(Sayfa 98 - 107 arası)



    Evlerde artık, besin hazırlanan mutfaklar yoktu. Onun yerine, «beyin mutfağı» denen odalar vardı. Ev halkı orada, özel bilgisayarlarla görüntülü olarak aktarılan kitapları izliyorlardı. Çocuklar yine bilgisayar düzenekleriyle oluşturulmuş, ders köşelerinde, derslerini yapıyorlardı. Evin bir başka köşesinde oyuncaklarla donatılmış, eğlence bölmesi bulunuyordu. Akıl almaz özellikler taşıyan bu ışın çağı oyuncakları, hem çocukları, hem de büyükleri eğlendiriyordu.

    Bir başka yeni buluşla dünya, akıl almaz biçimde küçüldü. Bu buluş, televizyonla ilgiliydi. Televizyon artık tek yanlı bir iletişim aracı değildi. Evlerde hem verici, hem de alıcılar vardı. Birbirleriyle görüşmek ya da sevdikleriyle birlikte olmak isteyen kişiler, özel işaretlerle birbirlerini ekran başına çağırıyorlardı. Her iki yan da araçlarını açtığında bulundukları yaşam ortamıyla birlikte, birbirleriyle karşı karşıya geliyorlardı.

    Kuzey, Güney kutbundaki buzul kentlerinde yaşayan aileler, yeni bulunan televizyon düzeneğiyle birbirleri ya da ekvatordaki yakınlarıyla aile toplantısı yapabiliyorlardı. Karşılıklı olarak istedikleri kadar söyleşiyor, gülüp eğleniyor, hatta ışın satrancı oynuyorlardı.

    Işın çağı çocuklarının yaşamı da çağın olanaklarıyla olağanüstü düzeye erişmişti. Onlar da eğlenmek için atom çağı çocukları gibi salıncaklara biniyorlardı. Ama, onların salıncakları, urganlarla ağaçlara kurulmuyordu. Gökyüzüne uzanan renk renk ışın demetlerinden oluşuyordu. Bu salıncaklara binen çocuklar, boşlukta kuş gibi uçmanın verdiği coşkuyu duyuyorlardı...

    Tüm dünyayı ağ gibi saran ışın yolları, kıtaları, komşu kentlermişcesine birbirine yakınlaştırmıştı. Çocuklar, dilediklerinde, ışın yollarına girip kıtalararası gezilere çıkabiliyorlardı. Bu gezilerde, onları korumak, gözetmek için başlarında bir büyük bulunması gerekmiyordu. Çünkü, çocukları herkes kollayıp gözetiyordu.

    Işın çağında çocuklar, renk, dil, din, ırk ayrımı yapılmaksızın insanlığın en değerli varlığı durumundaydılar. Bu nedenle yeryüzünde, nereye giderlerse gitsinler, oranın insanları, kendilerine sevecenlikle sahip çıkıyorlardı. Konuk çocuklar için kıtaların özelliklerine göre geziler, oyunlar, eğlenceli gösteriler düzenleniyordu. Zenci, beyaz, sarı ya da siyah ırktan çocuklar, yan yana, can cana, coşku içinde eğleniyorlardı...

    Eğitim-öğretim düzeninde her geçen gün, olağanüstü gelişmeler oluşmaktaydı. Okullarda dersler elektronik aygıtlarla yapılıyordu. Her öğrencinin önünde, alıcı-verici nitelikte bir araç bulunuyordu. Öğretmen ders anlatırken, isteyen öğrenci, bilgileri kasete geçirebiliyordu. Dersler, kitap yerine bu kasetlerden çalışılıyordu. Sınav sırasında da öğrenciler, soruların yanıtlarını, kasetlere veriyorlardı. Öğretmen, sınav kasetlerini topluyor, okulun bilgisayarına verip kısa sürede değerlendiriyordu. Sınavlar artık Korku ve heyecan kaynağı olmaktan çıkmıştı. Öğretmen, sınavla öğrencilerin eksiklerini saptıyor, öğrencilerse, hemen bu eksikleri giderme çalışmalarına girişiyorlardı. Zayıf alarak sınıfta kalma, dört buçuktan beş alarak, sınıf geçme gibi yöntemler artık uygulanmıyordu. İnsanoğlunu sıkan, bunaltan, yıpratıp mutsuz kılan her etken, giderek ortadan kaldırılıyordu.

    Daha sonra dâhiler, bu buluşlarla da yetinmediler. Işın çağının temeli olan, eğitim öğretim ve bilim konularında yepyeni bir atılım yapıldı. Bilgisayarla ve kasetlerle eğitim öğretime son verildi. Işınlama yöntemiyle eğitim öğretim evresine girildi.

    Çocuklar, dört yaşına gelince, okuma-yazma ilkeleri beyinlerinin öğrenme bölümüne ışınlanıyordu. Bu yöntemle çocuk, kısa sürede okuma-yazmayı öğreniyordu. Daha sonra, bilgi ışınlaması, değişik aşamalarla sürdürülüyordu. Çocuk, on beş yaşına gelince, öğrenim dönemi sona eriyordu. Bundan sonra, yeteneklerine göre, bir mesleğe yöneltiliyordu. Bu nedenle herkes, toplum içinde üstlendiği işi en iyi biçimde yapıyordu. Artık okullar kapatılmış, buraların görevini, ışınlama üsleri yüklenmişti. Bu üsler, her yaştan öğrenciyle dolup taşıyordu. Buralarda öğrencilere, çok az bir çabayla çağdaş-bilgi ve beceri yüklemesi yapılıyordu. Her yenilik, her buluş, tek bir ulusun değil, dünyadaki tüm insanların yararına sunuluyordu.

    Dünya nüfusunun artması da sürmekteydi. Bilginler, bu kez kızgın çöllerde çöl kentler kurulmasını önerdiler. Ulaşım sorunu olmadığından, oralarda da kısa sürede çağın olanaklarıyla donatılmış, yaşam ortamları sağlandı. Çöllerin iklim koşulları, az da olsa, insanoğlunu tedirgin ediyordu. Derilerindeki bileşim kavurucu sıcağa karşı koyabiliyordu, ama, gece gündüz arasındaki yüksek ısı değişikliği, havadaki nem oranının uygunsuzluğu, sağlıklarını bozuyordu.

    Bu konu, uluslararası dâhiler kurultayına getirildi. Uzun uzun konuşulup tartışıldı. Sonunda bir bölük bilgin, sorunun çözümünü üstlendi. Yoğun çabalarla çöl kentler üzerinde, yapay bulutlar oluşturup yağmur yağdırmayı başardılar. Haftanın belli günlerinde, çöl kentler yağmurlanarak, insanlara sağlıklı bir yaşam ortamı sağlanıyordu. Böylece yerkürenin her yanı, yaşanır duruma getirilerek, insanoğluna sunuldu.

    Işın çağı düzeninde, kimse kimsenin yaşamına, olanaklarına, göz dikmiyordu. Çünkü, çalışan herkes, istediği yaşam ortamına kolayca ulaşabiliyordu. Işın çağının, dünya düzeninde, bunu engelleyecek hiçbir güce, görüşe, kişiye ya da kuruma yer verilmemişti.

    Ülke başkanlarının, öteki insanlardan bir ayrıcalığı yoktu. Başkanlar, halka götürülecek hizmetlerin düzen ve uyumunu sağlamakla görevliydiler. Bunun dışında başka bir işlevleri yoktu.

    Uluslararası başkan, okullarında yetişen öğrenciler arasından, bilgisayarlarca seçiliyordu. Başkan adayları arasından en yetkin kişi görevi üstleniyordu. Ama, üstlendiği işi yürütemeyecek olursa, hemen görevden ayrılıyordu.

    Geçmişte olduğu gibi insanlar, ülke başkanı olmak için varlarını, yoklarını ortaya dökmüyorlardı. Kendilerini, seçmenlere beğendirmek için gerçek ya da düşsel vaatlerde bulunmak, öğünmek... zorunda kalmıyorlardı. Kısacası, hiç kimse, ülke başkanı olmaya can atmıyordu.

    Dünya bilginlerinin bir bölüğü, insanlara sağlıklı, rahat ve mutlu bir yaşam sağlayabilmek için gece gündüz çalışıyordu. Bir bölüğü de evrenin, bilinmeyen gizlerini çözmeye çabalıyordu. Bu uğraşlar sonunda, güçlü uzay araçları yapıldı. Bunlar, uzaya insansız yollanıyor, çeşitli konularda araştırma yapıyorlardı.

    İnsanın değeri o denli artmıştı ki olağanüstü güvenli araçlar yapılmadıkça, uzay adamlarının uzaya gönderilmesi düşünülmüyordu. Bu yoldaki çalışmalar ve deneyler de yıllarca sürdü. Sonunda öyle uzay araçları yapıldı ki, bu araçlarla sadece uzay adamlarına değil, halkla bile gezi olanağı sağlandı.

    Bu gezilere istek çoktu... İnsanlar, dünyalarını seviyorlardı. Ama, uzayı da aşırı biçimde merak ediyorlardı. Geziler iki aşamalıydı. Birincisi atmosfer katmanlarında, ikincisi atmosfer dışında yapılıyordu.

    Atmosfer katmanları gezilerine, dev uçan daireleri andıran çok güvenlikli uzay araçlarıyla çıkılıyordu. Bu gezilere çocuk yolcular bile alınıyordu. Kısa sürede, atmosfer gezileri, günlük yaşamın doğal olayı durumuna geldi. İnsanlar, hafta sonları, kır gezisine çıkar gibi ailece atmosfer gezilerine çıkmaya başladılar. Atmosfer ötesine düzenlenen gezilere, daha çok bilim adamları katılıyordu. Halk henüz, bu denli uzun bir yolculuğu göze alamıyordu.

    Işın çağı dünyası olağanüstü buluşlarla donatılmıştı. İnsanlar, barış, özgürlük, kardeşlik, dostluk içinde, dolu dizgin yaşayıp gidiyorlardı. Yeni kuşaklar, eskilerin buluşlarına daha yenilerini ekliyorlardı. Dünya, tüm doğal varlıkları ve uygarlık yapıtlarıyla gerçekten, evrenin cenneti durumuna gelmişti, insanlar da sanki bu cennetin melekleriydi. Tanrının yüce yaratığı olan «insan», sonunda, varlığının yüceliğine, seçkinliğine yaraşan bir dünya kurmuştu...

    İleri Görüşlüler Ülkesi'nde yetişen «bin dâhi» ışın çağının yaratıcısı olarak biliniyordu, insanlar, bu dâhileri, doyguyu bulan, insanoğlunu yeni bir savaşın eşiğinden döndüren, uygarlığın güç kaynağı olan gümüş ışınları, dünyaya armağan eden, olağanüstü kişiler olarak tanımaktaydılar.

    Uzayda, tarım küresiyle birlikte yok olan beş yüz dâhi, belleklere işlenmişti. Onların anısına, tüm dünyada, anıtlar yaptırılmıştı, insanlar, belli günlerde bu anıtların çevresinde toplanarak, kendilerini saygıyla anıyorlardı. Onların gerçekleştirdiği olağanüstü buluşlar, sürekli olarak, yeni kuşaklara anlatılıyordu. Onlar artık dünyadaki insanların öğünç kaynağıydı.

    Yeryüzünde kalıp da uzun yıllar «dâhiler kurultayında görev yapan beş yüz bilginin çoğu ölmüştü. Onlar için de anıt gömütler yapılmıştı. Yaşayanlar ise, artık çalışamaz duruma gelmiş, köşelerine çekilmişlerdi, insanlığa yararlı hizmetler yapmanın onuruyla ve mutluluk içinçte yaşamlarını sürdürüyorlardı.

    Arada bir, biraraya gelerek, geçmiş günleri söyleşiyorlardı. Böyle günlerde, en çok, tarım küresiyle birlikte yok olan arkadaşları dolanıyordu dillerine. Onları anarken, içlerini buruk bir özlem kaplıyordu. Arkadaşlarını yitirmenin acısını, hiçbir gün dindirememiş, onları belleklerinden silip atamamışlardı...

    Tarım küresindeki bilginler de onları ve dünyayı belleklerinden çıkaramamışlardı. Işınlama olayının üzerinden onca yıl geçmiş olmasına karşın, hâlâ, dünya ile haberleşmeyi umud etmekteydiler.

    Tarım küresindeki bilginler, ışınlama olayından sonra, uzun süre, sabırla dünyadan haber beklediler. Giderek umutları körelmeye başladı. Bu nedenle dünya ile haberleşme konusu, gündemden kaldırıldı. Çünkü konunun sürekli konuşulması, dayanma güçlerini törpülüyordu... Ne olursa olsun tarım küresindeki yaşamı sürdüreceklerdi. Bu kesin karar, herkesçe onaylanınca, kendilerine yeni bir yaşam düzeni kurdular. Zamanlarının çoğunu, bilimsel araştırmalara ayırdılar. Çeşitli konularda, insanlık için çok yararlı buluşlar gerçekleştirdiler. Tümü de bir gün, dünya ile bağlantı kurulacağına içten içe inanıyordu, ama, bu görüşlerini, sözkonusu etmemeye özen gösteriyorlardı.

    Buluşlarının temel ilkelerini, kuralları ve formülleri, sürekti olarak ana bilgisayara işliyorlardı. Yıllar geçmişti, ama, Sekizin içini kemiren suçluluk duygusu, bir türlü yok olmamıştı. Bu yetmiyor gibi bir de dünyadakilerin kayıtsızlığını dert ediniyordu. Şu soru, sürekli olarak beynini zorlayıp duruyordu. «Bizden haber alamayınca, niçin tarım küresini aramaya gelmediler? Hiç olmazsa, Nuhun gemisini buraya yollayabilirlerdi. Bizi neden gözden çıkardılar? Neden? Neden?..»

    Soruların yanıtını, Sekiz gibi öteki bilginler de çok merak ediyordu.

    Bu tür sorulara yanıt aranırken, en çok da ileri görüşlü başkan suçlanıyordu. Gerçeği bilseler, ileri görüşlü başkanı, böylesine suçlayıp dertlenmezlerdi, kuşkusuz...

    Yeryüzü, ışın bombasıyla ışınlandıktan sonra, ileri görüşlü başkanla bilginler kurulu, aylarca, haberleşme aygıtının başında nöbet tutmuşlardı. Ama, uzaydan en küçük bir işaret bile alınamamıştı. Bunun üzerine, güdümü doğrudan tarım küresine göre düzenlenmiş olan, Nuhun gemisini uzaya fırlatmışlardı. Geminin, geçmişte olduğu gibi doğruca gidip, tarım küresinin güney kapısına kenetleneceğini sanıyorlardı.

    Geminin bilgisayarına, tarım küresindeki bilginler için uzun bir bildiri işlenmişti. Bildiride, dünyada olup bitenler, ayrıntılarıyla anlatılıyordu. Gemiye haberleşme düzeneğinin onarımına yarayacak birçok aygıtla güçlü bir enerji tüpü de konmuştu...

    Yazık ki bu atılım boşa gitti. Nuhun gemisi adlı uzay aracı, atmosferden geçerken, manyetik kabuğa çarptı. Bu sırada ortaya çıkan sürtünme, gemiyi, güdümünden ve ulaşım kanalından saptırdı. Nuhun gemisi, tarım küresi yerine, uzayın derinliklerine doğru süzülüp gitti...

    İleri görüşlü ülke bilginleri, Nuhun gemisiyle haberleşme kesilince durumu dünya bilginlerine duyurdular. Onlardan yardım istediler. Konu, uluslararası dâhiler kurultayında irdelendi. Sonra, elbirliğiyle yeni bir aygıt yapıldı. Nuhun gemisinin güdümüne ve ulaşım kanalına oturtularak, uzaya fırlatıldı. Yazık ki, o araç da dünyayı saran manyetik kabuğa çarparak, yolundan saptı... O sıralarda insanlık henüz ışın çağı uygarlığına ulaşmamıştı. Bu nedenle, manyetik kabuğu saptayamadılar.

    Bu olaylardan sonra, tarım küresinin, çok güçlü bir doğa olayı sonucu, yok olduğuna inandılar. Bu inancın etkisiyle arama çalışmalarına son verdiler. Haberleşme üssü dağıtıldı. Aygıtlar, başka amaçlarda kullanılmak üzere, çeşitli yerlere gönderildi. Tüm ülkeler, tarım küresinde yitirilen bilginler adına, anıtlar yaparak, kişiliklerini ve hizmetlerini ölümsüzleştirdiler.

    Oysa, dünyayı saran manyetik kabuk, üç yıl sonra kendiliğinden çözülüp yok oldu. Aramalar sürdürülseydi, bağlantı sağlanabilirdi... Tarım küresindeki bilginler, bunları bilmedikleri için alabildiğine dertlenip duruyorlardı.

    Tarım küresinde yıllar, kuşkular, kaygılar ve bilimsel çalışmalarla akıp gitti. Bilginlerin bir bölüğü öldüler. Ölüler, güney kapısından uzay boşluğuna fırlatılıyordu. Yaşayanların sayıları giderek azalmaktaydı. Bilginler, hızla üreyerek kendilerini tedirgin etmeye başlayan maymunların üremelerini engellediler. Sadece ışınlanmış olan beş maymunun üremesine izin verdiler. Deneyleri onlar üzerinde yapıyorlardı. Sekiz, her kuşağın kan hücrelerini, incelemeden geçiriyordu. Hücrelerde, ışınlamadan sonra beliren özelliklerin sürdüğünü gördükçe, «iyi ışınlar, insanoğlunun kanına da işledi. Kan hücrelerindeki bu gizemli pırıltılar, sonsuza dek kuşaktan kuşağa aktarılacak.» diyerek, insanlık adına sevinip kıvanıyordu. Giderek, ışınlanmış maymunların soyları da tükendi.

    Sekiz, tarım küresinde, kapana kısılmış fare gibi yok olup gitmeyi dehasına yakıştıramıyordu. Yıllar yılı hep özünün, dehasının ve arkadaşlarının onurunu kurtaracak, bir kurtuluş yolu aradı. Sayıları elli bire düştüğünde, ilginç bir çözüm yolu bulabildi...

    Elli arkadaşını çevresine topladı. Onlara planını açıkladı.

    - Arkadaşlar, burada, tüm koşullara boyun eğerek, direnmesiz savaşımsız, yok olup gitmek, beni çok üzüyordu. Bizim gibi dâhilerin, hiçliğe böylesine kolaylıkla teslim olması, insanlık onuruna kara çalacak. Yıllarca bu doğrultuda düşündüm Sonunda, adımızı temize çıkaracak bir çözüm buldum. Başarabilirsek, ne mutlu bize. Bu yolla hem «iyi insan»ların yeryüzünde oluşturdukları yeni yaşam düzenini görebileceğiz, hem de onurumuz kurtulacak.

    Elli arkadaşı, kendisini coşkuyla alkışladılar. On dokuz numaralı kimya bilgini söz istedi.

    - Sayın Sekiz, bizler de benzer duygu ve düşüncelerle dopdoluyuz. Burada, elimizi kolumuzu kavuşturarak, ölümü beklemek, bizim de ağrımıza gidiyor. Ayrıca ben de iyi insanların iyi dünyasını çok merak ediyorum...

    Öteki bilginler bir ağızdan on dokuzun sözlerini desteklediler.

    - Biz de

    - Bizde...

    Sekiz, arkadaşlarının sabırsızlandıklarını görünce, planını kısaca anlattı.

    - Derin dondurucu niteliğinde bir aygıt yapıp onun içine gireceğiz. Canlılığımızı sağlayan organlarımız, bu aygıt içinde çok düşük düzeyde, görevlerini sürdürecekler. Yaşlanma duracak. İstediğimiz bekleme süresi dolunca, aygıttan çıkacağız. Aygıta girdiğimiz günkü yaş ve sağlık durumumuzla yaşama yeniden başlayacağız. Ne güzel değil mi?

    Elli bilgin bir ağızdan yanıtladı.

    - Evet, gerçekten çok güzel bir buluş!..

    Sonra, Sekizin çevresini alıp kendisini coşkuyla kutladılar, iş bölümü yapıldı. Dondurucu aygıtın yapımına başlandı.

    Bilginler, aygıta girmeden önce Sekiz, bilgisayara şu bildiriyi işledi.

    «Ben, Sekiz numaralı fizik bilginiyim. Atom çağında, İleri Görüşlüler Ülkesi'nde, özel olarak yetiştirilmiş, bin dâhiden biriyim. Arkadaşlarımla birlikte, insanlığı açlıktan kurtarmak için doyguyu oluşturduk. Tarım küresini gerçekleştirdik. Burada bir küre, doygu üretip insanlığa hizmet ettik.

    Daha sonra, dünya ile bağlantıyı yitirip tarım küresinde tutsak kaldık. Elli arkadaşımla birlikte bu dondurucuya giriyoruz. Yüz yıl sonra, yeniden yaşama döneceğiz. Bizi bulan olursa, dondurucuların dünyaya taşınmasını rica ediyoruz. Buradaki tutsaklık dönemi yaşamımızla buluşlarımız, ayrıntılı olarak, bantlara işlenmiştir. Bu bantları ana bilgisayarın bilgi kasasında bulabilirsihiz.»

    Sekiz, donma aygıtına giriş tarihini, saati, dakikası ve saniyesiyle belirttikten sonra, bilgisayarı kapattı. Elli bir dâhi, saydam cisimden oluşturulmuş, basit birer sandığı andıran, donma aygıtlarına yerleştiler.

    Sekiz, aygıta girerken-, annesinin tarağını, göğüs cebine koydu. Sonra ölçüsüz bir iç rahatlığıyla aygıtın kapağını kapadı. Dondurucuda, kış uykusuna yatan hayvanlarınki gibi yaşamları sürecekti.

    Çekirdekteki tüm düzenekler, çalışır durumdaydı. Isı, nem, hava sağlayan aygıtlar da görevlerini en az düzeyde sürdüreceklerdi. Uzun yıllar, uzayın gizemli boşluğunda dönüp duran, tarım küresiyle içindeki yarı ölü dâhilerden, hiç kimsenin haberi olmadı.

    Yıllar sonra, ışın çağının olağanüstü buluşlarıyla çok gelişmiş uzay araçları oluşturuldu. İnsanlar artık, uzayın derinliklerine korkusuzca dalabiliyorlardı. Bu araçların en yenisi ve en görkemlisi «uzay kirpisi» adını taşıyandı. Gerçekten, aracın dış yüzü, kirpi dikenlerini andıran, binlerce madensel boruyla kaplıydı. Bu boruların uçlarında, çeşitli görevler yapan, duyarlıklı aygıtlar vardı. Düzenekler, uzayın gizemli güzelliklerini, çok yönlü olarak, saptamaya yarıyordu.

    Uzay araştırmaları artık, sadece uzayda dünyaya benzer gezegenlerin olup olmadığını öğrenmek için yapılıyordu. İnsanoğlu, evrenin gizlerini çözmek amacını güdüyordu. Bu nedenle evrene bir değil, binlerce gözle bakması gerekiyordu. Uzay kirpisi, işte bu amaçla oluşturulmuştu. Bu olağanüstü aracın, iç donanımı da görkemliydi. Yeryüzünde bir insanın rahatı, sağlığı, mutluluğu için hangi koşullar gerekiyorsa, uzay kirpisinde, bu koşullar en üstün düzeyde sağlanmıştı. Ayrıca, araç, dünyada bile eşi bulunmayan bir uzay laboratuvarına sahipti.

    Kirpide, çeşitli ülkelerden gelme, yüz dâhi bilginle iki yüz araç görevlisi, değişik dallarda üç yüz uzman bilgin bulunuyordu. Uzay kirpisi uzaya açılması için gereken hazırlıklar sona erince, görkemli şenliklerle dünyadan ayrıldı. Uzayın derinliklerinde, aylarca sürecek olan efsanevi yolculuk böylece başladı...

    Araçtaki bilginler, ilk kez, uzayı böylesine çok yönlü, böylesine yakından izlemekteydiler. Kirpi dikenini andıran uzay periskopları, uzayı, çeşitli boyutlardan gözlemekteydi. Bu yöntemle yol üzerinde bulunan her şey, ayrıntılarıyla gözlem salonlarındaki ekranlara yansıyordu.

    Kimi yerde, karşılarına buzul görünümünde görkemli düzlükler çıkıyordu. Bu görüntüler, güneş ışınları vurunca, göz kamaştırıyor, düşsel bir niteliğe bürünüyordu.

    Uzay kirpisi bazen yüzlerce şimşek çakımı arasında kalıyordu. Uzayın tekdüzeliğinden bunalmış olan bilim adamları, çevrelerini saran bu binbir renkli kıvılcım yelpazelerini görünce, ölçüsüz bir coşkuya kapılıyorlardı. O sırada uzay, havai fişeklerle şenlendirilen, düşsel bir bayram yerine dönüyordu...

    Uzay kirpisindeki bilginler, bu görüntülerin güzelliğini, görkemini dünya dilleriyle anlatmanın olanaksızlığında birleşmişlerdi. Bu nedenle bir bölük bilgin, uzayın görkem ve güzelliklerini tanımlayacak, «uzayca» sözcükler oluşturmaya giriştiler.

    Birkaç kez de uzay kirpisinin yoluna, ışık demetlerinden taçlar giymiş, ilahları andıran, gezegenler çıktı. Bilginler, hemen, adı sanı bilinmeyen bu taçlı gezegenlere de birer ad taktılar.

    Yolculuk sürüp dururken bir gün, alıcı aygıtlar çok uzaklarda bir yerde, uzayın allak bullak oluşunu görüntülediler. Uzay kirpisi, hemen, o yana yöneltildi. Bir süre sonra, karşılarına, çok büyük bir gezegen çıktı. Bilginler, alıcılardan gelen verileri, bilgigayarlarda değerlendirip bu gezegeni tanımaya giriştiler.