Ferenc Molnar
PAL SOKAĞI
ÇOCUKLARI


TÜRKÇESİ: ZEYYAT SELİMOĞLU

Can Yayınları 2000
web sayfası: http://www.canyayinlari.com
E-posta: yayinevi@canyayinlari.com

Ön KapakFerenc Molnar, 12 Ocak 1878'de Budapeşte'de doğdu, 1 Nisan 1952'de New York'ta öldü. Molnar, eski başkent Budapeşte'deki kent yaşamından kesitler alıp güldürü öğesi katarak yazmaya başladı. İlk romanı, elinizdeki Pal Sokağı Çocukları'dır. 1907'de yazdığı bu roman büyük bir ilgiyle karşılandı. Hemen hemen bütün dünya dillerine çevrildi, dünya çocuklarının elinden yıllarca düşmedi. Dünya çocuk edebiyatının klasikleri arasına giren Pal Sokağı Çocukları'nda yazar,Arka Kapak kentin iki ayrı kesiminde oturan iki çocuk topluluğunun serüven dolu kavgasını anlatır. Yiğitlik, korkaklık, kalleşlik, özveri ve onur gibi insanın değişmeyen evrensel özellikleri bu romanın kahramanları olan çocuklarda ustaca işlenmiştir. Romanlarıyla olduğu kadar tiyatro oyunlarıyla da ünlenen Ferenc Molnar'ın ilk oyunu Şeytan'dır (1907). Hukuk öğrenimi gören yazar, gazeteciliği seçti ve Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş muhabiri olarak çalıştı. Ünlü oyunları Liliom (1909), Kuğu (1920) ve Kırmızı Değirmen'dir (1923). Müzik (1908) başlığı altında derlediği öyküleri Macar edebiyatının başyapıtlarından biridir. Yoksul kesim, bu ünlü yazarın yapıtlannda çok ustaca işlenir. Yaşamının son yıllarını Amerika'da geçirdi ve orada öldü.



BİRİNCİ BÖLÜM


    Saat bire çeyrek vardı. Okulun fizik laboratuarındaki deney masası üzerinde yürütülen uzun ve başarısız deneylerden sonra, gerilim dolu an gelip çatmış, deney lambasının renksiz alevinde zümrüt yeşili, hoş bir ışık belirmişti. Öğretmen, böylece aleve yeşil bir renk verecek kimyasal bileşimi gerçekleştirmiş oluyordu. Başarısını kanıtlayan bir işaretti bu. Dediğim gibi, saat bire çeyrek kala, işte bu anlı şanlı başarı anının tam ortasında, komşu evin avlusundan yükselen bir laterna sesi, sınıfın havasını değiştiriverdi.
    Oldukça sıcak bir Mart günüydü. Pencereler ardına kadar açılmıştı. Laterna sesi, hafîf bahar rüzgarıyla, sınıftan içeri doluyordu. Şen şatır Macar halk şarkılarından oluşan bu ezgi, laternadan yükseldiği için olacak, hemen hemen bir marş ya da az buçuk bir Viyana valsi havasındaydı. Hani bütün sınıf, makaraları koyverse yeriydi. Aslında tek tük gülenler de olmadı değil. Deney lambasında neşeyle ışıldayan yeşil çizgi, ancak ilk sıralardaki birkaç çocuğun dikkatini çekebilmişti. Ötekiler, küçük komşu evlerin damlarının göründüğü pencereden dışarı bakıyorlardı. Bütün gözler, öğle güneşinin altında ışıldayan uzaktaki kilise kulesinde, kuledeki saatin yelkovanında, gönülleri ferahlatarak bire doğru yaklaşmakta olan saatin yelkovanındaydı. Dışarıya kulak verdiler mi, müzikle birlikte birtakım yabancı sesler de geliyordu. Atlı tramvayın çan sesleriyle birlikte, laternanın çaldığından bambaşka hava tutturan hizmetçi kızın şarkısı işitiliyordu. Bütün sınıfa bir canlılık gelmişti. Kimileri sıraların altındaki kitaplarını karıştırıyor, düzensever öğrenciler yazı kalemlerinin uçlarını siliyorlardı. Boka, kırmızı meşinle kaplanmış olan mürekkep akıtmayacak biçimdeki hokkasını kapatmaya çalışıyordu. Bu hokka, mürekkep damlatmazdı, ama cebe sokulmamak koşuluyla... Çele de, kitap yerine geçen not kağıtlarını topluyordu. Çele, oldum olası süse, cakaya düşkün bir çocuktu. Öbür öğrencilerin yaptığı gibi yanında sürüyle kitap taşımazdı. Yanına yalnızca en gerekli kağıtları alır, onları da dikkatle bütün ceplerine dağıtırdı. En arka sırada oturan Çonakoş, sıkkın bir su aygırı gibi, ağız dolusu esnemeye koyulmuştu. Vays, sırayla bütün ceplerini tersyüz ediyor, saat ondan on üçe kadar parça parça kopararak yediği küçük beyaz ekmeğin kırıntılarını temizliyordu. Bu arada Gereb de, ha kalktım ha kalkıyorum dercesine, sıranın altında ayaklarını sürtüp duruyordu. Barabas'a gelince, o da kucağına muşambasını yaymış, kitaplarını büyüklüklerine göre diziyordu. Kitapların dizilmesi bitince, elindeki kayışla öylesine sıkı sıkı bağladı ki kitapları, altındaki sıra gacır gacır öttü. Kendini iyice zorlamış olan Barabas'ın yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Uzun sözün kısası, herkes kendi bildiğince, sınıftan çıkıp gitmenin hazırlığı içindeydi. Dersin beş dakika sonra biteceğini umursamazmış gibi görünen tek kişi, öğretmendi. Yumuşak bakışlarım sınıftaki çocukların üzerinde şöyle bir dolaştırdı:
    - Ne var, ne oluyor?
    Bütün sınıf derin bir sessizliğe büründü. Sinek uçsa duyulacaktı neredeyse. Barabas elindeki kayışı gevşetti. Gereb ayaklarını sürtmeyi kesti. Vays dışarı çıkardığı cep astarını yeniden içeri soktu. Çonakoş eli ağzında, esnemeyi bitirdi. Çele kağıtlarını toplamayı bıraktı. Boka kırmızı hokkasını telaşla cebine soktu. Ne gariptir ki, hokka cebe girdiğini duyar duymaz, güzelim mavi mürekkebini sızdırmaya başlamıştı bile.
    - Ne oluyorsunuz? diye tekrarladı öğretmen. Ama çocuklar yerlerinden kıpırdamıyorlardı bile. Öğretmen pencereye dönüp dışarıya şöyle bir baktı: Laternadan yükselen ses, okulmuş, disiplinmiş bana vız gelir der gibi sürüp gidiyordu. Oğretmen yine de laterna sesinin geldiği yöne sert sert baktı.
    - Çengey, pencereyi kapat!
    Çengey, ufaklık Çengey yerinden fırladı, yüzü her zamanki gibi ciddiydi. Gidip pencereyi kapattı.
    Tam bu sırada, oturduğu sıradan eğilen Çonakoş, küçük, sarışın bir çocuğa fısıldadı:
    - Dikkat Nemeçek!
    Nemeçek, önce arkasına, sonra da yere bir göz attı. Küçücük bir kağıt top, yuvarlanarak ona doğru yaklaşıyordu. Yerden aldığı kağıt topu açtı. Kağıdın bir yüzünde şu yazılıydı: "Boka'ya ilet!"
    Bunun yalnızca adres olduğunu, asıl mektubun kağıdın öbür yüzünde yazılı olduğunu biliyordu Nemeçek. Ama dürüst bir çocuk olduğundan, kendine yazılmamış bir mektubu okumazdı. Zaten şimdiye kadar da hiç okumamıştı. Kağıdı, yeniden top gibi yuvarlayıp, bir fırsatını buldu, sıraların arasından uzanan yola doğru eğildi, kısık bir sesle,
    - Dikkat Boka, dedi.
    Şimdi Boka'nın da gözleri yerde, bu türden haberleri ileten her zamanki trafik geçidindeydi. Kağıt top, yuvarlana yuvarlana gelmişti bile. Kağıdın öbür yüzünde -sarışın Nemeçek'in kendine saygısından ötürü okumadığı yüzünde- şu yazılıydı: "Genel kurul toplantısı saat üçte. Başkanlık seçimi, arsada. Lütfen duyurun!"
    Kağıdı cebine sokuşturan Boka kitapları tutan kayışı iyice sıktı. Okul zili çalmaya başlayınca, dersin bittiğini öğretmen de anlamıştı artık. Deney lambasını söndüren öğretmen, ertesi günün ödevlerini verdi, laboratuara geçti. Bu laboratuarın kapısı ne zaman açılsa, doldurulmuş hayvanlarla kuşların camdan gözlerle baktıkları, bir köşeden de sessiz, vakur, sır küpü ve dehşet kumkuması, sararmış bir insan iskeleti görülürdü.
    Sınıfın fizik laboratuarını boşaltması bir dakika bile sürmedi. Sütunlarla süslenmiş büyük merdivende bir koşuşmadır başladı. Bu türden koşuşmalar, ancak gürültülü patırtılı kalabalık arasından öğretmenlerden biri boy gösterince yatışırdı. Sanki bir anlığına frenlere basılır, ortalığa bir sessizlik çöker, ama öğretmenin köşeyi dönmesiyle birlikte gürültü yeniden başlardı.
    Kapıdan fırlayan çocukların kimileri sağa, kimileri sola saptı. Bir öğretmenle karşılaşmaya görsünler, kasketleri hemen havalanıyordu. Güneş altındaki sokakta yorgun ve aç koşuyorlardı. Kafalarındaki sersemlik, sokaktaki canlı ve neşe dolu kalabalıkta yavaş yavaş durulmaya başlamıştı. Özgürlüklerine kavuşmuş küçük tutsaklar örneği, temiz bahar havası ve ılık güneş altında, gürültülü kent içinden geçerek, arabaların, atlı tramvayların, caddelerin, mağazaların arasından, evlerinin yolunu tutuyorlardı.
    Çele, komşularının kapısı önünde, kozhelva pazarlığına girişmişti bile. Helvacı, fîyatlarını artırmıştı. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, kozhelvanın bir ölçeği bir lira eder. İzlenen yol da şudur:
    Helvacının küçük bir satırı vardır; işte bu satırla, o kocaman, bembeyaz ve fıstıklı kozhelva yığınından bir vuruşta ne kadar keserse kessin, o parçanın fiyatı bir liradır. Büyük kapı önündeki bütün satışlarda bilirim, hep budur, bir liradır. Örneğin, çubuğa geçirilmiş üç kuru erik, üç yarım incir, üç şeftali, üç yarım cevizin fiyatı da -hem de şıraya banılmış olması şartıyla- yine bir liradır.
    Arpa şekeri olsun, ayı şekeri olsun, yine bir liraya satılır. Yeryüzünün görüp görebileceği şu en lezzetli çerezin 'öğrenci yemi'nin külahı bile bir liradır. Neler bulunmaz ki o çerezin içinde. Fındık mı istersiniz, kuşüzümü, kuru üzüm, şeker, badem mi, keçiboynuzu kırıntısı, sokak süprüntüsü, sinek mi? Bir liraya satın aldığın 'öğrenci yemi' işte böylece sanayi, bitki ve hayvanlar dünyasının ürünlerinden en zengin çeşitleri bir araya getirip sunar.
    Çele'nin pazarlık etmesinin nedeni, helvacının fiyatları artırmış olmasıydı. Ticaret, yani kazanç tehlikeye düşünce fiyatların yükseldiği, ticaret yasalarından anlayanların öteden beri bildikleri bir şeydir. Örneğin, Asya'dan gelen çayın fiyatı yüksektir. Neden mi? Çünkü bu çayı getiren kervanların eşkıya yatağı yerlerden geçmesi gerekir de ondan. İşte bu rizikoyu biz Batı Avrupalılar, cebimizden ödemek zorundayızdır. Helvacının tam bir tüccar kafasına sahip olduğundan kuşku duyulmazdı. Onun, okul yakınında satış yapmasını yasaklamak niyetindeydiler. Kovulacağını çok iyi biliyordu adamcağız. Önünden geçen öğretmenlere, şekerlerinin arasından tatlı tatlı gülümseyip dursa da, kendisini gençliğin düşmanı gibi gördüklerinden hiç kuşkusu yoktu. "Ceplerindeki bütün parayı bu İtalyana kaptırıyor çocuklar," diyordu öğretmenler. Okulun yanı başındaki bu ticaretin pek de uzun ömürlü olmayacağını anlayan İtalyan da ha babam fiyatları artırıyordu. Er geç yerinden olacaksa, hiç değilse iyi bir karla ayrılmalıydı buradan. Çele'nin yüzüne bakıp şöyle dedi:
    - Bugüne kadar her ne alırsan bir liraydı. Bundan böyle ne alırsan iki liraya.
    Bu sözleri, ona yabancı gelen dilde zar zor söylerken küçük satırını sallayıp duruyordu. Gereb, Çele'ye fısıldadı:
    - Kasketini çıkarıp bir vursana şekerlere! Çele hayran kalmıştı bu öneriye. Şaka dediğin böyle olurdu işte, harikaydı doğrusu. Bir vuruşta darmadağın edebilirdi şekerleri, çocuklar da zevkten dört köşe olurlardı.
    Gereb, kulağının dibinde şeytan gibi fısıldayıp duruyordu boyuna:
    - Hadi vursana kasketini yahu, soyguncunun daniskası bu herif!
    Çele kasketini çıkardı.
    - Güzel kasketçiğim, dedi bocalayarak. Bu işin yürüyeceği yoktu böyle. Gereb yanlış adama başvurmuştu. Çele gerçekten de süse düşkün, cakacının biriydi.
    - Kasketine mi kıyamıyorsun yoksa? diye sordu Gereb.
    - Evet, dedi Çele. Korktuğumu sanma. Korkak falan değilim. Kasketime acıyorum, o kadar. İspat edeyim istersen? Senin kasketini ver, vurayım şekerlere.
    Gereb bu sözün altında kalacak çocuk değildi. Doğrusu, düpedüz hakaretti bu. Köpürdü.
    - Kendi kasketimle vurmasını ben de bilirim. Bu herif soyguncu diyorum sana. Korkuyorsan çekil git!
    Ve savaşa hazır olduğunu gösteren bir davranışla, kasketini çıkardı başından. Niyeti, kasketini tatlılarla şekerlemelerle dolu bacaklı sehpanın üzerine fırlatmaktı.
    Tam bu sırada, arkadan uzanan biri elini yakaladı. Erkeksi bir sesti:
    - Ne yapmak niyetindesin? diye sordu. Gereb, dönüp baktı. Boka, arkasındaydı.
    - Niyetin ne? diye sordu Boka yeniden. Yumuşak, ağırbaşlı bir tavırla Gereb'in yüzüne baktı.
    Gereb, eğiticisinin keskin bakışlarını üzerinde duyan bir arslan gibi homurdandı önce, sonra yatıştı, sustu. Kasketini yeniden başına geçirip omuz silkti.
    Boka hafif bir sesle,
    - Adamı rahat bırak, dedi. Yürekli olmak hoşuma gider, ama böylesi saçma. Gel benimle.
    Gereb'e elini uzattı. Eli mürekkep içindeydi. Mürekkep hokkası, içindeki koyu mavi mürekkebi rahat rahat Boka'nın cebine sızdırmış, Boka da olan bitenden habersiz, elini cebinden çekip çıkarmıştı. Pek de üzerinde durmadılar bunun. Boka elini duvara sürerek temizledi.
    Boka, Gereb'in koluna girdi, aşağıya doğru yürüdüler. Cakacı küçük Çele geride kalmıştı. Geri püskürtülmüş bir asinin üzüntüsü içinde, kısık bir sesle İtalyana şöyle dediğini duydular:
    - Eh, madem bundan böyle ne alırsak iki lira, bana iki liralık kozhelva ver bakalım.
    Bunu söylerken bir yandan da küçük, yeşil para cüzdanına el atmıştı. İtalyan gülümsüyor, yarın fiyatı üç liraya çıkarsam nasıl olur acaba, diye düşünüyordu belki de. Hayal kurmak diye buna denirdi işte. Tek bir altının yüz altın değerinde olduğunu düşünmek gibi bir şey. Helvacı, satırını kozhelvanın üzerine indirip kestiği parçayı bir kağıda sardı. Çele kötü kötü baktı helvacıya.
    - Bu ne yahu? Eskiden verdiğinden de az bu! İşleri yolunda giden İtalyan, işi iyice yüzsüzlüğe vurdurmuştu artık. Sırıtarak karşılık verdi:
    - Ee, daha pahalı demek, daha az demektir. Sonra, yeni bir müşteriden yana döndü. Bu yeni müşteri alacağı dersi öğrenmiş, iki lirayı avucunda hazırlamıştı bile.
    Helvacı, küçük satırını beyaz helva topağına indirdi. Satırı kullanırken, masallardaki cellatlardan farkı yoktu. Hani o masallarda küçücük baltalı cellatlar vardır, küçücük adamların ceviz büyüklüğündeki kafalarını uçururlar. İşte tıpkı onları andırıyordu helvacı.
    - Sakın ha, dedi Çele, yeni müşteriye, ondan helva alma sakın, soyguncunun biri o.
    Bir çırpıda elindeki kozhelvayı ağzına tıktı. Kozhelvanın hemen hemen yarısı kağıda yapışıp kalmıştı. Gerçi koparılamazdı kağıttan, ama yalanarak pekala yenirdi.     - Beni bekleyin! diye seslenip ötekilerin ardından koştu.
    Köşe başında yetişti çocuklara, bir yan sokağa saptılar. Ortalarında Boka, kol kola yürüyorlardı. Boka her zamanki gibi sakin ve ciddi haliyle bir şeyler anlatıyordu. Boka on dört yaşlarındaydı. Yüzünde erkeksi hatlar belirmemişti daha. Ama konuşmaya başladı mı, yaşından birkaç yaş daha büyük görünürdü. Derinden gelen tatlı bir sesi vardı. Saçma konuştuğu olmazdı. Budalaca şakalardan da pek hoşlanmazdı. Tartışmalardan uzak dururdu. Boka'yı hakem yapmak istediler mi, kaçmanın bir yolunu bulurdu o. Gereken yargı verildikten sonra, taraflardan birinin küseceğini biliyordu, üstelik bu küskünlük çoğunlukla hakeme yöneliyordu. Yalnız iş çığrından çıkıp kavga büyür, öğretmenlerin işe karışacağı anlaşılırsa, Boka araya girer, ortalığı yatıştırırdı. İşte o zaman, arabulucuya kızan ya da küsen olmazdı. Uzun sözün kısası Boka aklı başında bir çocuktu. Hayatta çok ileri gidemeyecek bile olsa, her zaman namuslu ve onurlu bir insan olarak kalacaktı.
    Eve gitmek için artık Köztelek Sokağı'na sapmaları gerekiyordu. Bu küçük sessiz sokak, ilkyaz güneşi altında tatlı bir havaya bürünmüştü. Sokağın bir yanına kurulmuş olan tütün fabrikasından hafif hafîf homurtular geliyordu. Köztelek Sokağı'nda iki kişi gördüler. Yolun ortasında durup bekleyen iki kişi. Biri, güçlü kuvvetli Çonakoş, öteki de küçük, sarışın Nemeçek'ti.
    Kol kola girmiş üç arkadaşının yaklaştığını gören Çonakoş, iki parmağını sevinçle ağzına sokup, tren düdüğünü andıran bir ıslık çaldı. Bu ıslığı çalmak ona vergiydi. Dördüncü sınıftakilerden hiçbiri öykünemiyordu ona. Dördüncü sınıf şöyle dursun, tüm okulda ancak bir iki kişi vardı bu arabacı ıslığını becerebilen. Söylentiye bakılırsa, ancak kültür kolu başkanı çalabilirmiş bu ıslığı eskiden, ama dediğim gibi, o da eskiden, daha kültür kolu başkanı olmadan önce. Başkanlığa seçildikten sonra, kültür başkanının bir daha parmağını ağzına götürdüğü görülmemiş. Her çarşamba öğleden sonra kürsüde edebiyat öğretmeninin yanında oturan kültür kolu başkanı da ıslık çalacak değildi ya!
    Çonakoş, yine o tiz ıslığı çalmıştı. Çonakoş'a yaklaşan çocuklar, sokağın ortasında bir araya gelip toplandılar.
    Çonakoş, küçük Nemeçek'ten yana döndü:
    - Onlara anlatmadın mı daha?
    - Hayır.
    - Neyi anlatacaktı? diye sordu ötekiler hemen. Çonakoş, küçük sarışının yerine,
    - Dün müzede yine, 'el koydum' yapmışlar! diye karşılık verdi.
    - Kimler?
    - Pastor Kardeşler var ya, onlar işte!
    Bunun üzerine, bir sessizlik çöktü. Şeytan geçmişti sanki.
    Bu derin sessizliğin nedenini anlamak için 'el koydum' deyiminin ne anlama geldiğini bilmek gerekir. Bu deyimin Budapeşte okul çocukları için önemli bir anlamı ve yeri vardır. Gücü kuvveti yerinde bir çocuk, kendinden daha güçsüz çocukların mile ya da benzeri oyunları oynadığını görür ve mile, ciciali ya da misket ele geçirmek isterse, yüksek sesle 'el koydum!' diye bağırır. Bu deyim kullanıldı mı, gücüne güvenen çocuk mile, ciciali ve bu misketi savaş ganimeti diye ilan etmiş ve onları almasına engel olunursa, kuvvet kullanacağını açıklamış sayılır. Kısacası, 'el koydum' demek, bir bakıma savaş ilan edildi demektir. Aynı zamanda, kuşatmalarda başvurulacak zorbalığın, kaba kuvvetin, yumruk hakkının, korsan egemenliğinin kısa yoldan özetlenmesi anlamını da taşır.
    Söze ilk başlayan Çele oldu. Dehşete kapılarak,
    - Ne? dedi, 'el koydum' mu yapmışlar? Küçük Nemeçek işin önemini anlamış gibi,
    - Yaptılar ya, diye karşılık verdi. Derken, bu kez de Gereb köpürdü:
    - Buna daha fazla göz yumamayız artık. Bir çaresine bakmalıyız diyorum, ama Boka baştan savıyor hep. Gerekeni yapmazsak bizi dövmeye kalkacaklar.
    Sevinç ıslığını çalmak isteyen Çonakoş, iki parmağını ağzına götürdü. Hele bir ayaklanma söz konusu olsun, Çonakoş dünden hazırdı. Ne var ki, Boka sıkıca tutup indirdi Çonakoş'un elini.
    - Kulaklarımızı sağır edeceksin, dedi. Sonra, ufaklık Nemeçek'e dönüp, ciddiyetle sordu:
    - Sen iyice bir anlatsana bakayım. Nasıl olmuş?
    - Şey işte, 'el koydum' yapmışlar.
    - Peki ne zaman?
    - Dün öğleden sonra.
    - Nerede?
    - Müzede.
    Müzenin bahçesini böyle adlandırıyorlardı.
    - Şimdi ayrıntılarıyla anlat bakalım. Onlara karşı harekete geçmeden önce bütün gerçeği bilmemiz gerekir.
    Böylesine bir olayda kendisine en önemli görevin düştüğünü anlayan küçük Nemeçek, çok heyecanlanmıştı. Sık rastlanır bir şey değildi bu. Aslında çocukların gözünde Nemeçek ha var ha yoktu. Aritmetikteki sıfır gibi bir şeydi yani. Hiç kimse üzerinde durmazdı Nemeçek'in. Önemsiz, sıska, küçük bir oğlandı işte, hepsi o kadar...
    Bütün bunlardan ötürü, kurbanlık koyundan farkı yoktu. Nemeçek anlatmaya, ötekiler de baş başa verip dinlemeye koyuldular.
    - Şöyle oldu, dedi Nemeçek. Öğle yemeğinden sonra müzenin bahçesindeydik. Vays, ben, Rihter, Kolnay, bir de Barabas. Önce Esterhazy Sokağı'nda, top oynamak niyetindeydik. Ama top liseli çocukların olduğu için oynatmazlardı bizi. Barabas da, "Hadi çocuklar," dedi, "biz de müzeye gidip mile oynayalım öyleyse." Kalkıp müzeye gittik. Duvar dibinde mile oynamaya başladık. Her birimiz bir misket yuvarlıyor, kimin misketi daha önce yuvarlanan misketi vurursa, milelerin hepsini topluyordu. Sıraya girip misketleri yuvarlıyorduk. Duvar dibinde hemen hemen on beş mile toplanmıştı. İki de ciciali vardı aralarında. Oyunun ortasında Rihter, birden bağırıverdi: "Kesin çocuklar, oyunu kesin, Pastor Kardeşler geliyor!" Gerçekten de tam bu sırada Pastor Kardeşler köşeyi dönmüşlerdi. Elleri ceplerinde, başları önlerine eğilmiş, geliyorlardı. Öyle de yavaş yürüyorlardı ki, kanımız dondu iliklerimizde. Ne yapsak boşunaydı, beş kişiydik, ama boşuna, o ikisi öyle kuvvetlidir ki, on kişiyi haklayabilirler. Hem beş kişi olduğumuzu da hesaba katmamalı. Tehlike baş gösterdi mi, Kolnay'ın tabanları yağlayacağı, Barabas'ın da onu izleyeceği kesindi. Kala kala üç kişi kalacaktık yani. Hem, belki ben de yağlardım tabanları, geriye iki kişi kalırdı. Beşimiz birden kaçsak bile bir şey değişmezdi. Pastorlar, o çevrenin en hızlı koşucularıdır. Bunu herkes bilir. Kaç kaçabilirsen, nasıl olsa yetişirlerdi bize. Pastorlar, dediğim gibi, geldiler işte; yaklaştılar, yaklaştılar ve iyice yaklaşınca az ötemizden milelere göz diktiler. Dönüp Kolnay'a "Bana bak," dedim, "bunlar bizim milelere göz koydu." Vays en akıllımız ya, durumu kavradı hemen. "Çocuklar," dedi, "bu işin sonu 'el koydum'dur!" Oysa ben, kendi kendime diyordum ki, biz bunlara bir kötülük etmedik, herhalde onlar da bize kötülük etmez. Önce bir şey de yapmadılar zaten. Öylece dikilip oyunumuza baktılar. Kolnay kulağıma, "Bana bak Nemeçek," diye fısıldadı, "oyunu kessek iyi olacak." "Öyle ya, senin işine gelir elbette," dedim ben de ona. "Attın, bir şey vuramadın nasıl olsa. Sıra bende şimdi. Kazanırsam bırakırız oyunu!" Tam bu sırada Rihter bilyesini fırlattı, ama hem korkudan eli titrediği için, hem de gözü Pastorlarda olduğundan, vuramadı elbette. Pastorlar bana mısın demiyor, elleri ceplerinde, öyle dikilip duruyorlardı. Sıra bendeydi. Nişan aldım ve vurdum. Bütün mileleri kazanmıştım. Tam mileleri topluyordum ki -aşağı yukarı, otuz mile vardı- Pastor Kardeşlerin küçüğü şöyle bir ileri fırlayıp, "el koydum!" diye bağırdı bana. Doğrulunca bir de ne göreyim, Kolnay ile Barabas tabanları yağlamışlar bile, Vays da duvara yaslanmış, suratı kül gibi. Rihter'e gelince, o da kaçsın mı kaçmasın mı diye düşünüyor. Hele bir doğru yolu deneyeyim diye düşündüm: "Rica ederim," dedim, "buna hakkınız yok!" Ama Pastor'ların büyüğü çoktan işe koyulmuş, mileleri cebe indirmeye başlamıştı bile. Küçüğü de göğsümden iteleyip, "Yoksa duymadın mı!" diye bağırdı. "El koydum, dedikya demin." Suspus olup kaldım elbette. Vays duvar dibinde ağlıyor, Kolnay ile Barabas da köşeden başlarını çıkarmışlar, ne oluyor diye bakıyorlardı. Pastor Kardeşler bütün mileleri toplayıp, hiç ses etmeden çekip gittiler. Olan biten bu işte. Gereb öfkeyle,
    - Olur şey değil, diye söylendi.
    - Düpedüz eşkiyalık denir buna, dedi Çele. Çonakoş, durumun gergin olduğunu belirtmek istercesine ıslığı bastırdı. Boka sessiz, sakin durmuş düşünüyordu. Hepsinin gözleri ondaydı. Arkadaşlarının aylardır yakındıkları, ama kendisinin bir türlü ciddiye almadığı bu işe şimdi ne diyecekti bakalım? Heyecanla bekliyorlardı. Bu büyük haksızlığın Boka'yı da çileden çıkardığı belliydi. Hafif bir sesle,
    - Önce öğle yemeklerimizi yiyelim hele, dedi, sonra arsada buluşuruz, enine boyuna konuşuruz durumu. Bence de, olur şey değil!
    Hepsinin hoşuna gitti bu. Şu anda Boka'yı çok sevimli buluyorlardı. Ona sevgi duyuyorlardı. Zeka fışkıran bakışlarını, savaş ateşini yansıtan pırıl pırıl kara gözlerini dikkatle izliyorlardı. Geç de olsa kafası kızdığı için, şu anda Boka'yı bir güzel kucaklayabilirlerdi.
    Çocuklar evin yolunu tutmuşlardı. Bir yerden neşeli bir çan sesi geliyordu. Güneş ısıtıyordu. Her şey sevinç içindeydi ve güzel görünüyordu. Büyük olaylar karşısındaydılar. Hepsinin içinde bir şey yapmanın ateşi tutuşmuştu, hepsi de "Ne olacak acaba?" sorusunun heyecanı içindeydiler. Çünkü Boka, "Bir şey olacak" dedi mi, o şey olurdu gerçekten.
    Ulbi Caddesi'ne doğru yürümeye başladılar. Çonakoş'la Nemeçek arkada kalmıştı. Boka dönüp baktığında, ikisi de tütün fabrikasının pencerelerinden birinin önünde duruyorlardı. İnce tütün tozu, kalın sarı bir tabaka halinde kaplamıştı pencere kenarını.
    "Enfiye derler buna, enfiye!" dedi Çonakoş, ünlü ıslığını çalıp sarı tozdan bir tutam aldı, burnuna çekti.
    Küçük maskara Nemeçek kıkır kıkır gülmesin mi? O da bir tutam tütün tozu alıp incecik parmağının ucundan burnuna çekti. Hepsi de bu keşiflerinden sevinçli, hapşıra hapşıra yollarına devam ettiler. Çonakoş, top gibi gürlüyordu hapşırırken. Ufaklık sarı oğlana gelince, onun hapşırması öfkeli bir tavşanın sızlanmasıydı, o kadar. Bir yandan hapşırıyor, bir yandan gülüyor, sevinç içinde koşup duruyorlardı. Öylesine bir coşkuydu ki bu, o sakin ve ciddi Boka'nın bile, olur şey değil diye nitelendirdiği büyük haksızlığı unutmuş gibiydiler.

Sayfa başı  |  İKİNCİ BÖLÜM




www.1001kitap.com