İKİNCİ KISIM

İnanç Sistemleri ve Siyasal Çatışma



İdeolojilerin de dinler gibi bir inanç sistemleri olduklarını daha önce görmüştük, ister doğrudan siyasal nitelikli olun, isterse dinler gibi siyasetle ancak dolaylı olarak ilgilensin, tüm inanç sistemlerinin siyasal çatışmaya doğrudan ya da dolaylı bir biçimde yansıması kaçınılmazdır. İnsanların davranışları her zaman inançlarının uzantısı olmasa bile, inançlarla davranışlar arasında bir bağlantının bulunması doğaldır.
    İnsanın benimsediği inanç sistemi, mutlaka kendi sorunlarına, kendi koşullarına en uygunu olmayabilir. Sözgelimi, bir işçi, işverenin çıkarlarına daha uygun olan bir siyasal ideolojiyi çeşitli propaganda yöntemlerinin ya da örneğin aile çevresinin etkisiyle benimseyebilir. Bir kez benimsedikten sonra da, olayları o inanç sisteminin gözlükleriyle değerlendirmeye başlar. Bu gibi durumlarda, benimsenen inanç sistemi, doğru bir bilinçlenmeyi zorlaştırır.
    İnanç sistemleri bir yandan insanları birleştirirken, öte yandan da farklı inanç sistemlerini benimsemiş olanlarla onların arasındaki ayrımları arttırır. Ama farklı inanç sistemlerini benimsemiş toplum kesimleri yan yana barış içinde yaşarlarken birden şiddetli bir çatışmaya tutuşmuşlarsa, bunun nedenini inanç sistemlerinde değil, toplumun maddesel koşullarının yarattığı bunalımlarda aramak gerekir.
    Dinlerin ve siyasal ideolojilerin siyasal yaşamdaki yerlerini ayrı ayrı inceleyeceğiz.

1. DİN VE SİYASET

    Durkheim'e göre din, toplumsal bütünleşmeyi sağlayacak temel öğelerin başında gelir. Dinin, toplumun işleyişini bozacak, varlığını sürdürmesini zorlaştıracak nitelikteki bireysel davranışları bastırmak ve kişiyi topluma uyumlu hale getirmek gibi önemli bir işlevi vardır.
    Marksizm, diğer ideolojiler gibi, dinlerin de sınıf çatışmalarının bir ürünü olduğunu savunur. Dini, bir bakıma, kurulu düzenin ve egemen sınıfın ideolojisi sayar. Dinin, toplumsal sistemin işlemesini sağlayan bir öğe gibi değerlendirilmesi açısından, Karl Marx'ın Durkheim'le uyuştuğu söylenebilir.
    Max Weber ise, dinin toplumdan çok insanın birey olarak bazı ruhsal gereksinmelerini karşıladığı inancındadır. Weber'e göre, insanın bütün davranışlarında akla yakın nedenler yoktur, insan, ölüm gibi bilimsel yaklaşımla çözümleyemediği olgulara akıldışı yanıtlar getirmek eğilimindedir. Bilimsel veriler ve akıl yürütme ile açıklayamadığı olguların yanıtlarım dinden beklemektedir.
    Dinlerin kökeninde, bir araya gelme, dayanışma, yaşamın ölümden sonra da -başka biçimler altında bile olsa- sürmesi, bugün çekilen sıkıntı ve acıların geçici olduğu ve gelecek yaşamda ödüllendirileceği umudu gibi doğal gereksinmelerin rolü yadsınamaz. Bilimin açıklayamadığı şeyleri, doğa üstü güç ya da güçlere dayanarak açıklamak da bu çerçevede sayılabilir.
    Dinler, içlerinden çıktıkları ortam değiştikten sonra da etkilerini belirli ölçülerde sürdürürler. Bu etkinin siyasal yaşama genellikle tutucu yönde yansıdığı söylenebilirse ile, çok sayıda istisnanın bulunduğu da unutulmamalıdır. Çünkü dinlerin getirdiği kurallar ve inançlardan çok, din adına konuşanların yorum ve davranışları önemlidir. Bu yorum ve davranışları ise, toplumun o andaki koşulları belirler. Nasıl ki, aynı ideolojiden hareket eden siyasal rejimler arasında -içinde bulundukları topluma göre- büyük farklar oluşabiliyorsa, aynı dinin gereklerine uygun olma iddiasındaki siyasal sistemler arasında da çok önemli farklar ortaya çıkabilir.


a) Hıristiyanlık

Musa Peygamber'in amacı, ulusal bir din kurarak, bütün İsrail kabilelerini birleştirmekti. Bu nedenle de Musevilik, evrensel bir din olma iddiası ve amacı taşımıyordu. Yahudi ırkını yeryüzüne egemen kılan bir Tanrı anlayışı söz konusuydu. Hıristiyanlık ise, çok daha geniş kapsamlı dayanışma yaratmaya yönelik bir din olarak doğdu, insanlar ve uluslar arasındaki eşitliği savunarak, çok daha geniş bir yandaş kitlesi sağladı.
    İsa, yaşadığı dönemde toplumda var olan haksızlıkları eleştirmiş, ezilenlerin acılarını azaltmaya çalışmıştı. Ama o haksızlıkların var olmadığı bir toplumsal düzen üzerinde pek durmamıştı. Çünkü önemli olan dünyasal düzen değil, ruhun ait olduğu Tanrı'nın düzeniydi. İsa, "Sezar'a ait olanı Sezar'a, Tanrı'ya ait olanı Tanrı'ya verin" derken, Hıristiyanlığa gelinceye kadar var olmayan bir siyasal iktidar-dinsel iktidar ayrımı oluşturmuş oluyordu.
    İsa'ya göre, dünyasal zevklerin de acıların da fazla bir önemi yoktu. Kölelik, hastalık, yoksulluk gibi, zenginlik ya da iktidar da, insanın bu dünyada geçirdiği sınavlardı. Bu açıdan bakıldığında da, örneğin yoksulluk ile zenginlik arasında bir ayrım yapmak yanlıştı. Çünkü ikisi de insan yaşamının, pek önem taşımayan bedensel koşullarıyla ilgiliydi.
    Acı çekenlere İsa Peygamber şöyle umut veriyordu: "Ne mutlu size yoksullar, çünkü göklerin krallığı sizindir. Ne mutlu size, şimdi aç olanlar, çünkü tok olacaksınız. Ne mutlu size, şimdi ağlayanlar, çünkü güleceksiniz. Fakat vay size en zenginler, çünkü tesellinizi almışsınız. Ey şimdi tok olanlar, vay size. Çünkü yas tutacak, ağlayacaksınız."
    Dünyada, bedensel yaşam önemsiz olduğu için, İsa kötülüğe karşı iyilikle yanıt verilmesini istiyordu. "Senin sağ yanağına kim vurursa, ona ötekini de çevir" diyordu, insanlara, bu dünyada değil, "gökte hazineler biriktirmeyi" öğütlüyordu.
    Görüyoruz ki, İsa ezilenlere umut ve bu dünyanın acılarına dayanma gücü vermiştir. "Tanrı gözünde her insanın, her ulusun eşit olduğunu" savunmuştur. Zamanın egemen güçlerinin ve Roma'nın eşitliksizci yapısının bundan rahatsız olması doğaldı, İsa'nın yapıtını bir anlamda Aziz Paul'ün ya da Paulus'un tamamladığı ve Hıristiyanlığın egemen sınıflarca da benimsenip yayılmasını kolaylaştırdığı söylenebilir. Paulus şöyle diyordu: "Herkes kendinin üstündeki otoriteye boyun eğmelidir; çünkü Tanrı'dan kaynaklanmayan otorite yoktur ve var olan bütün otoriteler Tanrı tarafından kurulmusfur. Bu nedenle de, otoriteye karşı gelen Tanrı'nın kurduğu düzene karşı gelmiş olur."
    Böylece bir yandan kurulu düzen ve iktidarlar yasallaştırılırken, öte yandan siyaset de dünyasal yaşamın basit bir öğesi olmaktan çıkmaktadır. Çünkü doğrudan Tanrı tarafından belirlenmiş olmaktadır.
    Paulus'a göre, tüm toplumlar bir beden gibidir. Nasıl ki, her bedenin birbirinden farklı organları varsa, bir toplum içinde insanların da farklı görevler üstlenmesi doğaldır. Herkes kendine verilmiş olan görevi, Tanrı'ya hizmet eder gibi yerine getirmelidir. Köle efendisine hizmet ederken, aslında Tanrı'ya hizmet etmektedir.
    İsa'nın, Roma'nın baskısından korktuğu için siyasal iktidar-dinsel iktidar ayrımı yaptığını önesürenler de vardır. Şurası açık ki, kilisenin başlangıçta istediği tek şey, siyasal iktidardan bağımsız olmaktı. Ama Batı Roma İmparatorluğu'nda siyasal iktidar zayıflayınca, bağımsızlığını elde etmesinin arkasından üstünlük iddiasına başladı. Dinsel iktidar ruhu, siyasal iktidar ise bedeni yönetirdi. Ruh bedenden üstün olduğuna göre, siyasal iktidar da dinsel iktidara boyun eğmeliydi. Dokuzuncu yüzyıldan başlayarak, "Halk kötü hükümdarlara boyun eğmemelidir." savının kilise tarafından savunulduğunu görüyoruz.
    On üçüncü yüzyılda İtalya'da yaşamış olan Aziz Thomas'a göre; siyasal iktidarın kaynağı Tanrı'dır, ama bu iktidarı kullanacak olanları Tanrı değil toplum belirler. Yasal yollardan iktidara gelenler, zamanla yetkilerini kötüye kullanırlarsa, toplum yararından uzaklaşırlarsa, yasallıklarını yitirirler. Yasal olmayan bir iktidara boyun eğmek zorunluğu ise yoktur. Yönetici iktidarını Tanrı'dan alır, ama zor ve şiddet kullanarak oluşan iktidar yasal sayılamaz.
    On altıncı yüzyılda reform hareketi içinde önemli bir rol oynamış olan Luther, dünyadaki düzenin ya Tanrı'nın istediği ya da -en azından- izin verdiği bir düzen olduğunu savunuyordu, insan hangi sınıftansa, Tanrı öyle uygun görüyor demekti. Öyleyse Tanrı tarafından saptanan koşullardan yakınmamak gerekirdi. Köle efendisine boyun eğmeli, o efendi bir "Türk bile olsa", bırakıp kaçmamalıydı.
    Gene aynı dönemde yaşamış olan Hıristiyan reformcularından Calvin şöyle diyordu: "Adaletsiz ve diktatörce yönetenler de, gene Tanrı tarafından, günahlarından dolayı insanları cezalandırmak için görevlendirilmişlerdir." Tanrı fazla zorbalık yapanlardan öç alırdı, ama bu görev insanlara verilmemişti.
    Protestanlık, incil'in ulusal dillere çevrilmesini, ulusal dille ibadet edilmesini ve ulusal kilise kavramını getirerek, Hıristiyanlıkta önemli bir değişim oluşturmuştur. Max Weber'e göre, Protestanlığın içerdiği değerler, Batı Avrupa'da sermaye birikimi hızlandırılmış, burjuvazinin ve dolayısıyla da kapitalizmin gelişmesini kolaylaştırmıştır. Çünkü protestanlık, başarının ve çalışmanın bir ibadet olduğu inancını yaymıştır. Tanrıyı memnun etmek için çalışmak gerekmekte ve Tanrı kendisini memnun edenleri zenginleştirmektedir. Protestan inancına göre, çalışmayanın yemek yemeye bile hakkı yoktur, israf ve lüks ise kötüdür.
    Burada yanıtlanması gereken soru şudur: Acaba Hıristiyanlıkta değişim olduğu için mi kapitalizm gelişmiştir, yoksa kapitalizm geliştiği ve burjuvazi güçlendiği için mi Hıristiyan dini değişim geçirmek, yeni koşullara uygun yorumlar yapmak zorunda kalmıştır? Örneğin, Protestanlık niçin feodal dönemin başlarında doğmamıştır da, İsa'nın doğumundan 15 yüzyıl sonra, derebeylik düzeninin yıkıntıları üzerinde yükselmiştir?
    Ahmet N. Yücekök'ün de vurguladığı gibi Protestanlık; "eskimeye ve gelişen üretim güçlerine köstek olmaya yüz tutmuş bir feodal düzene, gelişen burjuvazinin başkaldırması sonucu benimsenen ve kendini yeni ekonomik düzene uydurmuş bir dinsel öğreti ve değer sistemidir."
    İsa'nın öğretisinin, değişen koşullar içinde yorumlanarak, belki de başlangıçtakinden çok farklı biçimlere büründüğünü söyleyebiliriz. Hıristiyanlığı temsil eden kilise, bir dönemde derebeylerinin yanında yer alıp liberalizme karşı savaş açarken; daha sonra, eski düşmanı burjuvaziyle birleşip sosyalizmle mücadele etmiştir. Genellikle kurulu düzenden ve egemen güçlerden yana olmuştur. Belki de bu nedenle, Napolyon Bonaparte'ın kiliseyle ilgili değerlendirmesi oldukça acımasızdır:
    "Dinin olmadığı bir devlette düzen olabilir mi? Gelirler arasında eşitsizlik olmadan toplum, din olmadan da gelirler arasında eşitsizlik olamaz. Tıka basa, patlayıncaya kadar yiyen bir adamın yanı başında açlıktan ölen bir adam düşünün. Onun bu farkı kabul edebilmesi için yüksek bir otoritenin şöyle demesi gerekir: Tanrı böyle istiyor; bu dünyada yoksullar da zenginler de olmalıdır; ama sonra ve sonsuza kadar paylaşma başka türlü yapılacaktır."     Bu sözlerden sonra Karl Marx'ın dinle ilgili değerlendirmesi çok daha yumuşak gelebilir: "Din, can çekişen bir yaralının nefes alışı, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir dönemin ruhudur. O halkın afyonudur."
    Aslında, Hıristiyan inancını temsil edenlerin her zaman kurulu düzenden yana tavır takındıkları, güçlüleri ve onların iktidardaki temsilcilerini destekledikleri söylenemez. Örneğin bir toplumda, azınlıkta olan bir grubun dini ya da mezhebi farklıysa, o azınlığın dinsel inanç sistemi tutucu değil, kurulu düzene karşı bir rol oynamaktadır. Çünkü kurulu düzene egemen olan çoğunluk, o azınlığa karşı bir tutum içindedir. Başka bir deyişle, kurulu düzen, çoğunluktakilerin inanç sistemine daha çok uygundur. Bu yalnız Hıristiyan dünyası için değil, örneğin islam dünyası açısından da geçerli bir gözlemdir.
    Dinsel güçlerin, tek yönlü bir etki yaptıklarını, kendi içlerinde bir bütün olarak hareket ettiklerini de söylemek zorlaşıyor. Latin Amerika ülkelerinin önemli bir kesiminde, kilisenin üst düzeyinde yer alanlar kurulu düzeni desteklerken, genç ya da alt tabakalarla sürekli ilişki içindeki din adamlarının, yoksul toplum kesimlerinin davalarına sahip çıktıkları bir gerçektir. Hatta bu tutum içinde olanlara, yüksek din adamları arasında da rastlanabilmektedir. Brezilyalı Başpiskopos Helder Camara, 1970 tarihinde şunları söylüyordu:
    "Bugün belki de bir sendika kurmak, bir kilise kurmaktan daha önemlidir. Yalnız Hıristiyanlıkta değil, başka dinlerde de, dinin yabancılaşmış ve yabancılaştırıcı bir güç olmasını kabul etmeyen gruplar bulunmaktadır."
    Polonya'da büyük bir toplumsal güç niteliğindeki kilise, kurulu düzenin değil, Dayanışma Sendikası etrafında birleşen büyük işçi ve aydın çoğunluğunun yanında yer almıştır. Benzeri örnekler çoğaltılabilir. Ama tüm bunlar, örneğin bir Papa XII. Pierre'nin, Hitler'in milyonlarca insanı fırınlarda yakması karşısındaki sessizliğini unutturamamaktadır. Kilise, Alman Nazizmine olduğu gibi, İtalyan faşizmine de en büyük desteklerden birisini oluşturmuştur.


b) Müslümanlık

Buda'dan İsa'ya hemen bütün dinler, bu dünya nimetlerinin önemsizliğini, hatta kötülüğünü savunmuşlardır. Buda'ya göre, insanın ne kadar parası pulu varsa, o ölçüde Nirvana'dan uzaklaşır, İsa'ya göre: "Bir zenginin cennete gitmesi, bir devenin iğne deliğinden geçmesi kadar zordur." Oysa İslam bunların tam tersini söyler: "Kazanan Tanrı'nın sevgilisidir." Böylece İslamiyet, öte dünyaya olduğu kadar bu dünyaya da önem veren, bunun doğal sonucu olarak da bazılarına göre ruhsal iktidar-bedensel iktidar ayrımını tanımayan bir din olmaktadır.
    Şu sözler Hazreti Muhammed'e aittir: "Tanrı diyor ki, ancak emeğini toprağa sarf eden, ancak toprakta kendisi tarım yapan o toprağın sahibidir."
    İslamiyete göre, özel mülkiyet yasaldır. Ama bu yasallık bir dizi koşula bağlanmıştır. Servet, ancak yetenek ve çalışkanlık ürünü olduğunda yasaldır. Çalışkanın tembelden daha iyi yaşamaya hakkı vardır. Kazancın helal olabilmesi, emeğe, alın terine dayalı olmasına bağlıdır. Ama servetin alın teriyle oluşturulmuş bulunması, onun istenildiği gibi harcanması hakkını da vermez. Çünkü servete sahip olan kişi, aslında Tanrı'ya ait olan bir şeyin korunması görevini, bekçiliğini yüklenmiş demektir. Servetin içinden ancak "makul" gereksinme kadarını kendisi ve yakınları için sarf edip, gerisini, yoksulluğun ortadan kalkmasına hizmet için kullanacaktır. Parasını har vurup harman savurmaya ya da hak etmeyenlere hesapsızca dağıtmaya hakkı yoktur. Mal ve para sahibi olmak amaç değil, "toplumun huzurunu sağlamak için" bir araçtır.
    İslamiyet, mirası da aynı mantık içinde değerlendirir. Mirası birikmiş bir alınteri sayar. Mirası, servetin giderek büyümesinin bir aracı olarak değil, daha sağlıklı bir toplum yapısının bir öğesi olarak kabul eder. Miras, ancak bir işe başlamaya olanak sağlayacak kadar küçük parçalara bölünmelidir. Hazreti Muhammed, yeterli bir düzeyde olması durumunda, mirastan yalnız ölenin yakınlarının değil, komşularının da yararlanması gerektiğini savunmuştur.
    Haksız bir servet birikimini önlemek için, vasiyet hakkı, servetin üçte biri ile sınırlandırılmıştır. Kişi istese bile, servetinin üçte birinden fazlasını tek bir kişiye bırakmak hakkına sahip bulunmamaktadır. Böylece bir yandan servetin gereğinden fazla birikmesi önlenirken, öte yandan da, fitre, zekât, sadaka gibi yollarla, servetin toplumsal adalet için kullanılması zorunlu kılınmaktadır.
    Weberci bir yaklaşımla, islam ülkelerinin geri kalmışlığını dine bağlayanlara rastlayabiliyoruz. Bu görüşü paylaşanlara göre, Protestanlık Batı Avrupa'da kapitalizmin gelişmesini kolaylaştırırken, islam dinini benimseyen ülkelerde kapitalizm gelişmemiştir. Bundan, islam dininin kapitalizmin gelişmesini engellediği gibi bir sonuç çıkarmaktadırlar.
    İslam dünyasının dışındaki toplumların çoğunda da, Batı Avrupa'da ortaya çıkan gelişmeler görülmemiştir. İslamdan önce var olan "kapitalistimsi" sektör, islam dinini benimseyen ülkelerde kapitalizmin gelişmesini sağlayamamıştır; ama benzer bir sektöre sahip Eski Yunanistan ve Roma'da, ya da Çin'de ve Japonya'da da kapitalizm gelişememiştir. Faiz ve tefecilik İslamiyette yasaklanmış, ama kılıfına uygun bir biçimde ya da değil, bu yasak çok yaygın olarak delinmiştir. "Samimi ve dürüst tüccar, kıyamet günü peygamberlerin, adillerin ve şehitlerin arasında yer alacak" diyen Hazreti Muhammed, ticareti özendirmek için özel bir çaba sarf etmiştir. "Eğer cennette ticaret olsaydı, kumaş ticaretini seçerdim" sözü de O'na aittir.
    Maxime Rodinson, "İslam ve Kapitalizm" konulu incelemesinin sonucunu şu cümle ile özetlemektedir: "İslam dini, kapitalist üretim biçimine hiçbir zaman itiraz etmemiştir ve bu dinin buyrukları, bu üretim biçiminin kapitalist bir sosyoekonomik yapının oluşturulması yönünde gelişmesini engellememiştir."
    Bir başka sav da, İslamiyetin kaderciliği özendirdiği, inananları bu dünyanın işlerine karşı umursamazlığa ittiği ve dolayısıyla geri kalmışlığa neden olduğuyla ilgilidir. Bu savı paylaşanlar, Hıristiyanlığın ise akılcılığı (rasyonalizm) kolaylaştırdığını savunmaktadırlar. Oysa inancı, birtakım doğa üstü güçlere ve mucizelere değil, akla dayandırma çabası sadece İslamiyette belirgindir. Hazreti Muhammed inançsızlığı, "insan zihninin bir kusuru" olarak görmek eğilimindedir. Kuran inançsızları, "Muhammet'in vaazını dinleyemeyenler, düşünmeyen, akıl yormayan, aklı yatmayan insanlar" olarak değerlendirmektedir.
    Museviliğin ve Hıristiyanlığın kutsal kitaplarının yaklaşımı ise farklıdır. Musevilik, inancı yaratmak için akla değil Tanrı korkusuna başvurur, İsrail'in Tanrısı "Rab"in "nüfuz edilemez" derin kararlarına inanmak ve O'nun peygamberler aracılığıyla ilettiği buyruklarını tartışmamak gerekmektedir. Bu eğilim, azalarak da olsa Hıristiyanlıkta da sürecektir. İsa, insanların "belirtiler ve mucizeler görmedikçe" asla iman etmemelerinden dolayı üzülmüştür.
    Kuran'ın diğer kutsal kitaplara göre çok daha akılcı oluşunu, akıl yoluyla inandırma yolunu seçmesini, bazı batılı araştırmacılar Yunan felsefesinin etkisine ve Mekkeliler'e özgü düşünce biçimine bağlamaktadır. Turgut Özal'ın 1988 yılında Fransızca olarak yayınladığı "Avrupa'daki Türkiye" kitabı da, Yunan felsefesinin etkisini vurgulamaktadır: "İslam felsefesi özgün ve farklıdır. Bununla birlikte, ilahiyat ve felsefe açısından, Yunan felsefesinin mirasını, Musevilik ve Hıristiyanlıkla paylaşmakladır, İslam batılı anlamda Akdenizlidir. Batı kültürünün ilk ve en önde gelen temellerinden birisini oluşturan Yunan kültürü, aynı zamanda islam felsefesinin de temelini oluşturmuştur."
    Kendisi de Müslümanlığı seçmiş olan Roger Garaudy ise, bazı çağdaş islamcı akımları sert bir biçimde eleştirmekledir: "Ne Kuran'da, ne de peygamberin yaşamında görülmeyen islam öncesi adetler, örneğin kadınların çarşafa bürünmeleri, bazı devletler tarafından islam'a mal ediliyor... İslam dünyasının gelenekçileri de Batı şeytanına karşı surlar yükseltip islam'ı hapsetmeye kalkıyorlar. Bazı ülkelerde penceresiz, kapısız, gökyüzünün dahi görülmesini engelleyen duvarlar örüldü. Hazreti Muhammed bilimi Çin'e kadar gidip aramak gerektiğini söylemişti, İran'da Ayetullah'ın biri çıkıp, islam islam'a yeter dedi. Oysa islam'ın büyüklüğü, kendinden öncekileri toparlaması ve tüm büyük kültürleri yüceltmesidir."
    Yaygın anlayışa göre, Kuran bir çeşit değişmez anayasa gibidir. Ama koşullar değiştikçe, Kuran'dan ve peygamberin sözleri ve yaptıklarından hareketle, uygulama ile ilgili kurallar oluşturulabilir. Bir Müslüman, nasıl hareket edeceğini bilemediği bir dinsel sorun karşısında, genel ilke ve amaçları göz önüne alarak, kendi görüşüne göre hareket edebilir. Hazreti Muhammed; "İnananların iyi gördükleri, Allah katında da iyidir" demektedir. Ama kuralları yeni durumlara, değişen koşullara göre yorumlamak ve uygulamak giderek çeşitli mezhepleri doğurmuştur.
    Hıristiyanlıkta hükümdar, iktidar yetkisini Tanrı'dan aldığını öne sürer. Tanrı bu yetkiyi ya doğrudan ya da Papa aracılığıyla verir. Oysa İslamiyette iktidar Tanrı'ya aittir ve kimsenin ona ortak olması söz konusu değildir. Bu dünyayı geliştirmek ve düzeltmek görevini Tanrı bir kişiye değil, tüm insanlara vermiştir. Yeryüzünü "imar ve islah" etmekte herkes Tanrı'nın halifesidir. Bu açıdan bakarsak, Hıristiyanlıkta iktidarın bireysel, İslamiyette ise toplumsal nitelikli olduğunu görürüz.
    Hıristiyanlıkta iktidarı Tanrı bir kişiye verdiği için, bu iktidar sınırsızdır ve o kişi ancak Tanrı'ya karşı sorumludur. İslamiyette ise Tanrı ile kul arasında aracı yoktur. Tanrı adına konuşma yetkisine sahip, kurumlanmış bir "kilise", bir Papa yoktur. Bu nedenle de, örneğin İran'daki gibi ast-üst ilişkileri içinde tabandan tepeye örgütlenmiş bir Mollalar sisteminin islamlığa uygunluğu tartışmalıdır.
    İslamiyette yürütme görevi, Halife ya da imama aittir, iktidar "emaneten" ehline verilmiştir. Seçimle belirlendiği için, onu seçenlere karşı sorumludur ve Tanrı'nın koyduğu kurallarla sınırlıdır. Görev belirli bir süre için verilmediği halde, iktidarı erdemli bir biçimde kullanmayan kişi görevden alınabilir. Halife kural koyamaz, dinsel ilke yaratamaz, Tanrı adına affedemez. Yalnızca Tanrı'nın buyrukları yönünde işleri yürütmeye çalışır.
    Müslümanlıkta tüm inananların siyasal iktidara katılma hakkına sahip bulundukları söylenebilir. Ümmet kalabalıklaşınca, Tanrı buyruklarının yerine getirilmesi için temsilcilerini seçebilir. Seçimin geçerli olabilmesi için, zorbalık ve hilenin bulunmaması gerekir. Seçimin belirli bir biçim ve kuralı yoktur. Her toplum kendi koşullarına göre bir düzenleme yapabilir. Seçilenlerin (emir sahipleri) görüşü, Tanrı'nın ve topluluğun görüşüne uygun sayılmıştır. Halife bu görüşe (icma-ı ümmet) göre hareket etmelidir.
    Kişi İslama bağlandıkça, kişiye kul olmaktan kurtulup yalnızca Tanrı'nın kulu olur. Tanrı'nın koyduğu kurallar içinde herkes özgürdür ve herkes eşittir, insanlar, düşüncelerinden değil, ancak eylemlerinden dolayı suçlu sayılabilirler.
    Bu ilkeler üzerine kurulu olan islamlığın hızla yayılışını kılıç gücüne bağlayan batılı düşünür ve tarihçiler yanılgı ya da saptırma içindedirler. Blasco Ibanez, bu yanılgıyı çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor: "Araplar, kendilerinden yedi yüzyılda geri alınan İspanya'ya iki yılda yayıldılar. Silah zoru ile kabul ettirilen bir işgal değildi bu... Her yöne kuvvetli kökler salan yeni bir toplum doğuyordu. Ulusların gerçek büyüklüğünü ortaya çıkaran kilit taşı 'vicdan özgürlüğü' halka sevimli görünmüştü. Arapların sahip oldukları kentlerde Hıristiyanların kiliseleri ile Yahudilerin sinagogları yan yana yer alıyordu..."
    Hz. Muhammed şöyle diyordu: "Bir Hıristiyan kızı ile evlenen Müslüman, karısının kilisede ibadetini yapmasına izin verecektir."
    Araplar sadece çokTanrıcı-putatapıcılara karşı hoşgörüsüz davranırken, Yahudi ve Hıristiyanlara karşı son derece hoşgörülüydüler. Örneğin Saint-Jean'ın (Aziz Jean) büyük babası İbni Sarjun, Şam'da Emevi Halifesinin baş veziri olabilmişti. Aziz Jean'ın kendisi de Şam Imparatorluğu'nun mali işlerini yürütmek gibi önemli bir göreve gelebilmişti. Roger Garaudy, "İslamın sinesinde Haçlı duygusu veya Engizisyon mezalimi gibi kavramları taşımadığını" vurguluyor ve şöyle diyor: "İslam gerek ilk yıllarında ve gerekse daha sonra, en parlak çağında, kendisinden sonra gelmiş büyük inanç sistemlerini kendi içinde eritmesini bilmiş ve ayrıca her kültürün en iyi yönlerini yakalayarak o çağa kadar görülmemiş bir sentez içinde onları en yüksek noktalarına ulaştırmıştır, İslamın gerileyici, bütün bunları red edişinden sonra başlamıştır."
    Türkiye'de dinin siyasal yaşamdaki etkisi çok partili düzende de sürmüştür. Farklı siyasal çizgilerdeki bazı partiler bile, dinsel öğeleri kendi etkilerini arttırabilmek amacıyla az ya da çok kullanmışlardır. Ama bir istisna dışında, tüm programını dinsel temele oturtmaya çalışan bir parti görülmemiştir. Çok partili dönemdeki birçok örnek, dinin ancak bir destek güç olarak önem taşıdığını, ama yalnızca dine dayanarak siyasal iktidar olunamayacağını ortaya koymuştur. Bunun birçok nedeni vardır ve bu nedenlerin başında da, yarım yüzyılı aşan bir laikleşme döneminin etkisi bulunmaktadır. Dine saygılı olan büyük çoğunluk, din temeline dayalı bir devleti artık düşünememektedir. Cumhuriyetle birlikte yaygınlaşan milliyetçilik akımı ise, ulusal değerlerin yerine dinsel değerlerin benimsenmesini ve ulusun yerini "ümmet'in almasını zorlaştırmaktadır. Demokratik hak ve özgürlükleri kullanma alışkanlıklarının artması, bir din devleti uğruna bunlardan vazgeçmeyi de aynı ölçüde zorlaştırmıştır.
    Laikliğin kurumlaşmadığı, demokratik deneyim birikimi olmayan, ulusal bağımsızlığa ya da bir diktatörden kurtulmaya, dinsel güçlerin öncülük ettiği islam ülkelerinde durum farklıdır. Çağdışı kalmış bazı rejimler de, bir avuç ayrıcalıklı kişinin saltanatının sürebilmesi için, ülkenin din kurallarına göre yönetildiği inancını halka vermeye çalışmaktadır.

***
    Bir toplum, 1400 yıl öncesinin koşullarına ve sorunlarına yanıt olarak oluşturulmuş kurallarla yönetilebilir mi?
    Bu soru, artık dünyada ve Türkiye'de İslam bilginleri arasında da açıktan tartışılıyor. Yeni görüşün önde gelen temsilcilerinden, Sudanlı dinbilimci Prof. Abdullahi Ahmed An-Naim'e göre; Müslümanlığın kurallarını ikiye ayırmak gerekir: İslam'ın doğuş döneminde Mekke'de inen ayetlerin içerdiği kurallar ve Medine döneminde oluşan kurallar.
    Mekke'de inen ayetler; ahlak, adalet gibi "genel" kavramları içerir. Düşünce özgürlüğü ve dinde zorlama olmaması gerektiğini buyurur. Oysa Medine döneminde, artık Müslümanlar kendi devletlerini kurmaktadırlar. Somut sorunlara çözüm getirmeye yönelik somut hükümler söz konusudur. "Cihad" (dini yaymak için saldırı savaşı) yapılması, kadınların tanıklığının erkeklere eşdeğer sayılmaması, kadının mirasta erkeğin yarısı kadar pay alması, erkeğin dört kadınla evlenebilmesi ve -eskiye göre zorlaşsa bile- kolay sayılabilecek bir biçimde boşanabilmesi gibi kurallar, hep aynı dönemin ürünüdür. Din için "gerektiğinde" öldürmenin yasal sayılması, Müslüman olmayanlara eşit haklar verilmemesi benzeri hükümler de aynı çerçevede yer alırlar.
    Prof. An-Naim şöyle diyor: "Şeriat, ikinci dönemin kurullarına dayanılarak oluşturulmuştur. Medine ayetleri ile çatışan Mekke ayetleri geçersiz sayılmıştır. Oysa bu hükümler, genel ve ebedi değil, tarihsel koşulların ürünüdür... Bugün Şeriat denilen şey, Kuran'ın bir bölümünün benimsenip, diğerinin dışlanmasıdır. Tersini yapmak gerekir..."
    Çalışmalarını Mısır'da sürdüren, AÜ İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi İlhami Güler'in "tez"i de, aynı yaklaşımı destekliyor. Güler'e göre; Kuran'daki "Ey inananlar" seslenişi, örneğin bugün Türkiye'de yaşayan Müslümanları değil, Kuran'ın indiği dönemdeki "mümin"leri kapsıyor. O dönemin toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik koşullanın paylaşanların uymaları gereken kuralları koyuyor.
    Söz konusu "tez"de verilmiş olan örneklerden birisi de, "Allah ve Peygambere karşı savaşanlara" verilmesi öngörülen cezalarla ilgili. Kuran'da bu gibi durumlarda uygulanabileceği belirtilen dört cezadan birisi, el ve ayakların çapraz olarak kesilmesi. Oysa bu cezalandırma biçiminin, Firavunlara karşı çıkanlara uygulandığı biliniyor. Güler bunu, toplumsal geleneklerde varolan bir ceza yaptırımının devamında, Tanrı'nın bir sakınca görmediği biçiminde yorumluyor. Kuran'dan önce de varlığı bilinen bir ceza niçin "ilahi, yani değişmez bir emir" olsun?
    Bu yaklaşımı savunanlardan birisi de, eski Diyanet işleri Başkanı Prof. Said Yazıcıoğlu. İslam dininin "katı ve değişmez kurallar" bütünü olmadığını söyleyen Yazıcıoğlu, görüşünü şöyle özetliyor:
    "Dinde değişmeyen, Kuran'da belirtilen, genellikle inançla ilgili temel kavramlardır... Modern hayat karşısında insanlarımızın pek çok problem ve ihtiyaçları söz konusudur. Bunların cevabı, asırlarca önce, o dönemlerin özelliklerine ve şartlarına göre bulunan çözümlerde aranamaz.. İslam dininin sonsuza kadar en mükemmel din olarak kalacağına inananlar, bunun gereğini yapmak zorundadır. Asırlarca önce yapılan yorumlarla, günümüz insanının sorunlarına çözüm bulmak imkânı yoktur."
    Muhammed Abduh da Kuran'daki hükümleri üçe ayırıyor, "inanç" ve "ibadet"le ilgili olanların değişmeyeceğini, "muamelat"la ilgili olanların değişebileceğini savunuyor. Yani o günün koşullarının ürünü olan sorunlara getirilen çözümlerin, zaman ve koşullar değiştiğinde değişebileceği savı bu ünlü islam düşünüründe de var.
    İslam dinine yönelik bu bakış açısına, Mustafa Kemal Atatürk'te de rastlıyoruz. Atatürk'ün el yazısı notları arasında şu tümceler var: "Kuran'da öğrendiğimize göre, Muhammed hiç değişmeden yaşamış bir insan değildi, o da hayat ve hadiselerin zaruri icapları karşısında adeta her gün değişmiştir." Buradan çıkan sonuç çok açık: Peygamber bile -bir yaşam süresince- değişmek gereğini duyduğuna göre; İslam'ın "genel" kuralları dışındaki, "uygulama" ile ilgili kurallarının, değişen koşullara koşut olarak, "öz"e uygun biçimde değişmesi doğal sayılmalıdır.
    Bu bakış açısını paylaşanlar arasında, Pakistanlı ünlü dinbilimci Fazlur Rahman ile -Müslümanlığı sonradan seçen- Roger Garaudy de var. Rüştü Şardağ ise, "Şeriat"in niçin değişmez olmadığını anlatmadan önce, Kuran'daki şu "Tanrı buyrukları"nı anımsatıyor:
    "Dinde zorlama yoktur... Ey Muhammed! Sen ancak uyarıcısın... Kuran, ancak aranızda doğru yola gitmeyi dileyene, âlemlere bir öğüttür..."
    "Şeriat"ın nasıl değişliği üzerine, Şardağ'da çok sayıda örneğe rastlıyoruz: Şeriat "kul hükümleri"nden oluştuğu içindir ki, İslam dininde yetmişi aşkın mezhep oluşmuştu. Bunların şeriat anlayışları hep birbirinden farklıydı. Peygamberimizin üç halifesi Müslümanlar eliyle öldürülmüştü. Abbas oğulları zamanında, Hz. Muhammed'in torunları mezardan çıkarılmış, iskeletleri yerlere çarpılmıştı. Ve bunlar "şeriat" adına yapılmıştı. Dokuz çocuğunu öldürerek tahta geçen Osmanlı padişahlarına da, daha mührünü yeni almış sadrazamların idamına da, hep "şeriat" izin vermişti. Farklı tarikatlardan hocalar, 17. yüzyıldan itibaren camilerde sopalarla birbirlerine "şeriat" adına saldırmışlardı.
    Yapılan araştırmalar, dünya nüfusunun beşte birini oluşturan Müslümanların, bilim dünyasına ve teknik gelişmelere katkısının hemen hemen "yok düzeyinde" olduğunu gösteriyor. Arapların bilimsel verimi ise, ancak İsrail'in yüzde 4'ü kadar. Bu durumun nedenlerini, "İslami uyanışın öncüsü" sayılan Seyid Cemaleddin Afgani'nin 1882 yılındaki şu satırlarında bulabiliriz:
    "Kişi sorununa değin bir biçimde bakıldığında, bilimin dünyayı yönettiği görülecektir. Dünyada bilimden başka hükümdar olmamıştır, halen yoktur ve gelecekte de olmayacaktır... Esasında gerçek bir mümin, dininin tüm ahlakı ve bilimleri içerdiğine inandırılmış olduğu için, kendisini ona sımsıkı bağlar ve ötesine geçmek için hiçbir çaba harcamaz. Tümüyle ona sahip olduğuna inandıktan sonra, gerçeği aramanın ne yararı olacaktır? Bundan dolayı da bilimi hor görmektedir."
    Peki, insanoğlu bilim ile din arasında bir seçim yapmak zorunda mı? Bu sorunun yanıtını da, tanınmış İngiliz fizikçi ve din adamı John Polkinghorne şöyle veriyor: "Bilim ve din arasında herhangi bir çelişki yok. Tam tersine, bilimsel buluşlar Tanrıbilimi (ilahiyat) güçlendiriyor. Bilim olayların nasıl meydana geldiğini sorarken, Tanrıbilim olayların niçin meydana geldiğini araştırıyor. Tanrı inancı, bilim ve din arasında bir seçim yapmayı gerektirmiyor... Dünyayı bir bütün olarak kavramak için, ona hem bilimin hem de dinin gözüyle bakabilmeliyiz."
    Tarihçiler genellikle ortaçağı "karanlık çağ" olarak nitelendirirler. Oysa bu değerlendirme, sadece Hıristiyan dünyası için geçerliydi. Toplum yaşamına tamamen egemen olan kilise, dinsel dogmaların baskı altında, özgür düşünenin ve bilimin gelişmesini önlemişti. Aynı dönemdeki İslam dünyası ise, birçok önemli bilgin yetiştirdi. Çünkü Hıristiyan dünyasındaki bağnazlık, o dönemdeki İslam dünyasında yoktu. Örneğin İbn-i Haldun, şu düşünceyi açıktan savunabiliyordu:
    "Bitkilerin en yüksek cinsi, hayvanların aşağı olan cinsine yakındır. Bu aşağı tabakadan türeyerek hayvanın türü ve cinsi çoğalmış, aşamalı bir biçimde düşünce sahibi olan insanın oluşumuna kadar yükselmiştir... İşte bu hayvanlardan insanın ilk ufku, yani en aşağı derecesi başlamıştır."
    Laik Türkiye'de bile, İslamcı akımlar Darwin'in okul kitaplarından çıkarılması kavgası veriyorlar. Aradan yaklaşık 650 yıl geçtikten sonra, yukarıdaki düşünceleri, bir bilim adamı kaç Müslüman ülkesinde "korkmadan" savunabilir? İslam dünyasında bilimin gerileyişi, 14. yy'dan sonra, dinsel baskıların artmasıyla gerçekleşmiştir.
    Durum böyle iken, dünya 21. yy'a girmeye hazırlanırken, bazı İslam ülkelerinde "köktendinci" akımların güçlenmesi nasıl açıklanabilir? İran ve Cezayir'deki köktendinci tırmanışın arkasında ne gibi toplumbilimsel gerçekler var?
    "Siyasal muhalefet"e izin vermeyen baskı rejimleri, halkın desteğini sağlamak için "dinsel güçler"e ödün verince, beklemedikleri bir durumla karşılaşıyorlar. Yönetim ve toplumsal-ekonomik koşullara doğan tepkiler, ancak cami ya da kilisede sığınak bulabiliyor. Hoşnutsuz kitleler, genç kuşaklar ve bazı aydınlar için başka bir seçenek kalmıyor. İran, Cezayir ve Polonya örnekleri çok açık.
    Baskı yönetimleri, baskıyı biraz gevşettiklerinde genellikle yıkılırlar. Onların yerini hangi güçlerin alacağını ise, her toplumun kendine özgü koşulları belirler. Kemalist tek parti, dinci güçlerin siyasete katılmalarına izin vermezken, siyasal bir muhalefetin tohumlarının kendi içinde yeşermesine hoşgörü göstermiş, hatta bunu özendirmişti. Bu nedenle de, 27 yıllık tek parti dönemi sona ererken, İran ve Cezayir'dekinin benzeri bir durumla karşılaşılmamıştı.
    Cezayir'de İslami Selamet Cephesi'nin toplumsal desteğinin hızla artması karşısında sürgünden çağrılarak Yüksek Devlet Konseyi Başkanlığına getirilen Muhammed Budiaf şöyle demiştir: "En büyük eksiğimiz, bizde bir Mustafa Kemal Atatürk'ün çıkmamış olmasıdır."
    İran'daki dinci yönetim biçiminin, Şah rejimine göre daha katılımcı olduğunu yadsıyamayız. Cezayir'de köktendinci akımların yükselişi de, 30 yıllık tek parti egemenliğinin ürünüdür. "Petrol gelirleri bütün Cezayirlilerin rahat yaşayabilmeleri için bir güvence oluşturduğu sürece her şey yolundaydı." Petrol fiyatlarının düşmesiyle birlikte durum değişti. Çağdaşlaşma görünümü altındaki "çürümüşlük ve ahlaksızlık", baskı yönetimi ile özdeşleşmiş gibiydi.
    Cezayir'de 1954'te yüzde 17 olan kentleşme oranı, giderek yüzde 55'leri buldu, işsizliğe karşı kentlere akın eden insanlar, toplumsal değerlerini yitirdiler. Kentte yaşadıkları "kültür şoku" onları tepkiye, yeni bir "kimlik" aramaya ve sonuçta da İslam'a sığınmaya itti. Çünkü sığınabilecekleri başka bir toplumsal kurum da yoktu. Yaşadıkları umutsuzluk, bir yandan "kurulu düzen"e, öte yandan da "yabancı kültürler"in ürünü olan hemen her şeye karşı öfkeyi beraberinde getiriyordu. Gençler "daha iyi bir dünya" isterken, onlara bu umudu sadece "dinci güçler" veriyordu.
    Çok sağlıksız bir hız ve biçimde büyüyen İstanbul'da ve bazı kentlerde dinci akımların güçlenmesini de, bir ölçüde, benzer nedenlere bağlayabiliriz.


c) Laiklik

Genellikle din ile devlet işlerinin ayrılması olarak tanımlanan laiklik, elbette ki din ve vicdan özgürlüğünü de içerir. Ama sadece din ve vicdan özgürlüğünün tanınmış olması, o toplum düzeninin laik olduğu anlamına gelmez. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu'nda dinsel hoşgörü vardı, laiklik yoktu. Laik toplum düzeni, bütün din ve inançtan insanların, eşit koşullarla aynı kurallara uymak durumunda bulundukları, hiç kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanımayan bir toplum düzenidir. Laiklik, toplum ve devlet yaşamının akla ve bilime dayatılmasıdır.
    Laiklik tarihsel gelişim içinde Avrupa'da doğdu. Feodal düzen yıkılmış, Tanrısal iradenin ürünü olduğuna ve dolayısıyla sonsuza kadar yaşayacağına inanılan toplumsal ve siyasal kurumlar sona ermişti. Hıristiyan kilisesinin yüzyıllardır yaydığı dogmaların geçersizliği -coğrafi keşiflerin de etkisiyle- yaşanarak görülmüştü. Örneğin dünyanın bir tepsi gibi yuvarlak ve düz olmadığı anlaşılmıştı. Peşinen, sınanmadan doğru oldukları varsayılan dogmaların yerini, bilimsel nitelikli bilgiler almaya başlamıştı. 13. yüzyılda, bir Hıristiyan düşünürü olan Aziz Thomas, devletin insan aklına uygun biçimde düzenlenmesi gerektiğini savunuyordu. Bir yüzyıl sonra, bu kez ünlü bir Müslüman bilim adamı olan İbn-i Haldun laik düşüncenin gerçek bir öncüsü olarak ortaya çıktı. Devletin varoluşunu ve toplumların evrimini, Tanrısal iradeye değil, toplumsal-ekonomik nedenlere dayandırarak açıkladı. Hatta işi, insanın evrimini hayvanın en gelişmiş türüne, hayvanın evrimini de bitkinin en gelişmiş türüne bağlamaya kadar götürdü. Yetkisini tanrı'dan alan siyasal iktidar anlayışının yerini, giderek, gücünü toplumdan alan ve topluma karşı sorumlu olan bir iktidar anlayışı aldı. (Fransız Devrimi ile bu anlayış evrenselleşti.) Zamanla Machiavelli, Jean Bodin, Thomas Hobbes gibi düşünürler de aynı yolu izlediler.
    Belirli bir süreç içinde; kapalı, kendi kendine yeterli bir tarım ekonomisine dayalı feodal beyliklerin yerini -ticaretin gelişmesinin de etkisiyle- ulusal devletler almaya başlamıştı. Mal alışverişi, bölgeler ve insanlar arasında düşünce alışverişini de kolaylaştırmaktaydı. Bölgesel diller Latince ile birleşerek ulusal diller doğmuş, giderek ulusal kültürler gelişmişti, insanların benzer biçimde duyup, düşünüp, davranmaya başlamalarıyla birlikte, ırksal değil kültürel birliğe dayalı uluslar ortaya çıkmıştı. İşte bu ortamdadır ki; Papa'ya bağlı, tek merkezden yönetilen, Latince ibadeti zorunlu kılan Katolik mezhebinin yerini; yer yer, ulusal dillerle ibadeti öngören Protestanlık aldı. Katoliklerin bu yeni mezhebi benimseyenlere hoşgörü göstermemesi üzerine, aynı dine bağlı, aynı ulustan insanlar aracında, çok kanlı mezhep savaşlarına tanık olundu. Luther hareketi, din ile devlet işlevini ayıran bir tutuma yöneldi. Bu ortamda laiklik, farklı inançlara sahip toplum kesimlerinin barış içinde yaşayabilmelerinin bir önkoşulu olarak da gündeme geldi. (Bir zamanlar Ortadoğu'nun en gelişmiş ülkesi olan Lübnan'ın bir iç savaş sonucu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmesinde laik bir devlet olmayışının rolü unutulabilir mi? Nasıl ki, Sudan'da animistlerle Müslümanlar arasındaki iç savaş da laik bir devlet olmayışının sonucudur.)
    Hıristiyanlık ve Müslümanlık, bir noktada birbirlerinden çok farklı koşullarda ortaya çıkmışlardır. Hazreti Muhammed'in çağında, Arabistan yarımadasında güçlü bir devlet örgütlenmesi yoktu. Kabile egemenliğine dayalı bir siyasal yapı söz konusuydu. Oysa Hıristiyanlık, Roma imparatorluğu gibi çok güçlü bir devletin toprakları üzerinde doğdu. Bu nedenledir ki, Hıristiyanlık başlangıçta siyasal iktidar üzerinde hiçbir hak ileri süremezken, Müslümanlık kısa sürede kendi devletini kurdu. İsa, "Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya, Sezar'ın hakkını Sezar'a veriniz" ilkesi arkasına sığınmaya çalışırken, Müslümanlık din ile devlet işlerini bütünleştirmekte zorluk çekmedi.
    Başlangıç koşullarının ürünü olan düzenlemelerin farklılığına bakarak, çözümlemeyi bu noktada bırakmak ve buradan hareketle, Hıristiyanlıkta din-devlet ayırımının olanaklılığına karşılık Müslümanlıkta din ile devletin ayrılamayacağı sonucuna varmak, yanlış olur. Elbette ki, ilk Hıristiyanların derdi, öncelikle siyasal iktidarın baskılarından, arenalarda aslanlara yem olmaktan kurtulmaktı. Hazreti İsa'nın "devlet bana karışmasın, ben de devlete" anlamına gelen yukarıdaki formülü, böyle bir gereksinmenin ürünüydü. Ama ne zaman ki koşullar değişti ve kilise kendini güçlü hissetmeye başladı, kullanılan mantık da değişti. Hıristiyanlık adına konuşanlar, "ruh bedene üstündür, öyleyse ruha hükmeden dinsel iktidar, bedene hükmeden siyasal iktidara da egemen olmalıdır" demeye başladılar. Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra, sadece "öte dünya" nın işleri değil, bu dünyanın işleri de dinin düzenleme alanına girdi. Papa'lar krallara taç giydirir oldular. Buna karşılık, Osmanlı Padişahlarına da Şeyhülislam kılıç kuşandırıyordu. Ama Papa'nın bir krala taç giydirmesi, Tanrı adına ona yönetme yetkisi verme anlamına gelirken, Şeyhülislam'ın kılıç kuşatma töreni, çoğunlukla göstermelikti. Çünkü aynı padişah, kendisine kılıç kuşatan din adamının başını da kestirebiliyordu.
    Laikliğin Hıristiyanlığa özgü bir durum olduğunu ve Müslümanlıkla bağdaşmayacağını öne sürenlerin kullandıkları temel mantığın şu olduğunu biliyoruz: "İslam dini sadece din işlerini değil, devlet işlerini ve özel hukuk alanını da düzenlemektedir, öyleyse bir İslam ülkesinde laiklik olamaz." Oysa bu sav, daha çıkış noktasında, sanıldığı kadar doğru değildir. Müslümanlık siyasal sistemle ilgili ayrıntılı kurallar getirmediği gibi, özel hukuk alanını da ayrıntılı bir biçimde düzenlememiştir. Prof. Neşet Çağatay'ın da dediği gibi; "Kuran'da hukuksal hüküm bildiren sadece elli kadar ayet vardır, gerisi ahlak kurallarıdır. Bu nedenle bu kadar az hüküm, peygamber zamanında bile yetmemiş, peygamberin kendisi de kural koymuş, görevli olarak Medine dışına yolladığı arkadaşlarına da, Kuran'da ve sünnette örnek bulunmazsa, kendi görüşleri doğrultusunda hüküm vermelerini önermiştir." "Şeriat" denilen din hukuku sadece evlenme, boşanma ve nafaka gibi konuları, yani aile hukukunu içeriyordu. O konuda bile Kuran sadece ana hükümleri koyuyuyor, ayrıntı getirmiyordu.
    Üstelik Hz. Peygamber zamanında bile Kuran'daki hükümlerin aynen uygulanmadığı oluyordu. Örneğin Peygamberin kendisi, bir borcunu öderken üstüne faiz anlamına gelebilecek bir ek yapmıştı. Hz. Ömer, savaş ganimetlerinin bölüştürülmesiyle ilgili bir Kuran hükmüne uymamıştı. Bu tür davranışların, özellikle Abbasi halifeleri arasında çok sayıda örneği vardı. Bugün İslam dinini benimsemiş olan toplumlarda çok sayıda mezhep ve çok daha fazla sayıda tarikat varlığını sürdürmektedir. Bu farklı mezhep ve tarikatlar, farklı bir İslam yorumuna ve farklı kurallara uymayı savunmaktadırlar. Her biri kendi doğrusunun "tek" olduğuna inanmakta ve diğerlerini kabul etmemekte, yanlış saymaktadır. Laikliğe karşı çıkan, İslam hukukunu uygulama savında olan toplumlarda, birbirlerinden çok farklı kural ve uygulamalara rastlanabilmektedir. Peygamberin söz ve yaptıklarından oluşan "Sünnet"in bir hukuk kaynağı olarak yetmeyeceğini savunan Kaddafi'nin, ünlü "Yeşil Kitap"ının üç cildinin hiçbir yerinde Kuran'dan söz edilmemektedir.
    Din ve devlet ilişkileri açısından Hıristiyanlığın üç model yaşadığını biliyoruz. Papaların kralları imparatorları aforoz edebildikleri uzun bir dönemde din devlete egemendi. Hemen bütün önemli devlet görevleri din adamlarınca yerine getiriliyordu. Bizans'ta ise tersi bir durum geçerliydi. Kral Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi sayıldığı için kilise kralın emrindeydi; yani devlet dine egemendi. Hıristiyanlıkta laiklik, koşulların zorlamasıyla, üçüncü bir model olarak tarihte yerini almıştır.
    Aynı üçlü din-devlet ilişkisini Türklerin Anadolu'da yaşadıklarını söyleyebiliriz. Anadolu Selçuklularında ve Osmanlının yükselme döneminde, devlet dine egemendi. Şeyhülislamlar padişahın emrindeydiler ve devlet işlerine karışamazlardı. Duraklama dönemiyle başlayan ve gerileme dönemiyle güçlenen bir süreç içinde, dinci güçler siyasal iktidara egemen olmaya başladılar. Toplumda gerilikten kurtulmak, çağa uyum sağlamak için atılan her adım karşısında din adına karar veren güçleri buldu. Atatürk'ün önderliğindeki Türk devrimi ile de, laiklik ilk kez bir islam ülkesine girmiş oldu.
    İran'da kendine özgü koşulların ürünü olan bir mollalar sınıfı vardır. Ama İslam dininde -Hıristiyanlığın tersine bir din adamları sınıfının bulunmadığını biliyoruz. Müslümanlıkta her erkek imamlık yapabilir, namaz kıldırabilir. Hiç kimsenin Tanrı ile kulu arasına girme hakkı ve yetkisi yoktur. Bir çok ilahiyatçı, bu durumun İslam dinini laikliğe daha elverişli kıldığı kanısındadır. Kuran'da bir devlet modelinin, bir siyasal modelin, bir yönetim modelinin bulunmayışı da, bu savları güçlendirmektedir.
    1998 yılında önce İstanbul ve arkasından da Abant'ta yapılan iki toplantıda birçok din adamı, ilahiyatçı, tarikat ve dinsel cemaat temsilcisi, düşünür ve yazar bir araya geldi, "İslam ve laiklik" konusu uzun uzun tartışıldı. Ve sonuçta varılan uzlaşma noktaları bir bildiri ile açıklandı. Bu bildiride özellikle şu düşünceler dikkati çekiyordu:
    "Din devleti fikri uygulanabilir, dini kaynakları olan bir kavram değildir. Din değil, Müslümanlar siyaset yapmak durumundadır. Dünya islerini düzenleme özgürlüğü insana verilmiştir, İslam dini halkın yönetimine katılımını öngörmektedir ki, bu durum demokrasi ile uyumludur, İslam'da zorlama ve dayatma kabul edilemez. Ruhban sınıfı yoktur; Allah ile kul arasına kimsenin girmesi söz konusu değildir."
    Din temeline dayalı bir devlet, ister istemez "tek doğru"yu temsil ettiğini öne sürer. Bu nedenle de, o "tek doğru"yu kendisi gibi anlayıp yorumlamayana bile hoşgörü göstermez, gösteremez. Örneğin Osmanlı Devleti, başka dinden olanlara belirli bir hoşgörü gösterip, kendi dinlerinin gereklerini yerine getirmelerine izin verdiği halde, Müslüman Türk halkına aynı hoşgörüyü göstermemiştir. On beşinci yüzyıl ortalarından başlayarak, Osmanlı İmparatorluğu'nda Türkçe Kuran "günah" sayılıp yasaklanmıştır. Oysa Türk Müslümanlarının büyük çoğunluğunun bağlı olduğu varsayılan Hanifiliğin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye göre, Kuran'ın çevirisi de Kuran sayılmaktadır. Ve Tanrı Kuran'da şöyle demektedir: "Sen Arap olduğun için biz bu kitabı Arapça indirdik. Biz her topluluğa kendi diliyle seslenen bir görevli gönderdik... Biz bu kitabı size okuyasınız, anlayasınız, buyruklarımıza, yasaklarımıza göre davranasınız diye gönderdik." Buna karşın Müslüman Türk halkı, Kuran'ı Türkçe olarak okuyup öğrenebilme olanağına, ancak laik cumhuriyet döneminde sahip olabilmiştir.
    Batı'da Hıristiyanlık adına Engizisyon işkenceleri yapıldığı ne ölçüde doğru ise, içindeki Tanrı aşkı yadsınamaz olan bir Hallac-ı Mansur'un derisinin İslam adına yüzüldüğü de bir gerçektir. Laik bir devlette, orucunu tutana, namazını kılana kimse karışamaz. Ama bir din devletinde, oruç tutmayana, namaz kılmayana, başını örtmeyene baskı yapılabilir, halta bu nedenden dolayı öldürülebüir. Örneğin Suudi Arabistan'da, dine uyumu sağlama amacıyla, halka baskı yapma yetkisine sahip bir "din polisi" bulunur. Oysa İslam dininin kendisi, din adına baskı yapılmasını yasaklamakta ve şöyle demektedir: "Eğer Tanrı isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi birden inanmış olurdu. Yine de sen, insanları inansınlar diye zorlayıp duracak mısın?"
    Laiklik dini devre dışı bırakmak anlamına gelmez; din adına baskı yapmak zor kullanmak isteyenleri devre dışı bırakmak anlamına gelir. Bu nedenle de, özgürlük ve demokrasinin ön koşulu olarak ortaya çıkar. Demokrasinin, ancak birbirlerini dengeleyen güçlerin varlığı oranında gerçekleşebileceğini biliyoruz. Din ve devlet işlerinin tek elde toplanması, başka bir deyişle, din gücü ile siyasal iktidarın birleşmesi, demokrasiyi zorlaştıran bir etken olarak ortaya çıkmaktadır. Batı'da zaman içinde devletten ayrılan kilisenin, ayrı bir güç olarak siyasal iktidarı sınırlandırmaya yönelmesi, özgürlükçü bir siyasal sistemin oluşumunu kolaylaştırmıştır. Oysa laikliği kabul etmeyen İslam ülkelerinde, demokrasiye bir türlü yaklaşılamamaktadır. Aslında İslam dininin katı ve değişmez bir yapı oluşturduğu söylenemez. Hazreti Muhammed'in kendisi, Kuran'daki hükümlerin, zamana ve yere göre değişebileceğini belirtmişti. Önce gelen bir ayetteki hükümlerin sonraki bir ayetle değiştirildiği ve hatta tamamen ortadan kaldırıldığı durumlara rastlanabiliyordu. Örneğin başlangıçla sadece içkili iken namaz kılınmayacağı hükmü getirilmişken, daha sonraki bir ayet içkiyi tümden yasaklıyordu. Bu konuda olduğu gibi kadınların, başlarının "cilbab" denilen bir tür yaşmak örtmeleriyle ilgili hüküm de, bir anlamda Hz. Ömer'in Hz. Peygamber'e önerilerinin sonucuydu: "Tanrı'ya yalvar da, bu konuda bir hüküm gelsin."
    Kadınların başlarını örtmeleriyle ilgili geleneğin çıkış noktası, İslam dininden çok öncelere gitmektedir. Sümerler'de "kutsal fahişe"lerin sokak kadınlarından ayrılmaları için başlarını örtmeleri zorunluydu. Daha sonra evli ve dul kadınlar da bu sınıfa sokuldu ve bu gelenek önce Museviliğe sonra Hıristiyanlığa girdi. Rahibeler kendilerini belli etmek için kara bir çarşaf giyiyorlardı. Dindar kişiler de kiliseye ya da sinagoga girerken başlarını örtüyorlardı. Müslümanlıkla bu kural, "özgür kadınlar"ın yine Müslüman olan cariyelerden ayırt edilmesi amacıyla, İslam dininin doğuşundan on beş yıl sonra konuldu. Üçgen biçiminde bağlanan İran kökenli türban ise, İran'da Müslümanlıktan önce var olan Zerdüşt dininin bir uzantısıydı ve Zerdüşt rahibelerinin başlarını kapama biçimini yansıtıyordu.
    Osmanlı İmparatorluğu, tarihte dinsel hoşgörünün kurumsallaştığı en önemli örneklerden birisini oluşturmuştur. Her dinsel kesim, ekonomik alanda, adalet ve eğitim alanında önemli ölçüde bir özerkliğe sahipti. Rum ortodoks patriği, Ermeni patriği, Yahudi hahambaşı protokolde önde yer alırlardı. Manastırlar vergi ve angarya bağışıklığına sahiptiler. Ama Müslüman olmayan topluluklara gösterilen hoşgörü, Sünni olmayan Müslümanlara gösterilmiyordu.
    Osmanlı devlet ve toplum yaşamında da, dinsel kurallardan çok siyasal iktidar tarafından konulan kurallar geçerliydi. Ünlü "Kanunname"nin yapımcısı Fatih Sultan Mehmet'ten, "Kanuni" adıyla tanınan Sultan Süleyman'a kadar, birçok Osmanlı padişahı gerçek bir yasa koyucuydu. Osmanlı padişahları Hac'ca gitmezlerdi. Devlet ve toprak düzenini belirleyen yasalar dinsel hukukla uyum içinde değildi. Şeyhülislamlar 16. yüzyıla gelinceye kadar devlet işlerine ve "örfi hukuk" alanına karışmazlardı. Yunanistan'dan heykel getirildiği, Gentile Bellini gibi ressamların padişahlarca korunduğu dönemler vardı.
    Osmanlı Devleti, din ve devlet işlerinde ayrımı, daha başından beri yapısal olarak somutlaştırmıştı. Sadrazam devlet işlerine, Şeyhülislam ise din işlerine bakardı. "Şeriat" hükümlerinden birçoğu ise, Osmanlı yönetimlerince hemen hiçbir zaman geçerli olmadı. Hırsızın kolu kesilmedi; "zina" yapan kadın taşlanarak öldürülmedi; alkollü içki içene sopa cezası -Dördüncü Murat dönemi dışında- uygulanmadı; faiz yasaklanmadı. Hatta bazı Osmanlı padişahları, yayınladıkları fermanlarla, o yılki faizin yüzde kaç olacağını bizzat hesapladılar. (Örneğin Birinci Ahmet, 1609 yılında faiz oranını yüzde 15 olarak ilan etmişti.)
    Gerilemeyi durdurmak isteyen Osmanlı devleti, çağdaşlaşma atılımlarına, askeri okullarla birlikte hukuk alanında başladı. 1850 yılında yürürlüğe giren ticaret yasası ile, ticaret davalarında din ve mezhep ayrımı ortadan kalkıyor ve faiz adı konularak kabul ediliyordu. Bir yıl sonra da, yeni ceza yasası ile, mezhep ve din farkı gözetilmeksizin, bütün Osmanlı uyruklarına uygulanacak hükümler yürürlüğe girdi. 1871 ve 1878'de yapılan düzenlemelerle, Müslüman olmayan halk yerel yönetimlere katılma hakkı kazandı. 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan laikliğe doğru yöneliş, 1876 Anayasası ile belirginleşti.
    19. yüzyıl başlarında görülen bir süreç de laik eğitime geçişle ilgiliydi. Dinsel temelli eğitim kurumlarının dışında, çağdaş ve laik eğitim kurumlan da çoğalmaya başladı. Giderek Müslüman olmayan azınlıklar da laik eğitime geçmek gereğini duydular. Bu ikiliğin yarattığı sonucu İlber Ortaylı şöyle özetliyor: "Osmanlı imparatorluğu, eğitimin iki tür okulda yapıldığı, bürokraside iki sınıf memurun yan yana çalıştığı (daha doğrusu birbiriyle çekiştiği), iki tür dünya görüsünün birbiriyle çatıştığı bir toplum sistemi halinde ömrünü tamamladı. Bunun idari ve sosyal hayatta yarattığı sancıları, son nesil Osmanlı aydınları çektiler."
    Atatürk laiklik ilkesini Anayasa'ya koymadan önce iki önemli adım atmıştı. Birinci adım, 1924'te kabul edilen "öğretim birliği" (tevhid-i tedrisat) yasasıydı. Bu yasa ile laik öğretim genelleşiyor ve yukarıda sözü edilen büyük sakınca ortadan kaldırılıyordu. Ama o sakıncalı durum, özellikle 1950 sonrasından başlayarak verilen ödünlerle yeniden doğmaya başladı. Atatürk'ün laikliğe gidişte attığı ikinci önemli adım ise, 1926'da gerçekleştirilen hukuk reformudur. Bu adımla, artık Türk hukuk sistemi tamamen laik bir temele oturtulmuştur.

***
    Batı'da laiklik, yukarda da anlattığımız gibi, ekonomik-toplumsal-siyasal bir süreç sonucunda ortaya çıktı ve kurumlaştı. Ama laikliğin günümüzde de "çağdaş toplumlar" için vazgeçilmez kılan iki temel neden var: 1) Dine dayalı devlet, özgür düşünceyi, bilimsel gelişmeyi, değişen koşullara uygun yeni kurum ve kuralların konulmasını zorlaştırmakta, hatta engellemekledir; 2) Dine dayalı devlet, iktidardaki "tek inanç"ın dışındaki inanç gruplarına aynı hakları tanımadığı için, farklı inançtan toplum kesimlerinin "barış içinde" yaşamaları olanağını büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır. (Din ve mezhep savaşlarını kolaylaştırmaktadır.)
    Bu iki neden, sadece Hıristiyanlığın egemen olduğu toplumlar için değil, belirli bir gelişme düzeyindeki "tüm toplumlar" için geçerlidir. Çünkü her iki nedenin de, şu ya da bu dinin içeriği ile doğrudan ilişkisi yoktur. Bu anlamda laiklik, farklı inançtan bireylerin -eşit haklara sahip- "yurttaş"lar olabilmelerinin, bir "ulus" oluşturabilmelerinin ön koşuludur. Bir "ulus" olmadan "çağdaş"laşabilen toplum ise yoktur.
    Laikliği bir "toplumsal zorunluk" olarak gündeme getiren bu iki neden, elbetteki Türkiye için de geçerliydi.
    Osmanlı Devleti'nin "yükselme" döneminde, dinsel iktidar da siyasal iktidara -yani padişaha- bağlıydı. Ama ne zaman ki durum tersine döndü ve siyasal iktidarın güç yitirmesinden yararlanan dinsel güçler etkilerini arttırdılar; "din" toplumun çağa ayak uydurmasını engelleyen bir kurum görünümü kazandı.
    Örneğin, Gutenberg'den birkaç yıl sonra Türkiye'de de ilk basımevi kurulduğu halde, bunun sadece Museviler ve Hıristiyanlar için kullanımına izin verildi. 1566 yılında, padişahın başçevirmeni Ali Bey, Tevrat ve incil'i "halk Türkçesi"ne çevirdi ve basıldı. Ama Müslüman halkın Kuran'ı kendi dilinden okuyup anlayabilmesi, ancak 1930'lardan sonra -yani laik Türkiye'de- gerçekleşebildi. Müslüman Osmanlıların da basımevini kullanabilmeleri için, Şeyhülislam ancak Gutenberg'den 270 yıl sonra fetva verdi.
    İlk gözlemevi, 1580 yılında -Şeyhülislamın fetvası ile-dine aykırı olduğu gerekçesiyle yıkıldı. Şeyhülislam Ebu Ishak İsmail Efendi, kitaplıklardaki astronomi ve felsefe kitaplarını, aynı gerekçeyle attırdı. Felsefe Osmanlıda hep zararlı sayıldı. Astronomi ve tıbbın "yararlı bilim" sayılabilmeleri için, 18. yüzyıla kadar beklemek gerekti.
    Kopernic güneş sistemini 1543'te aydınlatmıştı. Dinsel güçlerin denetimine girmiş olan Osmanlı devletinde ise, 1800'lerde bile "dünya merkezli güneş sistemi" okutuluyordu.
    Daha önce de değindiğimiz gibi; Osmanlı yönetimi başka dinden olanlara karşı hoşgörülü davrandığı halde, aynı yaklaşım Sünni olmayan Müslümanlara gösterilmiyordu. Örneğin Aleviler, ancak laikliğin kabulünden sonra, belirli bir "huzur"a kavuşabildiler.
    Peki, laikliğe karşı çıkan ve "şeriat"ı uyguladığını öne süren İslam ülkelerinde durum nedir?
    Dünyada, kendilerinin İslam dininin ilkelerine ve kurallarına göre yönetildiğini öne süren dört ülke var: İran, Pakistan, Suudi Arabistan ve Sudan. Ama bunların hiçbirisinde de "şeriat" tam anlamıyla uygulanmıyor. Uygulanamıyor.
    Şeriatı en çok uygulayan Suudi Arabistan'da, kralın varisleri şeriata göre belirlenmiyor. Ölen kralın yerine kimin geçeceğine, prensler karar veriyorlar. Suudi Bankası -uluslararası alanda- tamamen batılı kurallara göre işliyor. İran'da karısından boşanmak isteyen erkeğin "mahkeme kararı" alması gerekiyor. Yargıçlar şeriat hükümlerini kendi kafalarına göre uygulayamıyor, ancak yasama organınca kabul edilmiş yasalara göre karar verebiliyorlar.
    Bu dört ülkenin dördünde de, şeriat dışı bir siyasal sistem geçerli. Şeriat, ne ekonomide ne de siyasette uygulanıyor. Sadece o toplumların "örf ve adet"lerini etkiliyor. Alkol yasağı ve çarşaf zorunluğu gibi, bazı göstermelik uygulamaların ötesine pek geçemiyor!
    Başka bir soru da şu: Acaba laik olmayan bir toplumsal-siyasal düzende demokrasi olabilir mi?
    Köktendinciler bu soruya "hayır" yanıtını veriyor ve demokrasiyi yadsıyorlar. Cezayir İslami Selamet Cephesi'nin bir yetkilisi, açıkça "Demokrasi dinsizliktir" diyebiliyor. Bir din devletinde, değişmez "tek doğru" söz konusudur. Dolayısıyla düşünce özgürlüğüne ve demokrasiye yer olmaması doğaldır. Hatta aynı din içindeki farklı "yorum"lara bile, genellikle hoşgörü gösterilmez. Öyleyse laiklik demokrasinin ve farklı inançta olanların barış içinde bir arada yaşayabilmesinin ön koşuludur.
    Bugün Hindistan'da çok sayıda din, 24 ayrı dil ve 500'den fazla da lehçe var. Hintli uzmanlar, bu kadar farklılığın yan yana yaşadığı bir toplumda, laik devlet yapısının bir "çimento" işlevi gördüğünü savunuyorlar... Pakistan'da 1977 yılında bir askeri darbe oldu. General Ziya-Ül Hak iktidara el koydu ve "Peygamber düzeni"ni ilan etti. Laikliği yadsıyan bir yönetim kuruldu. Şiiler, sünni çoğunluğun hukukunu kabul etmeyeceklerini açıkladılar. Şeriattan kaynaklanan vergilerini hükümete değil, kendi kurumlarına ödemek istediler. Ve çatışmada çok sayıda insan öldü.
    Şerif Mardin'in de vurguladığı gibi; demokrasi, yönetenlerle yönetilenler arasında bir köprü anlamı da taşır. Oysa bugün, İslam dinine dayalı olmak savındaki devlet biçimlerinden hiçbirinde bu köprü kurulabilmiş değil. Ama iletişim örgüsünün ulusal sınırları aştığı çağımızda, "insan hakları" gibi konulan toplumların gündemlerinden "sonsuza dek" çıkarmanın olanaksızlığı ortada.
    İslam ile demokrasinin bağdaşmayacağı savının yanlışlığını Kemalist Türkiye kanıtladı. Türker Alkan'ın şu düşüncesine katılmamak ise çok zor: "Ortaçağda tüm yaşamı denetimi altında tutan Kilise'nin demokratikleşmeye ve laikleşmeye izin vermesi beklenebilir miydi? O çağlar Avrupasına bakıp, 'Demokrasi ile Hıristiyanlık bağdaşmaz' demek ne kadar abesse, şu andaki çeşitli İslam ülkelerine bakıp aynı yargıya varmak da o kadar yanlıştır."
    Petrol zengini Arap ülkeleri, parasal güce dayanarak, bir evrimi kendi içlerinde geciktirebilirler. Bu olanağa sahip olmayan Müslüman toplumlarda ise, Mısır'dan Cezayir'e kadar, yolsuzluklara, beceriksizliklere, haksızlıklara karşı bir "kitlesel zorlama" kaçınılmaz görünüyor. Durumlarından memnun olmayan kitleler, daha önce de anlattığımız nedenlerle, önce "kurtuluş"u dinsel değerlere, "Altın Çağ"ın kurallarına yeniden dönüşte arayabilirler. Ama yaşanacak düşkırıklıkları, demokratik süreçlerin ancak laik bir düzende işleyebileceği gerçeğini çok geçmeden göstererektir.
    Demokrasi ve laiklik, insanların inançlarına göre yaşamalarına, inançlarının gereğini yerine getirmelerine engel değil. Böyle bir toplumda, insanlara namaz kıldıkları, oruç tuttukları, camiye gittikleri için baskı uygulanamaz. Öyleyse köktendinci akımlar niçin laikliğe ve demokrasiye karşı çıkıyorlar? Bu sorunun da yanıtı açık: Bu akımlar kendileri için özgürlük istemiyorlar; başkalarının da kendileri gibi davranmaya zorlanması hakkını, yani başkalarının özgürlüklerinin ellerinden alınacağı bir düzen istiyorlar. O düzeni bir kez kurduktan sonra da, değiştirilmesine izin vermemeyi "doğal" sayıyorlar.
    Konuyu kapatmadan yanıtlamamız gereken son bir soru kaldı: Niçin yirmi birinci yüzyıla yaklaşırken, hâlâ, Türkiye benzeri laik-demokratik bir düzeni diğer İslam ülkeleri gerçekleştiremiyorlar? Türkiye'yi onlardan farklı kılan nedir?
    Sorunun "toplumsal yapı" ile ilgili yanıtlarını "Siyasal sistemler" bölümünde göreceğiz. Burada üzerinde durulması gereken yanı ise, dinsel ve kültürel nedenlerle ilgilidir. Sorunun Orta Asya Türk kültürü ile, Anadolu'da bulunan kültür mirası ile ve Kemalist devrim ile ilgili yanları var.
    Eski Türkler'de, göçebe koşullarının da katkısıyla oluşan, ilkel demokratik gelenekler geçerliydi. Savaş ya da sürek avı nedeniyle boylar bir araya gelince, geçici bir süre için "başbuğ" seçiliyordu. Güç doğa koşulları, bir kenarda durup sadece emirler yağdıran bir soylular sınıfının doğmasına izin vermiyordu. Kararların alınmasına herkes katılnakta, yargılamalar topluluk önünde yapılmaktaydı.
    Gene aynı dönemde Türkler arasında yaygın olan Şamanizm dini de, örneğin İslam öncesi İranlıların dini olan Zerdüşt ile karşılaştırıldığında, çok daha hoşgörülüydü. Şamanizm kadını "kutsal" sayarken, Zerdüştler kadını şeytanın yansıması gibi görüyorlardı, İslam öncesi Araplar'da kadının bir deve kadar bile değeri yokken, Türk kadını erkeğe eşitti. "Emirname"ler Hakan ve Hatun tarafından imzalanmadan yürürlüğe giremiyordu. Kadınlar elçi, kale muhafızı ve hatta devlet başkanı olabiliyordu. (Bu konuda geniş bilgi için, Bkz. Ahmet Taner Kışlalı, Siyaset Bilimi, "İslamda ve Türklerde Kadın" bölümü.)
    Türkler İslam dinini kabul ettikten sonra da, bu farklılık devam etti. Örneğin Türkistan'da Peygamber'den sonra en yüce insan sayılan Ahmet Yesevi (1093-1166), "cemiyette ve dergâhta kadın ve erkek birlikteliği"ni savunuyordu. Timurlenk'in 1404 yılında Semerkant'ta verdiği bir ziyafete, erkeklerin yanı sıra kadınların da katıldığı, Kastilya Elçisi Klaviya'nın anılarında yazılıdır. Türklerde kadının örtünmesi olayı ise, Fatih döneminden sonra Bizans'ın etkisiyle başladı. Çok kadınla evlilik ve "harem" gibi uygulamalar da, daha çok saray ve saray çevrelerinde yerleşti.
    Şeriat din demek değildir. Şeriat "din hukuku" demektir ve fıkıh ile aynı anlama gelmektedir. Bu açıdan yaklaşıldığında, Osmanlı devletinin hiçbir zaman bir şeriat devleti olmadığını söyleyebiliriz, ilahiyatçı Prof. Neşet Çağatay, "Türk Ulusu, Büyük Selçuklulardan 1050'li yıllardan beri, İslam hukukunun yani şeriatın onda birini bile uygulamamıştır" diyor. Ve ekliyor: "Şeriat toplumun uyacağı yaşam kurallarının hepsidir. Bu kuralların binde biri Kuran'da vardır. Kuran'da yer almayan öteki şeriat kuralları, Tanrı buyruğu değil, insanların sözleridir. Bu kurallar, İmam Şafii'nin dediği gibi, zamanın değişimi ile değişip durmuşlardır."
    Az sayıdaki şeriat yasasının yürürlükten kaldırılması ile ilgili uygulamalar ise, daha Kemalist Devrimden önce başlamıştı. Örneğin 1908 yılında padişahın çıkardığı bir yasa, bir yandan çok eşli evliliğe son veriyor, öte yandan kadınlara da boşanma hakkı tanıyordu. Ama işgalden sonra, Türkiye'de yaşayan Yahudi ve Katolikler işgal kuvvetlerine başvurarak, bu yasanın kaldırılmasını istediler. Çünkü kendi dinlerinde boşanma yoktu. Fransızların 1905 yılında Türkiye çapında yaptıkları bir araştırma ise, çokeşli evlilik oranının İstanbul'da sadece yüzde 5, Anadolu'da ise yüzde 8 olduğunu ortaya koymaktaydı.
    İran ile Türkiye arasındaki dinsel etki farkının bir nedenini de İlber Ortaylı vurguluyor: Çağdaşlaşma eğitime yansıdıkça, Türkiye'de "medrese çevresi ve ilmiyye sınıfı" bunun dışında kaldı ve toplum yaşamındaki eski egemen rolünü yitirmeye başladı. Oysa İran'da "ruhban sınıfı", çağdaş eğitimi de alarak yerini koruyabildi ve Şah'ın devrilmesinin ardından yönetime tamamen egemen olması zor olmadı
    Türkler Anadolu'ya yerleşirlerken, kendilerinden önce bu topraklarda yaşayan insanlar ve kültürlerle yeni bir sentez oluşturdular. Eski kültürlerinde bulunan demokratik öğelerin de yardımı ile, farklı olana hoşgörü ile bakmasını öğrendiler. Arap ve İran kökenli tarikatlar "Allah korkusu" na dayanırken, Anadolu tarikatları "Allah sevgisi" üzerine kuruldu. Mevlevîlik, Bektaşîlik, Babaîlik bunun somut örnekleriyle doludur. Aynı kökenden gelen Anadolu Alevileri ile Orta Doğu Şiîleri arasındaki ayrım ise çarpıcı ve düşündürücüdür.
    Mustafa Kemal, işte bu "farklı oluşum"un kaynaklarını değerlendirerek, laikliği de içeren "aydınlanma devrimi" ni gerçekleştirdi. Bu kültürel ve toplumsal kalıt olmasaydı, İslam ülkelerinin bugün bile gerçekleştirmeye cesaret edemedikleri bir devrim, herhalde çok daha zor olurdu.