin kendi emeği ile yaşayabilmesini sağlamanın, bütün hükümetlerin görevi olduğuna inanıyordu. Herkesin çalışarak yaşayabileceği bir toplumun nasıl kurulabileceğini ayrıntıları ile anlatan ilk düşünürdü. Ekonomik yaşamın sosyalist bir düzen içinde nasıl işler hale getirilebileceği sorusuna yanıt aramıştı. Ekonomik-toplumsal planlamacılıkla ilgili ilk düşünceler de ona aitti.
    Fichte'ye göre, toprağın üstü de altı da özel mülkiyet konusu olmamalıydı. Her çiftçinin, geçimini sağlamasına yetecek kadar toprağı bulunmalı; yer altında çalışanlar ise, devletin işçileri konumuna girmeliydiler. Tarımda ve çeşitli işletmelerde çalışacak işçi sayısı devlet tarafından belirleneceği gibi, fiyatlar da devlet tarafından saptanmalıydı.
    Fichte'nin geri kalmış ülkelerle ilgili şu değerlendirmesinin, neredeyse iki yüzyıl önce yapılmış olduğuna inanabilmek çok zordur: "İnsanlar kendi ulusal topraklarında kurtulalamayacakları bu yoksulluğa karşı, başka göklerin altında kendilerine yer arıyorlar, göz ediyorlar. Hükümet, yabancı ülkelerden para gelmesi için, onlardan bir mal gibi yararlanıyor... Devlet bizzat kendini, bağımsızlığını da satıyor. Bu başka ülkenin eyaleti ve her türlü amaç için kullanacağı bir aleti olma pahasına, ona sürekli olarak borçlanıyor. Burada, bir hastalığın daha ağır bir hastalık ile tedavi edildiği, önüne geçilmez bir süreç söz konusudur."
    Fichte'de, devletin kişi etkinlikleri üzerindeki sıkı denetiminin geçici olacağı ve toplumun belirli bir aşama yapmasını hazırlayarak, günün birinde tamamen ortadan kalkacağı görüşüyle de karşılaşıyoruz. Yani bir an gelecek ve tüm toplumsal baskılar, varlık nedenleri ortadan kalktığı için yok olacaktır. Birey, devletin denetim ve baskısından uzak, daha özgür ve mutlu olacağı bir aşamaya ulaşacaktır. Böylece Fichte, "devletin tamamen ortadan kalkacağı aşama" konusunda da, Karl Marx ve arkadaşlarına kaynaklık etmektedir.
    Charles Fourier (1772-1837), Fichte ile yaklaşık aynı dönemde yaşamış bir Fransız sosyalisti. Önerdiği düzenin temelinde "phalanstere" adını verdiği küçük topluluklar bulunuyor. Buna "çalışanlar toplumu"da diyebiliriz. Büyük sanayi kentlerine düşman olan Fourier'nin ideal toplumu belli sayıda kadın ve erkekten oluşacak ve özellikle tarım ve bahçecilikle uğraşılacaktır. Bu toplumu, tüm üyelerinin ortağı bulunduğu bir tür ticari ortaklık saymak olanaklı. Kârın 12'de 4'ü sermayeyi koyanlara, 12'de 5'i çalışanlara, geriye kalan 12'de 3'ü de yeteneklileri ödüllendirmeye ayrılacaktır.
    Fourier, toplumu oluşturanlar arasında tam bir eşitlik kurulmasına karşı çıkıyor. Çünkü toplumsal uyumun biraz da farklılıklara bağlı bulunduğunu düşünüyor. Bu farklılıklar gelir düzeyinden kaynaklanabileceği gibi, yaşam biçiminden de kaynaklanabilecektir. Ama geliştirdiği sistem sayesinde, varlıklılar ile yoksullar arasında büyük farklılıklar ve çıkar karşıtlığı bulunmayacağına inanmaktadır.
    Fourier, Fransız Devrimi'nin getirdiği karışıklıkları ve düzensizlikleri yaşamış olan bir düşünür. Bu nedenle, ülküsündeki toplumun gerçekleşmesini devrimci yöntemlerden beklemiyor. Tarihin doğal akışı içinde gerekli koşulların oluşacağını ve önerdiği toplum modelinin kendiliğinden ortaya çıkacağını söylüyor.
    İngiltere'deki işçi hareketleri ve toplumcu düşüncelerin gelişmesinde ve yönlendirilmesinde büyük etkisi olan Robert Owen(1771-1858), şu ana kadar sözünü ettiğimiz düşünürlerden önemli bir noktada ayrılmıştır. Onlar gibi "düş" kurmamış, "ideal" bir toplum düzeni araştırmamıştır Önerileri, o günün toplumunda gerçekleştirilebilecek, yoksulların yaşam koşullarını düzeltmeye yönelmiş reformlardır.
    Owen, 1817'den başlayarak, kapitalist düzendeki üretim tüketim dengesizliklerini ortadan kaldırmak için harekete geçti. Bunun için, üretim araçları üzerinde -ortak mülkiyete dayalı- kooperatifler kurulması gerektiğini düşünüyordu. Amacı, insanları bencilliğe sürüklediğine inandığı, özel mülkiyeti kaldırmaktı. Ama kişilerin, toplumcu bir kafa yapısı kazanmak için zamana gereksinimleri olduğunu görüyordu. Yaklaşık 1200 kişilik kooperatif köyleri kurarak işe başlanmasını ve buralarda aynı zamanda tarım ve sanayi ile uğraşılmasını önerdi.
    Owen, 1924 yılında, Amerika'da "New Harmony" (Yeni Uyum) adı verilen bir kooperatif kurmayı kabul ettiyse de, dönüşünden sonra bu girişim uzun ömürlü olamadı. Bu kez İngiltere'deki fabrika işçilerini, tüketim kooperatifleri kurmaya özendirmeye başladı. Kâr bölüşülmeyip, tam anlamıyla ortak bir yaşam kurma amacıyla kullanılacaktı. Ama kurulan 700 kadar kooperatif, çok geçmeden dağıldı, Sonuçsuz başka girişimlerinin arkasından, 1844'te 28 işçinin bir araya gelmesiyle bir tüketim kooperatifi mağazası oluştu ve kapitalist düzenlerdeki kooperatifçiliğin temeli atılmış oldu. Hareket hızla gelişip, İngiltere ve İskoçya'da yayıldı, işçi sendikalarının da benimsediği ve önemsediği bir model ortaya çıkmış oldu.
    Fourier ve Owen'in, sosyalist düşüncede yeni bir yöneliş oluşturdukları söylenebilir, ikisi de -kendilerinden önceki toplumcu düşünürlerin tersine- yeni bir devlet yaratıp, onun sayesinde toplumsal adaleti gerçekleştirmek düşüne kapılmamışlardı. Düşünce sistemlerinde devlet; önemli bir yer tutmamıştır. Amaç, "phalanstere" ya da kooperatiflerin yan yana gelmesinden oluşacak bir toplum düzeni olarak kalmıştır.
    Toplumcu düşüncede önemli bir yeri olan Fransız soylusu Saint-Simon'un (1760-1825) sosyalistliği, kapitalizme olan düşmanlığı ile başlıyordu. Toplumsal düzenin geleceğinin, sadece kişilerin bencilliklerine bağlanmasını kabul edemiyordu. Mülk sahiplerine karşı değildi, ama çalışma zorunluğunu ve çalışma yaşamının düzenlenmesini her şeyin üzerinde tutuyordu. Çalışma yaşamını düzenlemek isterken de, amacı "en zayıf sınıfın maddi ve manevi yaşantısının düzeltilmesi, iyileştirilmesi" idi.
    Saint-Simon'a göre; toplum sanayi temeli üzerine oturtulmalı ve her birey, bir ya da birçok sanayi kuruluşunun üyesi olmalıydı. "Sanayi anayasası", "sanayi meclisleri", "sanayi ve ticaret mahkemeleri", kısaca tam anlamıyla bir sanayi toplumu düşlüyordu. Günün birinde "kişilerin hükümeti"nin yerini "eşyanın yönetimi" alacak, tamamen teknik adamların egemen olduğu bir düzen doğacaktı. "Kişilerin hükümetinin yerini eşyanın yönetiminin alması", bir anlamda devletin ortadan kalkması demektir. Bu, daha önce Fichte'de gördüğümüz ve daha sonra da Marx'da rastlayacağımız bir düşüncenin değişik anlatımından başka bir şey değildir.
    Saint-Simon'a göre, çalışan sınıf-toplumu besleyen sınıf olduğuna göre- ana sınıftı. Toplumu da, tüm üretici sınıflar birlikte yönetmeliydiler. Zaten toplumdaki temel çelişki, üretime katılanlarla katılmayanlar arasındaydı. Herkes gücü ve yeteneğine göre servet ve mülk sahibi olmalıydı. Özgürlüklerin kâğıt üzerinde var olabilmesi önemli değildi; ancak o özgürlükleri kullanabilecek olanaklardır ki, biçimsel özgürlükleri gerçek özgürlüklere çevirebilirlerdi.
    Saint-Simon'un ölümünden sonra, onun düşünce sistemini sürdüren bazı isimler, hocalarının tersine kapitalist düzenin temeline saldırmaya başladılar. Serbest rekabetin, işçi sınıfının ezilmesi sonucunu doğurduğunu savundular. Çünkü sermaye işçiden vazgeçip yerine başkasını bulabilirken, işçi için durum farklıydı. Öte yandan, işletmeler arasındaki rekabet de işçinin sırtına yükleniyordu. Her iki durumda da işçi ücretlerinin düşmesi kaçınılmazdı. Bunun sonucu ise, toplumun hiçbir şey yapmadan yaşayan aylaklar ile çalışanlar olmak üzere iki sınıfa bölünmesiydi. Hiç bir şey yapmadan, çalışmadan yaşamak ancak miras sayesinde olanaklı olduğundan, miras hakkının da devlete devredilmesinden yanaydılar.
    Sismondi (1773-1842), Cenevre'de doğmuş, uzun süre İngiltere'de yaşamış bir düşünür. Önceleri Adam Smith'in etkisinde liberal bir çizgideyken, 1817'de fazla üretimin yarattığı ekonomik bunalımı görünce, kapitalist düzeni sert bir biçimde eleştirmeye başladı. Bütün ekonomi siyasetini "sınır tanımayan bir rekabet ilkesi" üzerine oturtmanın, insanlığın yararını bireylerin zenginlik hırsına feda etmek demek olduğunu savundu.
    Sismondi'ye göre, işadamı ürettiği malın topluma yararlı olup olmadığıyla ilgilenmiyordu. Onun için önemli olan malını kârla satmaktı. Bu malların alıcısı durumundaki geniş kitleler ise, onların zenginleşmesi pahasına giderek yoksullaşıyordu. Alım güçlerinin düşmesi sonucu, üretilen mallar alıcı bulamayınca da, ekonomik bunalımlar patlak vermekteydi.
    Daha sonra Marx'ın kuramında önemli bir yer tutacak olan "artı-değer" kavramına da ilk kez Sismondi'de rastlıyoruz. Çalışanların ücreti, hiçbir zaman, kendilerini ancak yaşatmaya yetecek bir düzeyin üzerine çıkmamaktadır. O halde, işçinin ürettiği malın değeri ile ona ödenen ücret arasında bir fark vardır, işte bu fark "artı-değer" olarak kabul edilebilir. Bu artı-değerden yalnız işverenler yararlandığı içindir ki, servet farkları büyümekte, çalışanlarla çalıştıranlar arasında bir uçurum doğmaktadır.
    Sismondi, toplumdaki sınıflar arasında düşmanlığa son vermek için, işçinin de kârdan pay almasını öneriyor. Hatta devletin, işçi lehine daha öteye giden müdahalelerini savunuyor. Hastalık sigortasına benzer bir sistem geliştirmeye çalışıyor. Ama sonunda, bütün bunların yetersiz kalacağını, çaresizlik içinde itiraf ediyor: "Emeğin ürünlerinin, bunları yaratmaya katılanlar arasında pay ediliş biçimi çok kötü gözükmektedir. Ne var ki, deneyimin bize tanıttığı bu mülkiyet biçiminden tamamen farklı bir durumu kabul etmek de, bana neredeyse kişisel güçlerin üzerindeymiş gibi gelmektedir."
    Marksizmle noktalanan düşünce zinciri içinde değineceğimiz son isimlerden birisi Pierre-Josephe Proudhon (1809-1865). Döneminde Fransa'daki işçi hareketlerini en çok etkileyen kişi olan Proudhon, Karl Marx ile de sosyalist hareket içinde zaman zaman karşı karşıya kalmıştır.
    Proudhon'un düşüncesinin hareket noktası olarak şu tümcelerini alabiliriz: "Devleti zorunlu bir biçimde istikrarsız yapan, koşulların ve zenginliklerin eşitsizliğidir. Devrimlerin genel nedeni budur. Siyasal istikrarsızlığın çaresi, eşitsizliğin zorunlu olduğuna dair önyargıyı terk etmek ve devlete temel olarak, ekonomik dengeyi almaktır."
    Proudhon'a göre, özgürlük ve eşitlik "kutsal" değerlerdi. Eğer mülkiyet hakkı sınırlandırılmayacak olursa, zenginliklerin birkaç kişinin elinde toplanması sonucu, özgürlük ve eşitliğin ortadan kalkması kaçınılmazdı. Mülkiyetin "hırsızlık" olduğunu söylüyordu. Ama bu "hırsızlığı" ortadan kaldırmaya gelince, kesinlikle karşı çıkıyordu. Çünkü bireyin özgürlüğünü de ancak mülkiyet hakkı koruyabilirdi. Mülkiyet hem baskıların kaynağı, hem de özgürlüğün güvencesiydi. Bütün malların topluma ait olmasının, ailenin er ya da geç ortadan kalkmasına ve ekonomik yaşamın baskıcı bir yapı kazanmasına neden olacağına inanıyordu.
    Öyleyse mülkiyet ne kalkmalı, ne de sınırsız olarak var olmalıydı. Toplumda kimsenin ayrıcalığı bulunmamalı, işverenin kârı da, emeğinin, hak ettiğinin ötesine geçmemeliydi. Örneğin bankalar da, sadece yaptıkları hizmetin karşılığını almalı, kâr düşünmemeliydiler. Proudhon' un düşüncesinde "ekonomik denge"nin siyasal alandaki karşıtı ise "yerinden yönetim"di. Merkezdeki hükümetin yetkilerinin illere ve belediyelere dağıtılması bir yandan, ekonomik gücün belirli ellerde birikmesinin önlenmesi öte yandan, istikrarlı ve sağlıklı bir düzen için ön koşullardı. Ama O'nun bu dengeci düşünceleri, Marx tarafından, burjuvazi ile proletaryayı uzlaştırmak çabası olarak suçlanacaktı.
    Karl Marx'ın "bilimsel sosyalizmin habercisi" saydığı Babeuf(1760-1797), yaşamını genç yaşta giyotinde noktalayan bir Fransız devrimci. Sosyalizmin, toplumsal çıkarı bireysel çıkarların üzerinde tutan ve toplumsal düzeni bu amaçla örgütlemeyi öngören bir ideoloji olarak tanımlamıştık. Eğer komünizmi de, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son verip yerine toplumun mülkiyetini koymayı hedefleyen bir öğreti olarak tanımlarsak, Babeuf'ün ilk gerçek komünist devrimci olduğunu da söyleyebiliriz.
    Babeuf'e göre, kutsal olan temel kavram "eşitlik"ti. Ama Fransız Devrimi'nin öngördüğü yasalar önünde eşitliği "güzel ve kısır" bir düş sayıyor, "ya gerçek eşitlik, ya ölüm" diye haykırıyordu: "Fransız Devrimi, çok daha büyük, çok daha görkemli bir sonuncu devrimin ön habercisinden başka bir şey değildir." Bu sonuncu devrim, toprağın kimseye ait olmayacağı, meyvelerin herkes tarafından paylaşılacağı bir toplum yaratacaktı. "Toplumun ereği herkesin mutluluğudur; onun için de nimetlerden yararlanmakta eşitlik sağlanmalıdır" diyordu. Böyle bir bakış açısı içinde, kuşkusuz ki "miras hakkı"na da yer yoktu.
    İlerde Lenin tarafından ayrıntılı bir biçimde kuramlaştırılacak olan "proletarya diktatörlüğü" kavramına da ilk kez Babeuf'de rastladığımızı söyleyebiliriz. Babeuf, bir ayaklanma sonucu iktidarın ele geçirilmesinden sonra, yetkilerin oyla belirlenecek bir meclise bırakılmasına karşıydı. Ekonomik anlamda eşitliği sağlayacak yeni bir toplumsal düzenin kurulup yerleşmesi tamamlanıncaya kadar, devrimci bir azınlığın diktatörlüğünü zorunlu sayıyordu.
    Komünizmin kuramı olarak Marksizıne geçmeden önce, günümüzün sosyalizminin anlaşılması açısından, 1838 yılında İngiltere'de ortaya çıkan "çartizm" akımına da değinmekte yarar var. Bu hareket içinde yer alan işçiler özellikle iki şey istiyorlardı: Genel ve gizli oy, milletvekillerine ücret. O dönemde yalnızca mülk sahipleri oy hakkına sahipti. işçi sınıfına ve dolayısıyla tüm topluma tanınacak bir seçme hakkının çok şeyi değiştirebileceği inancı yaygındı. Ama bu da yetmezdi. Çünkü milletvekillerine belirli bir ücret verilmezse, yalnızca serveti ve yeterli geliri olanlar milletvekili olabilirlerdi. (Milletvekili ödeneklerinin yüksek olmasını, Avrupa'da hemen her zaman sol partiler savunmuşlardır.) Çartist hareketin toplumsal-ekonomik modeli ise, kooperatiflere dayanıyordu.
    Çartizme kadar uzanan -burada hepsinin üzerinde duramadığımız- çok sayıda toplumcu düşünürü Marksistler "ütopyacı" yani hayalci sosyalistler olarak nitelendirirler. Çünkü somut gerçekler yerine, olması gerektiğini düşündükleri ideal düzenler, ideal modeller üzerinde durmuşlardır. Buna karşılık, Marksizm kendi kendisini "bilimsel sosyalizm" olarak adlandırmıştır. Marksizmin oluşumuna en büyük katkılardan birisini yapmış olan Engels, Feuerbach'ın düşüncesini paylaşarak "İnsan sarayda başka, kulübede başka düşünür" diyor. Yani tüm düşünceler ve inanç sistemleri, hep doğdukları koşulların ürünüdür. Maddesel koşullar ve fizik çevre, toplumsal gelişmelerde belirleyicidir.
    Marx'a göre; teknolojideki gelişmelerin yarattığı işbölümü, üretimi kolektif bir çalışmanın ürünü yapmıştır. Oysa üretim kolektif iken, üretim araçlarının mülkiyetinin özel oluşu bir çelişkidir. Özel mülkiyete dayalı üstyapı kurumları ile altyapı arasında bir uyumsuzluk söz konusudur. İşçi yarattığı değerden az pay aldığı için, yarattığı ürünü satın alamayacak demektir. Yarattığı ürün ona yabancılaşacak, yarattığı artı-değer işverenin elinde giderek onu ezen bir güce dönüşecektir.
    Kapitalist toplumun yaratacağı bunalımlar bu kadarla bitmemektedir. Servetin giderek belirli ellerde toplanması, üretim araçları üzerinde bir tekelin oluşması kaçınılmazdır. Çünkü rekabete dayalı bir ekonomik yaşamda güçlü güçsüzü ezer ve küçük sermayeye dayalı işletmeler, büyüklerin karşısında giderek yok olurlar. Sermayenin ve üretim araçlarının belirli ellerde toplanması hızlanırken, "ara tabakalar" erir ve toplumun büyük çoğunluğu proleterleşir, yaşamını sürdürmek için kol gücünden başka bir şeyi kalmayanlar kesimine kayar.
    Bu kutuplaşma süreci içinde, emekçi toplum kesimlerinin giderek yoksullaşması da kaçınılmazdır. Çünkü çığ gibi büyüyen işsizler ordusu, aynı işi daha ucuza yapmaya hazır kitleler demektir. Böylece ücretler de boğaz tokluğu düzeyine kadar inecektir. Bir yanda küçük, ama çok varlıklı bir azınlık, öte yanda çok büyük, ama çok yoksul bir çoğunluk oluşacaktır. Üretim araçlarına sahip bulunan küçük azınlık, büyük çoğunluğu sömüren "egemen sınıfı oluşturur.
    Marksizme göre, devlet bu egemen sınıfın elindeki basit bir araçtan başka bir şey değildir. Toplumun ve siyasal rejimin tüm kurumları, bu egemenliğin devamını sağlamaya, yani egemen sınıfın ayrıcalıklarım korumaya yöneliktir. Aile, din, ahlak, hukuk, egemen ideoloji vb. hep bu egemenliğin sürmesini güvence altına alan üst yapı kurumlarıdır. Siyasal iktidar, ekonomik iktidarın yansımasından başka bir şey olamaz. Devletin hakemliği -yani yansızlığı- ancak geçiş dönemlerinde, eski egemen sınıf gücünü yitirirken, yeni üretim biçiminin güçlendirdiği sınıfın da henüz egemenliğini kabul ettirecek düzeye ulaşmadığı ortamlarda söz konusudur.
    Marksizme göre, kapitalist sınıfın egemenliğinden en çok zarar gören toplum kesimini işçi sınıfı oluşturur. Çünkü kapitalist sınıf işçi sınıfının emeği ile oluşan ekonomik olanakları, bizzat işçi sınıfını ezmek ve kendi egemenliğini sürdürmek için kullanır. Bu nedenle de, kapitalist toplum düzenini yıkacak olan temel güç "proleterya", yani işçi sınıfıdır.
    Marx ve Engels, "Manifesto"da şöyle diyorlar: "Proleterya değişik gelişme aşamalarından geçer. Doğuşuyla birlikte burjuvaziyle savaşımı başlar. Başlangıçta savaşımı bireysel olarak işçiler, sonra bir fabrikanın işçileri, sonra da bir mesleğin bir yerdeki mensupları, kendilerini doğrudan doğruya sömüren bireysel olarak burjuvalara karşı yürütürler. Saldırılarını burjuva üretim koşullarına değil, bizzat üretim araçlarına yöneltirler; kendi emekleriyle rekabet eden dışalım mallarını tahrip edip, makineleri parçalar, fabrikaları yakar, ortaçağların artık yok olmuş işçi konumunu güç yoluyla yeniden kurmak isterler."
    Bu, işçi sınıfının savaşımının bilinçsiz olan, kendiliğinden ortaya çıkan aşamasıdır. Başka bir deyişle, bu aşamada işçi sınıfı, ancak "kendiliğinden" bir sınıftır. Bilinçlendikçe "kendisi için" sınıfa dönüşecektir. Eskiyen ve yeni koşullara yanıt vermeyen bir üretim biçiminin değişmesi kendiliğinden olmaz. Eğer var olan "nesnel" koşullara, "öznel" koşul demek olan bilinç öğesi eklenmezse, ortaya çıkan toplumsal patlama, düzenin sonunu değil, ancak biçim değiştirmesini sağlar.
    Marksizm açısından, bilinçlenmenin önemli bir öğesini "ideoloji" oluşturur. Marx, egemen sınıfın ideolojisinin tüm toplumu etkilediğini ve diğer toplum kesimlerinde bir sınıf bilincinin oluşumunu zorlaştırdığını öne sürüyordu. Bu noktadan hareket eden Lenin de, işçi sınıfının -kendi başına bırakılması durumunda- gerçek bir sınıf bilincine ulaşamayacağını, bu bilincin ona dışarıdan götürülmesi gerektiğini savundu. "Ne Yapmalı?" adlı kitabında şöyle diyordu:
    "Bütün ülkelerin tarihinin bize gösterdiği bir gerçek var. İşçi sınıfı yalnız kendi gücüne dayanırsa, ancak tradeunionist bir bilince, yani sendikalar halinde örgütlenmek, işverenlere karşı savaşım vermek, işçilerin yararına bazı yasaların çıkmasını hükümetten istemek gerektiği inancına varabilir... İşçi hareketinin kendiliğinden gelişmesi, onu ancak burjuva ideolojisine yamanmaya götürür... İşçiye sınıf bilinci ancak dışarıdan, yani ekonomik savaşımın dışından, işçi-işveren ilişkilerinin oluşturduğu ortamın dışından götürülebilir."
    Lenin'e göre; bu görevi yerine getirebilecek olan güç, işçi sınıfının öncülerinden ve sosyalist ideolojiyi iyi bilen aydınlardan oluşacak bir partiydi. Onların kitlelere yayacakları düşüncelerle sınıf bilinci gelişecekti. Bu nokta üzerinde Lenin ile Rosa Lüksemburg arasındaki çatışma ünlüdür. Rosa Lüksemburg, kitlelerin kendiliğinden oluşan eylemlerini, bilinçlenmenin en sağlıklı yolu olarak görmekteydi. Kitleler sınıf bilincini eylem içinde ve sınamayanılma yoluyla öğrenmeliydiler. Şöyle diyordu: "Gerçekten de, devrimci bir işçi hareketinin hataları, en iyi Merkez Komitesi'nin hata yapmazlığından, sonsuz ölçüde daha verimli ve değerlidir."
    Altyapı ile üstyapı arasındaki uyumsuzluğun ortadan kalkması için, öncelikle üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kalkması gerekmektedir. Ama tam bir eşitlikçi düzenin kurulabilmesi ve egemen sınıfların baskı aracı olan devletin kalkıp, onun yerini "eşyaların yönetimi"nin alabilmesi için bir geçiş aşaması zorunludur. "Proleterya diktatörlüğü" olarak adlandırılan bu aşamada, herkes yeteneği ve çalışması ölçüsünde üretimden pay alacaktır. Ancak kapitalizmin üstyapı kurumları tamamen ortadan kalktıktan, herkese yetecek kadar üretim yapılacak bir düzeye ulaştıktan, kentle köy, düşünce ve kol emekçisi arasındaki farklar yok olduktan sonra "sosyalizmin üst aşaması"na ulaşılacaktır. Bu komünizm aşamasıdır.
    Engels, "burjuva siyasal demokrasisi"nin bazı ülkelerde, şiddete başvurmadan sosyalizme geçmeye olanak tanıyabileceğini vurgulamıştır. Ancak bunun Marksist akımlar içinde genel bir kanıyı yansıtmadığı söylenebilir. Bu düşünceyi belirginleştirenler, Marksistler tarafından "revizyoncu sosyalistler" olarak adlandırılan Bernstein, Jean Jaures gibi isimlerdir. Jaures, silahlı bir ayaklanmayı gereksiz, hatta işçi sınıfı açısından zararlı görüyordu. Umutsuzluktan doğan şiddeti, bir devrim yöntemi haline getirmek yanlıştı. Yasal yollardan çoğunluğu sağlamaya çalışmak çok daha sağlıklı ve olanaklıydı. Demokrasi her iki sınıfa da güvenceler veriyor ve yeni bir düzen kurmak için işçi sınıfına olanaklar sağlıyordu. Demokratik süreçler, bir yandan kentsoyluları ödünler vermeye, öte yandan da işçileri şiddetten uzaklaşmaya zorlayacaktı.
    1917 Rus Devrimi'nden sonraki gelişmeler bir yol ayrımı oluşturdu: Sosyalizmi barışçı yollardan, özgürlüklere saygı göstererek gerçekleştirmek gerektiğine inananlarla, Sovyet modelini benimseyenlerin yolları ayrıldı. Demokratik sosyalistler, demokratik solcular, sosyal demokratlar birinci grupta yer aldılar, ikinci gruptakilere ise, "komünist" denilmesi yaygınlaştı. Aradaki bir amaç değil araç farkıymış gibi görünürken, giderek amaçta da farklılıklar ortaya çıktı. Tüm üretim araçlarının devletleştirilmesinin sosyalizmi yaratacağı yerde, işçi sınıfı adına toplumu yönetme iddiasında olan küçük bir azınlık doğurduğu öne sürüldü. O azınlığın ayrıcalıkları ise, özgürlüklerin ve demokrasinin gelişmesini önlüyordu. Marx'ın ve Lenin'in öngördüğü gibi; ayrıcalık olan her yerde, o ayrıcalığın korunması için baskıya da gerek vardı.
    Günümüzde komünizmin üretimde, demokratik sosyalizmin ise tüketimde toplumsallaştırma anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Liberalizm, siyasal hak ve özgürlüklerin ve bu arada özellikle genel oy hakkının, giderek toplumsal adaleti sağlayacağını öne sürüyordu. Çünkü bütün hükümetler, toplumda çoğunlukta olan emekçi ve dargelirlilerin durumlarını gözetmek zorundaydılar. Yoksa iktidarda kalamazlardı. Oysa, ekonomik güce sahip sınıfların kamuoyunu etkileyecek araçlara da sahip olması, bu iddianın doğrulanmasını zorlaştırmaktadır.
    Marksizmin de bunun nerdeyse tersini öne sürdüğünü görüyoruz: Liberalizmin öngördüğü hak ve özgürlükler işçi sınıfı ve toplumun büyük çoğunluğu için biçimseldir, göstermeliktir. Sınıf farkları ortadan kalkınca, olanaklar eşitleşecek ve o biçimsel hak ve özgürlükler de gerçek anlamda var olmaya başlayacaktır. Oysa gelişmeler bunu doğrulamamış, üretim araçlarının özel mülkiyeti kalktığı halde eşitsizlikler son bulmamıştır. Seçme-seçilme hakkından seyahat özgürlüğüne kadar bir dizi liberal hak ve özgürlük, komünist rejimlerde gerçek anlamıyla var olamamıştır.
    Günümüzde demokratik sol ideolojiler, sosyalizm ile liberalizmin bir sentezi görünümünü kazanmışlardır. Hem toplumsal adaleti, hem de liberal hak ve özgürlükleri aynı anda gerçekleştirmek istemektedirler. Biri uğruna ötekisini ertelemeyi kabul etmemektedirler.