BİRİNCİ KISIM

Siyasal Çatışmada Araçlar



Siyasal çatışmada kullanılan araçları, şiddete dayalı olanlar ve şiddete dayalı olmayanlar biçiminde ikiye ayırarak inceleyebiliriz. Para, sayı ve örgüt, kitle iletişim araçları ikinci gruba girerler. Siyasal çatışmada amacına ulaşmak için yumruktan, sopadan başlayarak en gelişmiş silahları ve en gelişmiş şiddet yöntemlerini kullanmaya insanların niçin başvurduklarını incelemek ne kadar ilginçse, şiddet yolunun sonuçlarına eğilmek de o ölçüde önemlidir. Bu vesileyle, siyasal yaşamdaki araç-amaç ilişkisine de değinmiş olacağız.

1. ŞİDDETE DAYALI OLMAYAN ARAÇLAR

    Çoğulcu demokrasinin, sermaye ile emek arasındaki dengeyi hedeflediğini, iki tarafa eşit katılma olanakları sağladığı ölçüde sağlıklı işleyebileceğini öne sürenler vardır. Bu savaşımda para işverenin, sayı ve örgüt ise işçinin gücünü oluşturur. Kitle iletişim araçlarına ise, işçi ve işveren dahil, tüm toplum kesimlerinin gereksinmesi bulunur. Özellikle demokratik rejimlerde, farklı çıkar ve görüşlerin ağırlık kazanmasında, siyasal kararları etkilemesinde, kitle iletişim araçlarının önemi büyüktür.

a) Para

    1848'lerin Fransasında Lamennais şöyle haykırıyordu: "Konuşabilmek hakkını kullanabilmek için altın gerekiyor, hem de çok altın. Biz ise yeterince varlıklı değiliz. Yoksullara susmak düşüyor.!" O dönemde, düşünceleri yaymanın hemen tek yolu yazılı basındı. Gazete çıkarmak ve çıkan gazeteyi yaşatabilmek için gerekli parasal kaynaklara sahip olmayanlar açısından, düşüncelerini savunabilmenin zorluğu bu cümlelere yansımıştı.
    Paranın siyasal çatışmadaki önemi yadsınamaz. Para, kitle iletişim araçlarını etkilemenin ya da onları doğrudan ele geçirmenin yolu olduğu gibi, ülkeyi yönetenleri ve o yönetenleri seçenleri doğrudan etkilemenin de olanaklarını sağlar.
    Paranın sadece, ticaretin ve sanayinin egemen olduğu çağdaş toplumlarda siyasal yaşamı etkilediğini sanmak aldatıcıdır. Kapitalizmden önceki dönemlere gidildiğinde de, servet sahiplerinin siyasal ağırlıklarının fazlalığı açıktır. Ama derebeylik döneminde, topraksoylular servetin önemini açıktan vurgulamaktan, onu ön plana çıkarmaktan hoşlanmıyorlardı. Silahı, iyi dövüşmeyi, silahlı güçlere sahip olmayı, siyasal güç kazanma açısından daha önemli sayıyorlardı. Oysa yeterli serveti bulunmayanların kaleleri, şövalyeleri, dolayısıyla da siyasal etkileri olamazdı.
    Ticaret ve sanayinin ekonomiye egemen olmasıyla birlikte, servete açıktan verilen önem de arttı. Para ön plana çıkmaya başladı. Zamanla, parası olanlar kendi görüş ve çıkarlarını savunanların adaylığını destekleyip, onların seçim masraflarını karşıladılar. Seçilmiş olanları, servetin sağladığı olanaklarla etkilemeye çalıştılar. Kamu bürokrasisindeki işlerini gördürmek için benzer yollar kullandılar. Kitle iletişim araçlarını kullanarak halka da etki yapmayı istediler. Hatta kendi görüşlerine uymayan hükümetler işbaşına geldiğinde, hükümetleri ekonomik açıdan güç duruma düşürecek, başarısız gibi gösterecek yolları denediler.
    Türkiye'nin en geri kalmış bölgelerinde, eski toplumsal yapının henüz tamamen çözülmediği ortamlarda, büyük toprak sahiplerinin siyasal etkileri çarpıcıdır. Servete ek olarak, kuşaklar boyu süren servetin sağladığı saygınlık, onlara büyük bir siyasal ağırlık kazandırmıştır. Çağdaş toplumlarda seçmen davranışları genellikle istikrarlı olduğu halde, "ağa"nın parti değiştirmesiyle birlikte oyların yönünün büyük ölçüde değiştiği bölgeler, giderek azalmakla birlikte vardır.
    Para, etkisini, basit seçmenden başlayarak en yüksek karar sahiplerine kadar gösterebilir. Servet sahipleri, gazetelere yalnızca ürünlerini satmak için reklam vermezler. Gün olur, kendi düşüncelerini satmak için de reklam verirler. Hatta gazete sayfalarını kiralayarak, paralı ilanlar yoluyla hükümete bile savaş açabilirler. Amerikan geleneği olan bu yöntemin örnekleri, 1979 yılı ilkbaharında kendi toplumumuzda bile görülmüştür.
    Para silahı, belirli partilere veya belirli siyaset adamlarına destek sağlamak için de kullanılabilir. Parti kurmak, tüm yurda yayılan bir örgüt oluşturmak, pahalı seçim kampanyalarını yürütmek için ciddi parasal kaynaklara gerek vardır. Kişiler ya da çıkar grupları, para yardımı yaparken elbette ki kendi çıkarlarına göre hareket ederler. Bu nedenle de, servet ve sermaye sahibi kişilerin görüşlerine yakın olan partiler kolaylıkla parasal destek sağlayabilirken, sol eğilimli partiler üyelerinin ödentileri sayesinde bu eksikliklerini gidermeye çalışırlar.
    Para yardımını yapanın, sonunda bunun karşılığını istememesi beklenemez. Bunun bir adım ötesi ise, kişisel rüşvete girer, isteğe uygun bir kararın çıkması için verilecek rüşvet herhangi bir kamu görevlisine olabildiği gibi, bir milletvekili ya da bakana da olabilir. Bakanlara kadar uzanan skandallara yalnız geri kalmış ülkelerde değil, köklü demokratik geleneklere sahip, gelişmiş ülkelerde de rastlanabilmektedir. Kapalı baskı rejimlerinde ise, bu tür rüşvet olaylarının gizli kalması daha kolay olduğu için, daha sıklıkla başvurulması olasılığı yüksektir.
    Yasama organındaki çok önemli bir oylamayı etkilemek, bir hükümeti düşürmek, ya da başka eğilimlerde bir hükümet oluşumunu kolaylaştırmak için de para doğrudan bir silah olarak kullanılabilir. Oylamaya katılmayacak veya partisinden istifa ederek başka bir partiye geçecek milletvekilinin çok şeyi değiştirebileceği ortamlar vardır.
    Marksistlerin önemli bir kısmı, para kimde ise siyasal iktidarın da onda olacağı görüşündedir. Bu nedenle de, kapitalist bir sistem içinde gerçek bir demokrasinin var olamayacağı inancını savunurlar. Kapitalist kuramcılar ise, paranın siyasal etkisini doğal ve hatta sağlıklı saymak eğilimindedirler. Çalışkan ve yetenekli olan herkes para kazanabilir ve siyasal yaşamda etkili olabilir. En akıllı, en çalışkan, en yeteneklilerin bu yoldan etkisinin artması ise toplumun yararınadır. Serbest rekabete dayalı düzenin erdemleri elbette ki siyasete de yansıyacaktır.
    Para silahını dengeleyecek diğer araçları hemen sonra göreceğiz. Ama servet sahibi olmanın akıl, bilgi, yetenek ve çalışkanlığa bağlı bulunduğu görüşünün gerçekleri her zaman yansıtmadığını vurgulamak gerekir. Kapitalizmin oluşum dönemi için geçerli olabilecek bu sav, giderek koşullara ters düşmüştür. Babalarından servet devralanlarla, işe sıfırdan başlayanlar arasında da bir serbest rekabetin var olamayacağı anlaşılmıştır.

b) Sayı ve Örgüt

    Nasıl ki para; servet sahiplerinin, işveren kesimlerinin siyasal mücadeledeki en önemli silahı ise, sayı ve örgüt de işçilerin ve onun da ötesinde geniş halk kitlelerinin gücünü oluşturur. Serveti olan her kişi, tek başına bile siyasal yaşamda etkili olabilir. Ama ücretli ya da dar gelirli toplum kesimlerinin siyasal yaşamda ağırlık taşıyabilmeleri, sayılarına ve örgütlenme düzeylerine bağlıdır. Teker teker hiçbir ağırlık taşımayan bu kişiler, kalabalık örgütler oluşturduklarında siyasal kararları etkileyebilirler. Hatta kendilerinden yana siyasal iktidarların ortaya çıkmasını sağlayabilirler.
    Çoğulcu bir demokraside para işveren için ne ise, örgüt de işçi için odur. Sağlıklı bir güç dengesinin oluşabilmesi, iki tarafın da elindeki mücadele aracını eşit koşullarda kullanmasına bağlıdır. Paranın siyasal amaçla kullanılmasına kapıları açarken, örgütlenmeye sınırlar getirirseniz, denge bozulur. Servet sahipleri siyasal yaşamda ağır basmaya başlarlar. Çıkarlarını ve görüşlerini yeterince savunamayan toplum kesimleri ise bunalıma itilmiş olur. Toplum çalkantılara gebe hale gelir.
    Varlıklı toplum kesimlerinin oluşturdukları kadro partileri, az sayıda üyeden oluşan komitelere dayanıyordu. Çünkü birkaç topraksoylu ya da kentsoylunun bir araya gelmesiyle, partinin masraflarını karşılamak olanaklıydı. Oysa benzeri bir olanağı kendilerinden yana partilere sağlayabilmeleri için, onbinlerce dar gelirlinin küçük ödentilerinin üst üste konması gerekiyordu.
    Sendikalar ve kitle partileri, emekçi ve dar gelirli kitlelerin siyasal yaşamdaki ağırlıklarının artmasında iki önemli aşamayı oluşturmuştur. Grev ve toplu sözleşme hakkı sendikaların, oy hakkının genişlemesi ise, kitle partilerinin gücünü arttırmıştır. Sendikaların ve benzeri meslek örgütlerinin partilerle doğrudan ilişki kurmalarıyla da, para gücünün karşısına bir sayı ve örgüt gücü çıkmıştır. Çoğulcu demokrasiler işte bu dengenin üzerinde durabilmektedirler. Özgürlükler bu denge ölçüsünde gerçeklik kazanabilmektedir.
    Sayı ve örgüt gücü, savaş teknolojisinin çok geri olduğu, teke tek çarpışmanın savaşların sonucunun belirlenmesinde baş rolü oynadığı dönemlerde, uluslararası siyaset alanında çok önemliydi. Ama kitlelerin asker olarak önem taşıdığı o dönemlerde, sayısal çokluk iç siyasette fazla bir ağırlığa sahip değildi. Siyasal çatışma, hemen yalnızca seçkinler arasında oynanan bir oyun gibiydi. Zamanla savaş teknolojisi geliştikçe sayının dış siyasetteki önemi azalırken, tersine iç siyasetteki önemi arttı. Tüm yurttaşlara eşit oy hakkının tanınmasıyla da, bu önem doruk noktasına vardı.
    Bir görüşe göre; her bireyin tek oya sahip olduğunu bir siyasal rejimde, sayı gücü para gücünden daha büyük ağırlığa sahip olmaktadır. Sağcı hükümetler bile, iktidarlarını koruyabilmek için geniş halk kitlelerinin istem ve eğilimlerine öncelik tanımak zorundadır. Karşıt görüş ise, halkı etkileyecek kitle iletişim araçlarının para sahiplerinin denetiminde olduğunu, bu nedenle de oyların onların çıkarları doğrultusunda yönlendirileceğini savunmaktadır.
    Geniş halk kitlelerinin yeterince bilinçli ve örgütlü olmadıkları ortamlarda, para gücünün siyasal çatışmada belirleyici olması beklenebilir. Ancak, sendika, kooperatif, dernek ve nihayet siyasal partiler aracılığıyla örgütlenmiş, küçük ödentilerin biraraya gelmesiyle belirli bir parasal güç oluşturmuş kitleler söz konusu olduğunda durum farklıdır. Sayısal çokluk, ancak bilinçli ve örgütlü olduğunda toplumsal ve siyasal bir güce dönüşür. Yoksa, örneğin tek işveren karşısında tek işçinin, tek tüccar karşısında tek küçük çiftçinin hiçbir ağırlığı olamaz. Siyasal çatışmanın yalnızca seçkinler arasında geçtiği dönemlerde, bilinçsiz kalabalıkların zaman zaman kendiliğinden oluşan ayaklanmaları bile, onlar lehine hemen hiçbir şeyi değiştirmemiştir.
    Sayı mı yoksa örgüt mü daha önemlidir? Bu soruyu, örgütsüz çokluğa karşı örgütlü azlığın daha etkili olacağı biçiminde yanıtlayabiliriz. Bunda birincinin bilinçsiz, ikincinin bilinçli olmasının da rolü büyüktür.
    Günümüz toplumlarında, kitleler örgütlendikçe varlıklı toplum kesimleri de örgütlenmek gereğini duymaktadır. Örgütlenenin siyasal yaşamda daha etkili olduğunun görünmesi, örgütlenmemiş toplum kesimlerini de örgütlenmeye zorlamaktadır. Siyasal çatışma, artık örgütlerarası bir çatışmadır.

c) Kitle iletişim Araçları

    Demokratik olsun olmasın, bir rejimde etkili olmak isteyen siyasal güçler açısından, kitle iletişim araçları her zaman büyük önem taşır. Çoğulcu bir demokraside, halkın genel çıkarlarının ekonomik gücü elinde bulunduran azınlığın özel çıkarlarına feda edilmemesi, kitle iletişim araçları üzerinde ikincilerin doğrudan ya da dolaylı bir denetim tekeline sahip bulunmamasına bağlıdır. Paranın sayıya, ya da başka bir deyişle sermayenin emeğe egemen olmaması, kitle iletişim araçlarının konumuna bağlıdır.
    Düşünce özgürlüğü, düşüncelerini yayabilme olanakları bulunmadığı zaman fazla bir anlam taşımaz. Siyasal güçlerin, kitlelere ulaşabilmek, kendilerine yandaş bulabilmek için kullanabilecekleri araçların sayısı, günümüzde üçtür: Yazılı, sözlü ve görüntülü basın; yani gazeteler, radyo ve televizyon. Örneğin büyük açıkhava toplantıları, daha önceden bunlar aracılığıyla ortam hazırlanmadıkça ve daha sonra gene bunlar aracılığıyla değerlendirilmedikçe fazla bir anlam taşımayabilir. Yapsalar bile, etkileri geçici olur.
    Kapalı baskı rejimlerini bir kenara bırakırsak; çoğulcu bir demokrasi, yalnız birbirinden farklı partilerin bulunmasını değil, kitle iletişim araçlarının da birbirinden farklı ellerde olmasını gerektirir. Çoğulculuk, kamuoyunu oluşturacak araçların da çoğulcu olmasını gerekli kılar. Bunlar üzerinde devletin tekeli olduğunda açık bir baskı rejimi söz konusu iken, özel kişilerin tekeli oluştuğunda örtülü, dolaylı bir baskı rejimi akla gelebilir. Demokrasi sadece görünüşte kalır. Yeni düşüncelerin yayılması, yeni toplumsal güçlerin siyasal yaşamda ağırlığını duyurması zorlaşır.
    Demokratik bir toplumda her isteyen gazete çıkarabilir. Ama gelişen teknolojinin gerekleri başta olmak üzere, birçok koşul, böyle bir girişimi her geçen gün daha pahalı kılmaktadır. Georges Burdeau'nun da dediği gibi; "Sermayesi olanlar düşünceleri seçebilirler, ama düşünceler sermaye bulamazlar." Dar gelirli toplum kesimleri, biraraya gelerek belirli bir sermaye oluştursalar bile sorun çözülmüş sayılmaz. Çünkü günümüzde bir gazetenin satış fiyatı, onun maliyet fiyatının çok altındadır. Demokratik ülkelerde gazeteler özellikle özel ilanlar ve reklamlar sayesinde yaşar ve kazanç sağlarlar. O reklamları verenler çoğunlukla özel girişimlerdir. Onlar da, kendi çıkarlarına ters düşünceleri savunan yayın organlarını desteklemek istemezler.
    Serbest rekabete dayalı böyle bir iletişim ve haber alma sisteminin ne sonuç verdiğini Duverger şöyle özetliyor: "Çoğulcu bir rejimde kitle iletişim araçları devlet karşısında özgürdür, ama para karşısında özgür değildir. Kapitalist iletişim, normal zamanda yurttaşları uyutmak, galeyan halinde olduklarında da onları kışkırtmak eğilimindedir. Oysa normal zamanda yurttaşları uyanık tutmak, kızgınlığa kapıldığında da yatıştırmak gerekir."
    Sermaye sahipleri, ya doğrudan kendileri gazete çıkarabilir, ya da özel ilanlar yoluyla gazeteleri etkilemeye çalışabilirler. Kendileri gazete çıkardıklarında, bu siyasal amaçlı olabileceği gibi, ticari amaçlı da olabilir. Bazı örnekleri Türkiye'de, de görüldüğü gibi, yüksek tirajlı gazeteleri satın alarak, onları kamu yönetimi üzerinde bir baskı aracı gibi kullanıp kendi ekonomik girişimlerini daha rahatlıkla yürütmeyi de deneyebilirler.
    Birçok batılı ülkede ve bu arada Türkiye'de de, basında belirli bir tekelleşme eğiliminin göze çarptığını söyleyebiliriz. Tekelleşme olmadan da yazılı basın sermaye çevrelerinin etkisine bu ölçüde açıkken, bir tekelleşmenin durumu daha da ağırlaştırdığı, çoğulcu demokrasi açısından tehlike yarattığı savunulabilir. Ama bu gelişmeyi dengeleyebilecek başka süreçler gözden uzak tutulmamalıdır.
    Bütün yüksek tirajlı yayın organları tek elde toplanmadıkça, aralarında belirli bir rekabet olacak ve büyük kitle örgütlerinin etkinliklerine ve düşüncelerine ister istemez belirli bir önem verilecektir. Örneğin milyonlarca yandaşı bulunan bir sol partinin düzenlediği büyük bir açıkhava toplantısına gereken ilgiyi göstermeyen büyük bir yayın organının, o eğilimdeki okuyucusunu uzun süre koruyabilmesine olanak yoktur.
    Sol eğilimli, yüksek tirajlı bir gazeteye işveren çevrelerinin ilan vermeyecekleri iddiası da tartışmalıdır. O gazete tirajı oranında ilan atamayabilir, ama onun okuyucu kitlesine malını satmak isteyen sermaye çevrelerinin onu tümden yok sayması da olanaksızdır. Öte yandan, parasal baskılarla bir gazetenin yayın siyasetini değiştirmenin beklenen sonucu vermediğini kanıtlayan birçok örnek gösterebiliriz. Yayın organının yönünde yapılan hızlı ve köklü değişiklikler, okuyucunun bilinci ölçüsünde tiraj kaybına neden olur. (12 Mart döneminde Cumhuriyet Gazetesi ve 12 Eylül döneminde de YANKI Dergisi bu tür yönetim ve doğrultu değişikliği geçirdiğinde, tirajlarmdaki hızlı farklılaşma çarpıcı olmuştur.)
    Demokrasilerde yurttaşların doğru seçim yapabilmeleri, doğru bilgi edinmelerine bağlıdır. Yazılı basının yüksek tiraj ve çok kazanç peşinde koşarken bu işlevi yeterince yerine getirememesi beklenebilir. Önemsiz bir cinayet, bir film ya da sahne sanatçısının özel yaşamı, falanca ülke prensesinin çocuk yapması, geniş kitlelerin ilgisini çekmek için şişirilerek, büyük fotoğraflar ve başlıklarla verilebilir. Halkın sevinç ya da kızgınlıkları, gene aynı amaçla kışkırtılabilir. Hiç yoktan siyasal kahramanlar yaratılabilir. Verilen bilgilerle halka bir tür çocuk muamelesi yapılabilir. Bu, bazılarının öne sürdükleri gibi, bilinçli ve kasıtlı bir uyutma taktiğinin değil, daha çok okuyucu ve kazanç sağlama arayışlarının sonucudur. Bunu dengeleme görevini de, genellikle radyo ve televizyon yayınları üzerinde güçlü bir etkiye sahip bulunan devlet yüklenir.
    ABD dışında, radyo ve televizyon yayınlarının da tümden özel kesimin elinde bulunduğu bir ülke yoktur. Kamunun elindeki radyo ve TV ile özel kişi ve kuruluşların elindeki yazılı basın çok zaman bir denge oluşturur. Böyle bir denge içerisinde, yanıltıcı bir haber siyaseti izleyen yayın organının etkisi azalacaktır. Örneğin Demokratik Parti iktidarı 1954-60 yılları arasında radyoyu fazla tek yanlı kullandığında, bu güçlü silahın zamanla işlemez hale geldiği görülmüştür. Buna karşılık, siyasal iktidarın etkisine büyük ölçüde kapalı, özerk bir kamu kuruluşu konumundaki İngiliz BBC radyo ve televizyonu çok büyük bir etkiye ve saygınlığa sahiptir. Sezer Akarcalı'nın da vurguladığı gibi; 2. Dünya Savaşı sırasında, "Almanya, savaşın başlarındaki ilerlemesi yenilgiye dönmeye başlayınca, moral yükseltmek için abartılı haberleri ön plana çıkarınca, Alman halkının savaş hakkında doğru haberler alabilmek için BBC'yi dinlediği bilinmektedir."
    Kitle iletişim araçları üzerindeki sıkı denetim çağdaş baskı rejimlerinin en büyük özelliklerinden birisini oluşturur. Ama güdümlü bir basının ilginçliği ve dolayısıyla da etkisi kendiliğinden azalır. Almanya'da Nazilerin iktidarının ilk yıllarında gazete satışlarındaki büyük düşüşler dikkati çekmişti. Türkiye'de de, yarı askeri yönetimlerden demokrasiye geçişlerde hep tirajlarda yükselişler oldu. Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama hemen her iktidar, elindeki olanakları kullanarak basını denetlemek, yönlendirmek ister. Yandaş basına yardım, muhalif basına baskı eğilimleri gene 1954-60 döneminde Türkiye'de çok belirgindi. Kâğıt ve matbaa mürekkebi tahsislerinde, resmi ilanların denetiminde yanlı davranılması yetmeyince, hukuksal baskı yollarına başvurulmuş, ama beklenen sonuç elde edilememişti. Hapse giren gazeteci sayısı arttıkça, halkın resmi bilgilere güveni de azalmıştı.
    Nazi rejiminin propaganda sorumlusu Göbbels, "Hıristiyanlık etkili, çünkü iki bin yıldır aynı şeyi tekrarlıyor" demişti. Kapalı rejimlerin tek merkezden yönetilen yayınları tatsızdır, ama belirli bir ölçüde etkilidir. Hep aynı şeyi duyan insanlar, giderek onun dışında bir doğrunun bulunabileceğini bile unuturlar. Böylece, düşünen kafaların oluşturduğu çok küçük bir azınlık dışında, büyük çoğunluğun beyni yıkanabilir. Bu nasıl ki o sistemin mantığı gereğiyse, çoğulcu bir kitle iletişimi de özgürlükçü demokrasinin mantığı gereğidir.
    Demokratik toplumlar, içte haber kaynaklarının çoğulculuğunu sağlıklı bir kamuoyu oluşumunun vazgeçilmez koşulu sayıyorlar. Oysa uluslararası kamuoyunun oluşumunda birkaç dev haber ajansının tekelinin söz konusu olmaya başladığı, özellikle bir kısım geri kalmış ülke tarafından öne sürülüyor. Uluslararası haber akışının bazı büyük devletlerin yararına olarak zaman zaman yanlı bir biçimde yürümesine karşı çözümler aranıyor.
    "Dördüncü güç" sayılan kitle iletişim araçlarının, önemini günümüzde de koruduğunu ve hatta arttırdığını söyleyebiliriz. Çünkü çağdaş toplumda insan birbirinden kopuk parçalar gibidir. Bu nedenle de çok daha kolay etkilenebilir bir konumdadır; dolayısıyla da kitle iletişim araçlarının etkisine karşı çok daha korumasızdır.
    Konuyu noktalamadan önce, bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Kendi yayın organında kendi çıkarlarını doğrudan savunmak yerine, bağımsız görünen bir yayın organını aynı amaçla kullanmak genellikle daha etkilidir. Basını para ile denetlemek, çağdaş tarih boyunca hep denenmiştir. (Örneğin Abdülhamit II'nin Paris'te yayınlanan 17 gazeteye el altından para dağıttığını biliyoruz. Amaç, hakkında olumsuz yazı yazılmasını engellemekti, içerde devlet zoru ile sağladığını, dışarda para gücü ile sağlamıştı.)