a) Liberalizm

Liberalizm -tarihsel evrim içinde- Avrupa'daki topraksoylular (Aristokrasi) ile kentsoylular (Burjuvazi) arasındaki çatışmaya koşut olarak doğdu. Onuncu yüzyıldan başlayarak kentlerde gelişen ticaret ve sanayi, varlıklı, yeni bir toplumsal sınıfın doğmasına olanak vermişti. Zaman bu kentsoylu sınıfı ekonomik ve toplumsal açıdan daha da güçlendirirken, kapalı tarım ekonomisinin yıkılmaya yüz tutması toprak soyluların giderek zayıflamalarına neden oluyordu. Uyuşmayan çıkarlar, iki sınıf arasındaki bir çatışmayı kaçınılmaz kılmıştı. Bu çatışma on birinci ve on ikinci yüzyıllarda belirginleşti.
    Gerek ticaretin gelişmesi, gerekse sanayinin gerek duyduğu iş gücünün sağlanması, derebeylik düzeninin yıkılmasını kaçınılmaz kılmaklaydı. Bir dizi derebeyinin topraklarından geçerek, onların koydukları keyfi kurallara uyarak yapılan ticaretin zorlukları ortadaydı. Gene aynı feolal düzenin kuralları, topraklarında yaşayan insanların derebeyinin izni olmadan kalkıp kente gitmelerini ve işçi olmalarım önlüyordu.
    Kentsoyluların gelişmesine en büyük engel topraksoyluluların doğuştan sahip bulundukları hukuksal ayrıcalıklardı. Önemli siyasal, askeri, yönetsel ve dinsel görevler topraksoyluların tekeline bırakılmıştı. Örneğin İngiltere'deki Lordlar Mecîisi'nde üyelikler babadan oğula geçmekteydi. Topraksoylu olmayanların general olmaları olanaksızdı.
    Liberalizm bu koşullar içinde, kentsoyluların sorunlarına çözüm getirmek üzere, iki büyük ilkeye dayalı olarak doğdu: Eşitlik ve Özgürlük. Kentsoyluların ekonomik sorunları bulunmadığı için, söz konusu olan yalnızca hukuksal anlamda, yasalar önünde bir eşitlikti. Yasal eşitsizlikler kalktığında, topraksoylular ayrıcalıklarını bildirecekler ve kentsoyluların önü açılmış olacaktı. Özgürlük ise, kentsoyluların kendi düşüncelerini yayabilmeleri, nasıl bir düzen kuracaklarını anlatabilmeleri ve dolayısıyla toplumda kendilerine yandaş bulup, savaşımlarını yürütebilmeleri için gerekiyordu.
    Devrimden sonra yayımlanan "Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi" bir anlamda liberalizmin haklar ve özgürlükler listesi sayılabilir. O listede "kutsal ve dokunulmaz" ilan edilen tek hakkın "mülkiyet hakkı" oluşu ilginçtir Kentsoylular, mülkiyet hakkının tehlikeye düştüğünü düşündükleri durumlarda özgürlüklerden ve hatta yasalar önünde eşitlik ilkesinden bile vazgeçebileceklerini göstermişlerdir. Tüm on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl, Nazizme ve Faşizme sağlanan destek dahil, bunun örnekleriyle doludur. Yasalar önünde eşitlik, herkesin eşit oy hakkına sahip olduğu seçimlerle yönetimin belirlenmesini gerektiriyordu. Oysa 1789 Devriminin hemen arkasından ortaya atılan "Ulusal egemenlik" kavramı ile kentsoylu olmayanlar oy hakkından yoksun bırakıldılar. Egemenliğin ulusa ait olması, bu egemenliği o ulusun her bireyinin kullanacağı anlamına gelemezdi. Ulus adına egemenliği kullanacak olanlar "etkin yurttaşlar"dı. Yani servet sahibi olup, yüksek düzeyde ödedikleri vergilerle devlet çarkının dönmesini sağlayan kentsoylular!
    Genel ve eşit oy ilkesinin kabulü için, 1789'dan 1848'e kadar süren büyük mücadelelerin verilmesi ve çok kan dökülmesi gerekmiştir. Önce çok varlıklılara tanınan oy hakkı, giderek daha az varlıklılara genişletilmiş, yoksul ve emekçilerin oy hakkını elde etmeleri ise çok zor ve büyük kayıplar pahasına olmuştur. 1980'lerin ikinci yarısında Güney Afrika'da zencilere eşit oy hakkı tanımamak için takınılan tutumun altında yatan nedenler, geçen yüzyılın başında toplumun alt kesimlerine karşı öne sürülen nedenlerden çok farklı değildir.
    Liberalizm genellikle "siyasal liberalizm" ve "ekonomik liberalizm" olarak ikiye ayrılarak değerlendirilir. Siyasal liberalizm, siyasal sistemler bölümünde göreceğimiz "liberal demokrasi" nin temel felsefesini oluşturur. Ekonomik liberalizm ise, kapitalizmin ideolojisi sayılabilir. Jean Touchard buna bir de "aydın liberalizmi"ni ya da "zihinsel liberalizmi" ekliyor: "Zihinsel liberalizm, hoşgörü ve uzlaşma zihniyetini yansıtır; ama bu özgürlükçü zihniyet, bazıları dikkati çekecek kadar hoşgörüsüz olan liberallerin vazgeçilmez bir parçası sayılamaz."
    On sekizinci yüzyılda Batı Avrupa'da kentsoylu sınıf çok hızlı bir gelişme gösterirken, onlarla birlikte ekonomi de, toplum da ve dolayısıyla insanların dünyaya bakışları da değişmeye başladı. Zamanla bu yeni bakış açısına "Aydınlanma Felsefesi", bu felsefenin doğup geliştiği döneme de "Aydınlanma Çağı" dendi. Fransız düşünür Voltaire'in deyimiyle; "İngiltere'de yurttaşları zenginleştiren ticaret, onların özgürleşmelerine katkıda bulundu ve bu özgürlük de ticareti yaygınlaştırdı; onun sonucunda da devlet büyüdü." Liberal ideolojinin temellerinin atıldığı bu dönemde, "özgürlük, gelişme ve insan" ön plana çıktı. Akla, doğaya ve insan mutluluğuna aykırı önyargılar yıkılmaya başladı, insan aklının doğruyu yanlıştan ayırt edebileceği ve en uygun yönetim biçimini bulabileceği savunuldu. Diderot'un öncülük ettiği akım "Yasa, genel olarak yeryüzünün tüm haklarını yöneten insan aklıdır" dedi.
    İngiliz Locke'u (1632-1704), liberalizmin ilk temel taşlarını koyan düşünür olarak gösterebiliriz. Locke'a göre; uygar topluma geçmeden önce, insanlar bir "doğa durumu"nda yaşıyorlardı. Bu yaşamda, "başkalarına zarar vermeme" kuralına dayalı, Tanrı tarafından konmuş bir "doğa yasası" egemendi, insanlar özgür, eşit ve barış içindeydiler. Doğa yasasına uymayıp saldırgan davrananları herkes tek başına ya da başkalarıyla birleşerek cezalandırma hakkına sahipti. Ama hem davacı, hem yargıç, hem de ceza uygulayıcısı olmak toplumda karışıklıklara neden olabileceği için, insanlar kendi iradeleriyle uygar topluma geçmeye karar verdiler.
    İnsanlar bir "toplum sözleşmesi" ile uygar topluma geçerken, doğal haklarını değil, ancak yargılama ve cezalandırma haklarını topluma devrettiler. Locke, "İnsanların devletlerde birleşmelerini ve kendilerini yönetimlerin altına koymalarının asıl amacı, benim mülkiyet genel adı altında topladığım, canlarının, özgürlüklerinin ve mallarının korunmasıdır" demektedir. Öyleyse, toplumu yönetenlerin iktidarı mutlak ve sınırsız olamaz. Eğer yöneticiler doğal hakları koruyacakları yerde çiğnemek durumuna düşerlerse, sözleşme bozulmuş demektir. Yurttaşların böyle yöneticilere boyun eğme yükümlülükleri ortadan kalkar, "devrim hakkı" doğar.
    Kadınları ve yoksulları yurttaşlık haklarının dışında bırakan, çoğunluğun zorbalığa kayabileceğini düşünmemiş olan Locke'u, Bertrand Russell şöyle eleştiriyor: "Locke, yeter ölçüde düşünmeksizin çoğunluk ilkesine saplanmıştır... Çoğunluğun Tanrısal hakkı, eğer ileri noktalara kadar götürülürse, kralların Tanrısal hakkı ölçüsünde tiranca olabilir."
    Kendisi de bir topraksoylu olan Montesquieu (1689-1755), "Güçler Ayrımı" kuramı ile siyasal liberalizme katkıda bulunmuş bir düşünür. Ancak birbirlerini sınırlayan ve dengeleyen güçlerin varlığı durumunda özgürlüklerin var olabileceğini savunuyor: "Önünde kendisine engel olacak başka bir güç bulunmayan bir yönetici özgürlükleri çiğneyebilir, yetkilerini aşabilir... Kuvvet kuvveti durduramazsa özgürlük olmaz." Devletin yasa yapmak , yasaları uygulamak ve yasalara göre suçluları cezalandırmak olarak nitelediği üç görevinin farklı toplumsal güçler tarafından yerine getirilmesi gerektiğini söylüyor. Amacı kral, soylular ve halk arasında bir denge oluşturmak. Yasa yapmak işlevini yerine getirecek olan temsilcilerin, kendilerini seçenler karşısında bağımsızlığından yana.
    Jean-Jacques Rousseau'ya (1712-1778) göre, en iyi çözüm halkın iktidarını doğrudan kullanmasıdır. Ulusal egemenlik parçaların toplanmasıyla oluşur; yani her yurttaş eşit olarak o egemenliğin bir parçasına sahiptir. Eğer halk bu egemenliğini doğrudan kullanamazsa (doğrudan demokrasi), seçtiği temsilcilerinin ona tamamen bağımlı olması gerekir. "Ulusun vekilleri, onun temsilcileri değil, olsa olsa memurları olabilirler." Halk vekilini, istediği zaman görevinden alabilmelidir.
    Rousseau da, özgürlüklerin güvence altına alınabilmesi için gücün gücü dengelemesi gerektiğini bir anlamda kabul ediyor. Ama O'nun savunduğu şey, gücün tüm insanlara eşit olarak dağıtılması. Servet eşitliği dahil, insanlar arasında eşitliğin sağlanmasını savunduğu noktada liberal düşünürlerden ayrılıp, sosyalist (toplumcu) düşünceye kaymaya başladığını söyleyebiliriz.
    Emanuel Sieyes (1748-1836), sadece düşünce düzeyinde değil, uygulamada da Fransız Devrimi'ne katkıda bulunmuş bir isim. Ünlü "aktif yurttaş-pasif yurttaş" formülünü bulup, gelir düzeyi düşük olanların oy vermesini önleyen, "etkin yurttaş" olarak iktidarı soylulara sunan da o. Şöyle diyor: "Bir ülke yurttaşlarının tümü pasif yurttaş hukukundan yararlanmalıdır. Kendisinin, malının ve özgürlüğünün korunması herkesin hakkıdır. Ancak kamu gücünün kurulmasına ve işlemesine katılmak herkes için hak değildir; herkes aktif yurttaş değildir. Sadece kamu örgütüne yardımcı olanlardır ki, devlet denilen büyük toplumsal girişimin gerçek paydaşlarıdır. Ortaklığın gerçek üyeleri, gerçek aktif yurttaşlardır." Yurttaşların ödedikleri vergi düzeyine, yani servetlerine göre, aktif-pasif diye sınıflandırılmasını sağlayan Sieyes, temsilcilerin de -tıpkı Montesquieu gibi- seçmenler karşısında bağımsız olmalarını savunuyor.
    Özel mülkiyetin kentsoylular (burjuvazi) ve dolayısıyla liberalizm açısından taşıdığı önem, Fransız düşünür Benjamin Constant'ın (1767-1830) şu tümcelerinde açıklıkla görülebilir: "Sadece mülkiyettir ki, aydın olabilmek için gerekli boş zamanı ve doğru yargıda bulunabilme olanağını verir; dolayısıyla sadece mülkiyet insanların siyasal hakları kullanabilmelerini sağlar." O'na göre, "kimsenin durduramayacağı" ağır ve aşamalı bir eylemle özgürlüğü kuracak olan da ticaret ve sanayidir.
    Constant'ın, çoğunluk yönetiminin her zaman demokratik ve özgürlükçü olmayabileceğini göstermesi gibi bir önemi var. Özgürlükleri yok eden baskıların sadece kraldan değil, kitlelerden de gelebileceğinin bilincinde. Kitlelerin "kör ve sağır" olabileceğini, bazı hırslı kişilerin peşine rahatça takılabileceğini söylüyor. Çünkü Fransız Devrimi'ni yaşamış, Robespierre ve benzerlerini görmüş. Çoğunluğa da dayansa, hiçbir yönetimin, düşünce ve vicdan özgürlüğüne, mülk edinme özgürlüğüne karışmaması gerektiğini savunuyor, insan kişiliğinin "girilemez sınırları" olması gerektiğine inanıyor.
    Alexis de Tocqueville (1805-1859) de, soylu bir aileden. Siyasal liberalizme ve çağdaş demokrasi anlayışına en büyük katkıyı yapan düşünürlerden birisi olduğuna kuşku yok. Toplumsal sınıflara, neredeyse Marksistler kadar önem veren bir liberal düşünür. Düşünceleri toplumsal sınıfların biçimlendirdiğini savunuyor ve şöyle diyor: "Ben sınıflardan söz ediyorum; tarihi meşgul etmesi gereken sadece onlardır." Tocqueville demokratik rejimin Amerika'da daha başarılı olmasını da toplumsal sınıflardan hareket ederek açıklıyor. Amerika'da -Avrupa'daki gibi- eski ayrıcalıklı sınıfların bulunmamasının ve denge sağlayabilecek güçte bir orta sınıfın varlığının, demokrasinin işleyişini kolaylaştırdığını vurguluyor.
    Özgürlüklerin güvence altına alınmasına büyük önem veren Tocqueville, başkanlık sistemine karşı çıkmakta ve iki meclisli bir siyasal sistem önermektedir. Ama bu, özgürlüklerin korunması açısından siyasal kurumlara pek de fazla önem verdiği anlamı taşımamaktadır. Bireyciliğe karşı bir liberal olan Tocqueville'e göre, demokrasinin getirdiği sorunların çözümü için üç önemli öğe vardır: Yerinden yönetim, kitle örgütleri ve demokratik kültür. Yetkiler, merkezden çevreye yayılmalı ve yerel yönetimler güçlendirilmelidir. Siyasal, mesleksel, bilimsel ya da kültürel nitelikli her türlü kitle örgütlenmeleri özendirilmelidir. Sorumluluk duygusu ve kamu çıkarı gibi öğeler siyasal kültürde ağır basmalıdır, ilk iki öğeyi değerlendirerek, Alexis de Tocqueville'in bir tür "katılımcı demokrasi" anlayışına daha o zamandan sahip bulunduğunu söyleyebiliriz. En karşı olduğu şeyleri bile anlamak için gösterdiği olağanüstü çaba ise, onu gerçek bir "liberal" yapmaktadır.
    John Stuart Mili (1806-1873), devletin "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" ilkesinin gerisinde bir seyirci olmasına karşıydı. Devletin özgürlüğün koşullarını yaratması gerektiğini savunuyordu. Devlet çoğunluğun karşısında bireyi korumalıydı. Ünlü İngiliz düşünüre göre, çoğunluğun azınlıkta olanları ezmesine engel olmak devletin göreviydi.
    Fransız düşünür Alain (1868-1951) oldukça çağdaş bir liberal, iktidarın, iktidara katılanları bozduğuna, denetimsiz her iktidarın iktidardakini çıldırttığına inanıyordu. Seçmen seçileni, seçilen de bakanı sürekli denetlemeliydi. Baskı gruplarının etkisi ise olumlu bir şeydi. "Düzen olmadan özgürlük olmaz, düzen ise özgürlüksüz hiçbir değer taşımaz" diyor ve ekliyordu: "Yurttaşın iki erdemi, direnç ve itaattir, itaat ederek düzeni sağlar; direnerek de özgürlüğü güvence altına alır. itaati yıkarsanız anarşi, direnci yıkarsanız tiranlık doğar."
    Siyasal liberalizmle ilgili olarak değineceğimiz son isim Herbert Spencer (1820-1903). İngiliz düşünürün tüm çabası liberalizmi bilimsel bir temele, daha somut olarak da biyoloji temeline dayandırmaktı. Toplumların da canlı organizmalarla aynı yasalara uyduğunu düşünüyordu. Çevreye uyum sağlarken yararlı organizmalar gelişiyor, yararsızlar ise köreliyorlardı. Eğer bu doğal süreç bozulmazsa, en çok sayıda kişi için en büyük mutluluğa erişmek gerçekleşecekti. Öyleyse bu evrime dışardan karışmamalıydı. Devlet adaleti gerçekleştirmenin dışında hiçbir işe burnunu sokmamalıydı. Bunun dışındaki her müdahalesi zararlıydı.
    Tarım, bayındırlık, milli eğitim gibi bakanlıkların kaldırılıp, bu konuların özel girişime bırakılmasını savunan Spencer şöyle diyordu: "Geçmişte libearlizmin işlevi, kralların iktidarını sınırlamaktı. Gerçek liberalizmin işlevi gelecekte yasama organlarının yetkilerini sınırlandırmak olacaktır... Genellikle para konusunda uzağı göremeyenler siyasal alanda da uzağı göremezler; siyasette uzak görüşlü olanları daha çok parasını iyi kullanmasını bilenler arasında bulmak olanaklıdır."
    Ekonomik liberalizmde akla ilk gelen ismin, Adam Smith (1723-1790) olduğunu söyleyebiliriz. İskoçyalı düşünür, insanın mutluluğu, zevki arayan ve acıdan kaçan bir varlık olduğu kuramından hareket ederek, bu kuramdaki bazı çelişkileri çözüme kavuşturdu. O'na göre, insanlar sadece kişisel çıkarlarıyla değil, aynı zamanda başkalarının kendi eylemleri üzerindeki yargılarıyla hareket ediyorlardı. Başkalarının, özellikle de yakınlık duyduğu kişilerin kendisiyle ilgili yargılarına önem veren birey, çıkarları ile bunlar arasında bir denge kurmak gereğini duyuyordu.
    Adam Smith, insanların zengin olmak için özgür bir biçimde çaba göstermelerini, her türlü ilerlemenin ön koşulu olarak görüyordu. Böylece insan, kendi çıkarı için çalışırken, toplumun gelişmesine de hizmet etmiş olmaktaydı. Ama bireysel çıkarlardan hareketle ortaya çıkan bu gelişmenin toplumsal adaletle çeliştiğinin de farkındaydı: "Servet aşıkları, arzu ettikleri konuma ulaşabilmek için, çok sık olarak erdem yolundan uzaklaşırlar; çünkü ne yazık ki, servet yolu ile erdem yolu çoğunlukla birbirine karşıttır."
    Özgürlüğün her türlü ilerlemenin ön koşulu olduğu kadar, toplumsal eşitsizliklerin de kaynağını oluşturduğunu gören Smith, gene de, ekonomik özgürlüğün yarattığı eşitsizliklerin sanıldığı kadar önemli olmadığı kanısındaydı. Üstelik toplumlarda varlıklılara ve güçlülere hayranlık, dolayısıyla da böyle olanlara boyun eğme eğilimi vardı. Toplumsal düzen bu gerçeğin üzerine kurulmuştu.
    Adam Smith, ekonomik liberalizmin kapitalizmi hızla geliştirdiği bir dönemin düşünürüydü. 1929'da kapitalist ekonomiler çok büyük bir bunalım içine düşünce, bu kez Keynes (1883-1946) ortaya çıktı. Bunalımın atlatılmasının yolunu gösteren liberal kuramcı oldu. Keynes, özel girişime dayalı ekonomik sistemi kurtarmak için, devletin seyirciliğini savunan katı bir "bırakınız yapsınlar"cı görüşünün terk edilmesinden yana bir tutum takındı.
    Keynes'e göre, ekonomik bunalımın nedeni, yatırımların tasarrufların gerisinde kalmış oluşuydu, insanlar yapılan yatırımdan daha fazla tasarruf ettiklerinde, üretilen mallara istem azalacak ve zararına satışlar gündeme gelecekti. Sonuç ise iflaslar ve işsizlikti. Bunalımın sona ermesi için, tüketim harcamalarından arta kalan "normal tasarruf" un yatırıma dönüşmesi gerekiyordu. Yatırımın azalmasının nedeni ise istemin azalması olduğuna göre, devlet istemi ve dolayısıyla yatırımları arttıracak önlemleri alırsa, bunalım aşılabilirdi. Bu ise devletin seyirciliğini değil, müdahaleciliğini gerektiriyordu.
    1970'li yılların sonlarına doğru, devletin ekonomiye her türlü müdahalesine karşı çıkan yeni bir liberal akım güç kazandı. Amerikalı iktisatçı Friedman'ın temsil ettiği "Chicago Okulu", kamu işletmelerinin özelleştirilmesini, toplumsal adaleti sağlamak amacıyla kurulan sosyal sigortalardan vazgeçilmesini savunmaktadır. Hemen hiçbir hizmet karşılıksız olmamalı ve ücreti yararlananlar tarafından karşılanmalıdır. Devlet ekonomiden elini çektikçe tam rekabetçi bir piyasa düzeni oluşacak, insanlar kendi çıkarları doğrultusunda "en iyi"yi seçecekler ve ekonomi de sağlıklı bir biçimde büyüyecektir. Bazı karşıtlarınca "vahşi kapitalizm" olarak adlandırılan bu görüş, ekonomik liberalizmin çıkış noktasına yeniden dönüş gibi de yorumlanabilmektedir.
    Liberalizmin ekonomideki uzantısı, ünlü "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" formülüyle özetlenebilir. Liberallere göre, devletin ekonomiye karışması kötü bir şeydi. Devletin karışması, doğal dengeleri, doğal olarak var olan düzenleyici süreçleri bozardı. Devlet karışmayınca, en akıllılar, en becerikliler, en yetenekliler, en çalışkanlar, en güçlüler başarılı olacaklardı. Onların -daha çok tüketebilmek amacıyla- yapacakları çalışmaların sonucundaki başarıları, toplumun da yararınaydı. Böylece servet onu en iyi kullanabileceklerin elinde birikecek ve kişisel yarar giderek toplumsal yararı da sağlayacaktı. Bu ekonomi siyasetini, liberalizmin karşıtları "büyük balığın küçük balığı yutması" biçiminde değerlendireceklerdir. Daha önce de gördüğümüz gibi, liberaller açısından siyasal çatışmanın nedeni, bireysel paylaşma sorunudur. Olanaklar gereksinmelere göre az olduğu için, yapılan paylaşma savaşımında istediğini elde edebilmenin yolu siyasal iktidardan geçmektedir.
    Benjamin Constant şöyle diyor: "Yalnızca mülkiyet, aydınlanabilmek ve sağlıklı karar verebilmek için zorunlu olan boş zamanı sağlar; yani, yalnızca mülkiyet insanları siyasal hakları kullanacak yeteneğe kavuşturur". Bir yandan eşitlik ve özgürlük ülkülerinden hoşlanırken, öte yandan bunu geniş halk kitlelerine de tanımayı içine sindirememek olgusunu, Alexis de Tocqueville'de buluyoruz: "Demokratik kurumlardan hoşlanıyorum, ama soylu bir yaratılışım olduğu için yığınları küçümsüyor ve onlardan çekiniyorum, özgürlük, eşitlik, insan haklarına saygıyı tutku ile seviyorum, ama demokrasiyi sevdiğim söylenemez."
    Kentsoyluların parasal bir sorunu yoktu. Devlet yan tutmadığı, topraksoyluların arkasında yer almadığı, işlere karışmadığı zaman hem ekonomik hem de siyasal mücadeleyi onlar kazanacaktı. Ama aynı liberaller, daha sonra siyaset sahnesine işçi sınıfı çıktığında, bu kez devletin kendi yanlarında yer almasına çaba göstermişlerdir, işçilerin bir araya gelerek örgütlenmesini, kendilerinin karşısında bir güç oluşturmasını önlemeye çalışmışlardır. Bütün bu aykırı örneklere karşın, çalışan halk kesimlerinin de yeni haklar elde etmelerinde, çoğulculuğun temellerinin atılmasında liberalizmin yadsınamayacak katkıları olmuştur. "Çeşitlilik yaşamdır, tek biçim ise ölüm" sözü Benjamin Constant'a aittir. John Stuart Mill ise, liberalizmin siyasal özünü şöyle ifade etmektedir: "Bütün insanlık bir tek görüşü benimsese ve yalnızca bir birey bu görüşün tersini düşünse bile, insanlığın bu kişiyi susturmaya hakkı yoktur, tıpkı onun da insanlığı susturma hakkının olmadığı gibi."