(Sayfa 88 - 97 arası)



    Bir süre, yıldızlardan oluşan coşkun bir nehirde, akıntıya kapılmışcasına ilerledi. Sonra, üstünde renk renk ışın demetleri belirdi. Yüzlerce, görkemli ebem kuşağı sardı çevresini. Ellerine, kollarına, ayaklarına, bacaklarına dolanarak, onu sımsıkı bağladılar...

    Sekiz, hiç karşı koymadı. Işın demetlerine tutsak olmak ve ebem kuşağına dolanıp göğe ağmak, çok hoşuna gitmişti. Kendini, öylece, uzayın derinliklerine salıverdi.

    Uzayın görkemli dingiliği içinde yol alırken, birden, garip sesler doldu kulaklarına. Beyaz bulutlara bürünmüş birkaç kişi, uçarak kendisine yaklaşmaktaydı. Gelenlere dikkatle bakınca, annesini tanıdı. Yanında kendine benzer bir adam vardı. «O da babam olmalı» dedi içinden. Sonra, ileri görüşlü başkan girdi araya. Üçü de kendisini, tutsak olduğu ışın demetlerinden kurtarmaya giriştiler. Bir yandan da, «İşte. Kurtuldu, açılıyor... Kurtuldu!..» diyorlardı...

    Sekiz, yavaş yavaş göz kapaklarını araladı. Çevresini almış olan insanlara baktı. Aralarında annesinin de olması gerekiyordu, ama yoktu. Dikkatle bir kez daha süzdü oradakileri. Arkadaşlarının, merakla kendisine bakmakta olduğunu görünce, şaşırdı.

    - N'oldu, neden yatağımın çevresine toplandınız?

    Sekizi, yüz yetmiş beş numaralı tıp bilgini yanıtladı.

    - Asıl sen söyle neler olduğunu. Hastalığından hiç söz etmemiştin.

    Sekiz, şaşkın şaşkın bakındı.

    - Hasta değilim ki!.. Sadece çok yorgundum. Toplantıdan dönünce, dinlenmek için yatağıma uzandım. Dalıp gitmişim. Öyle güzel bir düş gördüm ki!..

    Yüz üç numaralı tıp bilgini gülümseyerek söze karıştı.

    - Beş gün süren bu güzel düşü, hepimiz merak ediyoruz doğrusu...

    - Beş gün mü dedin?

    - Elbette, genel toplantıdan bu yana beş gün geçti. Sen o günden beri dalgın yatıyorsun. Yürek atışların, kan basıncın öylesine düştü ki!., ölmekte olduğunu sandık. Şimdi bize, yarı ölü durumdayken gördüğün, o çok güzel düşü anlat bakalım da yaşama dönmüş olduğuna iyice inanalım...

    Sekizin yüzü apaydınlık oldu. Mutlu bir gülümseme belirdi dudaklarında.

    - Anlatırım, dedi, gerçekten çok güzel, çok görkemli bir düşdü bu. Ve anlatmaya başladı...

    Yeryüzünde, ışınlanan insanlar da birbirlerine çok güzel, çok görkemli bir düş gördüklerini söylüyorlardı.

    - Güpegündüzdü. Uyanıktım. Ama, gördüklerim, ancak düş olabilirdi. Birden her yer, ışığa boğuldu. Tepeden tırnağa, öylesine görkemli bir ışın seline kapıldım ki!.. Bir an elektrik akımına tutulmuş gibi oldum. Her yanımı, derinden bir titreme sardı. Damarlarımda tatlı bir sızı belirdi. Sonra her şey bitti. Işık seli yok oldu. Varlığımı, hiç tatmadığım bir huzur kapladı. Yeniden doğmuşa döndüm...

    - Ben de gördüm bu düşü...

    - Ben de...

    - Ben de...

    - Ben de...

    İnsanlar, gördükleri bu düşü birbirlerine anlatırken, öylesine coşup taşıyorlardı ki!.. Sanki müjdeleşir gibiydiler. Bu coşkulu söyleşiler, günlerce sürdü... Sonra herkesin başından geçmiş olduğu için «düş olayı» kanıksandı. Doğal bir olguymuş gibi benimsenerek, sözkonusu edilmez oldu...

    İleri Görüşlüler Ülkesi'nin, ileri görüşlü başkanıyla bilim kurulu üyeleri, ışın seline, gök gözlem odasında kapılmışlardı. Görkemli düşten ayılıp da kendilerine geldiklerinde, ilk iş olarak, birbirlerine şu soruyu sordular.

    - Ben olağanüstü bir düş gördüm. Sen de gördün mü?..

    Sonra herkes birbiriyle yarışırcasına gördüğü düşü anlatmaya girişti. Ne var ki, dâhiler ve ileri görüşlü başkan, kendilerini tez topladılar. Hemen Sekizin ışın bombasını anımsadılar. Bakışlarını, uzay gözlem aygıtlarının ekranlarına çevirdiler.

    En son olarak, ışın bombası taşıyan uydunun, yörüngesine oturup dünya çevresinde dönmeye başladığı görüntüyü anımsıyorlardı...

    Ekran bomboştu. Hemen, haberleşme aygıtına başvurdular. Nice uğraştılarsa, tarım küresiyle bağlantı kuramadılar. Başkan, olup bitenleri anlamak için, dışarıya, halkın arasına çıkmayı önerdi-

    Sokaklar, bayram gününü andırıyordu, insanlar yeryüzünde yaşamaya başlayalıberi, ilk kez, böylesine mutlu ve neşeliydiler. Rastlaşan herkes önlerini kesip ölçüsüz bir coşku içinde, gördükleri düşü anlatmaya girişiyordu. Başkanla bilim kurulu üyeleri de içlerindeki coşkuyu yenemiyor, hiç tanımadıkları kişilere, ballandıra ballandıra, o düşü anlatmaya koyuluyorlardı...

    Uzun süre sokaklarda dolaşıp halkla coşku alışverişinde bulunduktan sonra, bilim üssüne döndüler. Yeniden ve pek çok kez, tarım küresini aradılar. Fakat, hiçbir yanıt alamadılar. Bir süre beklemeye karar verdiler. Bu süre içinde bağlantı sağlanamazsa, tarım küresine birkaç bilginle birlikte, Nuhun gemisini göndermeye karar verdiler.

    İnsanlar, gerçekten, tinsel ve zihinsel yönden, yeniden yaratılmış gibiydiler. Birbirlerini öylesine seviyor, sayıyor, birbirleriyle öylesine yardımlaşıyorlardı ki!.. Sevgisizlik, yalan, dolap, düşmanlık, bencillik, kıskançlık, hainlik, kin, nefret, öfke, kendini beğenmişlik, acımasızlık, cana kıyma... gibi kavram ve davranışlardan arınmışlardı. Bu kavramlar, artık, geçmişte yaşayan insanların varlıklarını, kanser gibi sarmış, kötü birer hastalık olarak nitelendiriliyordu. Yeni insanlar, bu hastalıklardan nasıl arındıklarını bilemiyorlardı. Ama, o görkemli düş gününden sonra, yepyeni bir insan olduklarının bilincindeydiler. Bu bilinçle yaşadıkları çağa «Işın Çağı» adını vermişlerdi.

    Işın Çağından önceki çağdan kalma kitaplar, filmler, resimler, savaş planları, savaş raporları, soygun, baskın, cinayet dosyaları, çeşit çeşit insan öldürme araçları... Işın Çağı insanlarına tiksinti ve utanç veriyordu. Yakıcı, yıkıcı, boğucu, parçalayıcı bombalar, tüfekler, tabancalar, insan gövdesini delik deşik etmeye yarayan, boy boy, biçim biçim mermilerin bir bölüğü, örnek olarak, müzelere kaldırılmıştı. Arta kalanlarsa yok edilmişti. Yeni insanlar onları müzelerde görünce bile dehşete kapılıyorlardı.

    Dünyadaki bilim adamları, birlik olmuşlardı, insanoğlunu, Işın Çağına yaraşır biçimde yaşatmaya yönelik, buluşların peşine düşmüşlerdi. Herkes, kendi yeteneği ve birikimi doğrultusunda, insanlık için iyi ve yararlı bir şeyler oluşturmaya çabalıyordu.

    Işınlamadan hemen sonra, ileri görüşlü başkan, doygu mama ile tohum üretme üslerini, yabancı ulusların bilginlerine açmıştı. Onlar da kısa sürede, doygu tohumu ve doygu mama üretmeyi öğrendiler. Ülkelerinde benzer düzenekler kurarak, bol bol üretime giriştiler. Bu yolla dünyada, beslenme sorunu sona erdi. Artık, insanların karın doyurmak için canlarını dişlerine takarak, koşuşturmaları gerekmiyordu, ileri görüşlü başkan, atmosfer tarım kürelerinin oluşma plan ve yöntemlerini de dünya bilginlerine açıkladı.

    Ülkeler arasında, patlayıcı maddelerle dikenli tellerle, utanç verici duvarlarla oluşturulan sınırlar da kaldırılmıştı. İnsanlar artık ırk, dil, din, renk ayrımı gözetmiyorlardı. «Dünya insanoğlunun» görüşüyle elbirliği, güçbirliği, gönül birliği, oluşturmuşlardı. Dünyanın, geçmişteki doğal güzelliklere kavuşturulması, uluslararası amaç edinilmişti.

    İnsanlar, geçmişle ilgili filmlerle, kitaplarda, resimlerde yeryüzünü kaplayan, yemyeşil ormanları, bağları, bahçeleri, çayırları, ovaları pırıl pırıl denizleri, gölleri, akarsuları görüyorlardı. Öyle bir dünyada yaşamaya, dayanılmaz bir özlem duyuyorlardı.

    İşte bu ortak özlem, insanları birbirine sımsıkı bağlıyordu. Bilim adamları da dünyayı yeniden canlandırmaya çabalayan insanlara, önderlik ediyordu.

    Önce, toprak örtüsünü canlandırmakla işe başladılar. Bunun için, küllenmiş ölü toprağı, laboratuvarlarda oluşturulan, gübre niteliğindeki yapay bileşimlerle besleme deneylerine giriştiler. Küçük alanlarda denenen bu yöntemle toprak, yavaş yavaş canlanmaya başladı.

    Buralara, müze çiftliklerde korunmakta olan bitki tohumlarından ekildi. Bu gelişmeleri tüm insanlar ilgi ve umutla izlemekteydiler. Tohumlar yeşerince, sanki dünya yeniden buiunmuşcasına coşkuya kapıldılar.

    Sözkonusu deneyler, tek bir ülkede değil, tüm ülkelerde yapılıyordu. Çeşitli ulusların bilginleri, bu yöndeki yeni buluşlarını, sürekli olarak birbirlerine müjdeliyorlardı.

    Göllerde, denizlerde, akarsularda yapılan canlandırma çalışmaları, pek kolay olmadı. Oralar, geçmiş çağda öylesine hor kullanılmış, kirletilmişti ki!.. Daha sonra da nükleer bomba artıkları, rüzgârla savrulup ölü toprak bulutlarıyla kaplanmıştı. Güzelim sular, bataklığa dönüşmüştü. Ülkeler bu konuda da iş ve güçbirligi yaptılar. Uluslararası bilginler birliği, oluşturdukları yeni araç ve gereçlerle suları pislikten arıtmaya giriştiler.

    Temizlenen yerlere, müze çiftliklerden getirilen örnek su yaratıklarını salıverdiler. Oralarda da yaşam yeniden canlanmaya başladı.

    İnsanları sevindiren en önemli olay, ışın çağı başlayalıberi hava kirliliğinin, yok olmasıydı. Nükleer savaş, dünyayı yakıp kavurarak, yaşanmaz duruma getirdiği gibi atmosferi de bozmuştu. Atmosferi oluşturan bazı gazlar, yok olmuş, kimileri de nitelik değiştirerek soysuzlaşmıştı. Bu yüzden hem solunan havanın bileşimi yozlaşmış hem de atmosfer olaylarında bazı aksamalar başgöstermişti.

    İnsanoğlu, savaş sonrasında «açlık» konusundan başka bir konuya eğilme olanağı bulamamıştı. Atmosferdeki bu değişikliğe ister istemez boyun eğmişti. Soluduğu hava, gırtlağını dağlıyor, ciğerlerine diken gibi batıyordu. Derisi ise giderek mora dönüşmekteydi. Ama, ışın çağından önce, bu duruma hiçbir çare bulunamamıştı...

    Dünyayı canlandırıp yeşertme çalışmaları sürerken, bir yandan da ışın çağına yaraşır uygarlık planları oluşturuluyordu. Bu konuyu, «uluslararası dâhiler kurultayı» üstlenmişti. Dünyadaki dâhiler, ışın çağının uygar dünyasını yaratmak için çeşitli planlar hazırlamışlardı. Bu planları uluslararası dâhiler kurultayında birbirlerine aktaracaklardı.

    İlk kez toplanacak olan uluslararası dâhiler kurultayına, İleri Görüşlüler Ülkesi de beş yüz genç dâhi arasından seçilen, on temsilci göndermişti. Kurultay açılınca, dünya dâhileri birbirlerini sevgiyle selamladılar. Tümü de insanlık için yararlı bir şeyler oluşturmanın coşkusu içindeydiler.

    Dâhilerin bir bölüğü, ışın çağı dünyasına değgin düşlerini anlattılar. Çeşitli öneriler sundular.

    «Atom çağı» diye adlandırılan yakın geçmişte, uygarlık adına kurulan fabrikaların, övgüyle ve onurla insanlık hizmetine yeni buluş olarak sunulan, çeşitli araçların, aygıtların, taşıtların, çoğunun, dünyaya zararlı nitelikte olduğu vurgulandı. Işın çağı buluşlarının, kesinlikle dünyaya zarar vermeyecek nitelikte olması, ilke olarak kabul edildi.

    İşte bu aşamada, İleri Görüşlüler Ülkesi'nin, dâhi temsilcileri, söz istediler. Kurultay başkanı, onları hoşnutlukla kürsüye buyur etti. Kendileri, doyguyu bulan dâhilerin temsilcileri olarak, kurultayda saygı ve sevgi odağı durumundaydılar. Kürsüye gitmek üzere ayağa kalktıklarında, dakikalarca alkışlandılar.

    Dâhilerin konuşmaları, dil bilgisayarınca, tüm dillere çevriliyordu. Kurultay üyeleri, konuşmacıları, kulaklıklarla rahatça dinliyorlardı. Önerilen planlar da büyük ekranlara yansıtılarak üyelere sunuluyordu.

    İleri Görüşlüler Ülkesi'ni temsil eden on dâhi, önce kendilerini tanıttılar.

    - Ben yüz üç numaralı fizik bilginiyim.

    - Ben kırk numaralı nükleer enerji bilginiyim.

    - On sekiz numaralı kimya bilginiyim.

    - Adım elli iki. Atom uzmanıyım.

    - Yetmiş dokuz atmosfer bilginiyim.

    - Dört yüz üç insan beyni uzmanıyım.

    - iki yüz bir. Uzay matematiği bilginiyim.

    - Üç yüz yetmiş dokuz. Nükleer enerji değerlendirme uzmanıyım.

    - Yedi. İnsan hücreleri uzmanıyım.

    - Yirmi dört. Yerküre bilginiyim.

    Kurultay üyeleri her birini coşkuyla yeniden alkışladılar. Kırk numaralı nükleer enerji bilgini, arkadaşlarınca, sözcü olarak seçilmişti. Hemen konuşmaya başladı.

    - Saygıdeğer dâhi dostlarımız! Görüyorum ki, ışın çağı dünyasını yaratmak için hepiniz iyi niyetle, coşkuyla, özveriyle çalışıyorsunuz. Temel amaç, insanı, sağlıklı rahat ve mutlu kılmak olduğuna göre, biz de bu doğrultuda payımıza düşen görevi seve seve üstlenmeye hazırız.

    Işın çağı uygarlığının, kısa sürede, tüm görkemiyle ortaya çıkacağına inanıyoruz. Bizler, atom çağının sonlarında, bazı yeni buluşları düşlemeye başlamıştık. Ülkemizde yetişen dâhilerin bir bölüğü, bu düşlere dayalı, olağanüstü nitelikte, planlar bile yapmışlardı. Fakat birden kapımıza, yeni bir savaş gelip dayandı. Pizler de bu planları, büyük bir çöle gömdük. Savaştan sonra çıkarıp uygulamaya geçecektik. Şimdi bu planları elbirliğiyle uygulayabiliriz.

    Size burada, çok önemli bir konuyu açıklamam gerek. Biz bu olağanüstü planları, elimizde bulunan çok değerli bir enerji kaynağına güvenerek yaptık. Bu kaynak, bir süre önce bağlantıyı yitirdiğimiz ve halen uzayda izini bulmaya çabaladığımız, tarım küresinden gönderilmiştir.

    Elimizde bulunan bu olağanüstü güç kaynağı, uzun yıllar, dünyamızın enerji gereksinimini karşılayacaktır. Işın çağı uygarlığını, işte bu güçle gerçekleştirebiliriz.

    Bu açıklama, coşkuyla karşılanıp dakikalarca alkışlandı. Hemen, çölde gömülü bulunan planların çıkarılmasına karar verildi.

    Planlarla birlikte, yeni buluşlara ve uygulamaya değgin, çok değerli kitaplar da çöle gömülmüştü. Uzman görevliler, bu değerli gömüyü, kısa sürede yeraltından çıkarıp uluslararası dâhiler kurultayına sundular. Kurultay üyelerinin bu planlar karşısında gözleri kamaştı. İleri Görüşlüler Ülkesi'nden gelen bilginler önderliğinde, sözkonusu planlar ve kitaplar aylarca incelendi. Sonra iş bölümü yapıldı, planların uygulanmasına girişildi.

    Önce, uluslararası iş ve güçbirliğiyle gerekli hammaddeler sağlandı. Her şey hazır olunca, ilk uygulama, ulaşım konusunda yapıldı. Havayı sürekli olarak kirleten, taşıt araçları kaldırıldı. Sokaklarda, gümüş ışınlardan elde edilen güçlü «Işın yolları» oluşturuldu.

    İnsanlar, ışın yollarında yolculuk yapabilmek için bellerine, manyetik düzenekli bir kemer takıyorlardı. Bu kuşakla ışın yoluna giren kişinin, hemen ayağı yerden kesiliyordu. Kuşağın tokasında dört düğme ile iki minik kol vardı. Düğmelerden biri hareketi ve durmayı sağlıyordu. İkincisi yön değiştirmeye yarıyordu. Üçüncüsü, yoldan ayrılma ya da yön değiştirme sırasında, arkadaki yolculara işaret veriyordu. Dördüncü düğme hız düğmesiydi. Acelesi olanlar, özel hız şeridine geçip bu düğmeye basıyorlardı. Böylece uçarcasına bir hızla yol alma olanağına kavuşuyorlardı. Minik kollar ise kemeri yolculuğa göre programlamaya yarıyordu. Yeryüzü, kısa sürede, ışın yollarından oluşan görkemli bir ağla sarıldı. Petrol, kömür gibi enerji kaynakları kullanılmaz oldu.

    İnsanoğlu öylesine mutluydu ki!.. Bilim adamları, insanları mutlu gördükçe, ölçüsüz bir istek ve coşkuyla yeni buluşların peşine düşüyorlardı.

    Işın çağı buluşlarında sıra, soğuk ülkelerdeki ısınma sorununa gelmişti. Bu buluşun planı da hazırdı. Dâhi bilginler, bu sorunu, o güne dek hiç düşünülmemiş bir yöntemle çözeceklerdi.

    Kış soğuklarında, ısınması gereken insandı. Konutları ısıtmanın hiçbir anlamı ve yararı yoktu. Sağlıklı bir insanın, değişmez bir ısısı vardı. Bu ısı soğukta düşmüyor, sıcakta ise yükselmiyordu. Üşüme olayı, deride oluşan bir duyumdu. Soğuğun, derinin duyarlık alanına işlemesine engel olunacaktı. Bu yöntemle üşüme duyumu ortadan kalkacaktı. Hayvanların derilerinin alt yüzeylerini kaplayan yağ katmanları, onların üşümesini engelliyordu.

    İnsanları saran deri de üst ve alt deri olmak üzere iki katmadan oluşuyordu. Üst derinin alt yüzü iç derinin görevlerini aksatmayacak bir bileşimle kaplanırsa, insanlar da üşümekten kurtulacaktı.

    Bu bileşim, insan derisine, buhar şeklinde püskürtülerek uygulanacaktı. Bileşimin yoğunluğu, ter salgısının yoğunluğundan az olacaktı. Bu nedenle terin, gözeneklerden dışarı atılmasına engel olamayacaktı. İnsanın üşümemesini sağlayan koruyucu bileşim uygulaması, yılda bir-kez yinelenecekti...

    Bu buluş üzerinde çalışanı bilim adamları, öncelikle soğuk geçirmeyen özel bileşimden, tüm insanlara yetecek kadar ürettiler. Sonra soğuk ülkelerde, halk için genel buharlama üsleri Oluşturuldu, uygulanmaya başlandı, insanoğlu, bu buluşu da bayram sevinciyle coşa taşa kutladı. Soğuk ülkelerde, evlerden, okullardan, işyerlerinden, ısıtma düzenekleri kaldırıldı. Her türden birer örnek alınarak, müzelere kondu. Yapay ormanlarda yeni yeni üremeye başlayan, kaplan, leopar, vizon, tilki, tavşan... gibi kürk hayvanları da postlarını insanlardan kurtarmış oldular... Dünya dâhilerinin bir bölümü de insan sağlığı üzerine, yararlı buluşlar peşine düşmüşlerdi, insanların en çok bozulan organları, kalp, mide, karaciğer, böbrek ve akciğerlerdi. Bilginler, bu organlar işe yaramaz duruma gelince, yerlerine yapay organlar koymayı amaçlıyorlardı. Bu amaç doğrultusunda yoğun çalışmalara girişildi. Ve hasta organları yapay ya da ölülerden alınma sağlam organlarla değiştirme buluşu gerçekleştirildi. Uygulama ise kısa sürede yaygınlaştı.

    İnsanları en çok tedirgin eden durumlardan biri de yaşlılıktı. Bu konuyu üstlenen bilginler, insanın yıpranan hücrelerini, olağanüstü bir buluş olan, özel aşılarla destekleyerek, gençleştirmeyi başardılar. Böylece, yaşlılıktan kaynaklanan, güçsüzlük. deri buruşması, beyinde, dolaşım, solunum, sindirim ve duyu organlarında beliren aksamalar, ortadan kaldırıldı, insanlar artık, bulaşıcı hastalıkları da güçlü aşıların etkisiyle nezle gibi ayakta geçiriyorlardı.

    Bu buluşlar, tüm dünyada uygulanmaya başlayınca, insanlar, dünyanın ve yaşamın gerçek tadını tattılar. Yaratılalı beri, erişemedikleri katıksız, gölgesiz bir dirlik, rahatlık ve mutlulukla yaşamlarını sürdürmeye başladılar.

    Bu olumlu koşullar, dünya nüfusunun hızla artmasına neden oldu. Toplumlar artık, savaşlarla ve hastalıklarla kırılıp eksilmiyordu. Tersine, insanlar, yaşamlarını uzun yıllar sürdürüyorlardı. Giderek, dünya insanlara dar gelmeye başladı.

    Yer kürenin, buzullarla kaplı bölümleri henüz boştu. Oraların yerleşim alanları durumuna getirilmesine girişildi. Işın çağı buluşlarıyla donanmış buzul kentlerinde, insanlara rahat bir yaşam sağlandı. Eski, büyük kentlerden usananlar, akın akın, buzul kentlere taşındılar.

    Nüfusun bunca artmış olmasına karşın, dünyada işsiz insan yoktu. Yeni buluşlar, yeni iş alanları oluşturuyordu, insanlar, birbirleriyle uyum içinde arı gibi çalışıp duruyorlardı.

    Doygu taneleri, öylesine ucuzlamıştı ki, bazı ülkelerde halka parasız dağıtılıyordu, insanlar, doygudan başka bir besine ilgi duymuyorlardı. Üşüme ya da sıcaktan bunalma sözkonusu olmadığı için ışın çağı insanları, giderek, yalın, gösterişsiz ve birbirine benzer giysilerle örtünmeye başladılar. Bu giysiler, bedenlerini ayak bileklerinden, boyunlarına dek saran, gövde kılıflarını andırıyordu. Kumaşlar, özel çiftliklerde yetiştirilen ipek böcekleri- nin salgılarından elde ediliyordu. Ayaklarına yarım çizmeler giyilyorlardı. Bunlar da yeni gelişen ormanlardan elde edilen, doğal kauçukla ipek karışımından yapılıyordu.