(Sayfa 68 - 77 arası)



    Günlerce düşünüp taşındı. Sonunda şöyle bir karara vardı: Gümüş ışınların olağanüstü enerjisiyle olağanüstü nitelikte bir silah yaptıracaktı. Bu silah yakıcı, yıkıcı, öldürücü olmayacaktı. Ama öyle bir özellik içerecekti ki, tüm düşmanları kendisine köle olacaklardı...

    Nuhun gemisinin, tarım küresinden dönüşü, dünyada görülmemiş şenliklerle kutlandı. Geminin, doygu mama formüllerini getirmekte olduğu, radyo, televizyon, gazete, dergi gibi tüm iletişim araçlarıyla insanlara duyurulmuştu. İnsanlar bu nedenle sokaklara dökülmüş, coşku içinde sevinç gösterileri yapıyordu. Asıl bayram eden başkandı. Onun sevinç kaynağı, doygu mama değil, gümüş ışın tüpüydü. Bu tüpten, bilginler kurulu dışında, hiç kimsenin haberi yoktu.

    Tarım küresinden gelen doygu mama formülleriyle hemen üretime geçildi. Dünya ülkeleri, yeniden, İleri Görüşlüler Ülkesi'nin kapılarını aşındırmaya giriştiler. Başkan, yabancı başkanlarla bir toplantı yaparak, doygu mama ile ilgili görüşlerini açıkladı:

    «Ben insancıl bir başkanım. Bilginlerimizin buluşu olan doygu mamadan, insanlık yararlanacak. Ancak, doygu mama, yalnız benim ülkemde üretilecek. Dünyaya gelen tüm bebekleri biz besleyeceğiz, ileri süreceğim koşulları, yerine getiren tüm ülkeler, bizden istedikleri kadar mama satın alabilecekler.»

    Yabancı başkanlar, yine köşeye sıkışmışlardı, ister istemez, başkanın yeni koşullarını kabul ettiler. Dünya, bebek ıngaları ve çocuk sesleriyle yeniden şenlendi. Uluslar öylesine mutluydular ki, İleri Görüşlüler Ülkesi'nin, ağır koşullarına ve acımasız sömürüsüne karşı durmayı, akıllarına bile getirmiyorlardı. İleri görüşlü başkan için yergide bulunanlara karşı çıkanlar çoğunluktaydı. «İleri görüşlü başkan daha ne yapsın? Karnımızı doyurdu. Bebeklerimizin yaşamasını sağladı. Hepimiz yeniden doğmuşa döndük. Ne olursa olsun, o nasıl isterse öyle davranalım.» diye onu savunuyorlardı. Ülke başkanları, halkın, beslenme ve üreme içgüdüleri uğruna, vatanlarını bile gözden çıkardıklarını gördükçe, öfke ve üzüntü içinde kıvranıyorlardı. Ama, bu gidişi iyileştirecek bir çare de bulamıyorlardı...

    Sonunda tüm başkanlar, «Tek kurtuluş yolunun, en kısa sürede İleri Görüşlüler Ülkesi'ne saldırmak.» olduğuna karar verdiler. Ülke tutsak edilecek. Doygu tohumu ile doygu mama üretimine el konacaktı. Daha sonra özel silahlarla uzaydaki tarım küresi ele geçirilecekti. Tüm ülkeler, bu doğrultuda gizli gizli savaş planları yapmaya giriştiler.

    İleri Görüşlüler Ülkesi'nin casusları, bu haberleri başkana ulaştırdılar. Başkanın gözüne uyku girmez oldu. Hemen, bilginler kurulunu topladı. Kapılarına dayanan tehlikeyi ayrıntılarıyla ve abartarak bilginlere açıkladı. Bu açmazdan kurtulmak için bilginlerden öneri beklediğini belirtti.

    Bilginler, çeşit çeşit önerilerde bulundular. Ama, başkan hiçbirini beğenmedi. Sonunda, aylardır kurup durduğu planı açıkladı.

    - Arkadaşlar, düşmanlarımızı dize getirmek için gümüş ışınlardan yararlanabiliriz. Kafamızı kullanırsak, bu tüpteki enerjiyle sadece düşmanları alt edip dünya imparatorluğu kurmakla kalmayıp, yapacağımız uzay araçlarıyla evren imparatorluğu bile kurabiliriz. Gümüş ışınların bu yolda kullanılıp kullanılmaması sizin oylarınıza bağlı. Sorumluluğu paylaşmamız gerek...

    Bilginler kurulu bir süre aralarında konuşup tartıştılar. Sonra, gümüş ışınların ülke güvenliği için kullanılması kararına vardılar. Başkan, kararı duyunca, tepeden tırnağa sevinç kesildi. Ellerini oğuşturarak kürsüye geldi.

    - Sevgili arkadaşlarım, en doğru kararı verdiniz. Bu olağanüstü güç kaynağıyla öyle bir silah yapalım ki, dünyayı yakıp yıkmasın. Özellikle insanları öldürmesin. Biliyorsunuz, Sekize, ışınları insanlığa zarar verecek şekilde kullanmamaya söz verdim. Kendisine saygım sonsuzdur. Onun karşısında yalancı durumuna düşmek istemem. Bulacağınız silah, sadece tüm insanların, hiç direnmeden, buyruğuma girmelerini sağlasın... Ateş, kan, acı, gözyaşı... istemiyorum...

    Bilginler kurulu, hemen çalışmalara başladı. Beş yüz genç bilgin, zaten, tarım küresindeki arkadaşlarının ölümsüz başarılarını gördükçe, dünyada bir işe yaramadıklarını düşünerek, dertlenip duruyorlardı. Onlar da insanlık yararına bir şeyler yapmak isteğindeydiler. Bulacakları silahla insanlığı, yeni bir savaşın eşiğinden döndüreceklerine inanıyorlardı. Ellerini çabuk tutmazlarsa, yabancı ülkelerin buyruğuna gireceklerinin, bilincindeydiler.

    Bu görüşlerle işe giriştiler. Kısa sürede, başkanın isteği doğrultusunda bir silah geliştirmeyi başardılar. Bu silah, gümüş ışınların gücüyle oluşturulmuştu. Dünyayı yakıp yıkmayacaktı. İnsanları öldürmeyecekti. Sözkonusu ışın bombası, özel bir uyduya yerleştirilecekti. Atmosfer içinde belli bir uzaklığa fırlatılacaktı. Dünya çevresinde hızla dönen bu uydu, kısa sürede tüm insanları ışınlayacaktı. Bombadan yayılan ışınlar, doğrudan doğruya, insanların beyinlerini etkileyecekti. Işınlanan insan, hiçbir acı duymayacaktı. Sadece bilincini yitirecekti. Beslenecek, üreyecek, görecek, duyacak, tad alacak, koku alacak, dokunduğunu tanıyacak, kendisine verilen bilgileri, belleğine kalıp gibi yerleştirecekti. Gereken yerlerde bu kalıp bilgileri kullanacaktı. Ama, duyu organlarıyla elde ettiği duyumları ve belleğine biriktirdiği bilgileri birleştirerek, anlama, kavrama, düşünme gibi etkinlikleri gösteremeyecekti. Beyinciği çıkarılan bir kuş yaşar, ama kaçamaz. Gümüş ışınlardan oluşturulan ışın bombasıyla ışınlanan insanlar da yaşayacaktı. Ama, yaşamı anlamadan, çevrelerinde olup bitenleri kavrayamadan ve en önemlisi, düşünmeden yaşayacaklardı...

    Başkan, genç bilginler kurulu sözcüsünden, yeni silahın Özelliklerini öğrenince, sevinçten uçacak gibi oldu. Her birini binbir çeşit övgü ve teşekkürle kutladı. Sonra aklına takılan soruları sormaya girişti.

    - Işın bombasıyla ışınlanmış insanlar, tüm buyruklarıma uyacaklar m?

    Genç bilginler kurulunun sözcüsü, hiç duraklamadan yanıtladı.

    - Elbette efendim. Düşünme yetenekleri bulunmadığı için siz ne derseniz, onu hemen yapacaklar. Yaptıkları işin iyi, kötü. yorucu ya da tehlikeli olup olmadığının bilincine varamayacaklar.

    Başkan, sorularını sürdürdü.

    - Peki, doktor, öğretmen, mühendis, avukat, yargıç... gibi toplum ve kamu görevi üstlenen kişilerle, sanatçı ve zanaatçı kesimi mesleklerini düşünmeden yürütebilecekler mi?

    - Öğretmen, doktor, mühendislerle zanaat ve sanatçılar işlerini kalıplaşmış bilgi birikimlerine dayanarak yürütecekler. Avukat ve yargıçlara, zaten gerek kalmayacak...

    - Neden?

    - Çünkü efendim, düşünceden yoksun insanlar, özgürlük, eşitlik, kişisel ya da toplumsal onur, hak, adalet... gibi ilkeleri kavrayıp değerlendiremeyecekler. Bu durumda, hak dağıtan yargıçlara ve hak arayan avukatlara iş düşmeyecek.

    - Anlaşıldı. Yanılmıyorsam, bu silahla ışınlanan tüm insanlar köle niteliği taşıyacak.

    - Evet, bir bakıma öyle... Işınlanan insanlar, meslekleri ve yaşam düzeyleri ne olursa olsun, buyruklarınızdan çıkamayan bir tür köle olacaklar.

    Başkan, gözlerini kısarak, bakışlarını boşluğa dikti.

    - Göreceksiniz sevgili bilginler, ışınlanmış kölelerle yepyeni bir çağ açacağım. Ve bu yeni çağa uygun, yepyeni bir dünya yaratacağım.

    Sözcü bilgin, başkan kadar coşkulu değildi.

    - Işınlanmış insanları insanca bir planla yönlendirebilirseniz, düşleriniz gerçekleşir.

    - Düşleriniz değil, düşlerimiz demelisiniz sayın sözcü. Bu atılımda, ben değil biz varız. Her şeye birlikte başladık. Yeni çağı da birlikte oluşturacağız. Benim adımla birlikte, sizlerin adlarınız da insanlık tarihinde altın sayfalar oluşturacak. Işın bombasını siz buldunuz. Işınlanan insanları yönetme ve yönlendirme planlarını da sizler yapacaksınız. Ben uygulayıcı olacağım...

    Başkan birden durakladı, sonra kuşkuyla şu soruyu sordu.

    - Dünya ışınlanırken, bizler ne olacağız? Sözcü bilgin bu soruyu gülümseyerek yanıtladı.

    - Işınlar sizi ve bizleri etkileyemeyecek.

    Başkan merakla atıldı.

    - Bunu nasıl sağlayacaksınız?

    - Pek zor olmayacak efendim. Kafatasıyla kafaderisi arasına yerleştirilecek, el kadar bir ışın yansıtıcıyla ışınlardan korunacağız.

    - İşte bu çok iyi... Benden ve sizlerden başka, ışınlanmasını istemediğim bazı kişiler var. Eşim, çocuklarım, yakın hısımlarim... Işın yansıtıcı onlara da konsun.

    - Elbette efendim. Siz ışın bombası uygulamasından önce, bu kişilerin adlarını bildirirsiniz...

    - Peki, ışınlama uydusu, insanları sürekli olarak ışınlayacak mı, yoksa, görevi kısa sürede sona mı erecek?..

    - Işınlama uydusu insanları sürekli olarak ışınlayacak. Uydudaki ışınların gücü, yıllarla ölçülemeyecek boyutta. Siz istediğiniz ya da sizden sonrakilerin isteyecekleri sürece, ışınlama olacak.

    - Işınlama sona erince, insanlar eski durumlarına dönebilecekler mi?

    - Evet efendim. Beyinleri yine eskiden olduğu gibi işlevlerini tam olarak yapmaya başlayacak. Yalnız, düşünmeye başlayan insanların, birbirlerine ve toplumsal yaşama uyum göstermeleri, biraz zor olacak. Bilinçleri geri gelen insanlar, içinde bulundukları koşulları kavrayınca, tedirgin olacaklar. Korkarım o zaman, her biri, birer barut fıçısına dönecek. Dünya bugünkünden daha kötü duruma gelecek. Elbet bu karışıklık, bir süre, yaşamın ve dünyanın tadını kaçıracak...

    - Biz de böyle bir kargaşaya izin vermeyiz... insanlar, yüz binlerce yıldır, düşünüp durdular da ne oldu? Bundan sonra da düşünmeden yaşasınlar. Onlar adına bizler düşünebiliriz. Dünyamıza bir avuç düşünen beyin yeter de artar bile... Keşke, bu ışınlar, insanların düşünce merkezlerini tümden kurutabilseydi...

    Sözcü bilgin sert bir sesle başkana karşı durdu.

    - Bu olamaz efendim. Genç bilginler kurulu olarak, bu silahı bile uzun tartışmalarla oluşturduk, içimizde, insanları ışın bombasıyla ışınlama olayına karşı çıkanlar çok. İnsanın, yaşamı anlama, çevresinde olup bitenleri kavrama ve düşünme yetilerinin durdurulması, insan olarak, çoğumuza ters düştü. Ama, yeryüzündeki tüm ulusların, elbirliğiyle ülkemizi yok etmeye hazırlandıklarını biliyoruz. Hem de bu düşmanlığı, onlara doygu vererek, insanca davranmamıza karşın yapıyorlar... Onların, doygu üretimini ve tarım küresini ellerine geçirince, bizleri acımasızca yok edebileceklerine inanıyoruz. Işın bombasına karşı çıkanlar, bu görüşlerin etkisiyle çalışmalarımıza katılma kararına vardılar. Bilginler kurulunun amacı, varlığımızı ve ulusumuzu, saldırılardan korumaktır. İnsanların beyinlerini bütünüyle sakat bırakmaya hiçbirimiz razı olamayız.

    Sözcü bilginin bu kesin çıkışı karşısında, başkan, kaşlarını çatarak başını öne eğdi. O sırada: «Dehâlarına ve hizmetlerine gereksinim duymasam herkesten önce bilginler kurulunu ışınlatırdım.» Düşüncesini içinden geçiriyordu. Ama, düşüncelerini ustaca saklamayı başardı.

    - Haklısınız. Ben de düşmanlarımızın nankörlüğü karşısında öfkeye kapılarak, o denli katı düşündüm. Aslında çok zorunlu olmasak, bu silahı bile kullanmaktan kaçınırdım. Ama, ulusal varlığımızın sürmesi ya da yok olması sözkonusu. Düşmanlar kapıda... Göz göre göre, onlara boynumuzu uzatacak değiliz elbet... içiniz rahat olsun, bu dünya nice savaşlar gördü. En son nükleer savaşa, sizler de tanık oldunuz, insanlar birbirleriyle boğazlaşırken, güzelim dünyayı da yaşanmaz duruma getirdiler.

    Bizim ışın silahı, onların ateş ve kan kusan silahları yanında, oyuncak kalır. Kan yok, acı yok, yakıp yıkma yok. En önemlisi, tek bir insan bile ölmeyecek. Bu savaş değil, özümüzü savunmaya yönelik bir baskın... Tertemiz, sessiz, korkusuz, ürküsüz bir baskın...

    Biliyorsunuz, sizleri binbir zorlukla yetiştirdik. Ama, emeklerimizi boşa gidermediniz. Beş yüz arkadaşınız, tarım küresinde özverili çalışmaları ve olağanüstü buluşlarıyla yıldız gibi parlıyorlar. Sizler de bu silahla ülkemize en az tarım küresindeki arkadaşlarınız kadar hizmette bulundunuz, sağolun. insanoğlu, sizin buluşunuzla her çağda başına dert açan, düşünce yetisinden arınarak, yepyeni bir evreye giriyor. Yaşasın düşüncesizler dünyası!.. Yaşasın ileri görüşlüler çağı!..

    Toplantı sonunda başkan, ışın bombası uygulamasının tezden gerçekleştirilmesini buyurdu. Bilginler, bombanın hazırolduğunu ancak, onu taşıyacak olan uydunun, bir süre sonra hazır olacağını bildirdiler. Başkan, sarayına kapanıp sabırsızlık içinde beklemeye başladı.

    Tarım küresinde de Sekiz, sabırsızlık içinde beklemekteydi.

    O da altın ışınları yüz maymuna uygulamış, olağanüstü deneylerle ışınların etkilerini saptamaya çabalıyordu. Işınlanan yüz maymun, ötekiler arasında, hemen dikkati çeker olmuştu. Arkadaşlarına saldırmıyor, biribirlerini kıskanmıyor, hatta paylarına düşen doygu tanelerini, birbirlerine sunuyorlardı. Otekilerse, beslenme saatlerinde birbirlerinin avuçlarındaki doygu tanelerine saldırarak, aralarında kavgaya tutuşuyorlardı.

    Işınlanmış yüz maymun, adeta bilinçlenmiş gibiydiler. Anlayış ve kavrayış yetileri artmıştı. Gözle görülür biçimde olumlu ve uyumlu davranıyorlardı.

    Sekiz altın ışınların «iyilik» ışınları olduğuna kesinlikle inanmıştı. Ama, yaptığı incelemelerde, maymunların hiçbir organında, ışın etkisini belirleyetîek bir değişikliğe rastlayamıyordu. Oysa altın ışınların etki alanını öğrenmek zorunluluğunu duyuyordu. Işınların, olumlu etkilerinin, sürekli olup olmadığını, bu yolla saptayacaktı. Maymunların tüm salgı ve dışkıları yanında, kas, kemik, hatta omurilik ve beyin hücreleri bile incelenmişti Ama, olağanüstü bir bulgu saptanamamıştı.

    Son inceleme, maymunların kan hücreleri üzerinde yapılıyordu. Işınlanmış kan hücreleri, özel sıvılar içinde ayrıştırılıyordu Ne var ki bu, oldukça uzun süren bir işlemdi. Sekiz, sabırsızlık içinde bu işlemin sonucunu bekliyordu...

    Bu süre içinde boş durmadı. Eldeki mikroskoplardan daha duyarlı bir mikroskop düzeneği kurmaya girişti. Ayrışan kan hücrelerini bilgisayar nitelikli yeni mikroskopta incelemeyi kuruyordu. Bu yöntemle kan hücrelerini daha da ayrıntılı olarak gözleyebilecekti...

    Bekleme süreci sona erince, Sekiz, düşkırıklığıyla yüzyüze geldi. Maymunların kanlarında da ışınlara değgin bir ize ya da değişikliğe rastlanmadı. Kan hücreleri, doğal yapılarını korumaktaydı.

    Sekiz, ayrışan kan hücrelerini, bir de kendi buluşu olan yeni mikroskopta incelemeye girişti. Aygıt, kan hücrelerini, ekranda öylesine ayrıntılı biçimde gösteriyordu ki!.. Sekiz, aradığını bulmakta gecikmedi...

    Işınlanmış maymunların, kan hücrelerinin plazması, uçuk pembe bir renge dönüşmüştü. Ayrıca, hücre çekirdeği içinde altın rengi ışıltılar saçan, iz halinde cisimcikler belirmişti. Sekiz, içinden, «iyi ışınlar, maymunların kan hücrelerine işlemiş. Hücreler, değişime uğramış. Bu değişim, kuşaktan kuşağa geçerek, sonsuza dek sürecek.» diye geçirdi. Hayranlıkla uzun süre mikroskoptaki bu görüntüleri izledi. Bu sırada insanüstü bir güç karşısında duyulan, korku ve saygıyla örülmüş, gizemli duygularla doldu taştı... Değişim olayının gizini çözmeye yönelik bir sürü varsayım üşüştü kafasına.

    «Tanrı, özenerek yarattığı insanoğlunu, çok sever. Bu sevgi nedeniyle dünyayı onun ayaklarının altına sermiştir. Üstelik ona akıl ve düşünme yetisi armağan etmiştir. İnsanoğlu tüm bu olanakları, gereği gibi değerlendirememiştir.

    Aklını, düşünce yetisini, çokluk, çarpık çurpuk işlerde kullanmıştır. Her çağda, ölüm saçan silahlar ve kanlı savaşlarla bindiği dalı kesmiştir. Sonunda evrenin gözbebeği olan dünyayı yakıp yıkarak, yaşanmaz duruma getirmiştir.

    Belki de Tanrı, insanlığı yüz binlerce yıldır savaşların kökeni olan kötülüklerden arındırıp acılardan kurtarmak istedi, insanoğluna «iyi yaratık» niteliğini kazandırmak amacıyla evrenin derinliklerinde bu ışınları oluşturdu. Sonra da gizemli bir ışın yumağı görünümünde, tarım küresine ulaştırdı. Olağanüstü rastlantılarla altın ışınların, insanoğlunun kanına işlemesini sağladı. Bu kutsal değişim olayında, beni de aracı olarak seçti...»

    Sekiz, laboratuvarındaki kanepeye uzanmış, uykuyla uyanıklık arasında, bu varsayımları geçiriyordu. Daha doğrusu, gözlerini mikroskobun ekranına dikmiş, düşünceyle düş arası bir durumda yatakalmıştı...

    Birden, yerinden fırladı. Altın ışınlarla ışınlanan beş bilginin, kanlarını benzer yöntemlerle incelemenin, sırası gelmişti. Onların kan hücrelerinde de altın ışıntılı cisimcikler bulacağını biliyordu. Ama, bu bilginin, deneylerle kesinlik kazanması gerekiyordu. Ondan sonra, altın ışınları, insanlık yararına değerlendirme planları yapmaya girişecekti...

    Altın ışınların özelliklerinden, henüz hiç kimseye söz edemiyordu. Deneylerde kendisine yardım eden arkadaşlarına «çok önemli bir buluş üzerine çalıştığını» söylüyordu. Kesin sonuca ulaşmadan, buluşuyla ilgili açıklama yapamayacağını belirtiyordu. Davranışı, bilim adamlığı kurallarına uyduğu için, arkadaşları kendisini, anlayış ve hoşgörüyle karşılıyorlardı.

    Durum böyleyken, ışınlanan beş arkadaşına gidip de «kanlarınızı incelemek istiyorum» demesi anlamsız olacaktı. Hiçbir açıklama yapmadan, yalnız beş arkadaşından kan istemesi de ötekileri kuşkulandıracaktı... Bu sorunu nasıl çözeceğini düşünüyordu ki, birden, sağlık denetimlerini anımsadı. Tüm bilginler, altı ayda bir, tepeden tırnağa sağlık denetiminden geçerlerdi. Kanları, dışkıları, salgıları... laboratuvarlarda özel testlerle incelenirken, bir yandan da kalp, ciğer, beyin ve iskelet röntgenleri alınırdı. Bu arada, uzmanlar, ruhsal ve zihinsel sağlıklarını incelerlerdi. Sonuçlar irdelenir, sağlığı bozulanlar için gerekli önlemler alınırdı.

    Sekiz, hemen takvimi çıkarıp genel sağlık denetiminin tarihini araştırdı. Yeni denetime, bir ay kadar bir süre vardı. Çaresizlik ve sabırsızlık içinde beklemeye başladı...

    Yeryüzünde, ileri görüşlü başkan da en az Sekiz kadar sabırsızlık ve çaresizlik içinde bekleyip durmaktaydı... Duyarlıklı dinleme aygıtlarıyla donanmış bulunan, casuslarından aldığı bilgiler, her geçen gün biraz daha kötüleşiyordu. Düşman uluslar, hızla güçlenip silahlanarak, saldırıya geçme hazırlıkları yapmaktaydılar. Bu haberler, başkanı ürküye, karamsarlığa ve sabırsızlığa sürüklüyordu.

    Hemen her gün, bilim kurulunun çalıştığı üsse gidiyordu. Dünyayı ışınlayacak olan uydunun oluşmasındaki gelişmeleri izliyordu. Her fırsatta, çalışmaların yavaş ilerlediğini söyleyip sabırsızlığını belirtiyordu. Ama, bilim kurulu üyelerini, her şeyi kuralına göre yapma, ilkesinden saptıramıyordu.

    Işın bombasını taşıyacak olan uydunun hazır olmasına, az bir süre kalmıştı. Bilim kurulu üyeleri, ışın bombası olayının, tarım küresine de bildirilmesini istediler. Başkan, buna pek gerek görmüyordu. Onlardan, olumsuz görüşler gelebileceğini düşünüyordu. Ama, genç bilim kurulu üyeleri, direnince, olanlar ve olacaklar, tarım küresine özgü özel bir şifre ile oradakilere duyuruldu.

    Haberleşmeyi sağlayan görevli bilgin, hemen bir genel toplantı yaparak, yeryüzünden gelen haberi arkadaşlarına açıkladı. Sekiz, gümüş ışınların, insanları aptallaştırarak, köleleştirme yolunda kullanılacağını öğrenince, beyninden vurulmuşa döndü.