(Sayfa 118 - 127 arası)



    Oysa, ışın çağında, insanoğlunun bu tür doğa olayları yüzünden acı duyması ve yok olması, çoktan önlenmişti. Bilim adamlarının yoğun çalışmaları sonunda, depremleri çok önceden bildiren aygıtlar yapılmıştı. Ayrıca, tüm yapılar, depreme dirençli manyetik güçlerle beslenmiş, gereçlerle oluşturuluyordu. Işın çağında «insan»a çok değer veriliyordu. Pek az bir tehlike olasılığı bile gözardı edilmiyordu. Bu yüzden insanların, deprem sırasında, gökte geçici olarak oluşturulan, ışın alanlarına sığınmaları sağlanıyordu. Deprem sona erince, insanlar, evlerine dönüyorlardı.

    Yeryüzündeki akarsuların, sele dönüşmesi olasılıkları ve güçleri saptanmıştı. Bu hesaba göre, akarsu yatakları yapılmıştı. Dünyanın hiçbir yerinde hesap dışı bırakılmış, denetimsiz akarsu kalmamıştı. Dağlardaki karların erimesiyle oluşan sellerin, yolları belirlenmişti. Bu sular da denetim altına alınarak, en kısa yoldan, nehirlere ulaştırılıyordu.

    Dünyanın bazı bölgelerinde görülen, insanları yutup kentleri yerle bir eden, amansız kasırgalar insanoğluna baş eğmek zorunda kalmıştı. Fırtınaların patlayacağını, duyarlı aygıtlar haber veriyordu. Kasırgayla savaş üsleri, hemen harekete geçiyordu. Bu üslerde oluşturulan karşıt hava akımlarıyla, fırtınanın gücü bölünüyordu. Bu yolla pek çok aşamada hızı kesilen kasırga, giderek sert bir rüzgâra dönüşüyordu.

    Kasırgalardan etkilenen bölgelerde yapılar, bu sert rüzgâra direnecek nitelikte oluşturulduğundan insanlar, hiçbir zarar görmüyorlardı.

    Geçmişte, insanları toptan ölümlerle yok eden, veba, kolera, tifo gibi bulaşıcı hastalıklarla uzun süre çaresi bulunamayan kanserin de kökü kazınmıştı. Bu hastalıklardan, artık, sadece tıp tarihi kitaplarında söz ediliyordu.

    Elli bir bilginin yaşama dönüşleri, yeryüzünde, böylesine görkemli ve anlamlı şenliklerle kutlanacaktı. Ülkelerde yapılan olağanüstü hazırlıklar, aralıksız sürdürülüyordu...

    Işın çağında her şey iyiydi güzeldi, insanlar mutlu, rahat, kavgasız savaşsız bir yaşam sürüyorlardı. Ama, zaman zaman o çağın da sorunları oluyordu. Elli bir bilginin tarım küresinden getirildiği sırada, dünyadaki en önemli sorun, nüfus sorunuydu, insan sayısı dursuz duraksız, hesapsız plansız artıyordu. Nüfusun bu hızla çoğalmasına göz yumulursa, gelecek kuşaklar, sıkıntılı ve mutsuz bir yaşam sürmek zorunda kalacaklardı.

    Uluslararası dâhiler kurultayı, konuyu bu bilinçle ele almış, gece gündüz çalışarak, çözüm yolları arıyordu.

    Sonunda, kurultayca, insanların dünyaya sadece iki yavru getirmelerinin uygun olacağı, kararına varıldı. Bu koşullarda sürekli üremenin anlamsızlığı, ortaya kondu. Durum insanlara duyuruldu.

    Ana babalar, kurultayın görüşlerini hoşnutlukla benimsediler. Kadınlar, iki çocuktan başka doğurmaz oldular. Sadece, yavrularını yitiren aileler, onların yerine yeniden çocuk sahibi olabiliyorlardı.

    Bu düzenin kurulmasında, insanları, hiçbir kimse ya da kuruluş zorlamadı. Bu olgu, hiçbir yasaya da bağlanmadı. Ama, ışın çağı insanları öylesine bilinçliydiler ki!... Hiç bir ana baba, insanlık için sıkıntı ve mutsuzluk kaynağı olmak istemiyordu. Artık, yeni doğacak her bebeğin, rahat bir dünyada yeri hazırdı.

    Uluslararası bilginler kurulu, nüfus sorununun bu yolla kesin olarak çözümlenemeyeceğini biliyordu. Çünkü, ışın çağının sağlıklı ve mutlu insanları, öylesine uzun yaşıyorlardı ki!... Zaman geçtikçe insanlar, yine dünyaya sığamaz olacaklardı.

    Bilginler bu nedenle geleceğe yönelik başka planlar yapmaya giriştiler. Atmosfer içinde, insanların yaşayabileceği türde, uydu kentler kurmayı düşünüyorlardı. Dünyadaki nüfus yoğunluğu, tedirgin edici boyutlara ulaşınca, düşledikleri uydu kentlerle sorunu çözeceklerdi.

    Işın çağında, dünya böylesine düzenli, uyumlu, doya doya yaşanası bir gezegen olmuştu.

    Bu gelişmeler sürerken yıllar da su gibi akıp gitmişti. Sekizle arkadaşlarının, dondurucudan çıkmalarına sadece yirmi dört saat kalmıştı...

    Işın çağı insanları, merakın ve coşkunun doruğunda, sabırsızlıkla saatleri sayıyorlardı. Atom çağı bilginlerinin, dondurucudan çıkışlarını kutlamak için yapılacak törenler, şenlikler, gösteriler de hazırdı...

    Dondurucuların durmasına altı saat kala, tüm insanlar, işlerini bırakarak, televizyonların çevresine doluştular.

    Dondurucuların çevresine de verici aygıtlar yerleştirilmişti. Elli bir bilginin, yarı ölü durumdan, yaşama geçişleri, en ince ayrıntılarına değin görüntülenerek, dünyaya yansıtılacaktı.

    Tarım küresinden getirilen belgeler yardımıyla bilginlerin kimlikleri saptanmıştı. Vericilerdeki görevliler, sürekli olarak, izleyicilere bu bilgileri aktarıyorlardı.

    Süre dolunca, dondurucuların işlevi sona erecekti. O zaman, çevredeki görevliler, saydam sandıkların kapaklarını açacaklardı. O an, en önemli andı. Kapakları açılır açılmaz, bilginlerin ayak uçlarında bulunan, soluma başlıkları giydirilecekti. Başlıklar, salondaki doğal havayı, önce çok hafif sonra giderek artan bir basınçla bilginlerin ciğerlerine verecekti.

    Bilginler, uzun yıllar, tarım küresindeki yapay havayı solumaya alışmışlardı. O zamanlar, dünyanın doğal havası kendileri için tehlike kaynağıydı.

    Fakat, dondurucudaki yarı ölü yaşam sırasında, ciğerlerindeki, tarım küresinin yapay havası, en az düzeye inmişti. Yüz yıl süreyle bu durumda kalan ciğerlere, dünyanın doğal havası artık zarar veremeyecekti.

    Bilginlerin, yıllarca, soluma odalarında kapanıp doğal havaya uyum gösterme işlemlerine katlanmaları gerekmiyordu.

    Sekiz, dondurucuların üzerinde bulunan açıklama yazılarında, bu durumu da ayrıntılarıyla belirtmişti...

    Bilginler, soluma hızları, doğal duruma gelince, dondurucudan ayrılacaklardı. Soluma başlıklarını çıkarıp dengede durabilme ve yürüme alıştırmalarına başlayacaklardı. Bunlar da başarıyla sona erince, elli bir bilgin, bulundukları salondan alınarak, konutlarına götürülecekti...

    Görevliler, açıklamaların bu aşamasına gelince, bilginler için özel olarak yapılan konuttaki, vericilere bağlandılar...

    Ekranlarda bu kez, bilginlerin yaşayacağı görkemli konut belirdi. Evin içi, dışı, ışın çağının olağanüstü olanaklarıyla düzenlenip donatılmıştı.

    Öyle ki, bilginler, haberleşme salonundaki aygıtla dünyadaki tüm insanlarla görüşebileceklerdi. Televizyon görünümündeki bu aygıt, dünyanın en uzak köşelerindeki vericilerle bile, bağlantı kurabilecek güçteydi.

    Işın çağının iyi insanları, dünyayı, atom çağı bilginlerinin önüne sermeye hazırdılar...

    Hiçbiri de elli bir dâhiden, kendilerine bir kötülük gelebileceğini düşünmüyordu...

    Dünyadaki televizyon ekranlarında, yeniden dondurucular belirdiğinde, geriye sayma başlamak üzereydi. Görevliler, durumu şöyle açıkladılar.

    «Atom çağı bilginlerinin dondurucuya girmelerinden bu yana, tam yüz yıl geçti. Bir kaç dakika sonra, geriye sayma başlayacak. Her şey yolunda giderse, yarı ölü bilginler, kısa bir süre sonra, aramıza katılacaklar. Atom çağını onlardan dinlemek, kimbilir ne denli ilginç olacak!...

    Kuşkusuz, ışın çağının görkemi de onların gözlerini kamaştıracaktır.

    Işın çağının temeli olan enerjiyi, tarım küresinden gönderilen gümüş ışınlar sağlamıştı. Bunu herkes biliyor. Gümüş ışınların, uzayda tarım küresine düşen bir ışın yumağından elde edildiği de biliniyor.

    Gümüş ışınları, ışın yumağından ayrıştırıp dünyaya gönderen kişinin, şu en baştaki dondurucuda yatan, Sekiz numaralı fizik bilgini olduğunu biliyor musunuz?...

    Vericiler, Sekizin bulunduğu saydam sandığa yöneldi, insanlar, ekranlarda beliren görüntüye saygı, sevgi ve biraz da ürkü ve korkuyla gözlerini diktiler.

    İşte o anda, geriye sayma başladı: Dokuz... sekiz... yedi... altı... beş... dört... üç... iki... bir... sıfır!...

    Uyumlu sesler çıkararak, çalışmakta olan dondurucular, garip bir uğultuyla sarsılarak durdular. Çevredeki görevliler, hemen kapakları açtılar. Bilginlere, soluma başlıklarını giydirdiler. Gözlerini onlardan ayırmadan, beklemeye başladılar...

    Dünyadaki insanlar da, gözlerini ekranlara dikmiş, soluk almaktan çekinerek, bekleyişe geçmişlerdi. Soluma aygıtlarının ibreleri, yavaş yavaş oynamaya başladı. Bilginler kısa aralıklarla soluk alıp veriyorlardı. Bir süre böyle geçti. Sonra, yarı ölü adamlar, gözlerini açtılar. Çevrelerine bilinçsiz bakışlarla göz gezdirmeye giriştiler. Giderek, soluma ibresi de hızlanıyor, soluma doğal düzeye geliyordu...

    Böylece bir saat geçti. Bilginler, bu süre sonunda, ellerini kollarını kıpırdatmaya başladılar. Bu devinimler, önceleri pek ağırdı, ama, giderek belirginleşip hızlandı. Ve elli bir bilgin, hep birlikte doğrulup oturma durumuna geçti. Görevliler hiç ses çıkarmadan onları izlemekteydiler. Bilginler, dondurucudan çıkmaya kalkışınca, onlara ellerini uzatarak, yardıma giriştiler.

    Atom çağı insanının özelliklerini taşıyan elli bir dâhi, böylece ışın çağı dünyasına ayak basmış oldu. Soluma başlıklarını çıkardıktan sonra bir süre, oldukları yerde kollarını yana açarak dikildiler, eğilip doğruldular. Çömelip ayağa kalktılar. Bunları yaparken yapay robotları andırıyorlardı.

    Birkaç adım yürüyüp, durdular. Çevredeki insanlara gülümseyerek, selam verdiler. Derilerinin süt beyazlığı, ürkütücü bir görünüm veriyordu. Ama, bakışları sıcak ve sevecendi. O ana dek hiçbirinin ağzından tek bir sözcük çıkmamıştı. Bilginler sustukça, görevliler de konuşmaktan kaçınıyorlardı. Sekiz, konuşmaya başlayınca gözler ona çevrildi.

    - Sevgili dünyamıza ve insan kardeşlerimize kavuşmak ne güzel!... Doğrusu yüz yıl önce dondurucuya girerken, şu anı yaşayabileceğimden pek fazla umutlu değildim...

    O bunları söylerken, uluslararası dâhiler kurulu başkanı, Sekize, dostça elini uzattı. Öteki dâhiler de Sekizin arkadaşlarıyla tokalaşmaya başladılar.

    Dâhiler kurulu başkanı:

    - Sevgili dünyamıza ve ışın çağı insanlarının arasına, hoş geldiniz, dedi. Sekiz, dikkatle gözlerini karşısındakinin gözlerine dikerek sordu.

    - Işın çağı mı dediniz?

    - Evet efendim, sizin yaşamış olduğunuz atom çağı, yıllar önce sona erdi. Şimdilerde bizler, ışın çağını yaşıyoruz.

    Sekizin gözleri parladı. Geçmişte olanları anımsamaya başlamıştı.

    - Atom çağının son buluşu nasıl oldu?

    Dâhiler kurulu başkanı o anda böyle bir soru beklemiyordu. Biraz durakladı. Sonra hemen açıklamaya başladı.

    - Bu sorunuzu, belgeliklerden edindiğimiz bilgilere dayanarak, yanıtlayacağım. Bir gün, dünyamızın çevresinde ışıktan bir kabuk belirmiş. İnsanlar, görkemli bir ışık seli içinde kalmışlar. Göz gözü görmez olmuş. O anda elektrik akımına tutulmuşçasına, tepeden tırnağa sarsılmaya başlamışlar. Dünyayı saran bu ışınların, etlerine, kemiklerine, iliklerine ve hücrelerine dek işlediğini duyumsamışlar.

    Bir solukluk süre içinde olup biten bu sarsıntı sonunda, bedenlerini derinden derine, sızılar sarmış. O sırada tüm dünyayı, insanoğlunun acı yüklü iniltileri kaplamış. Ama bu acı da. bir solukluk süre içinde gelip geçmiş. Sonra insanoğlu, o güne dek hiç duymadığı, bilmediği, doyumsuz bir dirliğe kavuşmuş, işte o gün, dünyamızda, atom çağı sona ermiş. Işın çağı başlamış.

    Işın seline kapılan atalarımız, o gün, başlarından geçenleri hiçbir şekilde yorumlayamamış. Olağanüstü, bir düş gördükleri sanısına kapılmışlar. O gizemli olayı böyle sindirip böyle benimsemişler. Bu olgu, o günden bugüne değin, hâlâ böyle bilinir, böyle anlatılır...

    Sekiz, coşkuyla kollarını açıp dâhiler kurulu başkanının boynuna sarıldı. Dâhiler kurulu başkanı, bu beklenmedik davranıştan, önce biraz ürktü. Ama, Sekizin iyi duygularla dolup taştığını sezinleyince, o da içtenlikle Sekizi kucakladı.

    Işın çağı dâhileriyle atom çağı dâhilerinin kucaklaşmasını televizyonlarda izleyen insanlar da coşkuyla birbirlerine sarıldılar. Elli bir dâhiye, dünyanın dört yanından, sevgi, saygı bildirileriyle sorular yağmaya başladı.

    Uluslararası dâhiler kurulu başkanı, vericiler yoluyla tüm insanlara şu açıklamayı yaptı.

    - Atom çağı bilginleri, henüz tam olarak doğal yaşama geçmiş değiller. Organlar arasında uyum sağlanıncaya dek, kendilerini sağlık denetimi altında tutmak gerekiyor. Değerli dostlarımızı, özel olarak hazırladığımız konuk evine götüreceğiz. Daha sonra oradan, kendileriyle bağlantı kurmanız sağlanacaktır. O zaman, değerli dâhilere, sorularınızı sorabilirsiniz.

    Dâhiler kurulu başkanı, bunları söyledikten sonra, Sekiz ile arkadaşlarına döndü.

    - Sevgili dostlarım, bir asırlık zaman ötesinden geldiniz. Hem çok yorgun, hem de aç ve susuzsunuz. Sizin için rahat bir konut hazırladık. Oraya gidelim. Bir iyi beslenin, dinlenin. Sonra ışın çağı insanlarıyla tanışır görüşürsünüz. Sizler için hazırlanan görkemli şenlikleri izlersiniz. Yeryüzündeki tüm ülkeler, sizleri ağırlamak için sabırsızlanıyorlar.

    Atom çağı bilginleri, gerçekten yüz yıllık yoldan gelmişçesine yorgun ve bitkindiler. Üstelik, bedenlerini, dayanılmaz bir sızı sarmıştı. Hele akciğerleri, binlerce diken batıyormuşçasına, sızım sızım sızlıyordu. Sekiz ile arkadaşları, bu belirtileri, yeni- den yaşamaya başlamanın, doğal sonuçları olarak yorumluyorlardı. Bir süre sonra, yorgunluk, bitkinlik ve sızılardan arınarak, güzelim dünyada, doya doya yaşayacaklarını umuyorlardı...

    Dâhiler kurulu başkanının önerisini, bu yüzden, sevinçle karşıladılar. Gösterilen yöne doğru, kısa adımlarla yürüyüşe geçtiler. Dura dinlene, çıkış kapısına doğru ilerlemeye başladılar.

    Bu sırada Sekiz, şöyle düşünüyordu.

    «Dünyaya dönmekle acaba iyi mi ettik? Bu insanların kan hücreleri, ışın bombasıyla değişime uğradı. Tümü de tepeden tırnağa kötülüklerden arındılar. Bizlerse, kanımızda, ışın çağı öncesinin tüm kötülüklerini taşıyoruz. Bunun bilincine varsalar, acaba bizlere böylesine iyi davranırlar mıydı? Kuşkusuz davranırlardı. Çünkü, onlar, «arı insan» niteliğini taşıyorlar. Her biri, tarım küresindeki beş bilginde tanık olduğumuz, tinsel yüceliğe ve dirliğe erişmiş...

    İnsanlıklarına köstek olan, saçma saplantıları, önyargıları yok. Birbirlerini kıskanmıyor, birbirlerinin canına, malına göz dikmiyor. Kini, nefreti, düşmanlığı, bencilliği, yalancılığı, dolapçılığı, acımasızlığı, sevgisizliği tanımıyorlar.

    Dünyada sevgi, saygı, hoşgörü, özveri, dostluk, barış kavramları, evrensel ilkeler durumuna gelmiş olmalı. Kanımca, bu yolla yeryüzünde, evrensel barışa, dostluğa, kardeşliğe ve toplumsal dirliğe dayalı, eşsiz bir düzen kurulmuştur.

    Atom çağı insanlarının bir bölüğü de bu tür bir düzenin özlemini duyuyorlardı. Ama, insanoğlu, varlığına yerleşmiş olan kötü niteliklerden arınmayı akıl edemedi, insanlar böyle bir düzene ancak, bu yolla erişebileceklerinin bilincine varamadılar.

    Atom çağının insanı, eğer, bu gerçeğin bilincine varabilseydi, aklı, zekâsı ve düşünme yetisiyle ışın bombasına gerek kalmadan da benliğini, kötülüklerden arıtabilirdi.

    Kısacası, atom çağı insanları, birbirleriyle didişmekten, kendi özvarlıklarına eğilemediler. Benliklerini soysuzlaştıran, kötü kavramlardan, arınmayı akıl edemediler.

    Ya bizler, benliğimize yerleşmiş olan kötü niteliklerin etkisiyle onlara zarar vermeye kalkışırsak!... Keşke, dünyaya dönme ve yüzyıl sonrasını görme tutkusuna kapılmasaydık! Yaşamımız, tarım küresinde son bulsaydı. Acaba, ışın çağına ve ışın çağı insanlarına uyum gösterebilecek miyiz.»

    Sekiz, bunları kurarken, çıkışa gelmişlerdi. Kapının önünde, bir süre durdular. Sekiz, dâhi başkana sordu.

    - Oldukça yorulduk. Bizi konutumuza götürecek olan taşıtlar nerede?

    Dâhiler kurulu başkanı, bir an şaşırdı. Sonra Sekizi gülümseyerek yanıtladı.

    - Artık, taşıt filan yok. Gideceğimiz yere, ışın yoluyla ulaşacağız.

    Başkan bu açıklamayı yaparken, görevliler, konuk bilginlerin bellerine ışınyolu kemerlerini takmaya başladılar, Sekizin kemerini, dâhiler kurulu başkanı taktı.

    - Sevgili Sekiz, size gösterecek o denli çok buluşumuz var ki!... Tüm dünyanın bilim adamları, işbirliği içindeler. Tek amaç, insanlara, sağlıklı rahat ve mutlu bir yaşam sağlamak. Atom çağında kullanılan taşıtlar, sürekli olarak havayı kirletiyordu. Onları kaldırdık. Güçlü enerji kaynaklarından elde ettiğimiz ışınlarla ışın yolları oluşturduk. Bu yollar dünyayı ağ gibi sarıyor.

    Sekiz coşkuyla sordu.

    - Bunca güçlü enerjiyi nereden elde ediyorsunuz?

    - Uzun yıllar, atalarımız, sizin tarım küresinden gönderdiğiniz gümüş ışınlardan yararlanmışlar. Bir süre de, dünyanın merkezindeki magmadan enerji sağlanmış. Şimdilerde «Uzay Kirpisi» adlı görkemli gemi, uzaydaki bir nebuladan parçalar koparıp geliyor. O parçaları enerji kaynağı olarak kullanıyoruz. Uzay kirpisi, aynı zamanda, tarım küresini ve sizleri bulan gemidir.

    Sekiz şaşkınlığını saklayamadı.

    - Siz ne diyorsunuz? Uzayda kaynayıp durmakta olan kızgın kütlelerden, parça koparacak güçte araçlarınız mı var?

    - Elbette, dedi, dâhiler kurulu başkanı, uzay kirpisi belli zamanlarda uzaya açılır. Nükleer enerji kaynaklarıyla yüklenip geri döner. Bunlardan başka, meteor avcısı araçlar da geliştirdik. Bazı meteorlar çok güçlü enerji veriyorlar, dünyamızda tüm araçlar nükleer enerjiyle çalışır. Hele biraz dinlenin de sizlere, ışın çağını olanca görkemiyle tanıtalım.

    Sekiz:

    - Bir şeyi çok merak ediyorum, dedi, ışın çağında uluslar birbirleriyle hiç savaştılar mı?

    Dâhiler kurulu başkanı bu soruyu da gülümseyerek yanıtladı.

    - Hayır, sayın Sekiz. Işın çağı başlayalı beri, dünyamızda hiçbir savaş olmadı. O günden bu yana, tek bir insan bile bir başka insanı öldürmedi. Herkes birbirini öylesine seviyor, sayıyor ki!...... bu ortamda, insanların birbirlerini öldürmeleri, düşünülemez bile... Geçmişteki savaşlar, zaman zaman, tiyatro sahnelerinde canlandırılıyor. Bu oyunları izleyenler, öyle bir şaşırıyor, öyle bir dertleniyorlar ki!...

    Savaşlar ortadan kalkalı, bilginler, dâhiler, silah yerine, insanı sağlıklı, rahat ve mutlu kılacak buluşların peşine düştüler... Dünyamızı yakından tanıyınca, gerçekten çok şaşıracaksınız...

    - Doğrusu sabırsızlanmaya başladım...

    - O halde hemen yola çıkalım. Sizleri bir ayak önce konutunuza ulaştıralım...

    Dâhiler kurulu başkanı, Sekize, ulaşım kemerinin, kullanışını anlatmaya girişti.

    - Gördüğünüz gibi kemer tokasını andıran şu aygıt üzerinde, üç düğme ile minik iki kol var. Önce gideceğiniz yeri programlayacaksınız. Sonra, kemerin iki ucunu birbirine kenetleyip ışın yoluna gireceksiniz. İstediğiniz yere gelince, kendinizi yolun dışında bulacaksınız. Programlama ise şöyle olacak...

    Sekiz ile arkadaşları, kemerleri programlandıktan sonra, dışarıya çıkarıldılar. Elli bir bilgin, yolculuk yapan yüzlerce insanın, ışın yolları üzerinde, uçarcasına ilerlediğini görünce, donakaldı... Sekiz, gözlerini yolculardan ayıramıyordu, insanlık adına, tepeden tırnağa sevinç ve onur kesilmişti...

    Yüreği çatiarcasına çırpınmaya başladı. Başı dönüyor, gözleri kararıyor, kulakları uğulduyordu...

    Görevliler, ışın yoluna doğru ilerlemelerini rica ettiler. Ne olduysa o anda oldu. Elli bir bilgin, üç dört adım attıktan sonra birden, boş çuvallar gibi oldukları yere yığılakaldılar...

    Görevliler, hemen, onları kucaklayıp yerden kaldırdılar. Elli biri de boğulurcasına soluyarak, ölüme yaklaşmaktaydı. O anda, dâhiler kurulu başkanının kollarında can çekişmekte olan Sekiz, sağ elini giysisinin göğüs cebine soktu. Oradan, annesinin tarağını çıkardı. Giderek ölgünleşmekte olan gözlerine yaklaştırdı. Olanca dikkatiyle baktı. Sonra, dudaklarına götürüp öptü... öptü... öptü... Tükendi gitti...

    Elli bir bilginin, soluklarının kesildiği anlaşılınca, dünya acıya boğuldu. Cesetler, ölüm nedenini saptama aygıtlarında incelendi. Ölü inceleme aygıtına bağlı bilgisayar, ölüm nedeni olarak, hava uyumsuzluğundan kaynaklanan, «Solunum zehirlenmesi» bulgusunu belirtti.

    Işın çağı bilginleri, bilgisayarın, yanlış sonuç vermeyeceğine inandıklarından «Solunum zehirlenmesi» bulgusunu, yeterli buldular. Sonucu derinlemesine inceleme gereksinimi duymadılar.

    Atom çağından kalma elli bir bilgin, ışın çağının gelişmiş yöntemleriyle mumyalanıp özel bir anıt müzeye yerleştirildi. Görevliler, mumyalama sırasında, nice uğraştılarsa, Sekizin sımsıkı kasılan parmakları arasından, annesinin tarağını alamadılar. Kendisini, avucundaki tarakla mumyalamak zorunda kaldılar.

    İnsanlar, onların ardından, günlerce göz yaşı döktü. Onlar adına şarkılar yapıldı. Türküler yakıldı. Ağıtlar, destanlar düzüldü. Tiyatro oyunları, operalar oluşturuldu. Şiirler, öyküler, romanlar yazıldı. Yontu ustaları ve ressamlar, görkemli yontu ve resimlerle anılarını ölümsüzleştirmeye giriştiler...

    En çok ilgi çekip en fazla işlenen konu da Sekizin son soluğunu verirken cebinden çıkararak öptüğü kadın tarağıydı... Yeryüzündeki tüm sanatçılar, bu gizemli tarak olayını, değişik yorumlarla ele aldılar. Hatta atom çağı belgeliklerinden, Sekizin yaşamına değgin bilgiler araştırarak, tarağın gizini çözmeye kalkışanlar bile oldu. Ama, hiç kimse bunu başaramadı...

    Sekizle arkadaşları aslında, hava uyumsuzluğundan zehirlenerek ölmemişlerdi. Ölüm nedenleri ışın çağı insanlarının bilmediği, bambaşka bir giz taşıyordu.

    Işın çağı insanlarının soludukları hava moleküllerinde «iyi ışın» zerreleri vardı. Elli bir bilginin solunum aygıtları, bu yabancı zerreciklere uyum gösterememişti. Başka bir deyişle havadaki iyi ışın zerrecikleri, bilginlerin solunum düzenlerini bozmuş, boğulup ölmelerine neden olmuştu...

    Işın çağı insanları öldüklerinde, kan hücrelerinde bulunan iyi ışın zerrecikler, buharlaşma yoluyla topraktan havaya geçiyordu. Oradan da solunumla insanların kan hücrelerine karışıyordu.

    Işın çağı insanları, geçmişte, kanlarına işleyen ışınlarla hücresel değişime uğramışlardı. Bu nedenle, soluma yoluyla ciğerlerine giren ışın zerrecikleri, onlara kötü etki yapmıyordu. Tersine, kan hücrelerindeki ışın zerreleri artıyordu. Bu yolla, iyi insan olma özellikleri, varlıklarını saran kutsal erinç ve birbirlerine karşı duydukları sevgi, saygı daha da yoğunlaşıyordu.

    Bu doğal döngü nedeniyle insanoğluna «iyi insan» olma niteliği kazandıran «iyi ışın zerrecikleri» hiç yok olmuyordu. Üstelik olgusuyla insandan yavrusuna, ölüm olayıyla insandan toprağa, buharlaşma ve solunum yoluyla da topraktan yine insana, akıp duruyordu...

    Dünya artık, birbirlerini yürekten seven, birbirlerinin canına, malına ve özgürlüğüne içtenlikle saygı gösteren, ışın çağı insanlarının dünyasıydı. Hep öyle kalacaktı.