(Sayfa 108 - 117 arası)



    Sözkonusu gezegen, bir zamanlar, güneşten kopmuştu. Ateş parçası olarak binlerce yıl boşlukta döndükten sonra, soğuyarak, katılaşmıştı. Gezegenin çevresinde, çok güçlü bir hava akımı çarpışması oluyordu. Bu çarpışmadan oluşan dev burgaçlar, gezegenin üstünü kaplayan külleri, binlerce metre yükseklere savurtuyordu. Bilim adamları, bir ürkünç doğa olayını, çeşitli yönlerden inceleyip bulgularını bilgisayara işlediler.

    Gözlem borularından fırlatılan, avcı uydular, toz bulutlarına dalıp örnek maddeler getirdiler. Avcı uyduların tümü, araca geri çekilince, oradan ayrıldılar. Başka bir yöne doğru ilerlediler.

    Bu kez, yollarının üstünde ay vardı. Ayın yüzüne çopur bir görünüm veren, korkunç çukurlar, ekranlarda daha da ürkünç görünüyordu. Bilginler, bir zamanlar, insanoğlunun aya ulaştığını anımsadılar. Bir süre, atalarının bu olay karşısında duyduğu olağanüstü coşkudan, övünçten söz ettiler. Bu tatlı söyleşi, uzay kirpisinin yoluna, dev bir gaz kütlesinin çıkmasıyla son buldu. Bu dev gaz yumağının merkezi, hâlâ fokur fokur kaynamaktaydı. Alıcılar, kızgın gaz kütlesini ekranlara olabildiğince yakından yansıtınca, bilginler, cehennemi andıran görünüm karşısında, ürpermekten kendilerini alamadılar.

    İnceleme aygıtları, kızgın gaz kütlesindeki ısının, binlerce derece olduğunu gösteriyordu. Bilginler, bu denli yüksek ısıyı oluşturan gücü merak ettiler. Bunun için kütle çekirdeğinin incelenmesi gerekiyordu. Bu tehlikeli bir girişim olacaktı. Ama, göze almaya karar verdiler. Bilginler bu kütlenin çekirdeğinde, çok değerli bir enerji kaynağı bulunabileceğini düşünüyorlardı.

    Dünyada, uzun yıllardır, enerji kaynağı olarak kullanılan gümüş ışınlar, giderek azalmaktaydı. Bilginler, gümüş ışınlara destek olacak, yeni enerji kaynakları araştırmaktaydılar. Bir bölük bilgin, yerin merkezindeki magmadan, parçalar kopararak, enerji kaynağı araştırmayı önermişti. Bu öneri olumlu sonuç vermişti.

    O zamandan bu yana, belli aralıklarla ve özel düzeneklerle magmadan kızgın madenler koparılıyordu. Bunlar ayrıştırılınca, yüksek değerde nükleer enerji elde ediliyordu. Fakat, bu uygulama, sık yapılamıyordu. Çünkü, dünyanın yer çekimi dengesinin bu yolla bozulması sözkonusuydu. Uzay kirpisinin en önemli görevlerinden biri de uzayda enerji kaynağı aramaktı. Bilginler, kızgın gaz yumağının çekirdeğini, bu nedenle incelemek zorundaydılar.

    Avcı uydulardan ancak bir tanesi, böylesine yüksek ısıya dayanabilirdi. Onu, kızgın gaz kütlesinin merkezine fırlattılar. Tüm bilginler, merak içinde alıcı aygıtlardan, olayı izliyordu. Uydunun çekirdeğe ulaştığı saptanınca, derin bir soluk aldılar. Sonra bekleme süresi başladı. Bu süre dolunca, avcı uydu, uzay kirpisine geri çekildi. Özel bir bölmede soğumaya bırakıldı. Isı, yeterince düştüğünde, lav kitlesi, uydudan alınıp, özel bir aygıta aktarıldı. Bilginler, ışın çağının olağanüstü yöntem ve araçlarıyla yeni maddeyi incelemeye giriştiler.

    Bulgular, umut vericiydi. Fakat yüksek ısı veren «öz»ün tam olarak tanınabilmesi için, atomlarına ayrılması gerekiyordu. Bilginler bu işleme de kalkıştılar. Ama, sürdüremeden bırakmak zorunda kaldılar.

    Öz'ün atomlarına ayrışması sırasında, ortaya çıkacak, radyoaktif ışınlarla manyetik dalgalar ve niteliği bilinmeyen nükleer güç, bilgisayarlarca tehlikeli bulunmuştu. Bunların denetimi zordu. Ortaya yayılmaları durumunda, uzay kirpisinin tüm düzeneklerinin bozulma olasılığı vardı.

    İşte bu nedenle Öz'ü dünyadaki özel atom laboratuvarlarında inceleme kararına vardılar. Böylesine tehlikeli bir madde ile uzay yolculuğunu sürdürmenin doğru olmayacağı ortadaydı. Kızgın gaz kütlesinin, uzaydaki konumunu saptayıp yerini uzay haritasına işlediler. Öz'deki enerji, dünyada işe yararsa, buraya yeniden geleceklerdi.

    Yapılması gereken işlemler sona erince, uzay kirpisi dönüşe geçti. Uzun bir süre, sıkıcı bir tekdüzelik içinde yol aldılar. Sonra birden, gözlem salonlarındaki ekranların bir bölüğü, göz kamaştırıcı bir ışıkla apaydınlık kesildi. Aynı anda, bilgisayar, şu açıklamayı yaptı.

    «Alıcı aygıtların bir bölüğü samanyolunu saptamıştır...»

    Bilginler, coşkuyla yerlerinden fırladılar. Samanyolunu incelemek için herkes kendi yöntemiyle işe koyuldu. Uzay kirpisinin hızı, sağlıklı bir gözleme olanak vermiyordu. Durum, gemi yöneticilerine duyuruldu. Taşıtı götüren motorların ikisi devreden çıkarıldı. Böylece uzay kirpisinin hızı azaldı. Bilginler, samanyolunu incelemeye giriştiler.

    Gökyüzünde akıp giden bu görkemli ışık seli, uzay kirpisindeki tüm görevlileri büyülemişti. Bilginlerin bir bölüğü, samanyolunun bu eşsiz güzelliğini dünyalılara göstermek istiyordu. Hemen, özel aygıtlarla film çekmeye giriştiler.

    O sırada, boş ekranlarda, «büyük ayı» ve «küçük ayı» belirdi. Onlar da bir başka görkem ve başka güzellikteydi. Büyük ayı yıldız takımının köşesinde, ışıl ışıl parlayıp duran kutup yıldızı, uzay boşluğunda dev bir pırlantayı andırıyordu. Hiçbir konuyu gözden kaçırmak istemeyen bilginler, telaş içinde gözlem aygıtları arasında koşuşturarak, incelemelerini sürdürüyorlardı.

    Bilginlerden biri, kutup yıldızını özel filmlerle görüntülemeye çabalıyordu. Olanca dikkatiyle çekim aygıtını, en elverişli açıya getirmeye girişmişti. Birden, kutup yıldızının gerisinde, donuk görünümlü bir karaltı belirdi. Bu karaltı, bilinen türden yıldız ya da gezegene benzemiyordu. Bilgin, film çekmeyi bırakıp, gözleyici borulardan birini o yana yöneltti. Garip karaltı, ekranlarda görülmeye başladı. Bilgisayar, görüntünün niteliğini şöyle açıkladı.

    «Bu, yapay bir küre. Dünyamız gibi hem kendi ekseninin çevresinde dönüyor, hem de değişmez bir yörüngeyle güneşin çevresini dolaşıyor. Dış yüzü boş. içinde yaşam var.»

    Bilginler, bu bilgileri değerlendirince, şaşırıp kaldılar. Hemen uzay kirpisini o yana güdümlediler. Ekranlardaki görüntü, giderek netleşti. Bilginler, gördüklerini ve bilgisayardan öğrendiklerini, sürekli olarak, dünyaya bildiriyorlardı. Kısa bir süre sonra, yapay kürenin gizi çözüldü. Bu, ışın çağının başlarında, uzayda yok olduğu sanılan tarım küresiydi...

    En yakın sınıra ulaşıldığında, bilgisayar, küre içinde canlıların bulunduğunu yeniden belirtti. Uzay kirpisindeki bilginlerle dünyadakiler, ölçüsüz bir meraka kapıldılar. Hemen, durum saptaması yapıldı. Bilgisayar, tarım küresine giriş yerini belirledi. Fakat bu bilgi işe yaramadı. Kürenin güney kapısı içerden açılıyordu.

    Bu koşullarda tarım küresine girmenin olanaksızlığı ortaya çıktı. Yapılacak tek şey, yeryüzüne dönüp küreye girebilme çareleri aramaktı.

    Uzay kirpisi, değişik kanallardan, değişik titreşim ve güçlerle işaretler yolladı. Tarım küresinin haberleşme aygıtı açıktı. Bazı işaretler vermekteydi. Ama, bunlar, anlamsız seslerdi. Bu durum, bilgisayarın, içerde canlı bulunduğunu bildiren haberiyle çelişiyordu.

    Uzay kirpisindeki bilginler, ne yaptılarsa, aydınlatıcı bir ipucu bulamadılar. Sonunda oradan ayrılıp dünyaya doğru yola koyuldular.

    Bilginler artık, uzay kirpisinin çevresinde oynaşan, kuyruklu yıldızlarla arada bir gelip araca çarpan göktaşlarıyla burçları oluşturan gözalıcı yıldız kümeleriyle ilgilenmiyorlardı. Tümünün aklı tarım küresindeydi.

    Uzay kirpisi, dünyaya iner inmez, hemen uluslararası, dâhiler kurultayı toplandı. Bu kurultaya, doygu bitkisinin yaratıcılarından olan üç yaşlı bilgin de özel danışman olarak çağrıldı. Onlar, tarım küresinin planlarını ve oradaki yaşamı herkesten iyi biliyorlardı.

    Belgeliklerden çıkarılan, planlar ve haberleşme bantları, bu bilginlerin önderliğinde değerlendirildi. Bu bilgilerden yararlanılarak tarım küresinin girişine kenetlenebilecek bir uzay aracı yapımına başlandı.

    Tarım küresinin bulunuşu, dünyadaki insanlara duyurulmuştu. Herkes, merak içinde kürenin gizinin çözülmesini bekliyordu. Artık dünyada en çok konuşulan konu, tarım küresiydi. Hiçbir konu onun güncelliğini ve ilginçliğini gölgeleyemiyordu.

    Yeni araç, Nuhun gemisinin uçuş güdümüne oturtuldu. Halkın sevinç gösterileri arasında, tarım küresine fırlatıldı. «Nuhun gemisi II» adı verilen bu araçta, on bilgin vardı. Üç yaşlı dâhi de gözlemci olarak yolculuğa katıldılar. Üçü de tarım küresinde arkadaşlarını görebileceklerini umuyordu. Dâhi dostlarının, ne yapıp ederek, o güne dek, varlıklarını sürdürmeyi başardıklarına inanıyorlardı. Bu nedenle yolculuk uzadıkça, sabırsızlıkları artıyordu.

    Bu arada, yorgun ve sisli belleklerinde, geçmişe değgin anılar dinliyordu. En çok da bebekler çiftliğindeki anılar belirginleşiyordu. Bin çocuk, birlikte beslenip, birlikte uyumuş, birlikte ağlayıp gülmüş, birlikte emeklemiş, birlikte öğrenim görmüşlerdi. Sanki bin kardeş gibiydiler...

    Kendilerine verilen, olağanüstü nitelikteki oyuncaklarla oynadıkları oyunlar, geliyordu gözlerinin önüne. O günlerde duydukları, çocukça coşku, gönüllerini ve yüreklerini yeniden sarıyordu.

    Ana babalarıyla buluştukları gün de belleklerinin baş köşesinde dipdiri durmaktaydı. O günkü anılar dirilince, üçü de nitelendiremedikleri duygularla dolup taşıyorlardı.

    Doyguyu buluşları, tarım küresini planlayışları, orada yaşayacak gönüllü görevlilerin seçilişi, tarım küresini oluşturacak çekirdeğin, arkadaşlarıyla birlikte uzaya fırlatılışı... Her şey bir bir gelip geçiyordu gözlerinin önünden...

    Yeryüzünde hemen herkes, Nuhun gemisi ll'nin tarım küresinden vereceği haber ve görüntüleri beklemekteydi. İnsanlar, tek vücut, tek yürek kesilmiş, sabırsızlık içinde bekleşip duruyordu.

    Nuhun gemisi II tarım küresine kenetlendiğinde, bekleme gerilimi, daha da arttı. Artık insanlar, işi gücü bırakmış, televizyonların çevresine doluşmuşlardı.

    Gemi kenetlenir kenetlenmez, tarım küresinin girişi açıldı. Bilim adamları, soluma başlıklarını takarak, dikkatle gemiden çıktılar. Kürenin içini, çürük doygu artıkları sarmıştı. Girişin yanında bulunan uzay topaçlarını, binbir zorlukla harekete geçirdiler. Kısa sürede çekirdeğe ulaştılar.

    Çekirdeğin içi temiz ve aydınlıktı. Sadece havası biraz ağırlaşmıştı. Tüm aygıtlar en az düzeyde çalışmaktaydı. Bilginler, ellerindeki planlara göre, çekirdeği incelemeye giriştiler.

    Laboratuvarlar, yeni kuşak bilginlere göre, ilkel sayılabilecek araçlarla doluydu. Toplantı, yemek, spor, eğlence salonlarıyla yatak odaları, dünyadakilere benziyordu. Uzun süre buralarda dolaştıktan sonra, bilgisayar bölümüne ulaştılar. Yaşlı bilginler, bu araçları iyi tanıyorlardı. Hemen, çalıştırmaya giriştiler.

    Bilgisayarlarda o denli çok formül, o denli çok yeni buluş planı, bilimsel yasalar, kuramlar, deney yöntemleri vardı ki!... Bunların incelenmesi aylar sürerdi. Bu bilgileri, gemideki bilgisayara aktardılar. Sonra, çekirdeğin öteki bölmelerine geçtiler. Hiçbir canlılık izine rastlamamış olmaları, onları şaşırtıyordu. Oysa, uzay kirpisinin, güçlü bilgisayarının yanılması olanaksızdı.

    Sonunda, elli bir bilginin bulunduğu bölmeye ulaştılar. Üç yaşlı bilgin, derin donduruculardaki arkadaşlarını görünce, şaşkınlıktan donakaldılar. Kimin kim olduğunu tanımak olanaksızdı. Tümü de tepeden tırnağa bembeyaz bir görünümdeydiler. Oldukça yaşlanmışlardı. Bir de donma olgusu, yüzlerindeki anlamı silmişti. Beyaz mumdan yapılmış, insan yontularını andırıyorlardı. Bu görünüm, yeni kuşak bilginlerini de ürkütmüştü. Salon bir an ölüm sessizliğine büründü.

    Ne var ki, bu sessizlik uzun sürmedi. Bilginler, karşı duvarda, sürekli olarak yanıp sönmekte olan kırmızı ışığı gördüler. Bunun özel bir bilgisayar olduğunu anlamakta gecikmediler. Yaşlı bilginler, sabırsızlıkla atılıp düzeneği işlettiler. Ve Sekizin sesiyle irkildiler.

    «Ben Sekiz numaralı fizik bilginiyim. Atom çağında, İleri Görüşlüler Ülkesi'nde, özel olarak yetiştirilmiş bir dâhiden biriyim. Arkadaşlarımla birlikte...»

    Bildiri sona erince, oradakiler, şaşkınlıktan birbirlerinin yüzüne baktılar, insanların yaşamlarına, bir süre ara veren bu aygıt ve yöntem, onlara çok ilginç gelmişti. Hemen, dondurucuları özenle gemiye taşıdılar.

    Çeşitli incelemeler için yeniden dönmek üzere, tarım küresinden ayrıldılar.

    Nuhun gemisi dünyaya indiğinde, yer yerinden oynadı. Tüm insanlar, donmuş bilginleri, evlerindeki televizyonlardan izliyordu. Çoğu, korku, acıma duygularıyla dolup taşıyordu. Hele çocuklar!... Bu olaydan en çok etkilenen onlardı. Olup bitenleri, tam olarak kavrayamadıkları için olayı gözlerinde büyütüyorlardı. Dondurucudaki bilginlere insan değil de uzay yaratığı gözüyle bakıyorlardı.

    Tarım küresinden gelen bilginler için İleri Görüşlüler Ülkesi'nin başkentinde, görkemli bir yapı oluşturuldu. Dondurucular, oraya yerleştirildi. Dünyanın dört bir yanından gelen meraklı gezginler, bu yapının eşiklerini aşındırmaya başladılar, insanlar, televizyon ekranlarında gördükleriyle yetinmiyor, bir de dondurucudakileri yakından görmeye çabalıyorlardı. Dondurucuların çevresi saygı duruşuna geçenler, dua edenler, duygulanıp ağlaşanlar, korkup kaçışanlarla dolup dolup boşalıyordu. Ayrıca, dünyanın dört bir yanından, hemen her gün, dondurucudakilere çiçek yağıyordu. İnsanlar, belgeliklere başvurarak bu bilginlerin kimliklerini, insanlık için yaptıkları hizmetleri, ayrıntılarıyla öğrenmişlerdi. Onların dondurucudan çıkacakları günü iple çekiyorlardı.

    Böylece yıllar geçti. Bilginlerin dondurucudan çıkacakları tarih, giderek yaklaşmaktaydı, insanların sabırsızlığı da doruğa tırmanıyordu.

    Oysa bu insanların bilmedikleri, çok önemli ve tehlikeli bir durum vardı. Dondurucudaki elli bir bilgin, iyi ışınlarla ışınlanmadıklarından, ışın çağı öncesinin, insan özelliklerini taşıyorlardı.

    Bu dâhiler, bilim adamı olarak yetiştirilirken, tinsel yönden çok iyi eğitilmişti, insan yavrusu olarak, özlerinde taşıdıkları, kin, nefret, öfke, kıskançlık, yalancılık, bencillik, kendini beğenmişlik... gibi kötü tutum ve davranışları gemlemeyi öğrenmişlerdi. Ama, bu tinsel düzen, tarım küresinde, çeşitli etkenlerle yıpranmıştı. Bilginlerin ruhsal yapıları giderek, koşullanmaların baskısından kurtulmuş, doğal durumuna dönüşmüştü.

    Tarım küresinde, zaman zaman çıkan tartışmalar, kavgalar, bunun elle tutulur kanıtıydı. Gün gelmiş, bilginler öfkelerine gem vuramayıp sıradan insanlar gibi birbirlerine saldırmaya bile kalkışmışlardı.

    Dondurucudan çıkıp yeniden insan içine karışmaya kalkıştıklarında, tutumlarının nasıl olacağını kestirmek zordu. Ama, hepsinin, ışın çağı insanlarının olağanüstü iyi, insancıl tutum ve davranışlarına ayak uyduramayacağı kesindi. Dondurucudaki bilginler, hiçbir zaman, ışın çağı insanları kadar iyi, dürüst, sevecen, insancıl, hoşgörülü, alçak gönüllü ve tepeden tırnağa sevgi yüklü olamazdı.

    Belki ilk günler, yaşama yeniden kavuşmanın sevinciyle çevrelerine çok olumlu davranacaklardı. Ama bu ne kadar sürecekti? Işın çağı insanlarının oluşturduğu uygarlığı ve onların görkemli yaşamlarını, kıskanmadan benimseyebilecekler miydi? Yoksa, daha ilk günden, onlara düşmanlık beslemeye mi başlayacaklardı.

    Elli bir bilginin, tümü de dâhilik düzeyinde akıllı ve bilgili kimselerdi. Üstelik, doygu bitkisiyle insanlığı açlık canavarının elinden kurtardıklarının bilincindeydiler. Bu bilinçle, insanlığı, kendilerine borçlu sayabilirlerdi. Bunun karşılığında insanları, buyrukları altına almaya kalkışabilirlerdi. Savaş nedir bilmeyen ışın çağı insanları, elli bir bilginin, kolaylıkla oluşturabileceği, akıl almaz silahlar karşısında yenik düşebilirlerdi...

    Belki de bu bilginler, evlenmeye filan da kalkışabilirdi. Çocukları olabilirdi. O zaman, ışın çağı insanları için, ortaya daha kötü sonuçlar çıkacaktı. Kanlarına atom çağı insanının, kötülük yüklü kan hücreleri karışacaktı, iyi ışınlarla değişime uğramış olan, iyi kan hücreleri, giderek soysuzlaşacaktı. Belki de bu yolla ışın çağı öncesinin gerçek «insan»a ters düşen, olumsuz ve uyumsuz insan tipi, yeniden türeyecekti...

    Dünyadaki tüm insanlar, donduruculardaki elli bir bilgini, kutsal insanlar olarak görüyordu. Onları gözlerinde ve gönüllerinde, ölçüsüz biçimde büyütüp yüceltiyorlardı. Yaşama döndüklerinde de bu tutumlarını sürdüreceklerdi. Bilginler, bu iyi duyguları, çok kötü biçimde sömürebilirlerdi.

    Uluslararası dâhiler kurulu üyeleri, kendilerini, aralarına almak için şimdiden sabırsızlanmaktaydılar. Atom çağı bilginleri, dâhiler kurultayına girince, ışın çağı uygarlığının tüm gizlerini, kaynaklarını kısa sürede öğrenebilirlerdi. Bu kaynaklar yoluyla insanları, buyrukları altına almayı, dünyayı ele geçirmeyi, kolayca başarabilirlerdi!...

    İnsanlar, kendilerini bekleyen bu tehlikeleri bilmediklerinden, bilginlerin dondurucudan çıkıp yaşama dönecekleri günü, iple çekiyorlardı.

    Tüm ülkelerde, onların yaşama dönmelerini kutlamak amacıyla görkemli şenlik programları düzenleniyordu. Her ulus, elli bir bilgini bir süre ülkelerinde konuk etmek istiyordu.

    Bilginleri, ışın çağının olağanüstü olanaklarını kullanarak, görkemli gösterilerle ağırlama görevini «uluslararası şenlik kurulu» üstlenmişti.

    Her ülke başkentinin semalarında, ışınlarla «gök sahneleri» oluşturulacaktı. Işın çağı balerinleri, gösterilerini, bu gök sahnesinde yapacaktı. Tiyatro sanatçıları oyunlarını bu sahnelerde sergileyecekti. Elli bir bilginle, ülke başkanı, bu gösterileri, gökyüzündeki locadan izleyeceklerdi. Balerinler, kelebekler gibi konukların çevresinde uçuşacak, müzisyenler, coşkulu ışın çağı müziğini sunacaklardı. Doyumsuz güzellikteki insan sesleriyle çalgı sesleri göğü saracaktı.

    Geçmişteki şenliklerde kullanılan havai fişeklerin yerini, bu şenliklerde, ışın çiçekleri alacaktı. Gökyüzüne fırlatılan ışın çekirdekleri, belli bir yüksekliğe ulaşınca, patır patır patlayacaktı. O sırada gökyüzü, renk renk, ışıl ışıl çiçeklerle kaplanarak, uçsuz bucaksız çiçek bahçesine dönecekti.

    Şenliklerin gözbebeği olan cambazlar ve trapezciler, ustalıklarını, artık ip üstünde ve çadırlarda değil, gökyüzünde, ışınlardan oluşan alanlarda göstereceklerdi. Palyaçolar bir zıplayışta çatılara ulaşacak. Damdan dama atlayarak, yaptıkları oyunlarla izleyicileri gülmekten kırıp geçireceklerdi.

    Şenliklerin ilginç bölümlerinden biri de «kara güldürü» gösterileri olacaktı. Bu gösterileri üstlenen sanatçılar, oyunlarını, atom çağı, savaş filmlerinden öykünerek düzenleyeceklerdi. Başları miğferli, asker giysileri içinde çıkacaklardı gösteri alanıra. Her birinin elinde müzelerdeki örneklerden esinlenerek yapılmış, insan öldürmeye yarayan, çeşit çeşit silah bulunacaktı. Tüfekler, tabancalar, el bombaları, kılıç, süngü, bazuka, roketatarlarla bir- birlerine saldıracaklardı.

    İki bölük olan asker kümeleri, birbirlerini öldürerek, alt etmeye çalışırken, öylesine gülünç, o denli acınacak durumlar yaratacaklardı ki!... Gösteriyi izleyenlerin, acı yüklü kahkahaları, göğe ağacaktı.

    Işın çağında hiçbir ülke, asker besleme, ordu oluşturma gereksinimi duymuyordu, insanlar ve uluslar arasında, düşmanlık sözkonusu değildi. Zaman zaman yapılan, kara güldürü niteliğindeki, savaş gösterilerini ibretle izliyorlardı.

    Kimi sanatçı toplulukları da şenlikte, atalarının doğa olaylarıyla savaşımını, yansıtacak oyunlar hazırlıyorlardı. Bu konudaki gösteriler de geçmiş çağlardaki filmlerden, kitaplardan... esinlenilerek sergilenilecekti.

    Deprem, sel, kasırga gösterilerini üstlenecek sanatçılar, atalarının, doğa karşısındaki güçsüzlüğünü, çaresizliğini bu yüzden çekilen acıları, ışın çağının olağanüstü olanaklarıyla ortaya dökeceklerdi.

    Işın çağı insanları, zaman zaman bu tür gösterileri de izlemekten hoşlanıyorlardı. Atalarının, depremlerden sel baskını ve kasırgalardan kendilerini koruyamamış olmalarına şaşıyorlardı. İnsanoğlunun, atom çağı denen çağda bile, bu tür doğa olaylarına yenik düşmesine, akıl erdiremiyorlardı. Gösterilerde bir yandan bu durum vurgulanıyor, bir yandan da birbirinden üstün savaş aracı ve silah bulmaktan başka bir etkinlik göstermemiş olan, geçmiş çağların bilginleri, eleştirilip kınanıyordu...