2. ŞİDDETE DAYALI ARAÇLAR VE YÖNTEMLER


    Tarih boyunca şiddet, siyasal çatışmanın yaygın bir aracı olmasaydı, şatolara, kalelere gerek kalmaz, sarayların etrafı yüksek duvarlar ve surlarla çevrilmezdi. Devletin amacı şiddeti yok etmek değil, şiddetin yurttaşlarca birbirlerine ve devlete karşı kullanılmasını önlemektir. Devlet, gerektiğinde şiddete başvurmak tekelini elinde tutmak ister. Ama şiddet olanaklarını yitirirse, otoritesini ve etkisini de yitireceğini bilir.
    Toplumsal güçlerin birbirlerine, halka ve siyasal iktidara karşı kullandığı şiddetle, siyasal iktidarın onlara ve halka karşı başvurduğu şiddeti birbirinden ayırarak inceleyeceğiz.     İnsanları "şiddet" kullanmaya iten nedenler sadece toplumsal değil, aynı zamanda ruhsaldır. Aynı koşullar içinde bulunan bazı bireyler şiddete başvururken, bazıları tepkilerini başka yollardan göstermeyi seçerler. "Şiddetin Psikolojisi" bu nedenle konumuz açısından önem kazanıyor.
    "Siyasal şiddet" denince hemen akla "terörizm" gelir. Terörizmin anlamını, amacını, türlerini, nedenlerini ve "terörizme karşı" savaşımı da son bölüm olarak ele alacağız-

a) Toplumsal Güçlerin Kullandığı Şiddet

    Tüm siyasal rejimlerin istikrarı, siyasal iktidarın toplumdaki güç dengesini iyi yansıtmasına bağlıdır. En büyük toplumsal güçlerin temsilcileri iktidarda olduğu zaman, devlet otoritesinde bir boşluk ve rejimde de ciddi bir zayıflık söz konusu olmaz. Tersi bir durumda ise, iktidarın dışında kendisinden daha büyük bir güç bulunacağı için, iktidar otoritesini tüm topluma kabul ettirmekte güçlük çeker. Bir bunalım başlar.
    Toplumdaki güç dengesi durağan değil, değişken olduğu için, değişen güç dengesine bağlı olarak iktidarın el değiştirebilmesi, ya da yükselen toplumsal güçlerin güçleri oranında iktidarı etkileyebilmeleri gerekir. Rejimin iktidara ulaşmak ve siyasal kararları etkilemek için koyduğu kurallar buna elveriyorsa, güç dengesinin değişmesinin yarattığı bunalım rejim içinde kalır. Siyasal iktidar, yeni dengeleri yansıtacak biçimde el değiştirir. Ama rejim bu yolu tıkamışsa, siyasal iktidarın dışında daha büyük bir güç ya da güçler birliğinin oluşmasına karşın, rejimin çerçevesi bu yeni durumun siyasal iktidara yansımasını engelliyorsa, bunalım rejim üzerine kayar. Barışçı yollardan elde edilemeyen çözüm, şiddete dayalı yöntemleri gündeme gelirir. Yükselen yeni güçlerin iktidarını sağlayacak yeni bir rejim kurulur.
    Değişen toplumsal güç dengesine bağlı olarak siyasal iktidarın el değiştirmesine olanak veren rejim, sağlam ve istikrarlı bir rejimdir. Toplumsal barış, güçler dengesinin siyasal iktidara yansımasına bağlıdır. Güçler dengesindeki değişme, siyasal iktidarın el değiştirmesini gerektirecek ölçüde olmayabilir. Ama gelişen her toplumsal güce, gücü oranında siyasal iktidarı etkileme olanağı tanımayan bir rejim, toplumsal barışı ve giderek siyasal istikrarı bozacak tohumları içinde taşıyor demektir.
    Seçim, güçler dengesinin belirlenmesinde başvurulan barışçı bir yoldur. Seçimler bu amaca hizmet etmekten uzaklaştıkça, barışçı olmayan araç ve yöntemler de devreye girer Barışçı araçlar etkisini yitirdikçe, şiddete dayalı araçlar, güçler dengesinin siyasal iktidara yansıtılmasında daha çok kullanılmaya başlanır.
    Gelişmiş silahları büyük ölçüde devlet tekelinde bulunduğu çağdaş toplumlara gelinceye kadar, toplumsal güçlerin birbirlerine veya devlete karşı şiddet kullanmaları daha kolay ve dolayısıyla da daha çok başvurulan bir yoldu. Günümüzde bile bazı geri kalmış ülkelerde ya da geri kalmış bölgelerde, aşiretler siyasal ve toplumsal yaşamdaki ağırlıklarını silahlı güçleri sayesinde koruyabiliyorlar.
    Çağdaş toplumlarda, devletin elindeki şiddet olanaklarının büyüklüğü, siyasal çatışmalarda toplumsal güçlerin şiddete başvurmalarını çok zorlaştırıyor. Şiddet, ancak tüm barışçı yolların tıkandığı, hak ve düşüncelerini savunmak ya da iktidara ulaşmak için başka bir aracın kalmadığı inancının yaygınlaştığı ortamlarda etkili ve geçerli olabiliyor. Eğer ordunun bir kesimi de, bu silahlı harekete destek veriyorsa, siyasal iktidarın kısa sayılabilecek bir darbe ile el değiştirdiğine tanık olunabiliyor. Tersi durumlarda ise uzun bir iç savaş başlıyor. Muhalefetteki güçler, düzenli orduya karşı savaşımlarını kır ya da kent çeteleriyle yürütüyorlar.
    Çağdaş toplumlarda, siyasal iktidarlara karşı kullanılan şiddetin başarıya ulaşabilmesinin, büyük ölçüde ordunun durumuna bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Sovyet Devrimi, Birinci Dünya Savası koşullarının maddi ve manevi açıdan çökerttiği bir orduya karşı başarıldı. Çin ve Vietnam'da devrim, tıpkı Kemalist devrimde de olduğu gibi, ulusal bağımsızlık savaşma koşut olarak, onunla birlikte oluştu. Bağımsızlık için savaşan güçler, doğal olarak orduyla bütünleşmişlerdi, İkinci Dünya Savası sonunda Doğu Avrupa'da komünist rejimlerin kurulması, bu kez -bazı durumlarda kurtarıcı rolünü de oynayan- Sovyet ordusunun etkisiyle gerçekleşti. Dış gücün doğrudan karışmasıyla, içteki dengeler de değişti. Castro'nun silahlı mücadelesinin Küba devrimine kadar uzanması ise, Batista'nın amansız diktatörlüğünün, şiddet dışındaki bütün çözüm yollarını tıkaması sayesinde oldu. Silahlı mücadele, o ortam içinde yasallık kazandı.
    Toplumsal güçler arasındaki mücadelede şiddete başvurulmasında, bazı durumlarda doğrudan siyasal iktidarın bilinçli tutumu da rol oynayabilir. 1930'lu yıllarda, Almanya'da Nazilerin askeri yapıda örgüt kurmasına ve şiddete dayalı yöntemler kullanmasına hükümetin göz yumması, sol partilerin de kendilerini korumak için benzeri bir yola girmesine neden olmuştu. 1960'dan sonra Türkiye'deki bazı gelişmeler de aynı çerçevede değerlendirilebilir.
    Şiddete dayalı araç ve yöntemler, kuşkusuz ki silahlı savaşımdan ibaret değildir. Yasal olmayan her zorlama ve yöntemi bu sınıfa sokabiliriz. 1968'lerde çeşitli ülkelerde öğrencilerin başvurdukları "boykot ve işgaller" de bazı durumlarda şiddete dayalı araçlar olarak nitelendirilebilir, istemeyen öğrenciler de boykota zorlandıklarında, ders yapılmasına zorla engel olunduğunda, artık barışçı araçlardan söz edilemez. Çiftçilerin bir karayolunu kesip trafiği engellemeleri, göstericilerin bazı arabaları yakmaları, patlayıcı madde taşıyan yazılar asmaları da barışçı yöntemler değildir.
    Barışçı yollardan dile getirilen istek ve düşüncelere kamuoyunun ve siyasal iktidarların ilgi göstermemesi, bu tür silahsız şiddet eylemlerine neden olabilmektedir. Barışçı eylemlere önem vermeyen kitle iletişim araçları, şiddete dayalı araçlar kullanıldığında tutum değiştirebilmektedir. Şiddete dayalı yöntemler böylece özendirici olmaktadır. Filistin davasına kapalı olan gazete sayfaları ve televizyon ekranları, ancak bir dizi uçak kaçırmalar nedeniyle tutum değiştirmiştir.


b) Siyasal Iktidann Kullandığı Şiddet

    Şiddet şiddeti doğurur. Siyasal iktidara karşı şiddet kullananlar, siyasal iktidarı da kendilerine karşı şiddet kullanmaya zorlamış olurlar. Hele bu şiddet, iktidarın da ötesinde rejimin kendisine yönelmişse, tehdidin büyüklüğü ölçüsünde rejim de şiddete başvurur, iktidarı ele geçirecek güce sahip olmadan şiddet kullananlar, sonunda bir baskı rejiminin gerekçelerini ve ortamını hazırlamış durumuna düşebilirler.
    Tüm baskı rejimlerinin mantığı, Cromwell'in şu cümlelerinde gizlidir: "On yurttaştan dokuzu benden nefret mi ediyor? Eğer yalnızca onuncusu silahlı ise, bunun hiçbir önemi yoktur..."
    Siyasal iktidarın yurttaşlara karşı şiddet kullanmasını yasallaştıran baskı rejimleri, genellikle toplumsal bunalımlar sonucunda ortaya çıkar. Bu bunalımların bazıları yapısal, bazıları ise geçici iç ya da dış koşulların yarattığı bunalımlardır. Yapısal bunalımlar, özellikle toplumsal-ekonomik yapıdaki gelişmelere siyasal kurumların ayak uyduramadıkları durumlarda oluşurlar. Ekonomik ve toplumsal güçlerin el değiştirmesine karşılık, siyasal iktidar gücünü yitirmiş toplum kesimlerinin uzantısı olmayı sürdürebiliyorsa, buna olanak veren siyasal kurumlar varlıklarını sürdürmekte direniyorsa, bu bir yapısal bunalımdır. Ya eski düzeni korumak için bir baskı rejimi kurmak gerekir, ya da eski rejimi şiddet kullanarak devirenler, yeni düzen yerleşinceye kadar bir baskı rejimi kurmak zorunda kalırlar.
    Yapısal olmayan bunalımların en iyi örneğini geçici ekonomik bunalımlar oluşturur. Kitlelerin yaşam düzeyindeki gerileme, bunalımın yükünün daha çok hangi toplum kesimlerince çekileceği gibi sorunlar, baskıcı bir yönetimi gündeme getirebilir. Toplumda ortaya çıkan kargaşalıklar, ancak siyasal iktidarın şiddet kullanmasıyla dizginlenebilecek bir noktaya varabilir. Düzene karşı olanlar, bunalımın yarattığı hoşnutsuzluğu bu amaçla kullanmaya çalışırken, ayrıcalıklı toplum kesimleri de bu ayrıcalıklarını korumak için siyasal iktidarı baskı ve şiddet kullanmaya itebilirler.
    Kendi çıkarlarına yardımcı olacak baskıcı bir yönetimin oluşmasına yardımcı olmak amacıyla, bazı iç ve dış güçlerin bunalımı kışkırtmak için çaba gösterdikleri durumlar da vardır. Hazırlanan ortamdan yararlanarak ya sivil yönetimin sertleşmesi, ya da askeri bir yönetimin kurulması sağlanabilir. Demokratik kurallar içinde gerçekleştirilemeyen bazı önlemler, atılamayan bazı adımlar böylece gündeme getirilebilir. Bunalımın sorumluluğu bazı toplumsal güçlere yüklenerek, bu güçlere karşı şiddet kullanılması da bir ölçüde meşrulaştırılabilir. Siyasal iktidarların geçici ya da sürekli biçimde şiddet kullanmalarını çeşitli ideolojiler açısından da değerlendirebiliriz. Faşizme kadar uzanan sağcı ideolojiler, insanın doğuştan kötü olduğunu savunurlar. Ancak doğuştan iyi ve üstün yaratılmış olan küçük bir azınlık bu çerçevenin dışındadır. Doğuştan bencil ve vahşi olan insanın kendi başına serbest bırakılması, toplumların ve tüm olarak insanlığın aleyhine sonuçlar verir. Uygarlığın ilerlemesi, o küçük seçkin azınlığın, geniş halk kitlelerini baskı ile eğitmelerine ve gerektiğinde şiddet kullanarak iyiye ve doğruya doğru yönlendirmelerine bağlıdır. Tıpkı bir çobanın ve çoban köpeklerinin koyunları yönlendirmesi gibi.
    Böyle bir düşünce sistemi içinde elbette ki demokrasiye yer olamaz ve siyasal iktidarın meşrulaştırılan şiddetinin geçici olması düşünülemez. Çünkü eşit olarak yaratılmamış olan insanların büyük çoğunluğu kötüdür, iyi olan azınlığın onlara karşı geldiklerinde şiddet kullanması ise, bizzat onların da yararınadır.
    Solcu ideolojilerin hareket noktası ise tam tersinedir. Hobbes, "insan insanın kurdudur" derken, Rousseau, "insan iyi doğar, toplum onu bozar" düşüncesindedir. Öyleyse şiddeti insana karşı değil, onu bozan toplumsal düzene, yani toplumsal kurumlara ve alışkanlıklara karşı kullanmak gerekecektir. Bu nedenle de devletin kullanacağı şiddetin sürekli değil, geçici olması söz konusudur. Marksistlerin deyimiyle, "insanın insanı sömürdüğü, insanı yabancılaştıran" koşulların değişmesinden sonra tüm baskı ve şiddet son bulacaktır.
    Devletin kullandığı baskı ve şiddet, faşist rejimin vazgeçilmez bir parçasıdır. Oysa "proleterya diktatörlüğü"nü Marksistler, zorunlu, ama geçici bir aşama saymaktadırlar. Faşistler, toplumu insandan gelebilecek kötülüklere karşı korudukları düşüncesindedirler. Solcu bakış açısında ise, insanın toplumsal kötülüklere karşı korunması öncelik taşır. Marksistlere göre; o kötülükleri yaratan kurumların temizlenmesinden sonra, artık devlete bile gerek kalmayacaktır. Daha doğrusu devletin polisine, jandarmasına, askerine, yani baskı ve şiddet olanaklarına gerek kalmayacaktır.
    Çıkış noktasında solcu görüşe yakın olmakla birlikte, çağdaş liberal düşüncenin bu iki uç arasında yer aldığını söyleyebiliriz. Çağdaş liberaller de insanın doğuştan iyi olduğu kanısındadır ve bu nedenle de genel ve sürekli bir baskı ve şiddet kullanılmasına karşıdırlar. Ama devletin şiddet kullanmaktan tümden vazgeçmesi de düşünülemez. Çünkü her toplumda, topluma uyamayan, toplumun diğer bireylerine zarar verebilen kişiler bulunabilir. Onların varlığından hareketle bir baskı rejimi kurmak ne kadar yanlışsa, toplumu onlara karşı korumamak da o ölçüde yanlıştır.
    Konuyu kapamadan önce, araç-amaç bağlantısına da eğilmek gerekir. Şiddetin bir araç olarak kullanılması, seçilen amacı da etkiler mi? Amaç mı aracı belirler, yoksa araç mı amacı? Örneğin barışçı bir amaca, şiddete dayalı araçlardan hareketle ulaşmak olanaklı mıdır?
    Hemen tüm incelemeler, araçla amaç arasında bir uyumun bulunması gerektiğini gösteriyor. Devletin tüm baskı ve şiddet olanaklarının yok olacağı ölçüde barışçı ve demokratik bir amacı hedefleyen Lenin ve yoldaşları, o amaca ulaşmak için "geçici" bir baskı rejimini (proleterya difeititorlüğü) araç olarak seçmişlerdi. 1917'den bu yana toplum bireyi yabancılaştıran, bozan kurumlarından temizlendi, ama geçici olması gereken baskı rejimi, bir ölçüde yumuşayarak da olsa süreklilik kazandı. Daha demokratik bir aşamaya ulaşmanın belki de en büyük engelini, o amaca ulaşmak için seçilen araç oluşturdu.
    Tersi bir örneği de Batılı komünist partilerinde görüyoruz. Çıkışta Marksizm-Leninizme sıkı sıkıya bağlı olan bu partiler, her zaman açıkça söylemeseler bile ilk amaç olarak proleterya diktatörlüğüne benzer bir kurumlaşmayı öngörüyorlardı. Barışçı olmayan bu amaca ulaşmak için seçtikleri ya da kabul ettikleri araçlar ise barışçıydı, iktidara silahla değil, parlamenter demokrasi çerçevesinde, serbest genel seçimlerden yararlanarak geleceklerdi. Ama giderek araç amacı kendisine uydurdu. Proleterya diktatörlüğü hedefinden vazgeçtiklerini, sosyalizmi liberal demokrasinin kurumlarını koruyarak gerçekleştireceklerini açıktan söyleyecek bir noktaya vardılar. Seçilen barışçı araçlar, bu partilerin yapılarının ve ideolojilerinin de daha barışçı yönde değişmesine katkıda bulundu.
    Faşist ideoloji barışçı araçları baştan reddetmekte, devleti ele geçirirken de, onu korurken de şiddete dayanmayı öngörmektedir. Bir şiddet ve baskı rejimini gene şiddete dayanarak kurmak söz konusu olduğu için, kendi içinde araç, amaç uyumunu sağlamıştır. Kurduğu rejimle ideolojisi arasında bir tutarlılık vardır. Oysa aynı şeyi Marksist rejimler için söyleyemeyiz. Baskıya dayanmayan bir rejime henüz ulaşamamış olmayı, onların ideolojileriyle tutarlı olarak savunmaları zordur.


c) Şiddetin Psikolojisi

    İnsan niçin şiddete başvurur? insanı, tanımadığı insanları bile acımasızca öldürmeye iten etkenler neler olabilir?
    Tüm siyasal düşünce tarihi, aynı zamanda, iki düşünür kesimi arasındaki bir karşıtlığın tarihidir: insanların doğuştan "kötü" olduklarına inananlarla, insanların "iyi" ya da "kötü" olmalarının koşullara bağlı olduğuna inananlar arasındaki bir karşıtlıktır bu. Ama insanların doğuştan özellikleri ne olursa olsun; içinde bulundukları koşulların, "kötü" davranışların ortaya çıkıp çıkmamasında etkili olduğu da bir gerçektir.
    Erich Fromm, ruhsal kaynaklarını araştırırken, bizi ilgilendiren şiddet türlerini üçe ayırarak inceliyor: Tepkisel şiddet, ödünleyici şiddet ve "kana susamıştık."
    1.   "Tepkisel şiddet", insanın -kendisinin ya da başkasının- "yaşamını, özgürlüğünü, onurunu ve malını korumak" için başvurduğu bir şiddet türü. Tehdit edilme duygusundan, yani "korku"dan kaynaklanıyor.
    Tepkisel şiddetin de kendi içinde dört ayrı türü var.
    İnsanların -gerçek ya da görüntüde- bir "saldırı" karşısında bulundukları izlenimini almaları, onları "korunma amaçlı şiddet"e itebiliyor. Çağdaş savaşların çoğunda da, "savaş" halkın gözünde bu gerçek ile "yasallık" kazanıyor.
    Tepkisel şiddetin bir başka türü de, "engellemelerden kaynaklanan şiddet." Gereksinmelerinin karşılanması engellendiğinde, hayvanların, çocukların ve hatta ergin kişilerin saldırganlaştığını görüyoruz. Bu "yok etmek" amacına değil, "yaşamak" amacına yönelik bir saldırganlıktır. (Sevilen, gereksinme duyulan şeye bir başkasının sahip olmasının yarattığı "kıskançlık"tan kaynaklanan saldırganlık da, bu türe girer.)
    "Öç alıcı şiddet" de, tepkisel şiddet içerisinde yer alır. Fromm, bu şiddet türünü şöyle tanımlıyor: "Güçsüzlerin, sakatların, zarar görerek yıkılmışlarsa, kendilerine saygılarını onarmak için başvurabilecekleri bir tek yol vardır; 'göze göz, dişe diş' kuralına göre öç almak. Yaratıcı biçimde yaşayan bir insan hiç de böyle bir gereksinme duymaz. Aşağılanmış, incinmiş olsa bile üretici yaşama süreci ona geçmişte gördüğü zararları unutturur. Üretme yeteneği, öç alma isteğine ağır basar... En geri topluluklarda öç alma duygusunun çok güçlü olduğunu görebiliriz. Bu yüzden, sanayileşmiş ulusların en çok ezilen alt-orta sınıfları, ırksal ve ulusal duyguların odaklandığı sınıflar oldukları gibi, öç alma duygularının da toplandığı sınıflardır..."
    Tepkisel şiddet grubu içinde, bizi belki de en çok ilgilendiren şiddet türü, "inancın -ve umudun- yıkılmasından doğan" şiddettir. "Büyük ölçüde aldatılmış ve düş kırıklığına uğramış bir kişi yaşamdan nefret de edebilir. Yaşamın kötülük dolu, insanların kötü, kendisinin de kötü olduğunu kanıtlamak ister. Yaşama inanan, yaşamı seven, ama düş kırıklığına uğramış olan kişi böylece sinik, yıkıcı biri olup cikar. Yıkıcılık umutsuzluktan doğmuştur; yaşamda karşılaşılan umut kırıklığı yaşamdan nefrete yol açmıştır."
    2.   Erich Fromm, "ödünleyici şiddet'i, "ölüm sevgisi"nden daha hastalıklı bir şiddet türü olarak nitelendiriyor. Ödünleyici şiddet, "güçsüzlüğü" gizlemeye ya da güçsüzlüğü "telafi" etmeye yönelik bir şiddet türü olarak ortaya çıkıyor.
    İnsan "zayıflık, kaygı, yetersizlik" gibi nedenlerle eyleme geçemiyorsa "güçsüz "dür. Güçsüzlüğünü hissetmenin verdiği acı, ruhsal dengesini bozar. Güçsüzlüğünü kabullenememesi nedeniyle başvurabileceği iki yol vardır: Ya güçlü bir kişi veya topluluğa boyun eğip onunla özdeşleşmeye çalışmak, ya da başkalarını öldürerek yok ederek kendini kanıtlamak. Fromm bu durumu şöyle anlatıyor:
    "Yaşam yaratabilmek, güçsüz insanda bulunmayan birtakım nitelikler gerektirir. Yaşamı yok etmek içinse, yalnızca bir tek nitelik -şiddete başvurmak- yeter. Böylece kendisini yadsıyan yaşamdan öç almış olur. Ödünleyici şiddet, güçsüzlükten doğan, güçsüzlüğü ödünleyen bir şiddet türüdür. Yaratamayan insan yok etmek ister... Ödünleyici şiddet, yaşanmamış, sakat bir yaşamın sonunda doğan bir şiddet türüdür. Bu şiddet, cezalandırılma korkusuyla bastırılabilir (...), ancak insanı yaşama bağlayan koşullarla ortadan kaldırılabilir. Ödünleyici şiddet, tepkisel şiddet gibi yaşamın hizmetinde değildir; yaşamın yerini alan hastalıklı birşeydir; onun sakatlığının, boşluğunun kanıtıdır."
    3.   Erich Fromm'a göre, "kana susamışlık" da bir şiddet türü. Kişi "kan akıtarak kendisini canlı, güçlü, eşsiz ve başkalarından üstün" duyuyor. Gerçi bu daha çok ilkel topluluklarda görülen bir durum ise de, çağdaş dünyada tümden yok olduğunu da söyleyemiyoruz.
    "Öldürmek, en ilkel düzeyde en büyük sarhoşluk, en büyük kendini doğrulama yolu olur. ilkel anlamda yaşamın dengesi şöyle kurulur: öldürebildiğince öldürmek, yeterince kana doyduktan sonra da öldürülmeye hazır olmak..."
    Şiddet türlerini böylece sınıflandıran Fromm; "şiddet ya da "barış"a yatkın ruhsal yapıları da ikiye ayırıyor: "Ölüm severlik" ve "yaşam severlik."
    Ölümseverler için, gelecek değil geçmiş önemlidir. Hiç bir zaman gelecekte yaşamaz, hep geçmişte yaşarlar. Onlara göre, yalnızca iki "cins" insan vardır: Güçlülerle güçsüzler, öldürenlerle öldürülenler. "Katıksız bir ölümsever" tipinin en açık örneği ise Hitler'dir.
    "Ölümsever önderlerin etkili olmaları, sınırsız öldürme yetilerinden ve isteklerinden gelir. Onların ölümsever kişiler tarafından tutulmaları bundandır, ölümseverlerin dışında kalanlara gelince; onlar, bu kişilerden korkar, korkularının bilincine varmaktansa onlara hayranlık duymayı yeğlerler...Ölümsever kişi denetime tutkundur; denetlerken yaşamı öldürür Yaşama karşı derin bir korku duyar; çünkü yaşam, yapısı gereği düzensiz ve denetimsizdir..."
    Bir toplumda "ölümsever" kişilik yapısının yaygınlaşması ölçüsünde şiddet ve baskıyı önlemenin, hoşgörülü ve barışçı bir ortam yaratmanın zorlaşacağını söyleyebiliriz. Sağlıklı bir kişilik, "yaşam sevgisi"nin ağır bastığı kişiliktir. Kişiliğin oluşumunda çocukluk yılları belirleyici olduğuna göre; çocukta yaşam sevgisinin gelişebilmesi için en önemli koşul, onun "yaşamı seven insanlarla birlikte" bulunmasıdır, "insan enerjisinin çoğu, saldırılara karşı yaşamı savunmak, açlıktan kurtulmak için harcanırsa, yaşama sevgisi engelenir ve ölüm sevgisi güçlenir."
    Fromm, bir toplumu oluşturan bireylerde yaşam sevgisinin gelişebilmesini, en çok şu üç koşulun varlığına bağlıyor: Güvenlik, adalet ve özgürlük... Yani, toplumu oluşturan bireylerin canları ve onurlu bir yaşama elverecek "maddesel koşulları" tehlike içinde olmamalıdır. Hiçbir birey, başkalarının amaçları için "araç" olarak kullanılamamalıdır. Herkese toplumun "etkin ve sorumlu bir üyesi" olma olanağı sağlanmalıdır. Yaşama karşı ilgisini yitirmiş bir insanın "iyiliği seçebilmesinin umulamayacağı unutulmamalıdır...

***
    Son yıllarda dünyada -giderek artan ölçülerde- tanık olduğumuz "milliyetçi şiddet" ve "etnik terör" olgularının gerisinde acaba ne gibi ruhsal etkenler var?
    Her canlı kendi varlığını koruyabilmek için "çevre"ye karşı bir savaşım verir. "Dost" ve "düşman" kavramları da, bu süreç içinde ortaya çıkar, insan, varlığını koruyabilmesi açısından "engel" olarak algıladığı öğeleri "düşman", kendini "destekleyici" gördüğü öğeleri de "dost" olarak algılar.
    Yurtseverlik, üzerinde yaşanan toprakları ve o topraklarda geçerli "belirli bir yaşam biçimi"ni benimseme ve koruma eğilimidir. Oysa milliyetçilik, parçası olunan "ulus" ve "etnik grup" adına "güç ve saygınlık" kazanma amacını da içerir.
    George Orwell'e göre kendi kesiminin "aşağılanması, küçümsenmesi ya da rakiplerin övülmesi", milliyetçi kişide huzursuzluk yaratır. Bu durumdaki kişinin rahatlayabilmesi, "sert bir tepki"nin verilmesine bağlıdır. Milliyetçi kişi, kendi tarafına yapılan "zulüm" ve haksızlığa sert tepki gösterirken; karşı tarafa yapılan "zulüm" ve haksızlığı algılamakta ve kabul etmekte zorlanır.
    Etnik gruplar ise, "farklı bir kimlik" duygusunun ve bu duygunun gelecek kuşaklara aktarılmasının ürünüdür. Bu durum, bir yandan grup üyelerinin kaynaşmasını ve dolayısıyla grubun devamlılığını sağlarken, öte yandan, diğer gruplardan ayırarak geleceğini tehlikeye sokar. Çünkü bir grubun varlığını sürdürebilmesi için, aynı zamanda "düşman"a gereksinmesi vardır. Gerçek ya da "varsayılan" düşman, grup içi dayanışmayı ve birliği kolaylaştırır. Birey, genellikle grup içinde "kendi özelliklerini yitirir" ve "grubu grup yapan özelliklere göre" davranır.
    Birey, içinde bulunduğu grubun değerini abartmak, kendi yeteneklerini ve gücünü "askıya almak" eğilimi içine girer. Freud'a göre, "insan güçlü bir önder tarafından yönetilen güçlü bir grup içinde olmak isteyen düzensiz bir hayvandır". Birey, önderi "yüceltirken" kendisini "yetersiz" olarak algılar.
    Unutmamak gerekir ki; etnik grup içindeki "ortak kimlik" duygusu, bireyin "zedelenen benliği"ni koruyan duygusal bir işlevi de yerine getirir. Düşman grup "psikolojik olarak bir uzaklıkta tutuldukça" etnik grubun kaynaşmasını sağlar. Ama "düşmanın bize benzediğini" düşünmek bunalım yaratır. Varlığını sürdürmek isteyen grup, aradaki "küçük" farklılıkları büyütmek, hatta yeni farklılıklar yaratmak arayışı içine girer.
    "Etnik şiddet"e katılma eğiliminin en çok gençler arasımla bulunmasının bir nedeninin de ruhsal olduğunu söyleyebiliriz. Ergenlik çağındaki en önemli sorunlardan birisi, "ben kimim" sorusundan kaynaklanıyor. Yanıtı bulamamak ya da "net" bir yanıt verememek, bunalım yaratıyor. Örneğin Almanya'da yaşayan Türk ailelerin çocukları, bu bunalımı aşabilmek ve dolayısıyla "açıkça farklı" bir kimliğe sahip olabilmek için, "dinci" ya da "aşırı milliyetçi" gruplar içinde daha kolaylıkla yer alabiliyorlar.
    Güneydoğu'daki "etnik terör" olgusunun gerisinde de, bu ruhsal etkenden söz edilebilir. Özellikle askeri yönetim dönemlerinde artan "Kürt kültürel kimliği" üzerindeki baskıların, öncelikle gençler üzerinde "olumsuz" etki yaptığı acıktır. Buradaki "direnme", bir tür "kişiliğini savunma" doğal mekanizmasının ürünüdür. Ancak "bireysel kimlik" karşısındaki tehdidin kalkmasından sonra da "savunma mekanizmaları"nın sürmesi durumunda, sağlıksız bir ruhsal durumdan söz etme olanağı vardır.
    "Siyasal psikoloji" alanında uzman olan Prof. Vamık D. Volkan, "etnik duygu" oluşup yerleştikten sonra, onu değiştirmenin çok güç, hatta bazen olanaksız olduğunu öne sürüyor. Etnik kimliğin değiştirilmesi yönünde baskıların artmasnın, etnik grubun kendi kimliğine daha sıkı bağlanması sonucunu yarattığını ve gerekirse "ölmeyi göze alabilecek" noktaya gelinebildiğini anlatıyor. "Farklılığı koruma "nın önemini vurgulayan şu örneği veriyor:
    "Kıbrıs Türk ve Rum çiftçileri, siyah pantolon ve siyah gömlek giyerlerdi. Bellerine biri kırmızı, biri mavi kemer takardı. Gerginlik durumunda, her iki toplum da, renklerini değiştireceklerine ölmeyi göze alırlardı. Bu mantıksız görünen şey yaşamın gerçeğidir. Burada psikolojik durumun insan davranışlarını nasıl yönlendirdiğini açıkça görmekteyiz."

ç) Terörizmin Sosyolojisi

    Latince kökenli terör sözcüğü, "büyük korku" ya da "korkudan titreme" anlamı taşır. Terörizm ise, "siyasal şiddet" ve "yıldırıcılık" anlamında kullanılır. Toplumun -ve dolayısıyla toplumu yönetenlerin- direncini kırmak için "ortak korku yaratmak", daha doğrusu "dehşet salmak" amacına yöneliktir.
    Terörizm, "zayıf" olanın seçtiği bir tür "siyasal şiddet" biçimidir. Terörist -zayıf olduğu için- kendini gizler. Beklenmeyen bir anda ve beklenmeyen bir yerde "vurup kaçmaya" çalışır. Çünkü devletin güvenlik güçleri, sayıca ve silahça kendisinden üstündür.
    "Adi şiddet"te, amaç bir varlığa zarar vermek ya da onu yok etmektir. Oysa terörist için, şiddet bir amaç değil "araç"tır. Örneğin sıradan bir katil, bir insanı "ölmesini istediği için" öldürür. Terörist içinse, önemli olan o insan ya da insanlar değil, onları öldürdüğü zaman toplumda yaratacağı etkidir. Bir trene bomba koyduğunda, trende kimlerin olduğu, ölecek olanların kimliği "doğrudan" bir önem taşımaz. Bu nedenledir ki; şiddetsiz terör olmaz, ama her şiddet de terör değildir. Atilla Yayla'nın da altını çizdiği gibi; "terör eylemlerinde, psikolojik sonuçlar fiziksel hedeflerden çok daha önemlidir".
    Terörizm "hesaplı" bir şiddettir. Amacı olabildiğince çok insan öldürmek değil, kitlelerin "eylemlerinden etkilenmesini" sağlamaktır. Kitlelerin "dehşete" kapılmasını, bir umutsuzluk içinde "teröristin isteklerine boyun eğilmesi" nden başka çare olmadığını düşünmesini sağlamaktır.
    Tarihteki ilk terörist grupların, MÖ 73-66 yılları arasında yaşamış "Sicarii"lere kadar uzandığını biliyoruz. Romalılara karşı savaşım veren Sicariiler, düşmanlarını işlek yerlerde öldürdükten sonra kalabalığa karışıp kayboluyorlardı. Manastırları ve Kudüs'ün su kanallarını yıkıp, buğday ambarlarını yakmışlardı. Tefeci senetlerini ve devlet arşivlerini ortadan kaldırmışlardı.
    Ama çağdaş anlamı ile terörizmin kurucusunun Hasan Sabbah olduğu söylenebilir. Selçuklu döneminde terörü "sistemli bir araç" haline getiren Hasan Sabbah (1049-1134), Batıni tarikatının kurucusuydu. Korkunun düşünce ve mantık süreçlerini bozarak, insanları sürüleştireceğini anlamıştı. Mustafa Coşturoğlu'nun deyimiyle, "insan öldürmeyi bir sanat" yapmıştı.
    Sabbah, örgütünün üyelerini dokuz aşamalı bir deneyim ve eğitim süzgecinden geçirerek seçiyordu. Katı disiplin içinde, verilen buyruğa uyarak "düşünmeden" ölüme atılmak temel ilkeydi. Hasan Sabbah, disipline uymadı diye, kendi oğlunu bile acımasızca öldürmüştü. "Kurtarılmış bölgeler" deyimini ve "vur-kaç" taktiğini terörizme kazandıran da oydu. Amacına ulaşmak için, Haçlı Ordusuna bile yardım etti. Kendi başlattığı terörü sürdürebilmek ve ona taban kazandırabilmek için, devleti de halka karşı benzer yöntemler kullanmak zorunda bırakmaya çalışıyordu. Amacı, devleti halkın gözünde "zalim" konumuna iterek, kendi yaptıklarını yasallaştırmaktı. En değerli vezirleri öldürtüyor ve böylece, devletin kendi kendisini bile koruyamadığını halka göstermeye çalışıyordu.
    Günümüzden yaklaşık 9 yy. önceki terörizmin ilke ve yöntemleriyle çağdaş terörizm arasındaki benzerlikler çarpıcıdır.
    Devletin de "terörü bastırmak" amacıyla zaman zaman benzer yöntemler kullandığını ve buna "devlet terörü" denildiğini biliyoruz. Özellikle demokratik olmayan siyasal sistemlerde daha yaygın olarak bu uygulamaya rastlanmakla birlikte; "terörizm" denince asıl akla gelen, devlet ve sivil halka karşı kullanılan "sistemli şiddet"tir. Bu açıdan terörü, amaçlarına ya da eylem alanlarına göre sınıflandırmak olanaklıdır.
    Terörün amacı, var olan toplumsal-ekonomik-siyasal düzeni yıkıp, yerine "daha ileri" bir düzen kurmak ise, bu "solcu" ya da "devrimci terör" olarak adlandırılır. Amaç kurulu düzeni korumak ya da "geriye dönük" bir düzen oluşturmak ise, verilen ad "sağcı terör"dür. "Dinci terör" de genellikle bu çerçeveye girer. Terörizmi amaca göre sınıflandırmada üçüncü grubu da "etnik terör" oluşturur. "Bölücü terör" ise "etnik terör"ün bir türüdür. (Ermeni terörü gibi, "bölücü" olmayan etnik terör de vardır.)
    Eylem alanlarına göre de, terörü "kır terörü" ve "kent terörü" olarak ikiye ayırabiliriz. Birinci türden terör, daha çok geri kalmış ülke ve yörelerde rastlanılan bir terör türüdür. Özellikle sarp dağlar ve ormanlarla kaplı yöreler, "kır terörü "ne elverişli bir ortam oluştururlar. "Kent terörü" ise, daha çok gelişmiş ülkelere ve gelişmiş yörelere özgü bir terör türüdür. Aslında terör kendisini sadece kır ya da kent ile sınırlamaz. Ama ülkenin ve toplumun koşulları, bu iki terör türünden birisine daha uygun bir alan yaratabilir.
    Kentler sadece çok küçük " hücre "lerin terörist eylemlerine uygundur. Oysa uygun koşullarda, kırsal kesimde büyük çeteler ve kamp yerleri varlıklarını sürdürebilirler.
    Hangi türden olursa olsun, terör örgütünün varlığını sürdürebilmesi, öncelikle iç ve dış desteklere bağlıdır, içte belirli bir toplumsal destek "önkoşul"dur. O devletin zayıflamasını isteyen dış güçlerin desteği ise, olayın boyutlarının belirlenmesinde rol oynar. Eğer dış destek komşu devletlerden geliyorsa, ayrı bir önem taşır. Çünkü böyle bir destek, terör örgütüne sığınma kolaylığı ve dolayısıyla daha geniş hareket serbestliği sağlar.

***
Terörizmde ideolojinin ve kültürel etkenlerin rolü nedir?
    Terörizm üzerinde uzmanlaşmış birçok araştırmacı, sağ ve sol terörizm arasında temelde bir fark olmadığı kanısında. Hangi ideolojik kesimden olursa olsunlar, teröristlerin inançları arasında "karmaşıklık, soyutluk ve esneklik" açısından benzerlikler bulunduğuna inanıyorlar.
    Örneğin, ister sağcı ister solcu teröristin gözünde "düşman" benzer bir görünümdedir: Kişiliği ortadan kaldırılmış bir varlıktır. Düşman, teröristin gözünde, çoğunlukla "insan" bile değildir. Bu nedenle de, öldürürken fazla düşünmez. Ama yaptılarını haklı gösteren bir "iç bilinç" gereksinmesi vardır.
    Solcu teröristler açısından, haklılaştırma sorunu, devletin zayıf ve savunmasız topluluklara yaptığına inandığı haksızlıklara bağlanır. Onlar açısından, terörist eylem, bu haksızlıkların intikamını aldığı için yasaldır. Ama eylemlerin istenilen sonuçları sağlamadığını -ve çoğunlukla, o savunulan kesimlerin bile desteğini değil tepkisini çektiğini- görmek, teröristleri bir süreç içinde "somut gerçekler"den uzaklaştırır.
    Örneğin Kızıl Tugaylar, başlangıçta Milano'daki kitle taşımacılığı benzeri toplumsal sorunlarla ilgileniyorlardı. Giderek, emekçilere yapılan haksızlıkların intikamı için şiddete yöneldiler. Kendilerini haklı göstermek için, soyut ideolojik gerekçeler kullanıyorlardı. Oysa yukarıda sözünü ettiğimiz süreç, zamanla onları somut hedeflerden uzaklaştırıp "kör terör"e iterken; hareketin yasallığını kanıtlamak için başvurulan ideolojik gerekçeler de "entelektüel içerikten yoksun, kaba ve aptalca" hale geldi. Artık kurbanlar "belirli bir kötülük ile ilgili değil "di. Amaçlar daha az gerçekçi, daha çok duygusal oldu.
    Sağcı teröristler ise, eylemlerini "halk"la bağlantı kurarak haklı göstermek gibi bir çabayı fazla göstermezler. Onlar "yasallaşma"yı ya tarihte ya da doğa üstü güçlerde (dinsel inançlar dahil) ararlar.
    Martha Crenshavv -hangi ideolojiden olursa olsun- terörist için dünyanın ikiye ayrıldığını söylüyor: "iyi" ve "kötü." iyiyi terörist örgüt temsil eder. Kötü ise devlet ve onu destekleyen toplumsal sınıflardır. Kötü, çok daha güçlüdür:
    "Teröristler, kendilerini, üstün bilinç ve duygu sahibi seçkinler olarak görürler, öyle ki, bu seçkin kitle, yalnızca gerekli ve yasal şiddete başvurmakta ve son zafer kendilerine tarihin güçlerince garanti edilmektedir. Ahlaki hedefler, sol için halkın özgürlüğü, sağ içinse düzenin, geleneksel ve yaşamsal değerlerin onarılması, yerine konmasıdır. Her iki kanadın ortak ahlaki görevleri, çürümüş bir devlet ve toplumu tasfiye etmektir... Tanım gereği, kurbanlar sistemin ajanlarıdır."
    Teröristi yönlendiren asıl etkenin ideoloji olmadığını gösteren çok sayıda araştırma var. "Teröristler önce belirli inançlar geliştirirler ve ardından uzlaştırılabilir kuramların parçalarının seçimi yoluyla bu inançları haklı göstermenin yollarını ararlar. En çekici düşünceler, bireysel şiddeti haklı gösteren, yeniden doğuşçu anlatım yapılarını kapsayanlardır. ideoloji, bu inançları örgüt dışındakilere anlatmak için kullanılır."
    Çağdaş teröristlerin "en ideolojik olanları" sayılan Alman teröristleri bile "derlemeci"ydiler. Sol ideolojilerin kendilerine uyan yanlarını birleştiriyor, "en gerçekçi öğeleri" dışarda bırakıyorlardı, ideolojinin teröriste hizmeti, "kendilerine uymazlığı giderek artan bir gerçek"ten onu uzak tutmak oluyordu. Onun için "tarih" bir aldatmaca idi. Var olan "gerçek" düzeltilemeyecek kadar kötü olduğu için yok edilmeliydi. "Uzlaşma" ise "ihanet"ti.
    Bazı dinlerin içeriğinin terörizmi kolaylaştırdığı savları da "çok" geçerli değil. Örneğin Müslümanlığın ve Yahudiliğin, "yeniden doğuşçu" bir "öte dünya" inancına dayanması nedeniyle, "ölümü göze alma"yı kolaylaştırmasına dikkati çekenler var. Ama bu konudaki araştırmalar da; bu iki dinden teröristlerin, asıl inançtan "sapma" ve "çarpıtma"yı temsil ettiklerini ortaya koyuyor.
    İrlanda terörizmi ve Katoliklik bugün eş anlamlı sayılıyor. Oysa İngiliz yönetimine karşı başkaldıran ilk önderleri protestandı... Petrol zengini Arap ülkeleri, İsrail'e karşı siyasal ve askeri bir başarı kazanamadılar. Ama "batılılaşma ve laikleşme" görüntüsü ile "ahlaki çürüme" üst üste geldi. İran'da Humeyni Devrimi ile çözümün "saf inanca dönüş"te olduğu izlenimi doğdu...
    Kültürel öğelerin en çok rol oynadığı terör türü ise, "etnik terör"dür. (Bu kitabın yazıldığı tarihte dünyada 102 "etnik" çatışma olması, sorunun yaygınlığını ve önemini gösteriyor.) Yunanca kökenli "etni" sözcüğü Türkçede "budun" (kavim) anlamına gelir. Dil, töre ve kültürel nitelikleri aynı olan, boy ve soy bakımından birbirine bağlı topluluk demektir.
    Etnik terörle ilgili ve onun için anlamlı konular, uzak geçmişte ya da "vaat edilen gelecek"te bulunabilir. Geçmiş teröristi içinde yaşadığı gerçeğe bağlayan önemli bir güç işlevi görür. Örneğin Ermeni terörünü anlayabilmek için, o geçmişin ürünü olan kültürel değerlerin bilinmesi gerekir. Ermeniler, geçmişte yaşandığına inandıkları bir "ortak haksızlık"ın anısını paylaşırlar. "Soykırım" ve "Vartan'ın kahramanlık efsanesi"ne yönelik duygu ve inançları anlamadan, Ermeni teröristini anlamak olanağı bulunmadığını öne süren araştırmacılar vardır.

***
Teröristi yönlendiren bireysel etkenler nelerdir? Terörist "gerçeği" nasıl algılar?
    Bu soruların genel düzeydeki bazı yanıtlarını "Şiddetin Psikolojisi" ile ilgili alt bölümde de bulabilirsiniz. Ama teröristin kendine özgü "bireysel nedenleri"ni ayrıca incelemekte yarar var.
    Bir kere, terörist genellikle kendisini bir "saldırgandan çok bir "kurban" olarak algılar. Şiddetin asıl sorumlusunun "düşman" olduğunu; şiddet eyleminin bireysel bir "tercih" değil, tarihsel bir "zorunluluk" olduğunu düşünür. Kendi özgür iradesi dışında, yüce bir otoritenin askeri olarak hareket ettiğine inanır. Yoldaşları öldürüldüğü ya da tutuklandığı zaman, kendisini yaşadığı ve özgür olduğu için "suçlu" hissedebilir.
    Terörizm üzerinde araştırma yapanlar arasında; gençlerin terörizme kaymasında, ergenlik çağının kaçınılmaz bir parçası olan "oğulların babalara karşı tepkisi"nin de rol oynadığını savunanlara rastlıyoruz. Kendini "aşağı ve aciz" gören genç, "iyi"yi savunmak için giriştiği savaşı, kendisini "yüceltme"nin bir aracı olarak görebilir. Kendi "acizliğine duyduğu öfke", devletin temsil ettiği otoriteye yöneltilebilir. Crenshaw bu konuda şöyle diyor:
    "Olumlu, toplumsal olarak kabul edilebilir bir kimlik edinmeyi başaramamış olan bireyler, kendilerine 'kötü' ya da 'en istenmeyen' olarak sunulan rolleri benimserler. Esasen, olumsuz bir kimliğin benimsenmesi, ailenin ve toplumun reddi demektir."
    Alman teröristleri arasında yapılmış bir araştırma; gençlerin terörizme kaymalarında, bunalımlı dönemlerde "ailenin ve toplumun" yeterli destek vermemesi yüzünden gelişme güçlüğü ve acı çekilmesinin rol oynadığını ortaya koydu. Önemli bir bölümü eksik ya da dağılmış ailelerden geliyordu. Terörist örgüt, ailenin boşluğunu dolduruyordu. Kendilerine bağımsız bir kimlik oluşturamayan bu gençler örgüt içinde "kolektif" bir kimlik buluyor ve bir anlamda rahatlıyorlardı.
    Bazı uzmanlara göre, teröristler ikiye ayrılabilir: "Babalarının dünyasını yıkmak" isteyenler ve "ana-babaları incitenlerden intikam almak" isteyenler. Etnik teröristler ise, daha çok kendilerini "tehdit edilen kültürel kimliğin bekçileri" olarak algılarlar.

***
Terörizme karşı ne yapmalı?
    Terörizme karşı verilen savaşımda öncelikle göz önüne alınması gereken üç temel noktadan sözedilebilir: 1) Tek başına silahlı savaşım hemen hiçbir zaman terörü sona erdiremeyeceği gibi, terörün silahsız çözümü de yoktur. Bir uzmanın deyimiyle, "Hiçbir ödün teröristi tatmin etmez.") 2) Gerçek dünya ile "teröristin dünyası" arasında büyük fark vardır. Teröristin inançları ile gerçek olaylar ve olgular arasındaki "çelişkiler" somutlaştıkça, teröristin direnci azalır. 3) Terör grubunun inançlarını değişirmeye çalışmak yanlıştır. Ancak tek tek teröristler üzerinde etkili olunabilir. Bir bütün olarak grubun değişebilmesi çok zordur.
    Teröristin istemlerini kabul etmek, "şantaj"a boyun epmek anlamına gelir. Ve yeni terörist eylemleri özendirmekten başka bir işe yaramaz. Ama silah ve şiddet karşısında toplumun boyun eğdiğini göstermek ne kadar yanlış ise; terörü yaratan ortamın değişmesi için gerekli "demokratik" adımları atmaktan kaçınmak da, o ölçüde hatalıdır.
    Resmi ya da özel kitle iletişim araçlarının terörizmle ilgili tutumu da, teröre karşı savaşımda önem taşır. Haberler doğrulara dayanmalı, ama şiddet eylemleri teröristlerin bir "başarı"sı ya da toplum açısından bir "panik" havasında sunulmaktan kaçınılmalıdır. Terörü en çok özendirecek anlatım biçimi ise, terörizmin bir "savaş" olarak nitelendirilmesidir. Böyle bir nitelendirme, teröristin kendisine ve "dava"sına olan saygısını arttıracaktır.
    Teröristin direnme gücünü kıran iki temel etken vardır: Temel inançlarına yönelik kuşkular duymaya başlaması ve silahlı savaşımın başarısızlığa "mahkûm" olduğu bilincine varması... Terörizmle ilgili haber ve yorumlar şu üç noktayı vurguladığı ölçüde -bu amaca yönelik olarak- etkili olurlar: 1) Terörizm "masum kurbanlar"a zarar verir; 2) Terörizmle hedeflenen amaca varılamaz; 3) Barışçı yollar, siyasal amaçlara ulaşmada daha etkili ve saygındır.
    Son olarak şunu söyleyebiliriz: Terörizm, giderek toplumdaki "demokratik iletişim kanallan"nı tıkar ve bir kutuplaşmaya neden olur. Mantığın değil duyguların öne çıktığı böyle bir ortamda, geniş kitleler gençlikle devletin yanında yer alır ve "en sert önlemler"in destekçisi kesilirler. Bu koşullar -özellikle demokrasi deneyimi az olan toplumlarda- "baskı rejimleri"nin oluşumuna çok elverişlidir.